MUHAMMET HANEFİ YAĞMUR İLE RÖPORTAJ

Editör

Köklü Değişim (KD): Raporda altın sisteminden bahsedilmekte ve enflasyona kesin çözüm olacağı belirtilmektedir. Bunu biraz açar mısınız? Altın sistemi ile enflasyon arasındaki bağlantı nedir?

M. Hanefi YAĞMUR: Bu sorunun cevabına, “enflasyon” kavramının tarifi ile başlanılması daha doğru olur. Merkez Bankası terimler sözlüğüne göre enflasyon “fiyatlar genel seviyesindeki değişimdir. Fiyatlar genel seviyesindeki değişim ise mal ve hizmetlerin parasal karşılığını gösterir. Bir başka ifade ile bir ülkede kullanılmakta olan para birimi ile alınabilecek mal ve hizmet fiyatlarının artmasıdır.

Herhangi bir ülkede mal ve hizmet fiyatlarındaki yükselmenin iki boyutu vardır:

Birincisi: Piyasada var olan herhangi bir malın arzında ya da talebindeki azalma veya artma nedeniyle fiyatların değişiklik göstermesi. Ki ekonominin kuralına göre gıda maddeleri gibi talebi yüksek olan herhangi bir malın arzındaki azalış fiyatların artmasına, arzda meydana gelen artış ise fiyatların azalmasına neden olur.

İkincisi: Arz ve talepten bağımsız olarak yani mal ve hizmetlerin azlığından ya da çokluğundan etkilenmeksizin para biriminin değer kaybına uğraması nedeniyle fiyatların yükselmesidir.

Örneğin; şu anda Türkiye’deki mal ve hizmet fiyatlarındaki yükselmelerin büyük ölçüde arz ve taleple alakası bulunmamaktadır. Yani herhangi bir üründeki üretimin az olmasından kaynaklanmamaktadır. Buna rağmen fiyatlar sürekli olarak artış göstermektedir. Kısacası şu anda karşı karşıya kaldığımız fiyat artışlarının nedeni paranın alım gücünün düşmesidir.

Herhangi bir paranın alım gücünün düşmesinin temel nedeni ise para miktarının mal ve hizmet miktarına oranla daha fazla olmasıdır. Maliyet artışları, döviz kurlarındaki artışlar gibi diğer hususlar ise temelde para birimine ve daha başka ekonomik etkenlere bağlı olarak fiyatlar genel düzeyinin artmasına etki eder. Yani yabancı paraların Türk Lirası (TL) karşısında değer kazanması, TL’nin değer kaybetmesine bağlı olarak ithal edilen malların fiyatları yükselir. Bu artış aynı zamanda diğer malların fiyatlarına da etki eder. Örneğin; dünya piyasalarında akaryakıt ve doğalgaz fiyatlarında artış olmadığı hâlde kendi paramızın dolar karşısında değer kaybetmesi iç piyasada petrol ürünlerinin ve doğalgaz fiyatlarının yükselmesine birçok alanda maliyet artışlarına neden olur.

Ekonomide yer alan temel kurallardan birisine göre; “para=mal” denklemi esastır. Yani para, mal ve hizmetin karşılığıdır. Örneğin; bir ülkedeki Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYİH) 5 trilyon lira olduğunu, buna karşılık olarak tedavülde bulunan para miktarının da 2 trilyon olduğunu varsayalım. GSYİH miktarı aynı iken tedavüldeki para miktarı[1] 4 Trilyon liraya çıkartıldığı zaman bu ülkedeki tüm mal ve hizmetlerin fiyatı iki kat artar. Yani litresi 3 lira olan süt 6 liraya, kolisi 20 lira olan yumurta 40 liraya, kilosu 35 lira olan et 70 liraya yükselir. Çünkü para, malın karşılığıdır. Tedavüldeki para miktarının artmasına rağmen mal aynı kalmıştır.

Kapitalist sistemin tatbik edildiği ve günümüzde olduğu gibi kâğıt para sisteminin uygulandığı ülkelerdeki enflasyon gerçeği de bu şekildedir. Zira bu ülkelerdeki yöneticiler, Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını sağlayacağı iddiasıyla ya da daha başka gerekçelerle tedavülde bulunan para miktarını sürekli olarak artırmaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak enflasyona neden olmaktadır.

Altın para sisteminin uygulanacak olması hâlinde ise mal ve hizmet fiyatlarında enflasyon oluşmaz. Zira altın, yapısı itibariyle isteğe bağlı olarak yöneticilerin istediği kadar üretip tedavüle sunabilecekleri bir mal değildir. Ayrıca altının kendisine ait bir değeri vardır. İnsanlık tarihi boyunca para olarak kullanılmış ve kullanıldığı dönemlerde de fiyat istikrarını sağlamıştır.

Bunu, Türkiye ekonomisi üzerinden bir örnekle açıklayalım: 11 Şubat tarihli Merkez Bankası verilerine göre; Merkez Bankası’nda 686,5 ton saf altın bulunmaktadır. Şayet altın para sistemi uygulanıyor olsaydı bu miktara göre para tedavüle sunulacak ve bu para GSYİH’nın karşılığı olacak, hükümet ya da Merkez Bankası arzu ettikleri zaman istedikleri miktarda para basma imkânına sahip olamayacaktı. Sadece ülke içerisindeki altın madenlerinden üretilen altın kadar para arzında bir artış meydana gelecektir ki bu ise aynı dönemde üretilen mal ve hizmetler dikkate alındığında fiyatlar genel seviyesi üzerinde herhangi bir değişikliğe neden olmayacak, böylece fiyat istikrarı sağlanacaktır.

Altın para sisteminin uygulandığı geçmiş dönemlere baktığımızda Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede uygulanmakta olan Altın Külçe Sisteminde fiyat istikrarı sağlanmış, mal ve hizmet fiyatlarında günümüzde olduğu gibi dalgalanmalar yaşanmamıştır.

Örneğin; Osmanlı Devlet’inde para, altın idi ve 445 yıllık[2] süre içerisinde paradaki toplam değer kaybı sadece %84 olmuştur. Bu rakam 445 yılın toplamıdır. Diğer taraftan Cumhuriyetle birlikte kullanılmakta olan Türk Lirası sadece son 78 yıllık süre içerisinde saf altın karşısında yaklaşık olarak 180 milyon defa değer kaybına uğramıştır. Aynı şekilde Osmanlı Hilâfet Devleti’nde 445 yıllık enflasyon ortalaması %1,3’dür.

Herhangi bir ülkede yaşanan enflasyonun temel nedeni uygulanmakta olan para sistemi olduğuna göre şu anda dünyada uygulanmakta olan kâğıt para ya da itibari para sisteminden altın standardına geçilmesi hâlinde maliyet enflasyonu veya döviz kurlarından kaynaklı fiyat artışları da yaşanmayacaktır. Çünkü para olarak kullanılmakta olan nesnenin yani altının kendisine ait bir değeri vardır. Kâğıt parada olduğu gibi otoriteyi elinde bulunduranların, matbaada bastıkları ve reel anlamda üzerinde yazılı olan rakamın kimi zaman on binde biri kadar dahi değere sahip olmayan, sadece kâğıt olarak düşünüldüğünde ise hiçbir değeri olmayan bir madde değildir. Oysa altın miliminden gramına varıncaya kadar her türlü bir değerdir; değer kazanması için bir başka şeye muhtaç değildir.

Diğer taraftan Bretton Woods sistemine bağlı olarak tüm dünya ekonomilerinde anahtar para konumunda bulunan Amerikan doları başta olmak üzere tüm dünya paraları da altın karşısında değer kaybına uğramıştır. 1944 Bretton Woods’da alınan karar gereği; 1 ons (31,1 gr) altın 35 dolar idi. 20 Şubat 2022 tarihi itibariyle 1 ons altın bin 897 dolar değerine yükselmiştir. Buna göre; Amerikan doları altın karşısında 54,2 defa değer kaybına uğramıştır. Yani altın değerini korurken Amerikan doları değer kaybettiği gibi dolara endeksli olan tüm dünya paraları da altın karşısında kaçınılmaz olarak değer kaybına uğramışlardır. Netice olarak dünyada nakit olma özelliğine sahip olup değer kaybına uğramayan tek nesne altındır.

KD: “İslâm ve ekonomi” veya “İslâm ve para” deyince akla hemen katılım bankaları geliyor? Nitekim yapılan söyleşilerde de bu soru sıkça soruldu. Bu tür bankaların hükmü nedir?

Yağmur: İslâm dünyasında 1960’lı yıllardan bu yana “İslâmi Bankacılık” ya da günümüzdeki meşhur isimlendirmesiyle “Katılım Bankacılığı” uygulanmaya başladı. Bu uygulamada Malezya İslâm coğrafyası içerisinde başı çekmekte, bununla ilgili olarak fetvalar verilmekte, çalışma kurallarına ait sayfalar dolusu metinler hazırlanmakta, üniversitelerde bu isimlerde bölümler açılmakta, binlerce yüksek lisans ve doktora tezi yazılmaktadır.

Gerçekte “İslâm ve Ekonomi” başlığı altında günümüzde eser telif edenler bu hususta üç temel kavramı kullanmaktadırlar. Bunlar; zekât, faizli bankacılığın haram olması ve katılım bankacılığı. Oysa İslâm ekonomisi bunun çok çok ötesinde ve daha farklı niteliklerdedir.

Ne yazık ki “İslâm ekonomisi kavramı altında eserler telif edenlerin tümü, içerisinde yaşamakta olduğumuz kapitalist sistemi “değiştirilemez” ve “vazgeçilmez” kabul edip bu fasit daire içerisinde çözümler üretmektedirler. İşte bu çözümlerden birisi de faize karşı olan Müslümanların ellerinde yastık altındaki paraların katılım bankacılığı aracılığıyla sisteme dâhil edilmesi, bir başka ifade ile sistemin ömrünün uzatılmasıdır.

Katılım bankaları hakkında herhangi bir şey söylemeden önce günümüz kapitalist sistemlerinin en temel kurumlarından birisi olan “banka”nın tarifine, hangi görevleri üstlendiğine bakmak gerekir. Konu ile ilgili kitaplarda banka şu şekilde tarif edilmektedir:

 “Banka, mevduat kabul eden, bu mevduatı en verimli şekilde çeşitli kredi işlemlerinde kullanmak amacını güden veya faaliyetlerinin esas konusu düzenli bir şekilde kredi almak ya da kredi vermek olan ekonomik bir kuruluştur. Diğer bir tanım olarak banka, para, kredi ve sermaye konularına giren her çeşit işlemleri yapan ve düzenleyen, özel veya kamusal kişilerle işletmelerin bu alandaki her türlü ihtiyaçlarını karşılama faaliyetlerinde bulunan bir ekonomik birimdir.”

Banka sisteminin gerekliliğinden ve öneminden bahseden kapitalist iktisatçılara göre bankalar fon fazlası olanlara faiz vermek, fon ihtiyacı duyan kimselerden de faiz almak suretiyle fon transferi sağlar.

Bankanın tarifinden hareketle Katılım Bankalarına gelince; bu kuruluşların isimlerinde de yer alan “banka” kavramı gerçekte “Konvansiyonel Bankacılık” olarak isimlendirilen, adıyla sanıyla faizli işlemler yapan diğer bankalarla temelde aynı mantıkta çalışmaktadır. Yani her iki türü ile bankalar” fon fazlası olanlar ile fon ihtiyacı duyan bireyler ya da kurumlar arasında belli bir bedel karşılığında aracılık yapmaktadırlar. Gerçekte her iki bankacılık sisteminde de ellerinde fazla parası olanlardan bir karşılık verilmek suretiyle para alınmakta ve paraya ihtiyacı olan kimselere yine belli bir bedel karşılığında bu paralar aktarılmaktadır.

Katılım Bankaları ise bu işlemleri, “mudarebe”, “muşareke”, “murabaha” altında ve “kar payı”, “katılım ortaklığı” gibi kavramlar ve yaklaşımlarla gerçekleştirirler. Para fazlası olanlarla ile paraya ihtiyaç duyanlar arasında değişik yöntemlerle ilişki kurma görevini üstlenirler.

İslâmî açıdan ise fon ihtiyacı olanlar ile fon fazlası olanların banka gibi bir yapı altında bir araya getirilmelerine ihtiyaç yoktur. Bir başka ifade ile İslâm’da bu anlamda faaliyet gösterecek bir yapıya ihtiyaç da, yer de yoktur. Zira İslâm, herhangi bir nedenle borçlanma ihtiyacında bulunan kimselerin faizsiz, karşılıksız olarak borçlanmalarının alt yapısını oluşturmuş ve bunu teşvik etmiştir. Elinde ihtiyaç fazlası parası olanların ise parayı atıl bir şekilde saklamalarını haram kılmıştır. Sahip oldukları ihtiyaç fazlası parayı, ticarette kullanmalarını, sadaka veya karz-ı hasen yapmalarını, herhangi bir şeyin alımında kullanmalarını, fakirlere ve yoksullara yardımda bulunmalarını, hayır-hasenat işlerinde kullanmalarını teşvik etmiş, emretmiştir. Dolayısıyla İslâm Devleti’nde gerek “konvansiyonel banka” ve gerekse “katılım bankacılığı” adı altında bir yapıya gerek yoktur.

Katılım bankaları birtakım yönlerden İslâm’a göre caiz değildir. Bunlardan bir kısmı şunlardır:

Kuruluş metodu açısından; katılım bankaları beden ortaklığının yer almadığı sadece sermaye ortaklığı şeklinde kurulmuşlardır. İslâm’da ise beden ortaklığı, şirketleşmenin esasi unsurlarındandır. Sözleşmenin geçerli olabilmesi için esasi unsurlardan birisinin bulunmaması nedeniyle şirket akdi fasittir. Buna göre; anonim şirket esasına göre kurulu olması nedeniyle katılım bankaları dahi ilk etapta kuruluşları itibariyle İslâm’a göre caiz olmayan şirketlerdendir.

Her ne kadar bu bankalar bünyelerinde birçok işlemi gerçekleştiriyor olsalar da bunların her biri hakkında hüküm vermek için sözleşmede yer alan hususların detaylı bir şekilde incelenmesi gerekir. Günümüzde bunların yapmış olduğu işlemlerin caiz olduğu yönünde fetvalar çoğunlukta olmakla birlikte bu fetvaların önemli bir kısmı detaylı incelemeden yoksun, maslahata dayalı fetvalardır. Örneğin; bu kurumlarda kâr payı esasına göre yapılan ticari faaliyetlerin büyük bir kısmında ticareti yapılan malın teslim ve tesellüm işlemleri sağlanmadan sadece kâğıt üzerinde işlem gerçekleştirilmektedir. Oysa İslâm ahkâmına göre; ağırlığına, hacmine ve sayısına göre satılan mallarda kabz işleminin gerçekleşmesi gerekir.

Murabaha işlemi yaptığını söyleyen bu bankalar herhangi bir müşteriye bir malı satmak istediği zaman, henüz sahibi olmadığı, hiçbir şekilde tasarruf hakkı olmayan bir mal üzerinden sözleşme yapmaktadır. İslâmî açıdan ise sahibi olunmayan bir malın satılması ya da sözleşmesinin yapılması caiz değildir. Yani müşterisine satmak istedikleri malı önce kendileri satın alıp tasarruf hakkına sahip olmaları daha sonra müşteriye satmaları gerekir. Murabaha işleminde ise malın pazarlığını yapan da satın alan da gerçekte müşterinin kendisidir, banka değildir.

Yine bu bankalar hayat sigortası, gayrimenkul sigortası ve bunlar dışında kalan haram olan sigortalar türünden teminatlar alanında da faaliyet göstermektedir.

Bu bankalar, Bankacılık Düzenleme Kurulu’na ve buralarda yer alan şartlara tabidirler. Türkiye Cumhuriyeti kanunları karşısında konvansiyonel bankalar gibidirler; onların uyması gereken işlemlere uymak zorundadırlar. Buna göre Merkez Bankası ve diğer bankalarla günün belli saatinden sonra borç alışveriş işlemlerini gerçekleştirirler.

Herhangi bir malın satışı üzerinde sözleşme yapıldığında ve alıcının da borcunu ödemekte gecikmesi ya da zorlanması hâlinde katılım bankaları müşterisinden sözleşme gereği Mahrum Kalınan Kâr”[3] adı altında para talebinde bulunmaktadır. Bu da İslâm’a göre caiz değildir; faizdir ve haramdır. Çünkü borçlu bir kimse borcunu ödemekte zorlandığı zaman, eli genişleyinceye kadar beklenir, hiçbir sebeple borcuna ilave yapılamaz, yapılırsa bu faiz sayılır.

Katılım bankalarının bir diğer uygulaması ise müşterisine sözde satmış olduğu mal üzerine, borcu bitinceye kadar ipotek koymalarıdır. İslâm’a göre satılan malın kendisi üzerine ipotek koymak caiz değildir. Zira bu durumda kişi satın almış olduğu mal üzerinde tam tasarruf hakkından mahrum olur. Alışveriş akdi ise mal üzerinde tam tasarrufu gerektirir.

Katılım bankalarının işlemleri hakkında söylenebileceklerin bir kısmı bunlardır.

KD: Raporda tarım ile ilgili olarak ihya ve ikta hükümlerinden bahsediliyor. Yani “üretim varsa mülkiyet vardır, üretim yoksa mülkiyet yoktur”. Bazı kesimler bu uygulamanın “toprak ağalığı” sistemini de beraberinde getireceğini söylemekte. Böyle bir şey mümkün mü?

Arazi hükümleri içerisinde yer alan ikta ve ihya işlemleri toprak ağalığına ya da arazinin varlıklı kimselerin ellerinde toplanmasına neden olmaz. Şöyle ki:

a-      İkta, devlete ait olan ve işletilmeyen arazilerin ihtiyaç sahiplerine işlemeleri için karşılıksız olarak verilmesidir. İhya ise yine bir başkasının mülkü olmayan ve atıl bir şekilde bulunan arazinin herhangi bir kimse tarafından işletilmesidir.

b-     Herhangi bir kimse tarafından ihya ya da ikta yoluyla elde edilen tarım arazilerinin sürekli olarak işletilmesi gerekir. Bir kimse üç yıl üst üstte sahip olduğu araziyi işletmeden atıl bırakırsa arazi kendisinden alınır ve işletebilecek kimseye verilir.

c-      Toprak ağalığı sisteminde “maraba” denilen ve adeta karın tokluğuna ağaya hizmet eden bir yapı vardır. İslâm’a göre ise toprak sahibi arazisini ya bizzat kendi emeği ile ekip biçer ya da yanında ücretli olarak çalıştıracağı kimseler aracılığıyla bu işlemleri gerçekleştirir. Ağalık yapısında olduğu gibi karın tokluğuna, zorla ve mecburi olarak insanları çalıştıramaz. Devlet, herkesin temel ihtiyaçlarını üstleneceği için kimse bir toprak ağasının yanında köle gibi karın tokluğuna çalışmak istemez. Dolayısıyla geniş topraklara sahip olan bir kişi yanında işçi çalıştırmak için dolgun ücret ödemek zorunda kalacaktır.

d-     Büyük miktarda arazisi bulunup gerek kendi emeği ile ve gerekse ücretli kimseler aracılığıyla arazisini işletemeyecek olması hâlinde bir başkasına icara da veremez. Doğrudan kendisinin işletmesi gerekir. Aksi hâlde arazi elinden alınır ve işletebilecek kimseye verilir.

e-     İslâm ahkâmına göre mesele, insanların büyük miktarlarda araziye sahip olmaları değil arazinin işletilmesi, atıl bırakılmamasıdır. Arazi işletilebildiği müddetçe insanların binlerce dönüm araziye sahip olmaları engellenemez. Zira İslâm, meşru yoldan mülk edinmeyi haram kılmadığı gibi mülkiyete herhangi bir sınır da koymamıştır.

f-       Toprak ağalığı ve bundan kaynaklı sorunların yaşandığı yerler İslâm hükümlerinin tatbik edilmediği ortamlardır. İslâm ahkâmının bir bütün olarak uygulanması hâlinde bu türden sorunlar kendiliğinden ortadan kalkar.

KD: Birçok ilde düzenlenen STK söyleşilerine ve konferanslara katıldınız. Bu faaliyetlerde şahit olduğunuz en ilginç şey ne oldu?

Ocak ayında başlayan bu çalışmaların, hem konferanslar hem de STK söyleşileri bölümüne katıldım. Çok sayıda il gezdim. Şunu gördüm: insanımız İslâm’ın konuşulmasına, İslâm’ın yüceltilmesine, İslâm’ın hayatın problemlerine çözümler ürettiğini görmeye hasret kalmış. Hatta sanırım Ankara’nın Çubuk ilçesindeydi. Sorulardan biri; insanların bu hükümleri kabul edip etmeyeceği yönündeydi. Ben de soru sorana; İşte biz buradayız geldik ve size ekonomik krizlere İslâm’ın çözümlerini anlattık. Sizin bu çözüm önerilerinize itirazınız var mı?” diye sordum. “Olmadığını söyledi. Bende ona; “siz nasılsanız diğer Müslümanlar da aynı dedim. Ki bu doğrudur; ben, “bu söyledikleriniz 1400 yıl önce kalmış şeylerdir, uygulanamaz” ya da “bunları uygulamak istiyorsanız Arabistan’a gidin” diyenle hiç karşılaşmadım. Aksine büyük bir teveccüh gösterildiğine şahit oldum.



[1] Kapitalist sistemin uygulandığı ülkelerde hükümetler doğrudan para basmak, borçlanmak ya da banka parası limitleriyle oynamak suretiyle tedavüldeki para arzını artırmaktadırlar.

[2] 1469-1914 arası

[3] Bu farklar genellikle piyasada cari faiz oranlarına yakın rakamlarda olmaktadır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz