AVUKAT HÜSEYİN KURŞUN İLE MÜLAKAT

Editör

Geçtiğimiz günlerde İLKHA haber ajansına oradan da medyaya yansıyan ”Bu tür davaların Hâkimi de Savcısı da Polis” adlı haberden sonra kendisi ile irtibata geçtiğimiz ve röportaj yaptığımız Mazlum-Der Gaziantep Şube Başkan Yardımcısı Av. Hüseyin Kurşun ile Köklü Değişim Dergisi adına yazarımız Hakkı Eren görüştü. Yapılan röportajı sizinle paylaşıyor ve Av. Hüseyin Kurşun’a bize vakit ayırdığı için teşekkür ediyoruz.   

KD: Öncelikle kendinizden kısaca bahseder misiniz?

Av. Hüseyin Kurşun (HK): Sorunuza cevap vermeden önce; Muharrem ayını idrak ettiğimiz bu aya tekabül eden, Hicret’in 51. yılının Muharrem ayının Aşura’sında (Muharrem ayının 10. gününde) meydana gelen ve yüreklerimizi yakan Kerbela vakasında canlarını Allah yolunda tasadduk eden Kerbela mektebinin yiğit erleri olan başta Hz. Hüseyin olmak üzere 72 büyük insanın (Allah’ın rızası ve rahmeti hepsinin üzerine olsun) şehadetini rahmetle ve minnetle anıyorum.

Kerbela vakası sosyal bir olaydır. Ancak Müslüman muhayyilede tarihte vuku bulmuş sıradan bir olay, sıradan bir katliam değildir. Sosyal olayların niteliklerinden birisi de Sosyoloji’nin verilerine göre onların tekrarlanamazlığıdır. Sosyal olaylar tekrar etmez, aynı nehre iki kez girilemeyeceği gibi. Zira nehir, ne ilk girdiğimiz suyu taşımakta, ne de biz ilk nehre girdiğimiz anı yaşamaktayız. Dolayısıyla belirli bir zaman ve mekân diliminde cereyan eden olaylar tekrar etmezler. Zira olmuş ve bitmişlerdir. Ancak bazı olaylar vardır ki bu olaylardaki şahsiyetler ve tutumlar birer olgu haline gelir. Benzer olaylarda ve ortamlarda kendini tekrar eder.

Evet, Kerbela vakıası olmuş ve bitmiştir. Ancak Kerbela olgusu, zulmün ve adaletsizliğin olduğu her yer ve zamanda ilk yaşandığından farklı mahiyetlerle var olmuştur/olacaktır. Bu nedenle Kerbela’da kendini feda edenler, Hüseynî bir iş yapmışladır. Kalanlar ise Zeynebî bir iş yapmaktadırlar/yapmalıdırlar. Aksi halde Yezid’lerin amacına hizmet ederler. Bu ise Hz. Hüseyin RadiyAllahu Anh için ağlarken Yezid’i alkışlamakla, güce teslim olup onun yanında yer almakla değil, daha veciz ve Hz. Hüseyin RadiyAllahu Anh’in maiyetindekilerle beraber Mekke’den Kufe’ye giderken yolda karşılaştığı meşhur şair Farazdak’ın şiirsel ifadesiyle; “Kufe halkının kalbi sizinle ama kılıçları Yezid’le beraber” mısraındaki gibi ikircikli ve zelil bir duruma düşmeden ahde vefa göstermekle mümkündür. 

Kısacası Kerbela vakıasından geriye kalanlar; bu vakıanın olgulaşan (fenomenleşen) şahsiyetleri Hz. Hüzeyin, Yezid ibni Muaviye ve Kufe halkıdır. Yani bir tarafta ceddinin dinini (ed-Din olan İslam’ı) kanı pahasına ayakta tutmaya çalışan adil bir lider/imam ve diğer taraftan kılıçların gölgesinde kendisine biat edilen zalim bir lider ile bu iki lidere karşı Kufe halkının (olgu haline gelen bir halk prototipi) tutumu.

Bu şahsiyetlerden ve bu şahsiyetlere karşı olan tutumlardan hangisinin tercihe şayan olduğu ise izahtan varestedir.

Bu girişten sonra kısaca kendimi arz edeyim. 1973 Adıyaman/Besni doğumluyum. 1992 yılında Gaziantep İmam Hatip Lisesi ve 1997 yılında da Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Fakülte yıllarımda bir süre medrese eğitimi aldım. Devlet Felsefesi ve Sosyoloji alanında araştırma yapmaktayım. Sosyoloji Bölümü’nde üniversite eğitimim halen devam ediyor. 1999 yılından bu yana Gaziantep’te serbest avukatlık yapmaktayım. Evli ve 3 çocuk babasıyım. Biraz Arapça ve ileri düzeyde (advance level) de İngilizce bilmekteyim.

KD: Hüseyin Bey, malumunuz olduğu üzere, geçen haftalarda Gaziantep ilinde bir dizi operasyon gerçekleştirildi. Hizb ut-Tahrir üyesi oldukları iddiasıyla yapılan operasyonlar çerçevesinde 12 kişi gözaltına alındı. Bu bağlamda davada müdafi olma sürecinizi kısaca okurlarımızla paylaşır mısınız?

HK: Avukatlık mesleğinin yanında Gaziantep Mazlum-Der Şube Başkan Yardımcılığı görevini yürütmem dolayısıyla insan hakları ihlalleriyle hem görevim hem de mesleğim gereği ilgilenmekteyim. Bu anlamda gerek Hizb ut-Tahrir gerekse de başka adlar altında yapılan operasyonlarda hukukî yardım talebinde bulunulduğunda Terörle Mücadele Yasası (TMK)’nın 1. maddesinde belirtilen terör ve terörist tanımıyla uyum arz etmediğine inandığım davaları alıyorum. 

Gaziantep’te birer hafta ara ile yapılan ve adına Hizb ut-Tahrir operasyonu denen operasyonu, Gaziantep Terörle Mücadele Şubesi’nden büroma yapılan telefon araması ile öğrendim. TEM Şubesi operasyon kapsamında gözaltına alınan şahıslardan birisinin özel avukat olarak beni istediğini söyledi. Bunun üzerine Emniyet Müdürlüğü TEM Şubesi’ne gittim ve avukatlık hizmetimden faydalanmak isteyen şahısla kısa bir görüşmem oldu. Görüşmem esnasında görüştüğüm şahıs, diğer şahısların da benimle görüşmek ve avukatlıklarını üstlenmemi istediklerini söyleyince diğer şahıslarla da teker teker görüştüm. İlk etapta onlara şüpheli haklarını anlattım. Böylece müdafilik sürecim başlamış oldu. 

Ertesi gün şüphelilerin ifadeleri alınmaya başlandı. Ve tabii ben de ifadelerde hazır olarak bulundum. Sorular sorulmadan önce Komiser Bey’e, “Kaç soru soracaksınız, her soru kaç puan değerinde?” gibi ortamı yumuşatıcı espriler yaptım. Soruları takip ederken dikkatimi çeken ilk şey, kimlik bilgileri ve özgeçmiş dışındaki ilk 18 sorunun bütün şüphelilere sorulan ortak sorular olmasıydı. Örnek babından birkaç soruyu aktarmam gerekirse mesela; “Hilafet, Vilayet ve Halaka nedir? Açıklayınız”, “Dar’ul-İslam, dar’ul-küfür ne demektir?”, “Siz ülkemizi ne olarak görüyorsunuz?”, “Siz Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü mevcut Anayasal düzenini benimsiyor musunuz? Anlatınız” gibi tamamen fikir ve inanç izharına matuf tuhaf sorularla karşılaşınca bu sorulardan hareketle bir terörist kimliği ve karakteri çizilmeye çalışıldığını anladım, nitekim müvekkillere cevap vermek istemedikleri sorular için susma haklarını kullanabileceklerini, ifade alma süreci öncesindeki görüşmemde hatırlatmıştım. Müvekkiller de kimlik bilgileri ve özgeçmişleri dışında kendilerine yönelik tüm sorularda susma haklarını kullandılar. Zira yukarıda örnek olarak sıraladığım ve buraya almadığım bazı sorular Anayasa’nın 24/2. Maddesi’ne aykırılık teşkil etmektedir. Anayasa’nın 24/2 Maddesi; “Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tâbi tutulamaz.“ hükmüne aykırılık teşkil etmektedir. Zira maddenin hükmü tevile mahal vermeyecek derecede açıktır; kimsenin inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bu inanç ve düşüncelerinden dolayı -bırakın suçlanmayı-, kınanamayacağını hükme bağlamıştır. 

Nitekim ifade alma işlemi bittikten sonra müvekkiller Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edildiler. Savcılık, tüm şüphelilere Hizb ut-Tahrir hakkında sorular sordu. Bu sorular; Hizb ut-Tahrir’in görüşlerini benimseyip benimsemedikleri, Hizb ut-Tahrirle ilgili yayınları takip edip etmedikleri, ev aramasında bulunan beyan, dergi ve CD’leri ne amaçla bulundurdukları gibi sorulardı. Müvekkiller ortak beyanlarında, Hizb ut-Tahrir’in görüşlerini benimsediklerini, Hilafet’e dayalı bir İslam Devleti kurulmasını da fikren ve inanç olarak benimsediklerini söylediler. Ben de şüpheli beyanlarına karşı savunma babında, insanları benimsedikleri inanç ve dünya görüşlerine göre yargılayıp cezalandırmanın başta Anayasa’nın 24. Maddesi olmak üzere meriyetteki Ceza Hukuku’na göre “Terör suçu” olamayacağını, eğer Hilafet’e dayalı bir İslam Devleti’nin var olmasını fikren benimsenmesini suç olarak görürsek daha öncesi olmakla beraber sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu dikkate sunarak 632 yıl boyunca yaşadığımız bu topraklarda Hilafet’e dayalı bir İslam Devleti’nin hüküm sürdüğünü, millet olarak bundan gurur duyduğumuzu, genelde İslam tarihi ve özelde ise Osmanlı tarihine ilgi ve hayranlık duyan herkesin böyle bir suçlamanın sanığı olabileceğini, örneğin Hilafet’in Osmanlılara geçtiği Yavuz Sultan Selim’den itibaren övgüye değer Osmanlı Padişahlarının yönetimini övmenin aynı zamanda Hilafet’i övmek olduğunu ve bu övgünün de müvekkillere isnat edilen suçla aynı kefeye konabileceğini, kaldı ki Hizb ut- Tahrir’in bugüne kadar hiçbir terör eyleminin olmadığını, Emniyet Genel Müdürlüğü veri tabanında Terör Örgütleri listesinde dahi adının geçmediğini söylediğimde Savcılık, Hizb ut-Tahrir’in Emniyet Genel Müdürlüğü veri tabanında Terör Örgütleri listesinde olmadığını fakat Yargıtay’ın bir tarihte vermiş olduğu içtihadında Hizb ut-Tahrir’in Anayasa’da belirtilmiş olan Cumhuriyet’e ve onun niteliklerine aykırı düşüncelerinden dolayı Terör Örgütü olduğu sonucuna varılmıştır dedi. Ben de cevaben, kanunda belirtilen ve suç vasfı taşımayan fiilleri Yargıtay’ın içtihat yoluyla suç sayamayacağını, kaldı ki içtihadın içtihadı nakzetmeyeceğini, bu bağlamda yarın Yargıtay’ın başka bir Dairesi aksi bir içtihatta bulunduğunda ya da aynı Daire içtihadını değiştirdiğinde ve ilk içtihada dayanarak verilen mahkûmiyet kararı gereğince yıllarca hapis cezası yatan insanların, lehe içtihat değişikliğinden faydalanarak Devlet’e karşı şahsî haklarının iadesi ve tazmini için dava açmalarının ağır sonuçlar doğurabileceğini, söyledim. Ancak Yargıtay kararları mahkemeleri bağladığından, müvekkillerden bir kısmı “Terör örgütüne üye olmak” şüphesi ile tutuklandılar. 

Tabi ki bu mantıkla düşünür isek, Başbakan’a “Halife olsun” diyenler de bu suçun kapsamına girerler. Ayrıca “düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde kimse yok” şeklindeki iddianın aksine, varit durumlar geçmiş yıllarda yaşanmış ve halen yaşanmaktadır. Mesela, Eşber Yağmurdereli ve burada ismini sayamayacağım daha birçok isim, düşünce suçundan dolayı yıllarca hapis cezasına çarptırılmıştır. Bana göre, en son düşünce suçluları(!) ise, geçen haftalarda Gaziantep’te yapılan Hizb ut-Tahrir operasyonlarında tutuklanan kişilerdir. 

KD: Medyaya yansıyan açıklamanızda, “tutuklamaların yasal olmadığını” söylediniz. Bunun nedenleri nelerdir?

HK: Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. Maddesi, terör eylemini ve teröristi duraksamaya yer vermeyecek vuzuhta tanımlamaktadır. Terör tanımının anahtar kavramları olan “cebir, şiddet, korkutma, yıldırma” gibi eylem içerir kavramların içini dolduracak hiçbir eylemin müvekkillerce irtikâp edilmemiş olması karşısında -bir önceki sorunuza verdiğim cevapta da değindiğim gibi- müvekkillerin mevcut Anayasal düzene kısmen karşı olan fikirlerinin suç olarak addedilerek tutuklanmalarının hukuk ve vicdan nazarında izahını yapmak gerçekten güçtür. Hele hele Demokratik bir hukuk anlayışının hakim olduğu bir sistemde görüş ve düşüncelerin özgürce ifade edilmesinin, çoğulculuğun ve farklılığın -ki bu farklılık sadece etnik ve inanç faklılığını değil, aynı zamanda fikir farklılıklarını da içermektedir- tolere edilmesi gerekmekte hatta farklılıkları zenginlik olarak gören anlayışla, verilen tutuklama kararının bağdaşır tarafı da bulunmamaktadır. Topluma her anlamda (düşünce, giyim kuşam, inanç, kültür, vs.) tek tipçiliği dayatmak Demokratik bir hukuk anlayışıyla zaten bağdaşmamaktadır. Eğer amaç gerçekten bu şekilde tanımlanan bir Demokrasinin yerleşmesi ise. Dolayısıyla bu tutuklamaların başta Anayasa olmak üzere Demokratik hukuk ilkelerine ve yazılı ceza normlarına (mevzuata) aykırı olduğunu düşünüyorum. 

KD: Müvekkilleriniz nasıl kişiler ? Gerçekten terörist olduklarını düşünebilir miyiz?

HK: Genel olarak soruyorsanız müvekkil profilim kozmopolittir. Ancak anladığım kadarıyla Hizb ut-Tahrir operasyonu çerçevesinde gözaltına alınan müvekkiller hakkında soruyorsunuz. Operasyon kapsamında gözaltına alınanlar ve bilahare bir kısmı tutuklanan şahıslar ekonomik anlamda alt gelir grubuna sahip insanlar olup 25 ila 35 yaş arası gençlerdir. Bunlardan hiçbir tanesinin sabıkasının olmaması ve daha önce böyle bir şüphe ile dahi gözaltına alınmamış olmaları dikkatimi çekti. Hepsinin şahsiyet olarak ortak özelliği, inançlı ve halkını seven insanlar olmaları, başlarına gelen bu hadisenin nedeninin sahip oldukları İslamî inanç ve fikirlerinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Evlerinde kitaptan ve dergiden başka bir şey bulunamamış, tek amaçları halkın %99’unun paylaştığı bir din yani İslam’ı öğrenmek olan ve şiddet ve terörü çağrıştıran silah namına evlerinde ve üstlerinde yapılan aramada çakı dahi bulunmamış bu insanlar, nasıl terörist olabilir. Bu insanlara terörist demek için huzur ile terör kavramlarının yerini değiştirmek gerek herhalde.

Kaldı ki, “terörizm” denen illetin bir maliyeti vardır. Bu insanların tamamının bir aylık gelirini toplasan bir tabanca parası bile etmez. Nitekim Terörle Mücadele Şubesi’ne gittiğimde polislerden birisi bana “Avukat Bey, bunların hepsi gariban, parasız, pulsuz insanlar bunlar avukatlık ücretini ödeyemez.” demişti. 

İşin ironik tarafı bu insanlar mevcut devlet düzenini yıkıp yerine dini esaslara dayalı bir devlet kurmak için oluşturulmuş silahlı bir terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla gözaltına alınıyor ve maalesef devletin savcısı ve hâkimi de buna inanarak bu insanları tutuklayıp yargılıyor. Bu tek kelimeyle hukuksuzluktur. Oysa hukuk asgarî ahlak, ahlak ise azamî hukuktur. Ahlakın kaynağı ise dindir. Dindar insan, ahlakı en üst düzeyde yaşayan ve bu ahlakın sosyal hayatta neşvünema bulmasını sağlayan insandır. Siz kalkacaksınız ve bu insanlara “Arkadaş, siz dindar olmakla hukuku çiğnediniz ve terörist oldunuz” diyeceksiniz. Deliliniz de evlerinde ele geçirilen/alınan dinî içerikli kitap, dergi ve CD’ler ile “Hilafet’e dayalı İslam Devleti istiyor musunuz?” ya da “Böyle bir devlet düzenini benimsiyor musunuz?” şeklindeki sorunuza verdikleri “evet” cevabı olacak. Olamaz böyle bir şey. Genel olarak günümüzdeki hiçbir hukuk düzeni ve özel olarak da ceza hukuku, insanların fikirlerini ve kalplerinden geçeni yargılama yetkisine sahip değildir. 

Suçun genel olarak tanımı; insanların iç dünyasından çıkarak eyleme dönüşen ve kanunda suç olarak tespit edilmiş hareket tipine uyan davranışlardır. Ceza Hukuku’nun konusu, bu davranışları tespit ederek oluşturduğu kurumsal yapı aracılığıyla cezalandırmaktır. Ancak maalesef, Terörle Mücadele Yasası’nda “Devlete Karşı Suç” kavramının kapsamı sadece terör eylemlerini değil, ideolojik tehdit algılaması konseptine uygun bir şekilde sisteme karşı olan görüşlerin bir grup tarafından benimsenerek toplumda yaygınlaşmasını da her türlü mülahazaya açık bir şekilde “Tehlike Suçu” kapsamına almakta ve cezalandırmaktadır. Oysa ceza felsefî anlamda, işlenmiş -“işlenme tehlikesi olan” değil- bir suça karşı toplumsal vicdanın verdiği karşılıktır. Oysa bu toplumun dini, aynı zamanda onun vicdanıdır. Toplumun vicdanen suçlu bulmadığı ve dolayısıyla cezalandırılmasını istemediği, sadece dini inancının gereklerine uygun bir hayat yaşamak isteyen birisi ya da birileri, nasıl olur da cezalandırılabilir? Çelişki şu ki, mahkeme kararları da “millet/toplum/halk adına” verilmektedir. 

KD: Yaptığınız basın açıklamanızda barizleşen bir yön vardı ki, o da Polis’in bu tür davalardaki tutumu. ”Bu tür davaların Hâkimi de Savcısı da Polis” derken neyi kast ediyorsunuz, açıklar mısınız?

HK: Orada kast ettiğim şeyin açılaması biraz uzun olacak ama ben yine de özetlemeye çalışayım. Maalesef modern ulus devlet anlayışıyla beraber devlet, kendisini halkın dışında konumlandırmıştır. Ulus devletin kendisi zaten zihinsel bir inşa/kurgudur. Burada ulus, devletin varlığının bir unsuru/aracı olmuştur. Oysa geleneksel anlamda ve anlayışta devlet halk içindir ve onun hizmetkârıdır. O nedenle eskiler “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” derler. Maalesef modern ulus devlet anlayışıyla bu tersine evrilerek “Devleti yaşat ki insan yaşasın” anlayışına dönüşmüştür. Ve neticede devlet karşısında insan, bireye indirgenerek bireylerden oluşan toplum -ki, buna politik-sosyolojide sivil toplum denilmektedir- güçsüzleştirilmiş ve Sivil Toplum ile Politik Toplum ayrımı doğmuştur. Dolayısıyla bürokrasi ve bürokratik mekanizmada iş gören memurlar, politik toplumun üyeleri olmuş ve sivil toplum karşısında güçlenmiştir. Ve devlete karşı suç kavramı da, bu modern ulus devlet sürecinin bir hâsılasıdır.

Asıl sorunuza dönecek olursak; yukarıda bahsettiğim anlayışın sonucu olarak bu tür, “Devlete karşı işlenen suç” kapsamında gözaltına alınan şahıslar, operasyon öncesinde yapılan uzun süreli (bu operasyonda 1 yıllık fizikî ve teknik takip var) fizikî ve teknik takipler neticesinde ve operasyon sırasında ev ve iş yeri aramaları sonucu temin edilen kitap, dergi, CD, bilgisayar verileri üzerinde yapılan incelemeler sonucu elde edilen ve aleyhe kullanılabileceği düşünülen ne varsa alınır, özellikle bilgisayardan şüphelinin ziyaret ettiği sitelere girilir, buradan eğer şüpheli görüntü indirmiş ise mesela, “cihat bölgeleri” diye tabir ettikleri yerlerdeki çatışma görüntüleri, silahlı militan görüntüleri gibi görüntülerin çıktıları alınır ve daha sonra bu “deliller” tape’ler haline getirilerek klasörler oluşturulur. Teker teker şüpheli ifadeleri alınır. İfadeler alınırken şüpheliler üzerindeki imajinatif önyargılarının doğrulanmasına hizmet edecek sorular sorulur ve fezleke bu şekilde hazırlanarak Savcılığa verilir. Bu aşamada dikkatimizi çeken şey, Savcılık ifadesinden önce operasyonu yapan Komiser’in Savcı ile baş başa görüşmesidir. Savcı, şüphelilerin ifadelerini aldıktan sonra tamamının ya da bir kısmının tutuklanmasını talep eder, talep üzerine haklarında tutuklama istenenler Sorgu Hakimliği’ne sevk edilir. Tutuklanma talep edilen şüphelilerden tamamı ya da bir kısmı tutuklanarak cezaevine gönderilir. Dosya ise, bağlı bulunulan CMK. 250. Maddesi ile görevli olan yani Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi’ne (daha önceki ismi Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) idi) gönderilir. İşin ilginç yanı, görevli mahkemeye sunulan iddianame, Polis tarafından tanzim edilen fezlekenin özeti mahiyetindedir. Adeta kopyala-yapıştır (copy-past) yöntemiyle hazırlanmıştır. Bu iddianame daha sonra mütalaaya dönüşür ve nihayet belki birkaç beraat firesiyle karar haline dönüşür.

Dolayısıyla bu tür davalarda “fezleke” çok önemlidir ve en az bir yıllık bir “emeğin” ürünüdür. 

Polis hazırladığı için -zaten başkası da hazırlayamaz- neredeyse doğruluğuna kesin gözüyle bakılır. Dikkat edilirse, burada bürokratik mekanizmanın kendi üyesine güveni, vatandaşa olan güvenden daha fazladır. Çünkü polis, devleti temsil etmekte, vatandaş ise modern ulus devlette ötekileştirilmiş bireyi temsil etmektedir. Oysa fezleke, birçok ön yargı ve makuliyet seviyesine ulaşmamış şüphelerle doludur. Malum ve makul olduğu üzere şüphe, zandan ibaret olup zan ise hakikatten bir şey ifade etmez. Hâlbuki ceza yargılamasında her türlü şüpheden uzak deliller esas alınarak mahkûmiyet kararı verilmesi gerekirken, ispatlanmamış ön yargılardan müteşekkil delillerin mahkûmiyet kararlarına mesnet teşkil etmesi, şüphenin sanık lehine yorumlanması ilkesine aykırıdır. Delillerin mahkemece gerektiği kadar tartışılmaması, bu delillere dayanılarak tutuklanan ve aleyhlerine mahkumiyet kararı verilen insanları mağdur etmektedir.

Bu konuda Delil Hukuku (Evidence Law) adı ile Ceza Muhakemesi Hukuku’nda ayrı bir dal da oluşmuş ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kendini göstermiştir. Anılan Ülkede ve Anglo-Amerikan Hukuk Sistemi’nde, mahkûmiyet için makul şüphenin yenilmesi (beyond reasonable doubt) ilkesi ortaya konulmuştur. Eldeki deliller, suçun işlendiği yönündeki makul şüpheyi yeniyorsa, bu mahkûmiyet kararı için yeterli görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken, her türlü şüphenin değil, makul şüphenin yenilmesidir.

KD: Müvekkillerinizin gözaltına alınış şekilleri de çok ilginç (Toplu taşıma araçlarında yakalanmaları gibi…) Bu konuda ne söylemek istersiniz?

HK: Şüphelilerin gözaltına alınış biçimi daha ziyade toplu baskın şeklinde oluyor. Operasyon eş zamanlı olduğu için düğmeye basıldığı an zaten takip altında olan kişi nerede ve hangi ortamda olursa olsun (evde, çarşıda, toplu taşıma aracında, vs.) gözaltına alınıyor. O esnada çevrede bulunan insanlara şüpheli hakkında adeta “bu adamı siz yeteri kadar tanımıyorsunuz. Aslında çok tehlikeli bir adam, bu adamdan bundan sonra uzak durun. O her ne kadar size dindar gözüküyor ise de aslında o bir “din istismarcısı”. Onunla yollarınızı ayırın yoksa bir gün siz de bu duruma düşersiniz” mesajı verilmeye çalışılıyor. Zaten operasyon neticesinde gözaltına alınan, daha sonra serbest bırakılan ya da tutuklanan -ki fark etmiyor- çevresi tarafından yalnızlaştırılıyor. Toplum tarafından benimsenen ve “hocam” diye saygı duyulan bir insan, bakıyorsunuz öcü haline dönüştürülmüş. 

KD: Daha önceki Hizb ut-Tahrir operasyonlarına oranla bu operasyon medyanın gündeminde fazlaca yer almadı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

HK: Evet, bu benim de dikkatimi çekti. Zira bu tür (başta el-Kaide olmak üzere Hizbullah, Hizb ut-Tahrir, vs.) operasyonlar yapılırken genelde bir seyirlik şova dönüştürülürdü. Ve halk nazarında operasyona meşruluk kazandırmak için ise operasyon yapılan grubun silahlı bir terör örgütü olduğu, büyük çaplı bombalama eylemi hazırlığı içinde oldukları ve bu operasyonla büyük bir “başarı” göstererek bu eylemin etkisiz hale getirildiği yönünde basına haber yaptırılırdı. Ve akşam ana haber bültenlerinde görüntüler halka arz edilirdi. Bu arada bundan 2-3 yıl kadar önce Gaziantep’te yapılan ve bu şekilde haber konusu olan bir davada köylü vatandaşın evinin ahırında bulunan sunî gübreyi bomba yapımında kullanılmak için bulunduruluyor gerekçesi ile vatandaşı gözaltına almışlar ve gübreyi de “delil” listesine eklemişlerdi. Duruşma ise tam bir komedi idi. Zira köylü vatandaş gübreyi ahırında tarımsal amaçlı bulundurduğunu var gücüyle(!) ispat etmeye çalışıyordu. 

Bahsettiğiniz Hizb ut-Tahrir operasyonlarının basında fazlaca yer almaması herhalde halkın dikkatini çekmeme ve tepki almama gayretinden kaynaklansa gerek. Biraz da yaklaşan genel seçimlerin etkisiyle popülizmi ıskalama endişesi olsa gerek, diye düşünüyorum. 

KD: Mazlum-Der’in bölgenizdeki faaliyetleri, böylesi hak ihlallerine karşı ne gibi çalışmalar yaptığı ve diğer sivil toplum yapılanmalarının bu ve benzeri durumlardaki hak ihlallerine karşı nasıl bir pozisyon almaları gerektiği konusunda bizleri bilgilendirebilir misiniz?

HK: Mazlum-Der, malum olduğu üzere insan hakları alanında faaliyet gösteren Türkiye’deki en eski ve köklü sivil toplum kuruluşlarından biridir. “Zulüm kimden gelirse ve kime karşı yapılırsa, zulümdür.”, “Mazluma dini sorulmaz” ilkelerini çalışmalarında temel prensip haline getirmiş bir kuruluştur. İnsan hakları ihlallerinin olduğu her yerde bu ihlalleri basın açıklamaları yaparak kamuoyu ile paylaşmakta ve kamuoyu desteğini de arkasına alarak hak ihlallerine karşı kendi içinde oluşturduğu yasal mekanizmalar vasıtasıyla engel olmaya çalışmaktadır. 

En son Gaziantep Mazlum-Der bir başarıya daha imza atmıştır, o da malum Gaziantep Merinos Halı Fabrikası’nda yaşanan 2000 çalışanın olduğu işletmede namaz kılma yasağı ile ilgili olarak Gaziantep’teki 20 tane sivil toplum kuruluşunun da desteğini alarak yapmış olduğu basın açıklamasıdır. Bu basın açıklaması meyvesini verdi ve işletme bu hak ihlaline son vererek işçilerini namaz vakitlerinde servisle işletme dışında bulunan bir camiye namaza götürmeye başlamıştır. Bu gerçekten sadece Mazlum-Der açısından değil, insanlık açısından önemli bir olaydır. Tabi ki hak ihlalleri sadece ibadet ve inanç alanında olmamakta ayrıca etnik kimliğe, şahsiyet haklarına ve daha burada sayamayacağımız birçok alanda vuku bulmaktadır. Mazlum-Der bu ihlallerin varlığını gerek gözlemleriyle, gerekse de basın-yayın ve duyum yoluyla haber aldığında olayın üzerine gitmekte ve misyonuna uygun bir şekilde hareket etmektedir.

KD: Sayın Kurşun, sorularımızı cevaplandırdığınız ve bizlere kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyor, Rabbimizden işlerinizde kolaylıklar vermesini niyaz ediyoruz.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz