Köklü Değişim
(KD): Raporda altın sisteminden bahsedilmekte ve
enflasyona kesin çözüm
olacağı
belirtilmektedir. Bunu biraz açar mısınız?
Altın sistemi ile enflasyon arasındaki
bağlantı
nedir?
M. Hanefi YAĞMUR: Bu sorunun
cevabına, “enflasyon” kavramının tarifi ile başlanılması daha doğru olur. Merkez
Bankası terimler sözlüğüne
göre enflasyon “fiyatlar genel
seviyesindeki değişimdir.”
Fiyatlar genel seviyesindeki değişim
ise mal ve hizmetlerin parasal karşılığını gösterir.
Bir başka ifade ile bir ülkede
kullanılmakta olan para birimi ile alınabilecek mal ve hizmet fiyatlarının
artmasıdır.
Herhangi bir
ülkede mal ve hizmet fiyatlarındaki yükselmenin iki boyutu vardır:
Birincisi: Piyasada var
olan herhangi bir malın arzında ya da talebindeki azalma veya artma nedeniyle
fiyatların değişiklik
göstermesi. Ki ekonominin kuralına
göre gıda maddeleri
gibi talebi yüksek olan herhangi bir malın
arzındaki azalış fiyatların
artmasına, arzda meydana gelen artış
ise fiyatların azalmasına neden olur.
İkincisi: Arz ve talepten
bağımsız
olarak yani mal ve hizmetlerin azlığından
ya da çokluğundan etkilenmeksizin para biriminin değer kaybına
uğraması
nedeniyle fiyatların yükselmesidir.
Örneğin; şu anda
Türkiye’deki mal ve hizmet fiyatlarındaki yükselmelerin büyük ölçüde arz ve taleple
alakası bulunmamaktadır. Yani herhangi bir üründeki üretimin az olmasından
kaynaklanmamaktadır. Buna rağmen
fiyatlar sürekli olarak artış
göstermektedir. Kısacası
şu anda karşı karşıya
kaldığımız
fiyat artışlarının
nedeni paranın alım gücünün
düşmesidir.
Herhangi bir
paranın alım gücünün düşmesinin temel nedeni ise para miktarının mal ve
hizmet miktarına oranla daha fazla olmasıdır. Maliyet artışları, döviz
kurlarındaki artışlar gibi diğer
hususlar ise temelde para birimine ve daha başka ekonomik etkenlere
bağlı
olarak fiyatlar genel düzeyinin artmasına
etki eder. Yani yabancı paraların Türk Lirası (TL) karşısında değer kazanması,
TL’nin değer kaybetmesine
bağlı
olarak ithal edilen malların fiyatları
yükselir. Bu artış
aynı zamanda diğer malların
fiyatlarına da etki eder. Örneğin;
dünya piyasalarında akaryakıt ve doğalgaz fiyatlarında artış
olmadığı hâlde kendi
paramızın dolar karşısında değer
kaybetmesi iç piyasada petrol ürünlerinin
ve doğalgaz fiyatlarının
yükselmesine birçok
alanda maliyet artışlarına neden olur.
Ekonomide yer
alan temel kurallardan birisine göre; “para=mal” denklemi esastır. Yani para,
mal ve hizmetin karşılığıdır. Örneğin; bir ülkedeki
Gayri Safi Yurt İçi
Hasıla’nın (GSYİH) 5 trilyon
lira olduğunu, buna
karşılık olarak tedavülde bulunan para miktarının da 2 trilyon olduğunu varsayalım.
GSYİH miktarı
aynı iken tedavüldeki
para miktarı[1] 4 Trilyon
liraya çıkartıldığı zaman bu ülkedeki tüm
mal ve hizmetlerin fiyatı iki kat artar. Yani litresi 3 lira olan
süt 6 liraya, kolisi 20 lira olan yumurta
40 liraya, kilosu 35 lira olan et 70 liraya yükselir. Çünkü para, malın karşılığıdır.
Tedavüldeki para miktarının
artmasına rağmen mal aynı kalmıştır.
Kapitalist
sistemin tatbik edildiği
ve günümüzde
olduğu gibi kâğıt para sisteminin uygulandığı
ülkelerdeki enflasyon gerçeği
de bu şekildedir. Zira bu ülkelerdeki
yöneticiler, Merkez Bankası’nın
fiyat istikrarını sağlayacağı
iddiasıyla ya da daha başka
gerekçelerle tedavülde
bulunan para miktarını sürekli
olarak artırmaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz
olarak enflasyona neden olmaktadır.
Altın para
sisteminin uygulanacak olması hâlinde ise mal ve hizmet fiyatlarında enflasyon
oluşmaz. Zira altın, yapısı itibariyle isteğe bağlı
olarak yöneticilerin istediği kadar üretip
tedavüle sunabilecekleri bir mal değildir. Ayrıca
altının kendisine ait
bir değeri vardır.
İnsanlık
tarihi boyunca para olarak kullanılmış
ve kullanıldığı
dönemlerde de fiyat istikrarını
sağlamıştır.
Bunu, Türkiye
ekonomisi üzerinden bir örnekle açıklayalım: 11 Şubat tarihli Merkez Bankası
verilerine göre; Merkez Bankası’nda 686,5 ton saf altın bulunmaktadır. Şayet
altın para sistemi uygulanıyor olsaydı bu miktara göre para tedavüle sunulacak
ve bu para GSYİH’nın karşılığı
olacak, hükümet ya da Merkez
Bankası arzu ettikleri zaman istedikleri
miktarda para basma imkânına sahip olamayacaktı. Sadece ülke içerisindeki altın
madenlerinden üretilen altın kadar para arzında bir artış meydana gelecektir ki
bu ise aynı dönemde üretilen mal ve hizmetler dikkate alındığında
fiyatlar genel seviyesi üzerinde herhangi bir değişikliğe neden
olmayacak, böylece fiyat istikrarı
sağlanacaktır.
Altın para
sisteminin uygulandığı geçmiş
dönemlere baktığımızda Birinci Dünya
Savaşı’na kadar geçen sürede uygulanmakta olan
Altın Külçe Sisteminde fiyat istikrarı sağlanmış, mal ve hizmet fiyatlarında günümüzde olduğu gibi
dalgalanmalar yaşanmamıştır.
Örneğin; Osmanlı
Devlet’inde para, altın idi ve 445 yıllık[2]
süre içerisinde paradaki toplam değer kaybı sadece %84 olmuştur.
Bu rakam 445 yılın toplamıdır. Diğer taraftan Cumhuriyetle birlikte kullanılmakta olan
Türk Lirası sadece son 78 yıllık süre içerisinde saf altın karşısında yaklaşık
olarak 180 milyon defa değer
kaybına uğramıştır.
Aynı şekilde Osmanlı
Hilâfet Devleti’nde 445 yıllık enflasyon ortalaması %1,3’dür.
Herhangi bir
ülkede yaşanan enflasyonun temel nedeni uygulanmakta olan para sistemi olduğuna göre
şu anda dünyada
uygulanmakta olan kâğıt para ya da
itibari para sisteminden altın standardına
geçilmesi hâlinde maliyet enflasyonu veya
döviz kurlarından kaynaklı fiyat artışları da yaşanmayacaktır. Çünkü para
olarak kullanılmakta olan nesnenin yani altının kendisine ait bir değeri vardır.
Kâğıt
parada olduğu gibi otoriteyi
elinde bulunduranların, matbaada bastıkları
ve reel anlamda üzerinde yazılı
olan rakamın kimi zaman on binde biri kadar dahi değere sahip
olmayan, sadece kâğıt olarak düşünüldüğünde
ise hiçbir değeri olmayan bir madde değildir. Oysa altın
miliminden gramına varıncaya kadar her türlü
bir değerdir; değer kazanması
için bir başka şeye
muhtaç değildir.
Diğer taraftan
Bretton Woods sistemine bağlı
olarak tüm dünya
ekonomilerinde anahtar para konumunda bulunan Amerikan doları
başta olmak üzere tüm
dünya paraları
da altın karşısında
değer kaybına
uğramıştır.
1944 Bretton Woods’da alınan karar gereği; 1 ons (31,1 gr) altın 35 dolar idi. 20 Şubat 2022
tarihi itibariyle 1 ons altın bin 897 dolar değerine yükselmiştir.
Buna göre; Amerikan doları altın karşısında
54,2 defa değer kaybına
uğramıştır.
Yani altın değerini korurken Amerikan doları
değer kaybettiği gibi dolara
endeksli olan tüm dünya paraları da altın karşısında kaçınılmaz olarak değer kaybına
uğramışlardır.
Netice olarak dünyada nakit olma özelliğine sahip olup
değer kaybına
uğramayan tek
nesne altındır.
KD: “İslâm
ve ekonomi” veya “İslâm
ve para” deyince akla hemen katılım bankaları geliyor? Nitekim yapılan
söyleşilerde de bu soru sıkça soruldu. Bu tür bankaların hükmü nedir?
Yağmur: İslâm
dünyasında 1960’lı
yıllardan bu yana “İslâmi
Bankacılık” ya da günümüzdeki meşhur isimlendirmesiyle “Katılım Bankacılığı”
uygulanmaya başladı. Bu uygulamada
Malezya İslâm
coğrafyası
içerisinde başı
çekmekte, bununla ilgili olarak fetvalar
verilmekte, çalışma kurallarına
ait sayfalar dolusu metinler hazırlanmakta, üniversitelerde
bu isimlerde bölümler açılmakta,
binlerce yüksek lisans ve doktora tezi yazılmaktadır.
Gerçekte “İslâm
ve Ekonomi” başlığı altında günümüzde
eser telif edenler bu hususta üç temel kavramı
kullanmaktadırlar. Bunlar; zekât, faizli bankacılığın
haram olması ve katılım
bankacılığı.
Oysa İslâm
ekonomisi bunun çok çok ötesinde ve daha farklı niteliklerdedir.
Ne yazık ki “İslâm
ekonomisi” kavramı altında eserler telif edenlerin
tümü, içerisinde yaşamakta olduğumuz
kapitalist sistemi “değiştirilemez”
ve “vazgeçilmez” kabul edip bu fasit daire içerisinde çözümler üretmektedirler.
İşte
bu çözümlerden birisi
de faize karşı olan Müslümanların
ellerinde yastık altındaki paraların
katılım bankacılığı aracılığıyla sisteme dâhil edilmesi, bir başka
ifade ile sistemin ömrünün uzatılmasıdır.
Katılım
bankaları hakkında herhangi bir şey söylemeden önce günümüz kapitalist
sistemlerinin en temel kurumlarından birisi olan “banka”nın tarifine, hangi
görevleri üstlendiğine
bakmak gerekir. Konu ile ilgili kitaplarda banka şu şekilde
tarif edilmektedir:
“Banka, mevduat kabul eden, bu mevduatı en
verimli şekilde çeşitli kredi işlemlerinde kullanmak amacını güden veya
faaliyetlerinin esas konusu düzenli bir şekilde kredi almak ya da kredi vermek
olan ekonomik bir kuruluştur. Diğer bir tanım
olarak banka, para, kredi ve sermaye konularına giren her çeşit işlemleri yapan
ve düzenleyen, özel veya kamusal kişilerle işletmelerin bu alandaki her türlü
ihtiyaçlarını karşılama faaliyetlerinde bulunan bir ekonomik birimdir.”
Banka sisteminin
gerekliliğinden ve öneminden
bahseden kapitalist iktisatçılara göre bankalar fon fazlası olanlara faiz
vermek, fon ihtiyacı duyan kimselerden de faiz almak suretiyle fon transferi sağlar.
Bankanın
tarifinden hareketle Katılım Bankalarına gelince; bu kuruluşların isimlerinde
de yer alan “banka” kavramı gerçekte “Konvansiyonel Bankacılık” olarak
isimlendirilen, adıyla sanıyla faizli işlemler yapan diğer bankalarla
temelde aynı mantıkta çalışmaktadır.
Yani her iki türü ile “bankalar”
fon fazlası olanlar ile fon ihtiyacı duyan bireyler ya da kurumlar arasında
belli bir bedel karşılığında aracılık
yapmaktadırlar. Gerçekte her iki
bankacılık sisteminde de
ellerinde fazla parası olanlardan bir karşılık
verilmek suretiyle para alınmakta ve paraya
ihtiyacı olan kimselere yine belli bir bedel karşılığında bu paralar aktarılmaktadır.
Katılım
Bankaları ise bu işlemleri, “mudarebe”, “muşareke”, “murabaha” altında ve “kar
payı”, “katılım ortaklığı” gibi kavramlar ve yaklaşımlarla
gerçekleştirirler. Para
fazlası olanlarla ile paraya ihtiyaç
duyanlar arasında değişik yöntemlerle
ilişki kurma görevini üstlenirler.
İslâmî
açıdan ise fon ihtiyacı
olanlar ile fon fazlası olanların banka gibi bir yapı altında bir araya
getirilmelerine ihtiyaç yoktur. Bir başka ifade ile İslâm’da
bu anlamda faaliyet gösterecek bir yapıya ihtiyaç da, yer de yoktur. Zira İslâm,
herhangi bir nedenle borçlanma ihtiyacında
bulunan kimselerin faizsiz, karşılıksız
olarak borçlanmalarının
alt yapısını
oluşturmuş ve bunu teşvik
etmiştir. Elinde ihtiyaç
fazlası parası olanların
ise parayı atıl bir şekilde saklamalarını haram
kılmıştır. Sahip oldukları ihtiyaç fazlası parayı, ticarette kullanmalarını,
sadaka veya karz-ı hasen yapmalarını, herhangi bir şeyin alımında
kullanmalarını, fakirlere ve yoksullara yardımda bulunmalarını, hayır-hasenat işlerinde
kullanmalarını teşvik etmiş, emretmiştir. Dolayısıyla İslâm
Devleti’nde gerek “konvansiyonel banka” ve gerekse “katılım bankacılığı”
adı altında bir yapıya gerek yoktur.
Katılım
bankaları birtakım yönlerden İslâm’a
göre caiz değildir. Bunlardan
bir kısmı şunlardır:
Kuruluş metodu
açısından; katılım bankaları beden ortaklığının
yer almadığı sadece sermaye
ortaklığı şeklinde
kurulmuşlardır. İslâm’da
ise beden ortaklığı, şirketleşmenin esasi unsurlarındandır.
Sözleşmenin geçerli olabilmesi için esasi unsurlardan birisinin bulunmaması
nedeniyle şirket akdi fasittir. Buna göre; anonim şirket esasına göre kurulu
olması nedeniyle katılım bankaları dahi ilk etapta kuruluşları itibariyle İslâm’a
göre caiz olmayan şirketlerdendir.
Her ne kadar bu
bankalar bünyelerinde birçok işlemi gerçekleştiriyor olsalar da bunların her
biri hakkında hüküm vermek için sözleşmede yer alan hususların detaylı bir
şekilde incelenmesi gerekir. Günümüzde bunların yapmış olduğu işlemlerin
caiz olduğu yönünde
fetvalar çoğunlukta olmakla birlikte bu fetvaların önemli bir
kısmı detaylı incelemeden yoksun, maslahata dayalı fetvalardır. Örneğin; bu
kurumlarda kâr payı esasına göre yapılan ticari faaliyetlerin büyük bir
kısmında ticareti yapılan malın teslim ve tesellüm işlemleri sağlanmadan sadece kâğıt
üzerinde işlem gerçekleştirilmektedir. Oysa İslâm ahkâmına göre;
ağırlığına, hacmine ve sayısına
göre satılan mallarda
kabz işleminin gerçekleşmesi
gerekir.
Murabaha işlemi
yaptığını
söyleyen bu bankalar herhangi bir müşteriye
bir malı satmak istediği zaman, henüz
sahibi olmadığı, hiçbir
şekilde tasarruf hakkı
olmayan bir mal üzerinden sözleşme
yapmaktadır. İslâmî
açıdan ise sahibi olunmayan bir malın
satılması ya da sözleşmesinin
yapılması caiz değildir. Yani müşterisine
satmak istedikleri malı önce kendileri satın alıp tasarruf hakkına sahip
olmaları daha sonra müşteriye satmaları gerekir. Murabaha işleminde ise malın
pazarlığını
yapan da satın alan da gerçekte
müşterinin kendisidir, banka değildir.
Yine bu bankalar
hayat sigortası, gayrimenkul sigortası ve bunlar dışında kalan haram olan
sigortalar türünden teminatlar alanında da faaliyet göstermektedir.
Bu bankalar,
Bankacılık Düzenleme Kurulu’na ve buralarda yer alan şartlara tabidirler. Türkiye
Cumhuriyeti kanunları karşısında konvansiyonel bankalar gibidirler; onların
uyması gereken işlemlere uymak zorundadırlar. Buna göre Merkez Bankası ve diğer bankalarla günün
belli saatinden sonra borç alışveriş
işlemlerini gerçekleştirirler.
Herhangi bir
malın satışı üzerinde sözleşme yapıldığında ve alıcının
da borcunu ödemekte gecikmesi ya da zorlanması hâlinde katılım bankaları
müşterisinden sözleşme gereği
“Mahrum Kalınan Kâr”[3]
adı altında para talebinde bulunmaktadır. Bu da İslâm’a göre caiz değildir; faizdir
ve haramdır. Çünkü borçlu bir kimse borcunu ödemekte zorlandığı
zaman, eli genişleyinceye kadar beklenir, hiçbir
sebeple borcuna ilave yapılamaz, yapılırsa
bu faiz sayılır.
Katılım
bankalarının bir diğer
uygulaması ise müşterisine sözde
satmış olduğu mal üzerine, borcu
bitinceye kadar ipotek koymalarıdır. İslâm’a göre satılan
malın kendisi üzerine ipotek koymak caiz değildir. Zira bu durumda kişi
satın almış olduğu mal üzerinde
tam tasarruf hakkından mahrum olur. Alışveriş
akdi ise mal üzerinde tam tasarrufu gerektirir.
Katılım
bankalarının işlemleri hakkında söylenebileceklerin bir kısmı bunlardır.
KD: Raporda
tarım ile ilgili olarak ihya ve ikta hükümlerinden bahsediliyor. Yani “üretim
varsa mülkiyet vardır, üretim yoksa mülkiyet yoktur”. Bazı kesimler bu
uygulamanın “toprak ağalığı” sistemini de beraberinde
getireceğini söylemekte.
Böyle bir şey
mümkün
mü?
Arazi hükümleri
içerisinde yer alan ikta ve ihya işlemleri toprak ağalığına ya da arazinin varlıklı
kimselerin ellerinde toplanmasına neden olmaz. Şöyle
ki:
a- İkta, devlete ait
olan ve işletilmeyen arazilerin ihtiyaç
sahiplerine işlemeleri için karşılıksız olarak verilmesidir. İhya ise yine bir
başkasının
mülkü olmayan ve atıl
bir şekilde bulunan arazinin herhangi bir
kimse tarafından işletilmesidir.
b- Herhangi
bir kimse tarafından ihya ya da ikta yoluyla elde edilen tarım arazilerinin
sürekli olarak işletilmesi gerekir. Bir kimse üç yıl üst üstte sahip olduğu araziyi işletmeden
atıl bırakırsa
arazi kendisinden alınır ve işletebilecek
kimseye verilir.
c- Toprak
ağalığı sisteminde “maraba” denilen ve
adeta karın tokluğuna
ağaya hizmet eden
bir yapı vardır. İslâm’a
göre ise toprak sahibi arazisini ya bizzat kendi emeği ile ekip biçer
ya da yanında ücretli olarak çalıştıracağı
kimseler aracılığıyla
bu işlemleri gerçekleştirir.
Ağalık
yapısında olduğu gibi karın
tokluğuna, zorla ve
mecburi olarak insanları çalıştıramaz.
Devlet, herkesin temel ihtiyaçlarını üstleneceği için kimse bir
toprak ağasının
yanında köle gibi karın tokluğuna çalışmak
istemez. Dolayısıyla geniş
topraklara sahip olan bir kişi yanında işçi
çalıştırmak için dolgun ücret ödemek zorunda kalacaktır.
d- Büyük
miktarda arazisi bulunup gerek kendi emeği ile ve gerekse ücretli kimseler
aracılığıyla
arazisini işletemeyecek olması
hâlinde bir başkasına icara da veremez. Doğrudan kendisinin işletmesi gerekir.
Aksi hâlde arazi elinden alınır ve işletebilecek kimseye verilir.
e- İslâm
ahkâmına göre mesele, insanların büyük miktarlarda araziye sahip olmaları değil arazinin işletilmesi,
atıl bırakılmamasıdır.
Arazi işletilebildiği müddetçe
insanların binlerce dönüm araziye sahip olmaları
engellenemez. Zira İslâm,
meşru yoldan mülk edinmeyi haram kılmadığı gibi mülkiyete
herhangi bir sınır da koymamıştır.
f- Toprak
ağalığı ve bundan kaynaklı
sorunların yaşandığı yerler İslâm hükümlerinin
tatbik edilmediği ortamlardır. İslâm
ahkâmının bir bütün olarak uygulanması hâlinde bu türden sorunlar kendiliğinden ortadan
kalkar.
KD: Birçok ilde
düzenlenen STK söyleşilerine ve konferanslara katıldınız. Bu faaliyetlerde
şahit olduğunuz
en ilginç şey
ne oldu?
Ocak ayında başlayan
bu çalışmaların, hem konferanslar hem de STK söyleşileri bölümüne katıldım. Çok
sayıda il gezdim. Şunu gördüm: insanımız İslâm’ın
konuşulmasına, İslâm’ın
yüceltilmesine, İslâm’ın
hayatın problemlerine çözümler ürettiğini görmeye hasret
kalmış. Hatta sanırım Ankara’nın Çubuk
ilçesindeydi. Sorulardan biri; insanların bu hükümleri kabul edip etmeyeceği yönündeydi.
Ben de soru sorana; “İşte biz buradayız
geldik ve size ekonomik krizlere İslâm’ın çözümlerini
anlattık. Sizin bu çözüm önerilerinize itirazınız var mı?” diye sordum. “Olmadığını” söyledi. Bende
ona; “siz nasılsanız diğer Müslümanlar
da aynı” dedim. Ki bu doğrudur; ben, “bu
söyledikleriniz 1400 yıl önce kalmış şeylerdir, uygulanamaz” ya da “bunları
uygulamak istiyorsanız Arabistan’a gidin” diyenle hiç karşılaşmadım. Aksine
büyük bir teveccüh gösterildiğine
şahit oldum.
[1]
Kapitalist sistemin uygulandığı ülkelerde hükümetler doğrudan para basmak,
borçlanmak ya da banka parası limitleriyle oynamak suretiyle tedavüldeki para
arzını artırmaktadırlar.
[2]
1469-1914 arası
[3]
Bu farklar genellikle piyasada cari faiz oranlarına yakın rakamlarda
olmaktadır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış