Köklü Değişim
(KD): Hazırlanan raporda “Kamu
Malının Korunması ve Tasarruf Tedbirleri” başlığı
da yer almaktadır. Kamu malının
korunması hakkında
bugün ile geçmişi
kıyaslarsak neler söylersiniz?
Abdullah İMAMOĞLU: Kamu malının
korunması ya da kamu malına hassasiyet gösterilmesi meselesi, İslâm’ın
üzerinde titizlikle durduğu konulardan bir
tanesidir.
İslâmi
literatürde, kamu malını zimmete geçirmeye “gulûl” adı verilmektedir. Sözlük
anlamı; gizlemek, bir şeyi gizlice almak, hırsızlık yapmak; hıyanet etmek
olan “gulûl”, örfte genellikle, “ganimet malına hıyanet etmek” anlamında
kullanılmaktadır. Gulûl, İslâm
hukukunda da bu çerçevede terim
anlamı kazanmış ve “devlet
malına hıyanet etmek, kamu malını zimmetine geçirmek, mülkiyeti bütün ümmete
ait olan devlet hazinesinden veya ganimetlerden gizlice almak, özellikle de
taksim edilmeden önce savaş ganimetinden bir şey çalmak” şeklinde
tanımlanmıştır.[1]
Âli İmran Suresi’nin
161. ayetinde [وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ
الْقِيٰمَةِۚ] “...Kim emanete hıyanet ederse (ganimet veya kamu malından
aşırırsa), kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte
gelir.” buyrularak, kamu malına ihanetin
cezasına dikkat çekilmiştir.
Kamu malının
korunmasına ilişkin Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in birçok
hadisi vardır. Bunlardan bir tanesinde şöyle buyurmaktadır:
[مَن
اسْتَعْمَلْنَاهُ مِنْكُمْ عَلَى عَمَل ، فَكَتَمَنَا مِخْيَطاً فَمَا فَوْقَهُ ،
كَانَ غُلُولا يَأْتِي بِهِ يوْم الْقِيامَةِ] “Mal tahsili için memur tayin ettiğimiz bir kimse,
bizden bir iğneyi
veya ondan daha küçük bir şeyi gizlese, bu hıyanet olur ve o şeyi kıyamet günü
getirir...”[2]
Bu ve benzeri
rivayetler bizlere kamu malına yönelik hassas davranılması gerektiğini açıkça
beyan etmektedir. Genelde İslâm
beldelerindeki yöneticilerin özelde
de Türkiye’deki
idarecilerin kamu malına yönelik hassasiyetlerinin olmadığına,
tam aksine kamu malında diledikleri gibi tasarrufta
bulunduklarına maalesef şahit
oluyoruz.
Kamu malının
korunmasına yönelik günümüz ve geçmiş yöneticilerinin arasındaki farkı ortaya
koyması bakımından bir, iki örnek vermek istiyorum.
Hepimizin de
bildiği üzere
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
eşi Emine Erdoğan’a
ait bir yemek kitabı yayınlandı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın
bütçesinden yani halkın cebinden alının vergilerden masrafları karşılanan bu
kitabın maliyeti, neredeyse 1 milyon TL’dir.
Ancak bizim
şanlı tarihimizde, devlet işleri ile şahsi işlerini ayırt edip işe göre mum
kullanan yöneticilerimiz vardı. Bunun rivayeti de şöyledir: Ömer RadiyAllahu
Anh’a niçin bir mumu söndürüp diğer mumu yaktığı sorulduğunda şöyle
cevap vermiştir: “Evvelki mum devletin
hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde
mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız
için kendi cebimden almış
olduğum mumu yaktım.”
Sorunuza, kamu
malına hassasiyet gösteren Ömer bin Abdulaziz’e ait bir örnekle son vermiş
olayım. Şöyle ki: Ömer İbn
Abdülaziz’in huzuruna
ganimet malından misk getirirler. Halife Ömer bin
Abdulaziz ise getirilen miskin kokusunu duymamak/almamak için burnunu tıkar. Tabi
kokuyu almamak için burnunu tıkaması olayını yanında bulunanlar garipserler ve
sebebini sorarlar. Şöyle cevap verir: “Bunun faydası kokusudur, bu ise
bütün Müslümanların hakkıdır.”
Kamu malını
şahsi ihtirasları ve menfaatleri için hoyratça harcayan günümüz yöneticileri
nerede, ümmete ait olduğu
gerekçesiyle kokuyu içine
çekmekten imtina eden yöneticiler
nerede…
KD: Bir söyleşi
programında ahir zamanda halifenin malı saymadan dağıtacağı
ile alakalı bir hadisten bahsetmiştiniz.
Sizce günümüz dünya düzeninde böyle bir şey mümkün mü?
İmamoğlu: Evet, soruda
ifade ettiğiniz hadis Ahmed
bin Hanbel ve Muslim’in tahriç ettikleri bir
hadistir ve hadisin metni şu şekildedir:
[يَكُونُ
في آخِرِ الزَّمَانِ خَلِيفَةٌ يُعْطِي المَالَ وَلاَ يَعُدُّهُ عَدًّا] “Ahir
zamanda halife olacaktır ve malı (halkına) saymadan dağıtacaktır.”
Sömürgeci
kâfirlerin dünyaya egemen olduğu
günümüzde
bu hadisin gerçekleşmesi gerçekten
mümkün mü?
Evet, kesinlikle mümkündür. Ve bunun izahı iki meselenin çok iyi anlaşılmasını
gerektirmektedir.
Birincisi: İslâm
bir hayat nizamıdır ve iktisat
nizamı da bu hayat nizamının
bir parçasıdır.
Bugün karşı
karşıya olduğumuz açlık,
fakirlik, yoksulluk, işsizlik, kötü
hizmet ve kamu mallarının çarçur
edilmesi; bunların hepsi, insanın fıtratına muvafakat sağlayan İslâm
nizamının ve onun bir
parçası olan İslâm
iktisat nizamının değil de kapitalist nizamın uygulanmasının
acı meyveleridir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
[وَمَنْ
أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْك] “Her kim zikrimden yüz çevirirse,
şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olur .”[3] Ne zaman ki
bizler hayatımızın her bir alanında takvayı yani helal ve haramı, başka bir
ifadeyle Allahu Teâlâ’nın gönderdiği İslâm
nizamını esas aldık
işte o zaman yeryüzü
ve gökyüzünün
bereketine nail olacağız. Yeryüzü
tüm zenginliklerini çıkaracak
ve gök de tüm bereketini yağdıracaktır.
Bu, sözünden asla dönücü olmayan Allah’ın vaadidir:
[وَلَوْ
أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ
مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ] “O ülkelerin halkı iman edip takvalı yaşasalardı üzerlerine
gökyüzünün ve yeryüzünün bereketlerini yağdırırdık.”[4] İktisadi
krizlerden kurtulmanın, -hadiste de buyrulduğu üzere-
berekete kavuşmanın yegâne yolu ve ihtiyacımız olan tek şey; İslâm
iktisat nizamının esas alındığı
bir iktisat politikasıdır. İslâm
tarihi boyunca fakirliğin
söz konusu olmaması,
söylediklerimi destekler mahiyettedir. Bereketin ve istikrarlı bir ekonomik
hayatının garantörü, İslâm
nizamından başkası
değildir. Ömer
bin Abdulaziz döneminde zekât verilecek kimsenin
bulunamaması, Ömer bin Abdulaziz’in iyi bir ekonomi profesörü ya da uzmanı olduğundan değil sadece İslâm’ın
iktisat nizamını doğru bir şekilde
tatbik etmesinden kaynaklanmıştır.
İşte
hadiste geçen o bereketli günlere
kavuşmak; dün olduğu gibi ancak İslâm’ın
iktisat politikasının uygulanması
ile mümkün olacaktır
ki, bunu da ancak Râşidî Hilâfet Devleti yapabilecektir.
Bu sorunun
ikinci yönü ise; Allah’ın vaadi ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
müjdesine iman ile alakalı bir konudur. Hadisler incelendiğinde Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem efendimizin daha başka konularda geleceğe dair müjdeler
verdiğine ve zamanla
verdiği bazı
müjdelerin tahakkuk ettiğine tarih şahit
oldu. Hendek Savaşı’nda verdiği
fetih müjdelerinde ve yine İstanbul’un
fethinin müjdesinde olduğu gibi…
Halifenin
saymadan malı dağıtacağı
hadis de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjde hadisleri
kabilinden değerlendirilmelidir.
Tabi Rasulullah’ın müjdesine iman
etmekle birlikte akla gelen ya da gönül
dünyalarımıza sormadan edemediğimiz
asıl soru şu: Amerika’sı,
İngiltere’si,
Çin’i vs. dünyanın süper
güçleri varken ve de Müslümanlar şu anda mezkûr sömürgeci kâfir devletlerin
sömürüsü altında inim inim inlerken bu nasıl gerçekleşecek ya da bu, şuan için
ne kadar gerçekçi?
Her şeyden önce
bizler vakıayı, düşüncemizin kaynağı değil konusu yapmak
durumundayız. Başka bir ifadeyle
vakıayı şer’i
naslarla değerlendirmek ve o
naslara göre hareket etmek durumundayız. İstanbul’un mutlaka
fethedileceği müjdesini
duyduğunda oraya
sefere çıkan başta Ebu Eyyub el
Ensari olmak üzere sahabeler ve onlara ihsanla tâbi
olanlar, o günün süper güçleri karşısındaki güçlerini mukayese yaparak yola
revan olmadılar. Sadece inandılar ve müjde-i Rasul’ün bir gün mutlaka gerçekleşeceğine iman ederek üzerlerine
düşeni yaptılar. Vakıacı
düşünmediler, sadece imanlarının
gereğini yaptılar.
Bu, Hendek Savaşı için de geçerlidir. Birlikte düşünelim, buyurun; Hendekler
kazılmış, düşman Medine’yi muhasara altına almış, Müslümanlar adeta Medine’ye
hapsolmuşlardı. Öyle ki yemek temin edemedikleri için açlıktan çok zor durumda
kalmışlardı. Tarih kitapları başta Rasulullah efendimiz olmak üzere ashabın açlıktan
karınlarına taş bağladıklarını
kaydetmiştir. Hepimizce rivayet malum olduğu için
detaylarına girme gereği duymuyorum.
Ama hatırlayınız;
sahabe efendilerimiz büyük bir kaya parçasını kırmakta zorlandıklarında
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yardım istemişler ve
efendimiz kayayı parçalamıştı. Kayayı parçalarken her vuruşunda bir beldenin
fethini müjdelemişti. Vakıayı, düşüncesinin konusu değil kaynağı
hâline getiren bir kimsenin değerlendirmesi
şöyle olmalıydı:
“Biz Medine’nin dışına çıkmaktan aciz durumdayken, açıklığımızı
gidermek için aş
bulamazken binlerce kilometre uzaklıktaki yerlerin
fethi, hangi akıl ile izah edilebilir ki?” Bizim nazarımızda olmayacak
şeyleri oldurmaya kâdir bir Allah’a iman ediyoruz. Çok değil, birkaç sene
sonra açlığa mahkûm olan, Medine’nin
dışına çıkmaktan aciz insanlara Allah, Rasulullah’ın müjdelediği yerleri
fethetmeyi nasip etti.
Bir halifemizin
olacağı
ve o halifenin malı halkına saymadan dağıtacağı
hadisi de diğer müjde
hadislerinde olduğu
gibi mutlaka gerçekleşecektir. Ayette de buyrulduğu üzere
mesele sadece Allah’ın takdir ettiği vaktin gelmesidir:
[لِّكُلِّ
نَبَإٍ مُّسْتَقَرٌّ ۚ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ] “Her verdiğimiz haberin gerçekleşeceği bir zamanı
vardır. Siz bunu elbet bileceksiniz.”[5]
Ve bu, elbet bir
gün gerçekleşecektir. Bu, birilerinin iddia ettiği gibi ütopya değildir.
Kapitalizmin yerini İslâm’ın
alması pek yakındır.
“Bugün dünyayı yöneten vahşi kapitalizme rağmen bu mümkün
mü?” türünden sorulara
cevap kabilinden, söz konusu vakıamıza benzeyen bir örnek vermek isterim:
“Adiy b. Hâtim
anlatıyor: Ben Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şehrinde iken ona birisi
gelip yokluktan yakındı, sonra bir başkası gelip yol kesme (haydutluk)
olayından yakındı. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bana
dönerek sordu: ‘Adiy, Hîre[6] şehrini gördün
mü?’ Adiy dedi ki: ‘Hakkında bilgiler aldım ama onu görmedim.’ Rasulullah dedi
ki: ‘Eğer
ömrün uzun olursa, devesine binmiş bir kadın yolcunun,
Allah’tan başka hiçbir kimseden
korkusu olmaksızın Hîre'den kalkıp,
Kâbe'yi tavaf etmek üzere yolculuk edeceğini kesin olarak
göreceksin!’ Kendi kendime; ‘Tay kabilesinin, ortalığı kasıp kavuran
haydutları ne olacak?’
dedim... Hadisin
devamında; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İran hükümdarının
hazinelerinin Müslümanlar tarafından ele geçirileceğini, insanların
verilen altını (zekâtı) kabul
etmeyecek kadar zenginliğin
artacağını
haber vermekte, elde imkân varken insanları hayır işlemeye teşvik
buyurmaktadır.
“Adiy, ‘Ben
Hîre'den yalnız başına yola çıkan bir kadının Allah’tan başka korkacağı bir şey olmaksızın gelip Kâbe’yi
tavaf ettiğini
ve İran
hazinelerinin ele geçirildiğini gördüm, yaşayanlar diğerlerini de göreceklerdir.”[7] diyor.
KD: Hükümet,
dövizdeki yükselişi durdurmak adına “Döviz Korumalı Mevduat Hesabı” formülünü
getirdi. Bazı âlimler ise bunun “hibe” olduğunu “faiz”
olmadığını
belirtti. Siz bunu nasıl
yorumluyorsunuz?
İmamoğlu: Cumhurbaşkanı
Erdoğan, Merkez
Bankası’nın faiz
indirmesine ilişkin Kasım ayındaki “Nas ortada. Nas
orada olduğuna
göre sana, bana ne oluyor? Olaya
buradan bakacağız ve adımımızı
ona göre atacağız”
açıklamasının ardından 19 Aralık’ta da “Neymiş efendim faizleri
düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak ‘nas’lar
neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm
bu!”
demişti. Çok geçmeden Erdoğan,
Türk Lirası’nın
yüksek değer kaybının
önlenmesine ilişkin
yeni ekonomik tedbirleri açıklamıştı,
hatırlanacağı
üzere…
Cumhurbaşkanı
Erdoğan, vadeli
mevduat hesabına işaret ederek, “Kur
getirisi mevduat kazancının üstünde ise aradaki fark doğrudan vatandaşımıza
ödenecek”
dedi ve halkını vadeli mevduata yönlendirdi.
Erdoğan’ın
yapmış olduğu bu açıklama, hem
kendisiyle hem de çok önceleri vadeli mevduat hesaplarına para yatırmanın haram
olduğu fetvasını
veren bazı kesimlerle çelişmiştir.
Tabi Erdoğan’ın
bu açıklaması üzerine
bazıları yeni ekonomi
tedbiri ile TL’nin korunacağı
amaçlandığı
için caiz olduğunu söylemiştir.
Bazıları ise
vadeli mevduatta duran parayla elde edilen kazanca soruda da belirtildiği üzere
“faiz” değil “devlet desteği” diyerek bu
işleme cevaz vermiştir.
Peki, gerçekten
de öyle midir?
Mesele, vakıanın
tahkik edilmesiyle alakalıdır. Peki, vakıa nedir? Vakıa; paranın banka
hesabına yatırılıp belli vade sonrasında faiz oranı ya da faiz oranı kurun
altında kaldıysa kur esasında hesaplanıp fazladan para sahibi olmaktır. Bu
vakıanın adı, karşılığı faizdir. Burada aracının
üçüncü şahıs
ya da devlet olması bu vakıayı
değiştirmez.
Kimin verdiğinin önemi
olmaksızın anaparanın
üstünde alınacak
her meblağ faizdir. Faizin
her türlüsü
ise haramdır. Rasulullah efendimiz şöyle
buyurmuştur:
[وربا
الجاهليةِ موضوعٌ ، وأولُ ربًا أضعُ من رِبَانَا ربا العباسِ بنِ عبدِ المطلبِ] “Cahiliyeden
kalma faiz âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.”[8]
Bunun ötesinde
söylenecek her bir söz ve yapılacak açıklama Kur’an ayetinde de belirtildiği gibi “kavramları
asıl mecralarından saptırmak”
olacaktır:
[يُحَرِّفُونَ
الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ] “Onlar kelimeleri mevzunun/konunun aslından değiştirirler.”[9]
İster vadeli
olsun isterse de vadesiz, banka hesabından elde edilen
anapara üzerine her bir kuruş
haramdır.
Bu vesileyle
iktidarın arzuları doğrultusunda
fetva kalemini oynatan âlimlere seslenmek isterim: Kati surette
haram olan bir meselede demagoji yapmak vebaldir. İctihada kapalı,
hakkında kati nassa rağmen sırf
iktidarı memnun edecek fetvalar vermek Allah katında
büyük günahtır.
Hâlbuki kendisinden korkulması gereken, razı edilmesi gereken ise sadece Allah
değil midir?
KD: Birçok ilde
düzenlenen STK söyleşilerine katıldınız. Bu söyleşilerde şahit olduğunuz en ilginç
şey ne oldu?
İmamoğlu: Her şeyden önce
katıldığım
söyleşi programlarının
tamamında, hazırladığımız kitapçık
ve sunumla alakalı katılımcılar/misafirler
tebrik ve teşekkürlerini ilettiler. Daha önceden kendilerine takdim edilen
kitapçığı
okuyup gelen katılımcılar
arasında; maddeler üzerinde
müzakere yapılabileceğini ama böylesi
bir zaman diliminde inisiyatif almanın bile başlı
başına bir başarı
olduğunu ifade
edenler de oldu. Benim, söyleşiler sırasında en etkilendiğim hadise ise şuydu:
Van’da düzenlediğimiz söyleşi
programı nihayete erdiğinde bir medya
temsilcisi yanıma geldi, tebriklerini ve takdirlerini
ifade ettikten sonra şöyle söyledi:
“Sizler bu tür
çalışmaları yaptığınız
müddetçe,
ümmetin içerisinde
sizler gibiler var olduğu
müddetçe
İslâm
ümmetinin uykudan uyanıp
yeniden ayağa
kalkması yakındır.”
İşte
beni bu beyefendinin söyledikleri ciddi manada etkilemişti.
Söyledikleri hem mutluluk vericiydi diğer taraftan da
omuzlarımıza biraz daha fazla sorumluluk yükleyici türdendi. Yaptığımız
çalışmaların
ümmet nezdinde kabul gördüğüne şahit olmak inanılmaz
derecede sevindiriciydi. Düşünün;
ümmetin derdiyle dertleniyorsunuz, mevcut bir probleme İslâm’ın ışığında
çözümler
sunuyorsunuz ve ümmet yaptığınız
işi sahipleniyor; sizi tebrik ve takdir ediyor. Bu çok kıymetli bir şey…
Doğusundan batısına
ümmetin hayır dualarında
yer almak, buna nail olmak çok daha başka
ve de hayırlı bir şey…
Bizi buna muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.
[1]
Ferhat Koca, Gulûl Mad. DiA, c. 14, s. 19i -192
[2]
Müslim, İmare, 30
[3]
Ta-Ha Suresi 124
[4]
Araf Suresi 96
[5]
Enfal Suresi 67
[6]
Hîre, Irak'ta, Kûfe'ye üç mil mesafede eski bir şehirdir.
[7]
Buhari
[8]
Müslim
[9]
Nisa Suresi 46


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış