6 Şubat sabahı Türkiye’de 11 ilimizde ve Suriye’de de 4 ilde etkili olan,
sabahın erken saatlerinde Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi merkezli 7,7’lik ve
ardından öğle saatlerinde yine Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi merkezli 7,5’lik
depremle hepimizin yüreğine ateş düştü. Cesedine ulaşılan on binlerce canımız
hayatını kaybetti, yüzbinlerce canımız yaralı olarak kurtuldu, cesetlerine
ulaşılmamış on binlerce insanımıza kaldırılmaya başlanan enkaz yığınları
arasında ulaşılmaya çalışılıyor. Yüzbinlerce insanımız evi-barkı kalmadığı için
başka şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Suriye’deki kardeşlerimize yardım
ulaştırılması bile engellendi. Bunlar tabi deprem sonrasında ortaya çıkan,
içimizi acıtan sonuçlardan bazıları. Ancak bu yazıda, yaşadığımız afet dolayısıyla
Türkiye özelinde bugüne kadar çoktan alınmış olması gereken dersler bağlamında;
“devlet yönetiminin kentsel planlama yönünden olası afet zararlarının en asgari
düzeyde hissedilmesini sağlayacak tedbirleri neler olmalıydı, eksik olan
aslında ne idi, bugünlere nasıl gelindi ve bundan sonraki süreçte yapılması
gerekenler neler olmalı” konularını ele almaya çalışacağım.
Öncelikle, birbiri ardına gerçekleşen bu depremler, Allah’ın yeryüzü için
belirlemiş olduğu kurallar çerçevesinde yani yeryüzünün kaderi kapsamında, bu
felaketten etkilenenler açısından ise, kaza dairesinde gerçekleşmiştir -amenna
ve saddakna-. İslâm’da kaza ve kaderin hayrının ve şerrinin Allah’tan olduğuna
iman etmek, insanın sorumlu olduğu alanı tespit etmemizi sağlar. Yoksa bu imani
bakış, insanın kendi fiillerindeki sorumluluklarından kaçması için bir yol ya
da araç değildir. Nitekim İslâm’a göre; insanoğlu deprem veya başka doğal
afetlerin meydana gelmesinden sorumlu değildir. Ancak bu afetlere karşı gerekli
tedbirleri almaktan sorumludur. Bu bir şer’î hükümdür ve söz konusu tedbirleri
almak farzdır. Bu tedbirlerle ilgili ihmal, kasıt ya da kusurundan dolayı tüm
sorumluların, -tavandan tabana kadar- devlet tarafından hesaba çekilmesi,
kasıt, ihmal ve taksir suçu dolayısıyla cezalandırılması, hele ki bu kasıt,
ihmal ya da ihmaller ve taksir on binlerce insanımızın ölümüne vesile olduysa
en sert şekilde cezalandırılması gerekir.
Zira depremlerin büyüklüğü ve şehirlerimize verdiği hasar tam bir yıkım ve
savaş enkazı mesabesinde oldu. İnsanı aciz bırakan Allah’ın hükmüne göre
işleyen tabii olaylara karşı alınacak önlemlerin, olayın afet boyutuna ulaşıp
ulaşmamasında etkisi çok büyüktür. Nitekim afet, insanlar için bedensel,
ekonomik ve sosyal kayıplar doğuran, insanın normal yaşantısını ve eylemlerini
durduran veya kesintiye uğratan olaydır. Elbette deprem önlenemez ancak
alınması gereken tedbirlerle olabildiğince hafif zararlarla atlatılması
sağlanabilir. Özellikle de bu felaketin meydana geldiği bölgenin deprem riski
taşıyan bir bölge olduğu bilindiği halde, depreme dayanıklı yerleşimlerin
planlanması, imara uygun yapılaşmanın sağlanması tamamen devletin
sorumluluğundaki alandır. Bu konunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle “kader
planı”yla bir ilişkisi yoktur.
Afetler, çeşitli devlet kurumlarının koordineli bir şekilde çalışmasını
gerektirir. Devlet olarak, olası afet durumlarına karşı acil müdahale
organizasyonun önceden planlanması, son yaşanan depremler bağlamında deprem
master planlarının ve bu planlarla entegre acil ulaşım master planlarının
önceden hazırlanmış olması gerekirdi. Resmî açıklamaların aksine, devlet
mekanizmaları, iki gün bazı yerlere üç gün sonra intikal edilebildi. Kırsal
kesimlerde yaşayan insanımız ise adeta unutuldu. Arama-kurtarma çalışmaları
bakımından devlet mekanizmalarının seferber edilmesinde gösterilen irade
yoksunluğu, acı sonuçların çok daha ağır hale gelmesinde etkili oldu.
Organizasyon eksikliği nedeniyle bölgedeki insanımız sahipsiz bir şekilde kendi
haline terk edildi. Başlı başına yönetim krizi yaşandı. Gönüllü kuruluşların
devlet mekanizmalarından daha hızlı harekete geçerek afete maruz kalan
insanımızın yardımına koşmaları, ortaya çıkan manzarada tek olumlu yön oldu.
Öte yandan daha enkazlar ortadan kaldırılmadan iktidar tarafından yeni
kalıcı konutların bir yıl içinde yeniden inşa edilip depremzedelerin
yerleştirileceği, Mart ayında temel atarak ilk etapta 200 bin konutun inşa
edileceği duyuruldu. Enkazın kaldırılması ve taşınarak istifinin
gerçekleştirilmesi başta olmak üzere, hak sahiplerinin tespiti, bölgede
jeolojik etüd çalışmalarının tamamlanması, yerleşime uygun alanların tespiti,
plan yapımına dair yönetmelikte yer alan tanımlamalara uygun çevre düzeni
planlarından başlayarak, sıralı şekilde nazım imar planları ve uygulama imar
planlarının üretilmesi süreçleri ve inşaat aşamasına geçilmesi bile, bir yılda
tamamlanamayacak süreçler olmasına rağmen, Mart ayında temel atıp inşaatlara
başlamak, yine alelacele plansız-programsız hareket edileceğinin göstergesidir
ki, hiç güven verici değildir.
İktidar, kendi imajını onarmanın derdindeyken muhalefet ise, insanların
acılarını istismar ederek siyasi kazanım elde etmeye odaklanmış görünüyor. Her
iki taraf da insanımızı kendi lehine kullanmanın çabası içinde. Kısacası;
düşündükleri sadece kendi siyasi gelecekleri. Belediyeler ise, bu partilerin
rant kapısı ve rant üzerinden çekişme alanıdır. Devlet üzerindeki çekişme de
bundan farksızdır.
Nitekim 1948’den bu yana 20’den fazla imar affı içerikli yasanın çıkarılmış
olduğu düşünülürse, insanlardan oy almak ve mühendislik hizmeti almadan insanların
hayatı pahasına inşa edilmiş, imara aykırı gecekondu ya da kaçak
yapılaşmaların, çeşitli isimler altındaki imar affı yasalarıyla yasal statüye
kavuşturulması, bugüne nasıl hazırlıksız ve vurdum-duymaz bir anlayışla gelindiğini
gözler önüne sermektedir. İşte yaşanan felaketin zemini böyle hazırlanmıştır.
Özellikle de en son 2018 yılında çıkarılan imar affı yasası kapsamında 1985
tarihli İmar Kanunu’na[1]
getirilen geçici 15. ve 16. maddeler, insan hayatının ne kadar değersiz
olduğunun göstergesi niteliğindedir. Geçici Madde 15’te; afet riski altındaki
alanlar da dâhil olmak üzere yenileme alanı olarak belirlenen alanlarda bulunan
yapılardan yapı ruhsatı veya yapı kullanım izni bulunmayan yapılara, beş yıla
kadar geçici elektrik, su ve doğal gaz bağlantısı ve aboneliği yapılabileceği
yer alıyor. Geçici Madde 16’da ise, Yapı Kayıt Belgesi düzenlenen yapıların
depreme dayanıklılığı hususunun malikin sorumluluğunda olduğu belirtiliyor.[2]
Böyle bir yasa koymak, tam bir sorumsuzluk örneğidir.
Bu sorumsuzluğun temel nedeni, devlete hâkim olan, taklide dayalı laik
kapitalist demokrasidir. Bu sistemde aslolan, olabildiğince maddi değer elde
etmektir. Bu nedenle yatırım insan odaklı değil maddi kazanımı, kârlılığı en
üst düzeye çıkaracak meta üretmeye odaklıdır. Maliyetleri en aza indirip kârı
maksimize etme düşüncesi, modern görünümlü ancak kâğıttan yapılmışçasına yerle
bir olan binalarla açığa çıkmıştır. İnsanın bu sistemdeki değeri, üretime
katıldığı orandadır. İnsan üretime katıldığı oranda mal ve hizmetlerden pay
alır. Anayasada “sosyal devlet” kavramın söz edilse de bu kavram, dünya çapında
kapitalizmin kokuşmuşluğunu örtbas etmek için, sosyalist düşünceden alınmış bir
yamadan öte bir şey değildir. Yine barınmanın temel hak olduğu zikredilse de,
bu haktan ancak arz-talep merkezli fiyat mekanizmasına göre bedelini
ödeyebilenler yararlanabilir. Kaldı ki, “depreme dayanıklı” diye tanıtılan lüks
rezidansların bile yerle bir olduğunu gördük.
Ülkemizdeki demokratik partilerin tamamı, yönetime geldiklerinde, güdümünde
oldukları ya İngiltere ya da ABD’nin çıkarlarını temin etmek üzere hareket
etmektedir. Partilerini bile kurarken yönlerini halka değil Batı’ya dönüyorlar.
Batılı efendilerinden icazet almadıkça parti bile kuramıyorlar. Kurdukları
partilerin tamamı “tabela partilerinden” ibarettir. Dolayısıyla yönetimde
izleyecekleri ajandaları da kendilerine ait değildir. Tarım ve sanayi, başta
olmak üzere ekonomik, siyasi tüm stratejik kararları, -varsa- ülke genelindeki
mekânsal planlama kararlarını, bekçisi oldukları ya da çıkarlarını gözettikleri
devletler ve bu devletlere bağlı uluslararası kuruluş ve küresel şirketlere
göre belirliyorlar. Yönetimde oldukları sürece yöneticilerin kişisel
servetlerini de “bekçilik hakkı” olarak artırdıklarını görüyoruz. Esasen
halkının maslahatlarını değil efendilerinin maslahatlarını önceleyen bu
bekçi/yöneticiler, ellerinin altındaki devleti, nice imkanlara sahip olmasına
rağmen, devlet adamı vasfına sahip olmadıkları için, devlet mekanizmalarını
işletebilecek, olası afet durumlarında devletin imkanlarını seferber edebilecek
düzeyde hazırlıklı olamıyorlar. Böylece ellerinin altındaki devleti, karton
devletçiğe dönüştürüyorlar.
Oysaki olası afetlere karşı önlem alınmasında en başta sorumlu olanlar
yöneticilerdir. Bu nedenle yaşadığımız felaketin sonuçları açısından tedbirde
kusur gösteren en başta yöneticilerdir. Nitekim afet bölgeleri, afetin olumsuz
sonuçlarından ciddi şekilde etkilenen ve doğal olarak devletin acil yardımına
ihtiyaç duyan bölgelerdir; “afet bölgesi” ilan edilmeleri zorunlu değildir.
İlk yardım, afetzedeleri kurtarma, ilk yardım ve tıbbi tedavi sağlamanın
yanı sıra, afet bölgelerinde afetzede ailelere geçici barınak, yiyecek,
giyecek, ısınma ve aydınlatma gibi konularda maddi yardım sağlanması, hastalık
ve salgın hastalıkların azaltılması amacıyla yapılması gereken yardımlar,
devletin yani yöneticilerin sorumluluğudur. Buhari’nin Abdullah bin Ömer’den
rivayet ettiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmuştur:
[الإمامُ راعٍ
ومَسْؤُولٌ عَنْ رعِيَّتِهِ] “İmam çobandır ve
sürüsünden/yönettiklerinden sorumludur.”
Hâkim, Müstedrak’ta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
[قَضَى أَنْ لَا
ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ] “Zarar vermek ve zararla
mukabele etmek yoktur.”
Devlet adamı vasfına sahip olmak en başta bu sorumluluk anlayışına sahip
olmayı gerekli kılar.
Kısacası devlet, afetlere karşı önleyici hazırlık yapmaktan, meydana
geldiklerinde bu afetlerle mücadele için önceden hazırlıklı olmaktan ve afet
sonrası afet bölgelerinin yeniden inşası ve desteklenmesinden sorumludur.
Tüm bunlardan önce, konumuz gereği devletin ülke, bölge ve kent planlaması
yönünden mevcut yönetmeliklerde yer alan ancak kâğıt üzerinde kalmış hükümlerin
bir an önce ve insan odaklı bir anlayışla hayata geçirmesi elzemdir. Yazımızın
bundan sonraki bölümü de, tamamen söz konusu yönetmeliklerde yer alan
hükümlerden yola çıkarak, atılması gereken adımlara odaklanacaktır.
-Öncelikle ülke bütününde stratejik planlar ele alınmalıdır. Sadece deprem
yaşanan bölgelere odaklanıp ülkenin geri kalan bölgelerini göz ardı etmek doğru
olmaz. Elbette öncelikle hâlihazırda depreme maruz kalmış bölgelerde yaraların
sarılması gerekir. Ancak deprem dolayısıyla, şehirlerini terk etmek zorunda
kalmış bulunan halkımızın göç ettikleri şehirlerde, istihdam, barınma ve diğer
temel ihtiyaçlarının karşılanması da hesaba katılmalıdır. Nitekim ülke
genelinde demografik yapı etkilenmiş durumdadır.
-Bu nedenle yönetmeliklerde yer alan mekânsal strateji planlarından
başlamak üzere, bu planlara bağlı, alt planlamaların acilen yeniden yapılması
gerekmektedir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı sayfasında “Mekansal
Strateji Planları; Ekonomik, sosyal politikalar ve çevre politikaları ile
stratejilerini mekânla ilişkilendirerek fizikî gelişmeyi ve sektörel kararları
yönlendiren, ülke bütününde ve gerekli görülen bölgelerde hazırlanan plandır.”
şeklinde ifade edilmiştir.
Metropoliten bölgeler, gelişme odakları, yeni kentler, gelişme koridorları,
üretim, arz ve tüketim akımları ve ilişkileri, kentsel ve bölgesel ağlar,
yerleşmelerin yoğunluğu, ulaşım ilişkileri ve fiziksel eşikler gibi etkenler
dikkate alınarak, yetkili bakanlık olan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığı tarafından belirlenecek havza ya da bölgeleri kapsayacak şekilde
bölge düzeyinde Mekansal Strateji Planları yeniden hazırlanmalı ya da eğer
varsa mekânsal strateji planları sayılan kriterler göz önünde bulundurularak acilen
eksikliklerin tamamlanması ve gerekli değişikliklerin yapılması gerekmektedir.
-Kent planlaması; bir bölgenin iktisadi, toplumsal ve fiziksel yönden
geleceğinin kurgulanmasına bağlı olarak o bölgede yer alan yerleşmelerin
biçimlendirilmesine yönelik kestirim, öngörü ve tasarımları içeren çalışmalar
bütünüdür. Planlamaya altlık oluşturacak jeolojik zemin etütleriyle her
yerleşmenin konumlandığı alanın yapısı gereği, hangi büyüklükte deprem riskiyle
karşı karşıya olduğu belirlenebilmektedir. Dolayısıyla, planların hazırlanması
sürecinde yerleşilebilir alanların belirlenmesi amacıyla, kurum ve
kuruluşlardan alana ilişkin toplanan doğal ve fizikî bilgilerin, alana özgü
yapılan etütler ile diğer tüm veriler birlikte değerlendirilmek suretiyle,
gerek duyulan ölçeklerde halihazır haritalar üzerinde üst üste çakıştırılması
ile eşik analizi hazırlanır. Eşik analizinde; topografik, jeolojik-jeoteknik,
hidrojeolojik yapı özellikleri ile arazi kullanımı, tarım ve orman alanları,
içme suyu havzaları, sit ve diğer koruma alanları, hassas alanlar, kıyı,
altyapı, doğal ve fizikî veriler ile afet tehlikeleri analiz edilerek bir arada
değerlendirilir. İmar planlarının hazırlanması sürecinde eşik analizinin
yapılması zorunlu olup plan kararlarının oluşturulmasında temel plan altlığı olarak
kesinlikle kullanılması gerekir.
-Bu doğrultuda; mikro bölgeleme çalışmaları yapılmalıdır. İmar planına esas
jeolojik ve jeoteknik etüt raporlarının tüm metropoliten alanlar için
hazırlanarak risk haritaları oluşturulmalıdır. Bu risk haritalarında zemin
yapısı nedeniyle sakıncalı alanlar, sıvılaşma ve şişme potansiyeli olan
alanlar, taşkın alanları, fay hatları belirlenmeli, arazi kullanım kararları,
ada düzenlemeleri, yapı tipolojisi bu risk haritalarına göre oluşturulmalı, bu
tür sakıncalı alanlarda yer alan yapılar bir an önce tasfiye edilmelidir.
-Nazım İmar Planları konutlar için yer seçimi ve arazi kullanım kararları,
nüfus yoğunluğu vb. hususlar, deprem riski göz önünde bulundurularak hazırlanması
ve mevcut nazım imar planlarının yeniden gözden geçirilmesi sağlanmalı ve
gerekli değişiklikler derhal yapılmalıdır.
- Uygulama İmar Planları plan notlarında yer alan afet bölgelerinde
yapılacak yapılar hakkında yönetmelik hükümlerine harfiyen uyulması gerekir.
Uygulama planları 6306 sayılı Kentsel Dönüşüm yasasıyla birlikte
değerlendirilmelidir. 6306 sayılı yasa her konuda Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı’nı yetkilendirmektedir. Ancak insanımızın insan onuruna
yaraşır şekilde hayatını sürdürebileceği kentsel yaşam ortamları oluşturulması
esas alınarak, belediyelerle parti farkı gözetmeden çalışmaların eşgüdüm
halinde hızlı bir şekilde sonuçlandırılması gerekir. 6306 sayılı yasanın
sosyolojik açıdan soylulaştırmayı doğuracak, kentsel dönüşümün özellikle
finansal yönünün kapitalist bakış açısından arındırılması elzemdir.
-Ülke, bölge ve il düzeyinde deprem master
planları hazırlanmalıdır. Deprem felaketi olmadan önce, deprem
sonrası yapılacak işlerin ve depremden önce alınacak önlemlerin planlanması
gerekmektedir. Bu çalışmanın iyi bir şekilde yapılabilmesi için gelecekte nerde
ve hangi büyüklükte bir depremin oluşabileceği ve yerleşim merkezlerinin bu
depremden nasıl etkilenebileceği sağlıklı bir şekilde tahmin edilmelidir.
Deprem senaryosu ile olası bir depremin yerleşme alanları üzerindeki etkileri
modelleme yöntemleri ile kestirilmeye çalışılmalıdır.
-Her belediye hızlı bir şekilde mevcut yapı stoklarını inceleyerek,
bütüncül planlama yaklaşımı ortaya konulabilmesi için merkezî yönetime sahadan
elde ettiği verileri aktarmalıdır. Mevcut yapı stoklarının depreme dayanıklılık
haritaları oluşturulmalıdır. Bu haritalara göre sakıncalı yapıların
boşaltılmasına veya sağlamlaştırılmasına yönelik bütüncül eylem planları acilen
oluşturulmalıdır.
- Olası bir deprem durumunda, yanma, patlama vb. tehlikeleri olan doğalgaz
dönüşüm istasyonları, akaryakıt alanları, yanıcı-yakıcı-parlayıcı-patlayıcı
madde depoları ve diğer tesisler, kapasiteleri belirlenerek, bu kullanımların
kent dışına çıkarılmaları sağlanmalı veya planlarda çevrelerinde koruma bantları
oluşturularak, konut vb. yapılarla komşuluk düzeyine her zaman dikkat edilmelidir.
-Bu bağlamda yine olası bir
deprem durumunda tehlike arz edecek, doğalgaz hatları, akaryakıt boru hatları vb.
altyapı kullanımlarının şebekeleri planlar ile uygun hale getirilerek, bu kullanımların
şebeke düzenleri, düğüm ve kesişim noktalarının, mevcut yapılaşma ile
ilişkilerine dikkat edilmelidir.
-Deprem master planlarına entegre edilecek, ulaşım master planları
hazırlanmalıdır. Ulaşım master planında deprem ve afet sırasında kullanılacak
yol güzergâhları belirlenmeli, bu güzergâhlar üzerinde yer alan köprü vb. sanat
eserleri güçlendirilmeli, afet sonrasında trafik akışını engellemeyecek biçim
ve genişlikte düzenlemeler yapılmalı, bu yolların afette kullanılacağını belirten
işaretleme ve ikaz sistemi oluşturulmalıdır.
-Olası bir afet anında en çok ihtiyaç duyulacak, okul, hastane vb. kamu
binalarının depreme dayanıklılık durumu tespit edilmeli, yenilenmesi veya
güçlendirilmesi gereken kamu binaları hızlıca elden geçirilmelidir.
-Halka depremden önce, deprem sırasında ve depremden sonra yapacakları
konusunda eğitim verilmesi elzemdir. Ayrıca muhtarlıklarla koordineli olarak,
halkın deprem anında nerde toplanacağını, ne tür çalışmalarda bulunacağını vb.ni
belirten organizasyon şemaları oluşturularak, halkın görebileceği yerlere
asılmalıdır.
-Yapı ruhsatı, harç ya da para karşılığı değil imar ve mühendislik
şartlarına uygun yapılıp yapılmamasına göre verilmelidir. Yapı denetimlerini
devlet, özel firmalara devretmeyip kendi mühendislerini görevlendirerek
yapmalıdır.
Buraya kadar özetlemeye çalıştığım önlemler ve daha fazlası, insanın hükmü
altında olan planlama ve organizasyon faaliyetleridir. Bu planlama ve
organizasyon faaliyetleri ancak insanı diğer canlılardan üstün kılıp kâinatı,
insanın huzur ve güven içinde yaşaması için emrine amade kılan Allah Subhanehu
ve Teâlâ’nın insana vermiş olduğu kıymeti bihakkın işaret eden, insanın,
hayatın ve kâinatın ruhi yönü olan Yaratan-Yaratılmış ilişkisini yani insanın,
hayatın ve kâinatın Allah ile ilişkisini idrake ulaştıran, bu idrakle insanın
fiillerine yön veren bir bakış olan İslâm anlayışı, hayata, topluma, devlete hâkim
olmadıkça, sıraladığımız tedbirler yine kâğıt üzerinde kalmış düşüncelerden öteye
gitmeyecektir.
Mevcut laik kapitalist anlayış, Allah ile olan bağı, insanın fiillerinin
Allah ile ilişkisini kopardığından, maddi değer dışında, insani, ahlaki ve ruhi
değeri hayattan soyutladığı için, yapılan her şey sırf “yapılmış olsun” için
yapılmaktadır. Bu sayede bir yanda imar komisyonlarında görev alıp kentte rant
oluşturacak yerlerin belirlenmesinde etkin rol oynayan, sonra da kurduğu inşaat
şirketi ile kendi belirledikleri rant odaklarında diktikleri binaların altında
yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan belediye meclis üyelerine, “bağış”
adı altında aldığı rüşvet karşılığı yapı ruhsatı veren belediye başkanlarına ve
bu rüşvet çarkında yer alan memurlara elbette rastlarız. Bunlar kesinlikle
münferit vakalar değildir. Bu yozlaşma ve ifsat, devletin tüm kademelerine
yansımış durumdadır. İktidar ya da muhalefette olsun hiç fark etmez, tüm
belediyelerde işleyiş aynıdır. Bu nedenle fasit laik kapitalist demokratik
sistemden bir an önce kurtulup İslâmi hayatı yeniden başlatacak, insana yaraşır
bir hayat sunacak Râşidî Hilâfet’i derhal ikame etmeliyiz. Bu nedenle “kapitalizm
öldürür, İslâm ve O’nun yönetim biçimi olan Hilâfet hayat verir” diyoruz.
[يَٓا اَيُّهَا
الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا
يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪
وَاَنَّهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ] “Ey iman edenler! Size hayat
verecek şeylere çağırdığı zaman Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki
muhakkak Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’nun huzurunda toplanacaksınız.”[3]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış