Köklü Değişim (KD): Sanayi
ve teknoloji alanında yeterli bilgi ve ilme sahip değiliz. Günümüzde ise bu tür
bilgiler en çok korunan hususlardandır.
Bu bilgiye hızlı bir şekilde nasıl ulaşılacak?
Hakkı EREN: Bugün, Türkiye
ve diğer halkı
Müslüman olan ülkelerin
sanayi ve teknoloji alanında geri kalmaları Müslümanların beceriksiz veya cahil
olmasından değil, onları
yönetenlerin Batı’ya
meftun işbirlikçiler olmasındandır.
Gelişmiş bir sanayiye
sahip olabilmek için gerekli olan faktörler:
hammadde, sermaye, enerji, işgücü, ulaşım, coğrafi koşullar, teknik
eleman ve ideolojik fikirdir. Şimdi bunları
kısaca ele alalım
ki böylece sorunun kimlerde olduğunu hep beraber görmüş
olalım.
-Hammadde: Bugün gerek ülkemiz gerekse İslâm
coğrafyasındaki
diğer ülkeler
açısından baktığımızda
dünyadaki en yoğun hammadde
kaynaklarına sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.
Tüm Batılı
devletlerin fiilen işgal ettikleri ve yeraltı-yerüstü
zenginlikleri alabilmek için birbirleriyle yarıştıkları yerlere baktığımızda,
buraların Müslümanlara ait beldeler olduğunu açıkça
görmekteyiz. Dolayısıyla
İslâm
beldelerinin hemen hemen hepsi hammadde konusunda yeterli zenginliğe sahiptir.
Beldelerimizde bulunan hammadde kaynakları tüm
dünyanın ihtiyacı
olan türden olmaları
bakımından bizde
olmayan hammaddeleri elimizdeki hammaddelerle mütekabiliyet esası üzere diğer devletlerden
temin etme üstünlüğüne de sahibiz.
-Sermaye: Sanayi ve teknolojik alt yapının
kurulması ciddi bir sermaye gerektirecektir. Ancak bu sermaye ihtiyacı gerek
ülkemiz açısından gerekse diğer
büyük İslâm
ülkeleri açısından
aşılamayacak bir sorun değildir. Örneğin Türkiye’nin
son 20 yılda 525 milyar dolar faiz ödediğini düşündüğümüzde ve Ortadoğu’daki
petrol zengini ülkeleri ele aldığımızda sorunun
sermaye olmadığı görülecektir.
Enerji: Türkiye’nin bugün sadece bu bağlamda eli zayıftır.
O da doğru bir strateji
ile hareket edilmediğinden
kaynaklanmaktadır. Ancak İslâm coğrafyası
dünyanın enerji
kaynakları bakımından
en zengin bölgeleridir. Türkiye
de kömür, hidrolik, rüzgâr, jeotermal, güneş ve biokütle gibi potansiyeli
yüksek alternatif enerji kaynaklarına sahip bir ülkedir. Son zamanlarda bulunan
doğalgaz ve petrol
de bunlara ilave edildiğinde
doğru bir
planlamayla enerji sorunu yaşamayacak kendi
kendine yeten bir ülke potansiyeline sahiptir.
-İşgücü: Gerek ülkemiz gerekse halkı Müslüman
olan ülkeler dünyanın en genç ve dinamik nüfusuna sahip ülkeleridir. Hatta bazı
Batılı ülkeler kendi sanayi çarkını döndürebilmek adına Müslüman ülkelerden
işgücü transfer etmek zorunda kalmaktadırlar. Gerekli planlamalar ve yatırımlar
yapıldığında
-Batı’ya göçün de engelleneceği
düşünüldüğünde- zaten işgücü sorunu yaşayan Batı
ülkelerinin sorunu katlanırken ülkemizde işgücü konusu mevzubahis bile
olmayacaktır. Dünyaca ünlü PEW Araştırma Şirketi’nin yaptığı
dünya yaş ortalamasına
göre Müslümanlar
en genç nüfusa sahipler.
1,6 milyar nüfusa sahip Müslümanların
2/3’ü 30 yaşın altında.
-Coğrafi Koşullar
ve Ulaşım: Yine hem Türkiye hem de diğer halkı
Müslüman olan ülkeler
dünyanın en stratejik
coğrafyasında
bulunmaktadırlar. Bu bölge dünyanın kalbi olarak nitelendirilmektedir. Rusya’ya
açılan kapı niteliğindeki
İstanbul ve Çanakkale
boğazları,
Asya’ya açılan en kısa
kapı olma özelliğini taşıyan
Süveyş Kanalı,
Cebelitarık Boğazı, Batı
ile Asya’nın tek geçiş
koridoru bu coğrafyadır.
Hava, kara, demir ve deniz yollarının
sunduğu tüm
imkânlara sahiptir. Örneğin; geçen sene
mart ayında bir gemi kazası nedeniyle kapanan Süveyş Kanalı’nın dünya
ticaretine bir günlük zararının 10 milyar $ olduğu söylendi.[1]
-Teknik Eleman: Teknik eleman sorunu iki şekilde
çözülür; ya eğitirsiniz ya da
transfer edersiniz. Doğru
seçenek; elbette kendi elemanınızı
kendinizin eğitmesidir. Ancak
halkı Müslüman
olan ülkeler hayata dair doğru bir bakış
açısına sahip olamadıkları
ve İslâm’dan
uzaklaştıkları için Batı’nın kötü birer taklitçisi olmaktan öteye
geçememişlerdir. Ancak ağır sanayiye sahip olmak hayati bir konu
olduğu için
ilk başta hızlı
olmak adına kalifiye teknik eleman transferi yapılmalıdır.
Bu konuda iki örnek vermek isterim. İlki; yakın
tarihimizden… Bildiğiniz
gibi 1991 yılında SSCB dağıldığında 100 dolara iş
arayan binlerce kalifiye eleman vardı. Şayet
bir ideolojik devlet aklı olsaydı bu durumdan çok
iyi bir şekilde faydalanılabilirdi.
Bu insanlara 10.000 dolar maaş verileceği ve tüm
ailesinin de güvenli bir şekilde ülkemizde
yaşayabileceği teklifi sunulsa idi, ciddi bir teknik
eleman transferi yapılabilirdi.
İkinci örnek
ise şanlı tarihimizden
olsun. Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in övgüsüne mazhar
olabilmek adına İstanbul’u
fethetmek için yıllarca plan yapan Fatih Sultan Muhammed Han, Bizans surlarını
yıkacak büyüklükte toplar yaptırmak için bir araştırma yaptırıyor. En sonunda
da Macar Urban Ustayı buluyor. Hatta onu bulunduğu zindandan kaçırtıyor.
İstediği büyüklükte
topları yapması karşılığında ise ona ağırlığınca altın teklif ediyor
ve sonuçta istediğine ulaşıyor. Yani devlet
adamı bir şeyin olmasını
ister ve o meseleyi hayati bir mesele olarak görürse
bunun için gerekli tüm
imkânları seferber eder.
Bu bağlamda, teknik
elemanlara bugün kazandıklarından çok daha fazla bir bedel teklif edilirse bu
transferler çok kolay bir şekilde sağlanacaktır. Ancak bugün
bu tür teknik elemanlar yerine futbolculara
bu paralar ödenmektedir. Daha net anlaşılması
açısından rakamlarla
izah edelim: Bugün Urban ustaya yapılan teklif geçerli olsa idi ve 1 kg altının
830.000 TL olduğundan yola çıkarak
hesaplarsak bu rakam yaklaşık olarak 4.430.000 Euro gibi bir para yapar. Ancak
bu paralar bugün Avrupa’dan gelen yıldız bir futbolcunun yıllık kazancı
kadardır.
-İdeolojik Fikir: Yukarıdaki faktörlerde de izah
ettiğimiz gibi sanayi
sektöründe gelişmeyi
sağlayabilmek için
gerekli tüm şartlar bugün
halkı Müslüman
olan ülkelerde fazlasıyla
mevcuttur. Hammadde, sermaye, enerji, işgücü,
ulaşım, coğrafi koşullar ve teknik
eleman konusunda bir eksiklik bulunmamaktadır. Eksik olan
tek unsur, ideolojik bir fikirdir. Zira hayata dair külli ve kapsamlı bir
fikirden mahrum olursanız sahip olduğunuz değerler bir anlam taşımaz. İşte
bugün hem ülkemizin hem de
halkı Müslüman olan ülkelerin sanayide geri kalmalarının tek sebebi budur.
KD: Raporda; kenzin yani ihtiyaç dışı para
biriktirmenin haram olduğu ifade ediliyor. Ancak birtakım âlimler zekâtı
verildiği takdirde kenzin haram olmadığını söylüyor. Bu konuyu nasıl açıklamak gerekir?
Eren: Kenz bir
ihtiyaca binaen olmadığı hâlde nakit parayı
yığmaktan yani biriktirmekten ibarettir. Bunun iktisadi
açıdan manası, piyasadan
parayı çekmektir. İnsanlar
ev-araba almak, işyeri açmak veya başka türlü ihtiyaçları için parayı
biriktirebilirler. Zira bu türden biriktirmeler parayı yığmak gibi değildir. Bu
biriken para ihtiyaçları karşılamak
adına belli bir süre
sonra harcanacak ve yeniden piyasaya girecektir.
Kenzin haram
olduğuna dair delil
Tevbe Suresi’ndeki [وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ
الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلا يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ
بِعَذَابٍ أَلِيمٍ] “Altın ve gümüşü
biriktirip onu Allah yolunda infak etmeyenleri elem verici bir azapla müjdele.”
ayet-i kerimesidir. “Altın ve gümüş biriktirenler” için acıklı azap tehdidi,
kanun koyucunun kesin olarak altın ve gümüş biriktirmenin terk edilmesini talep
ettiğine dair açık
bir delildir.
Ancak birtakım
fakihler Tevbe Suresi’nde geçen [خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ
صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ] “Onları temizleyecek
sadakayı onların mallarından al…” ayetini delil göstererek zekâtı verildiği takdirde
kenzin haram olmayacağını
belirtmektedirler. Bu iddiaya şöyle cevap
veririz:
Birincisi;
zikrettiğimiz ayetin
genel oluşu, lafız ve mefhum yönünden
ayetin metni, altın ve gümüş nev’inden olan malı biriktirmenin kesin olarak
yasaklandığına
delildir. Zekâtı verdikten sonra
altın ve gümüşün
biriktirilmesinin mubaha dönüştüğü iddiası, ayetin kati
olarak delalet ettiği
hükmünü
terk etmek demektir. Bu da ancak ayeti kendi anlamından ayıran veya onu nesh
eden bir delil ile mümkün olabilir. Ayeti, delalet ettiği anlamından
ayıracak herhangi bir sahih nass varit olmuş
değildir. Zaten
ayeti anlamından ayıracak herhangi
bir delilin varlığına ihtimal
verilemez. Çünkü ayet, delaleti
itibarıyla katidir. Dolayısıyla geriye onu nesh eden bir delilden başka bir şey
kalmadı. Onu nesh edecek bir delil ise yoktur.
Ayrıca [خُذْ
مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ] “Onları
temizleyecek sadakayı onların mallarından al…” ayeti, Hicret’in ikinci yılında zekâtın farz
kılındığı
zaman nazil oldu. Fakat altın ve gümüşün
kenzini (biriktirilmesini) yasaklayan ayet ise Hicret’in dokuzuncu senesinde
nazil olmuştur. Usûle göre önce inen ayet sonra inen ayeti nesh edemez. Zekâtı
verildikten sonra altın ve gümüş biriktirmenin haram olmadığı
hakkında sahih olan bir hadis de yoktur. Bazı
fakihler Ümmü Seleme hadisini
delil olarak getirmektedirler. Hadis şöyledir:
[كُنْتُ أَلْبَسُ أَوْضَاحًا
مِنْ ذَهَبٍ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللهِ أَكَنْزٌ هُوَ فَقَالَ مَا بَلَغَ أَنْ
تُؤَدَّى زَكَاتُهُ فَزُكِّيَ فَلَيْسَ بِكَنْزٍ] “Ben, altından yapılmış halhallar
kullanıyordum. Bunun üzerine: Ey Allah’ın Rasulü! Bu yığıp biriktirilen bir mal mıdır? diye sordum.
Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem): Zekâtı ödenmesi gereken miktara ulaşıp da zekâtı ödenen mal, kenz/yığıp biriktirilen
mal sayılmaz, buyurdu.” Müminlerin
annesi Ümmü
Seleme’ye isnat edilen bu hadis Attab yoluyla rivayet edilmiştir. Attab ise
meçhul biridir. Bununla birlikte bu hadisin sahih hatta mütevatir olduğu varsayılsa
dahi ayeti nesh edemez. Çünkü Nebevî
hadisler mütevatir de olsalar Kur’an’ı
nesh edemezler. Ayrıca Kur’an’ın
lafız ve mana yönünden Allah Subhânehû ve
Teâlâ’dan olduğunun
sübutu katidir. Biz onun lafzı
ve manasıyla ibadet ediyoruz. Mütevatir
hadis böyle değildir. Mütevatir hadisin
lafız olarak değil ancak manası
yönünden Allah Subhânehû
ve Teâlâ’dan olduğu
katidir. Mütevâtir hadisin lafzı Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e aittir. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim, mütevatir de
olsalar hadislerle nesh edilemezler. O hâlde Ümmü Seleme hadisi gibi ahad
hadisler delaleti ve sübûtu kati olan ayeti nesh edemezler.
Dolayısıyla “bizim
konu hakkındaki görüşümüz kesin doğrudur” demesek bile bizim görüşümüzün
doğruya en yakın
görüş olduğu ortadadır.
Naslar açısından durum,
anlattığım
gibidir. İktisadi açıdan
meseleye baktığımızda
altın ve gümüşün
yani paranın biriktirilmesi ekonomiyi çıkmaza
sokabilir. Üretimi azaltıp işsizliği doğurabilir.
Bu, işleyen çarkta aksamalara sebebiyet verecektir. İslâm
iktisat siyasetine baktığımızda bu siyasetin
doğru işleyebilmesi
için paranın sürekli
piyasada dolaşması gerekmektedir.
Yani kenzin haram olması, İslâm
iktisat siyasetiyle de uyumludur.
KD: Bahsedilen bu çözüm önerilerine dayalı ekonomik
bir sistem şu an dünyada başka bir ülkede uygulanıyor mu ya da bugüne kadar
uygulanmış mı?
Eren: Bahsettiğimiz çözüm
önerileri maalesef bugün
yeryüzünde hiçbir ülke tarafından
uygulanmamaktadır. Zira dünya genelinde gerek yönetim gerekse de ekonomik
olarak İslâmi
hükümleri uygulayan
bir İslâm
Devleti yoktur. Ancak Allah’ın izniyle müstakbelde kurulacak olan Râşidî
Hilâfet Devleti bu hükümleri yeniden uygulayan ilk devlet olacaktır.
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in Medine’de kurmuş olduğu İslâm Devleti’nden
Hilâfet’in ilga edildiği 3 Mart 1924 yılına
kadar bu hükümler -eksikleriyle
de olsa- Hilâfet Devleti tarafından uygulanmıştır. Ben burada bu hükümlerin
uygulandığına
dair deliller vermek istemiyorum fakat ben meseleye başka bir açıdan bakmak
istiyorum.
Hazırladığımız,
“Ekonomik Krize 10 Madde de İslâmi Çözümler”
başlıklı raporumuzda veya daha kapsamlı olması açısından “İslâm’da
İktisat Nizamı” adlı kitabımızda
geçen tüm hükümler, şer’î hükümlerden istinbat edilmiş hükümlerdir. Yani
hepsinin de kaynağı edille-i şeriyedir. Öyleyse
bunlar İslâmi
birer şer’î hükümdür.
Öte yandan,
varsayalım ki bu hükümler tarih boyunca hiç uygulanmadı yahut uygulandı ama
uygulandığı
dönemler fakirliğin, yoksulluğun, açlığın, geri kalmışlığın en çok yaşandığı dönemler oldu.
Uygulamanın böyle olması
biz Müslümanlar açısından
bir şey ifade eder mi? Kur’an
ve Sünnet’ten deliller
ortada iken bizler, bunların geçmişte uygulanıp uygulanmadığını
hesaba katabilir miyiz? Bizler Müslümanlarız
ve Şâri’nin hitabı
bizler için sözün
bittiği yerdir.
Rabbimiz Ahzap Suresi 36. ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
[وَمَا
كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ
يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ
فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا] “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış
bir erkek ve kadına o işi
kendi isteklerine göre seçme
hakkı yoktur. Her kim Allah ve
Rasulü’ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş
olur.”
Dolayısıyla
buradan bir kez daha diyoruz ki: Vallahi bizler İslâm’dan
başka hiçbir şeyden
razı olmayacağız! Billahi
bizler, Kur’an ve Sünnet’in hükümleri varken başka hiçbir yerde çözüm aramayacağız!
KD: Raporda gelir adaletsizliğine örnek olarak bazı
kişilerin devasa büyüklükteki
servetlerinden eleştirel olarak bahsedilmiş. İslâm’a göre bu derecede
zengin olmak caiz değil midir?
Eren: Bizim vurgulamak
ve altını çizerek göstermek istediğimiz husus, bugün ultra zengin
olan insanların servetlerinin miktarı
değildir. Biz bu kişilerin
bu servetleri elde ederken diğer
insanlara ait olan kamu mallarından haksız
yere faydalanmalarını, paradan para
kazanma yollarının oluşturduğu haksız
rekabeti veya finans sektöründeki spekülasyonların sadece zenginlerin ayak
oyunları olduğunu eleştiriyor
ve buna dikkat çekiyoruz.
İslâm,
kişiye mülk edinme hakkı vermiştir. Ancak hangi yollardan mülk edineceğine dair bir
keyfiyet belirlemiştir. İnsan bu meşru yani İslâm’a
göre caiz olan yollardan mülk
edinebilir. Servet sahibi olabilir. İslâm kişinin
sahip olacağı
servetin miktarı ve kemiyeti ile ilgilenmez. Sadece
serveti elde etmenin, çoğaltmanın
ve üzerindeki tasarrufun keyfiyetini
belirtir. Zira sosyalizmde olduğu
gibi insanı mülk edinmekten alıkoymak
veya mülkü belli bir
miktar ile sınırlandırmak
yaratılışa terstir. Aynı
şekilde kapitalizmde olduğu gibi mülke
ulaşmada sınırsız
özgürlükler
verilmesi düşüncesi de yanlıştır. Çünkü insanlar kuvvet ve ihtiyaç bakımından
farklı olduklarından bu konu tümden serbest bırakılırsa kuvvetliler servetin
tümünü ellerine alır; zayıflar ve güçsüzler ise yok olup giderler. Bugün
dünyadaki fakirlik, yoksulluk, gelir dağılımındaki
adaletsizlik ve açlıktan her saniye
onlarca insanın ölmesi bunun yani kapitalizmin sonucudur.
Özetle
diyebiliriz ki; İslâm,
özel mülkiyeti nicelik
yani miktar yönü ile değil, nitelik yani
kazanma şekli yönü
ile inceler. İslâm,
mülk edinme için meşru sebepleri belirlemiştir; edinilen mülkiyetin çoğaltılmasına
dair keyfiyeti belirlemiştir; elde edilen mülkün kullanımına dair keyfiyeti
belirlemiştir.
Örneğin; İslâm’a
göre kişiler, kamuya ait
olan petrol, doğalgaz, altın,
demir, bakır vb. gibi madenleri mülk
edinemezler. Elde ettikleri mülklerini faiz,
borsa, kripto para gibi yöntemlerle çoğaltamazlar. Mülklerini Allah’ın
haram kıldığı
kumar, uyuşturucu vb. gibi yollarda harcayamazlar.
İslâm, tüm mal ve servetlerin tebaanın tüm fertleri
arasında dağılımını vacip kılmıştır. Bu dağılımda yalnızca belli bir
kesim arasında cereyan eden tekelleşmeyi de yasaklamıştır. Allahu Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: [كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ
الأغْنِيَاءِ مِنْكُمْ] “O mallar içinizden
yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin…”[2] Dolayısıyla İslâm’ın
getirdiği bu hükümler
paranın sadece zenginler arasında
dolaşan bir meta olmasını
önlemek içindir. Böylece
bugünkü finans sektöründe olduğu gibi kişilerin,
servetlerini kullanarak üretim yapmak yerine sadece paradan para kazanmak için
kullandıkları yolları kapatır.
KD: Birçok ilde, düzenlenen STK söyleşilerine
katıldınız. Bu söyleşilerde şahit olduğunuz en ilginç şey ne oldu?
Eren: Benim için en
ilginç şey Kahramanmaraş’taki STK söyleşisinde yaşandı. Yerel bir radyo
programcısı ve gazeteci olan Mesut Bilal Buğday’ın yaptığımız sunumdan sonra
sarf ettiği şu
sözü hatırımdan silinmeyecek bir söz olarak kalacaktır: “İşte
Hizb-ut Tahrir farkı bu! İslâmi
camiada biz bir yere gitsek ‘Şu kadar salavat
getirsek şunu kazanırsınız,
şu kadar dua okursanız
şunu elde edersiniz!’ gibi sözlere
şahit olduğumuz
günümüzde,
İslâm’ın
ekonomik sorunlarına yönelik
çözüm
önerilerini bize gösteren
ve bizimle paylaşan değerli konuklara çok
teşekkür
ediyorum. Böyle bir şeyi
ancak Hizb-ut Tahrir yapabilirdi. Ben bir Müslüman
olarak çok memnun oldum. Allah sizlerden razı olsun.”
Ben, yapılan bu
söyleşi programlarının neredeyse tamamına katıldım. Mübalağa etmeksizin söylüyorum
ki böyle bir konuda bu şekilde
bir çalışma yapılmasından
katılımcıların
büyük bir çoğunluğu duydukları
memnuniyeti dile getirdiler ve teşekkürlerini ifade ettiler. Çok güzel dua ve
temennilerde bulundular.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış