Âlemlerin Rabbi
Allah’a hamd olsun. Salat ve selam onun Rasûlüne, âline ashabına ve ihsan ile
onlara tabi olanların üzerine olsun.
Hak din ile bizleri
şereflendiren Rabbimiz Arap lisanı ile indirmiş olduğu yüce kitabında şöyle
buyurmaktadır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا
اللَّـهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
“Ey iman
edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can
verin.”[1]
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا
اللَّـهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ
لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ ۗ وَمَن يُطِعِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ
فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا
“Ey iman
edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah
işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat
ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[2]
Cabir b.
Abdullah’ın rivayetine göre Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem hutbe okurken Allah’a hamdu sena ettikten sonra şöyle
diyordu:
مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ
وَمَنْ يُضْلِلْهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ إِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ
وَأَحْسَنَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ
مُحْدَثَةٍ بدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ
“Allah’ın
hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığını da kimse hidayete
erdiremez. Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabıdır. Hidayetin en güzeli
Muhammed’in (SallAllahu Aleyhi
ve Sellem) hidayetidir. İşlerin en
kötüsü ise sonradan ortaya çıkartılanlardır. Sonradan dine sokulan her şey
bidattir. Her bidat ise dalalettir. Her bir dalalet ise cehennemdedir.”[3]
İslâm ümmetini en
hayırlı ve şahit ümmet kılan Allah Azze ve Celle İslâm ümmetini dinin en
mükemmeli olan İslâm ile her türlü eksiklik ve noksanlıktan arındırılmış tek
din ile göndermiş ve şöyle buyurmuştur:
إِنَّ
الدِّينَ عِندَ اللَّـهِ الْإِسْلَامُ
“Şüphesiz ki
Allah katında tek din İslâm'dır…”[4]
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ
تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ
بِاللَّـهِ
“Siz, insanlar
için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten
meneder ve Allah'a inanırsınız…”[5]
وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا
لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“Ey Müslümanlar,
böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine
adalet örneği ve hak şahitleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahit
olsun…”[6]
İslâm ümmetini
diğer ümmetlerden daha üstün bir ümmet kılan Allah Subhanehû ve Teâlâ her hususta onları diğer dinlerden ve
ümmetlerden üstün kılacak niteliklerle donatmıştır. İndiği günden kıyamet
gününe kadar mucizevi özelliğini koruyacak olan ve Arap dili üzere indirdiği
Kur’ân’la İslâm ümmetini şereflendirdiği gibi peygamberlerin efendisi ve
sonuncusu olan Muhammed SallAllahu Aleyhi
ve Sellem ile de şereflendirdi.
Görüneni ve
görünmeyeni bilen, âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle indirdiği
kitabını Arap dili ile indirdi. Dar bir coğrafyada ve Arapçanın en mükemmel
şekilde kullanıldığı bir zaman diliminde indirilen Kur’ân, fesahatı, belâğatı
ve diğer mucizevi özellikleriyle tüm insanları ve cinleri, benzerini
getirmekten aciz bırakacak güçte indirmiştir.
Allah Azze ve
Celle Kur’ân’ı Arap dili ile indirdiğini birçok ayette şu şekilde
belirtilmektedir:
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا
“Elbette ki biz
onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”[7]
وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ
“Hâlbuki bu
(Kur’ân) apaçık Arapçadır.”[8]
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا
لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“Biz, anlayıp
düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.”[9]
وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ
“Muhakkak ki o
(Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. (Resulüm!) Onu Ruhu'l emîn (Cebrail)
indirdi. Senin kalbine; uyarıcılardan olman için. Apaçık Arapça bir dille.”[10]
“Ayette yer alan “Apaçık Arapça bir dille” ifadesi dillerin en
faziletlisi, kendilerine gönderilen kimsenin kullandığı, onları davet ettiği
dil demektir.”[11]
Yukarıdaki ayetler
ve bunların dışında daha birçok ayette Kur’ân’ın Arapça olduğu belirtildiği
gibi birçok ayette de Arapçayı en iyi bilen, Mekke’de şiir yarışmaları
düzenleyen Arapların tümüne, Kur’an’ın hatta bir suresinin, bir ayetinin
benzerini getirmeleri hususunda meydan okuyan ayetler yer almaktadır.
Allah Subhanehû ve Teâlâ Kur’ân’ı Arapça
indirdiği gibi bu kitabı insanlara tebliğ etmesi için gönderdiği efendimiz
Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
de Arapça konuşan ve Araplardan birisi olarak göndermiş ve bu hususları bazı
ayetlerde şu şekilde ifade etmiştir.
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ
لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا
“(Rasûlüm!) Biz
Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı
çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirip okutarak)
kolaylaştırdık.”[12]
وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ
إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ ۗ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ
إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ
“(Şüphesiz biz
onların: Kur'an'ı O’na ancak bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz.
Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur'an) apaçık
bir Arapçadır.”[13]
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا
لَّقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ ۖ أَأَعْجَمِيٌّ
وَعَرَبِيٌّ
“Eğer biz onu,
yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı
şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?”[14]
Allah Azze ve
Celle bu kitabı Arap diliyle indirdiğine ve aynı zamanda bu dini tebliğ
etmesi, uygulaması ve insanlara öğretmesi için seçtiği efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i de Arapça
konuşan, sadece Arap dilini bilen Araplardan birisine indirdiğine göre Allah’ın
tek dini olan İslâm dininin, bu dinin kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’in ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nin
anlaşılması, bunlardan da hükümler istinbat edilmesi için Arapçanın bilinmesi
kaçınılmaz bir şarttır. Allah’ın indirmiş olduğu kitabın ve gönderdiği Rasûl’ün
dili olan Arap dilini gereği gibi bir şekilde dosdoğru öğrenip buna ait ilimler
hakkıyla talim edilmedikçe ne Kur’ân’ın ne de Sünnet’in anlaşılması mümkün
değildir. Dolayısıyla Arapça; hem Kur’ân’ın hem hadislerin anlaşılması hem de
ictihad için olmazsa olmaz şartlardandır.
İslâm âlimleri
gerek Kur’ân’ın ve gerekse Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in sözlerinin anlaşılması hususunda Arap diline çok büyük
önem vermişlerdir. Kur’ân ininceye kadar Arap dili ile ilgili kurallar
metodolojik bir şekilde kitaplaştırılmamış ve üzerinde bu yönde herhangi bir
çalışma yapılmamıştır. Ancak Kur’ân’ın Arapça olarak indirilmesi ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de Arapça
konuşan bir peygamber olarak gönderilmesi nedeniyle Allah’ın kitabı Kur’ân’ın
ve Rasûlü’nün Sünneti’nin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için Arapça daha
ayrı bir önem kazanmış ve Müslüman âlimler Arapça ile ilgili eserler telif
etmeye başlamışlardır. Sibeveyh gibi edebiyatçılar Arapçanın kuralları hakkında
eserler telif ettiler. Lisanu’l Arap, Kâmûsu’l Muhit gibi geniş
kapsamlı Arapça sözlükler yazıldı. İslâm âlimleri bunların tümünü Kur’ân’ın ve Sünnet’in
anlaşılması, bunlardan hükümler istinbat edilebilmesi için yaptılar. Zira
Arapça gereği gibi bilinip öğrenilmeden ne Kur’ân’ın ne de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerinin
anlaşılması ve bunlardan hükümler istinbat edilmesi mümkün olmaz.
Arapçanın önemi
hakkında İslâm âlimlerinden bazılarının sözleri şunlardır:
İmam Şafiî,
Adburrahman b. Mehdi’ye göndermiş olduğu “er-Risale” ismiyle maruf olan
eserinde Arap dilinin önemi hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır: “Her bir
Müslümanın bütün gücüyle Arap dilini öğrenmesi gerekir ki böylelikle Allah’tan
başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik
etmiş olsun. Buna göre Allah’ın kitabını tilavet etsin ve üzerine farz olduğu
şekilde lafızları zikredip tekbir getirsin. Kendisine emredilen şekilde,
tesbih, teşehhüd ve diğer hususları yerinde yapsın.” Çünkü zikredilen bu
hususlar Şafiî’ye göre her bir fert üzerinde dine ait farzlardandır. Arap dili
olmadan da bunların eda edilmesi mümkün değildir. Zira bir farzın yerine
getirilebilmesi için gerekli olan her husus da farz hükmündedir.”[15]
İmam Şafiî yukarıdaki ifadelerin ardından şunları söylüyor. “Nübüvvetin
sonunu ve son kitabını indirmiş olduğu lisana ait ilmi iyice bilmek Müslüman
kimse için hayırdır. Müslüman bir kimsenin namazı ve onun zikirlerini
öğrenmesi, haccı ve bununla ilgili emirleri yerine getirmesi ve bu hususlarda
istenilenleri yapması gerektiği gibi Arap lisanını da öğrenmesi gerekir.
Böylelikle üzerine farz olan hususları bilen ve bu konularda başkasına tabi
olmayan değil tabi olan kimse olur. Açıklamalarıma
Kur’ân’ın Arapça dışında bir başka dille değil, Arapların diliyle indirildiğini
söylemekle başladım. Arap lisanının genişliğini, ifade tarzlarının çokluğunu,
manalarının birleştiği ve ayrıldığı noktaları bilmeyen kimse kitabın
cümlelerini izah edemez. Bunları bilen kimse ise Arap dilini bilmeyen kimselerin
içine düştükleri şüphelerden kurtulur… Ancak Arap dilini bilmeyen
kimseler için hem Kur’ân’ın Arapça inmiş olması hem de Sünnet’in Arapça olması
nedeniyle bu dili öğrenmesi bir sorumluluktur. “[16]
Sıratı Müstakime
Uymak ve Cehennemliklere Muhalefet isimli kitabında Şeyhu’l İslâm İbni
Teymiye el-Hurâni el-Hanbelî, fethedilen ve Arapçanın konuşulmadığı topraklarda
yaşayan Müslümanların Arap dilini kullanmayı hafife almalarını eleştirmekte
ardından da şu ifadeleri kullanmaktadır: “Yine Arap dilinin bizzat kendisi
dindendir ve onu öğrenmek vaciptir. Zira Kur’ân ve Sünnet’in anlaşılması
farzdır. Arap lügati olmadan ise Kur’ân ve Sünnet anlaşılamaz. Çünkü bir
vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir… Sonra Arap dilini
öğrenmek kimi zaman farz-ı ayn kimi zaman da farz-ı kifâye olur. Bu İbni Ebî
Şeybe’nin rivayet ettiği manada yer almaktadır. Dedi ki: Ömer, Ebû Mûsa
el-Eşârî’ye yazdığı mektupta şöyle dedi: Selamdan sonra. Sünneti fıkhediniz.
Arapçayı da fıkhediniz ve Kur’ân’ı Arapça kurallarına göre anlayınız. Çünkü
Kur’an Arapçadır… Ömer’den gelen bir başka rivayete göre şöyle demiştir:
Arapçayı öğreniniz. Çünkü Arapça dininizdendir. Farzları öğreniniz çünkü
farzlar da dininizdendir.”[17]
“Bizim fasih
Arapçaya önem vermemiz gerekir. Çünkü dindeki hataların geneli Kitap ve Sünnet’in
lafızlarının yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Zira din, Allah-u
Teâlâ’nın muradı hususunda Kitab’a, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in muradı
hakkında da Sünnet’e teslim olmak demektir. Ancak Kitap ve Sünnet’i kendi isteğine
ve anladığının gereğine göre ortaya koymak isteyen kimseler gelecektir.
Görünürde Kitab’a ve Sünnet’e göre hareket edilmiş, nassa bağlı kalınmış olsa
da gerçekte Kitap’tan ve Sünnet’ten uzaklaşılmakta ve daha fazla batmaktadır.”[18]
Yine Şeyhu’l İslâm
İbni Teymiye şöyle diyor: “Kur’ân ve hadisin tefsirinde lafızlarda yer alan
Allah ve Rasûlü’nün muradının bilinmesi ve kelamının nasıl anlaşılması
gerektiğinin bilinmesi kaçınılmazdır. Kendisiyle hitap olunduğumuz Arapçanın
bilinmesi, Allah ve Rasûlü’nün kelamındaki muradı anlamamıza yardımcı olur.
Aynı şekilde lafızların manalara delaletleri anlaşılır. Bidat ehlinin genelinin
sapması da bu sebeptendi. Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nün kelamına bir anlam
yüklüyorlar ardından da bu kelamın buna delalet ettiğini iddia ediyorlardı.
Oysa gerçek böyle değildir.”[19]
Yine imam Şafiî
şöyle diyor: “Allah Azze ve Celle’nin seçmiş olduğu lisan Arap lisanıdır.
Arap dili ile aziz Kitabı indirdi ve onu peygamberlerin sonuncusu Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in lisanı
kıldı. Bu nedenledir ki biz, Arapça öğrenmeye gücü yeten kimselerin Arapçayı
öğrenmeleri gerekir, dedik. Çünkü bir kimseye Arapça dışında yabancı dili
konuşması haram olmamakla birlikte Arapça önceliği olan lisandır.”[20]
İmam Mâverdî şöyle
diyor: “Müctehid olan veya olmayan her bir Müslümanın Arap lisanını
öğrenmesi farzdır.”[21]
Şâtıbî,
Muvâfakât’ta şöyle diyor: “Bu mübarek şeriat Arapçadır ve yabancı dillerin
(Arapça dışında kalan dillerin) bu şeriatta yeri yoktur.”[22]
Yahya b. Ya’mur
Ubeyy b. Ka’b’dan rivayet ediyor. Dedi ki: “Kur’an ezberlemeyi öğrendiğiniz
gibi Arapçayı da öğreniniz.”[23]
Darimi Sünen’inde
senediyle Ömer RadiyAllahu Anh’dan
rivayet ediyor: “Kur'an'ı öğrendiğiniz gibi ferâizi, dilin (kaidelerini) ve
Sünnetleri (yani dinin nakli hükümlerini) de öğrenin.”[24]
Et-Teysîr Fî
Usûli’t Tefsîr isimli eserinde Atâ b. Halil Ebu’r Raşte şöyle diyor: “Kur’ân
Arapçadır, ayetleri ve kelimeleri de Arap diline göre anlaşılır. Kur’ân’da yer alan
kelimelerden bir tanesi; şer’î veya lügavi veya örfi veya mecaz veya iştikak ve
Arapçalaştırma dışında tefsir edilecek olursa bu türden bir tefsir ve anlayış
Arapça anlayış sayılmaz. Buna bağlı olarak da Allah’ın Kitabı’nda ve Rasûlullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nde var olanlara muhalif olur ve
bundan da –Allah korusun- ancak sapıklık ve küfür meydana gelir.”[25]
Son derece değerli
olan İslâm âlimlerinden yalnızca bir kısmının sözleri, Arapçanın önemini ortaya
koyma hususunda gayet açık ve nettir. Çünkü Arapça Rabbimizin seçip beğendiği
bir dildir. Çünkü Arapça Allah’ın kelamı olan Kur’ân’ın dilidir. Çünkü Arapça
peygamberlerin efendisi olan Muhammed SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in dilidir. Çünkü Arapça peygamberlerin atası olan İbrahim
Aleyhi’s Selam’ın dilidir. Çünkü
Arapça kelime zenginliği, hissedilen ve edilemeyen hususları ifade gücü
bakımından son derece yeterliliği bulunan bir dildir.
Kur’an’ın ve Sünnet’in
gereği gibi öğrenilip anlaşılması, şer’î delillerden hüküm istinbatı, dinin gereklerinin
hakkıyla yerine getirilmesi, öğrenilip öğretilmesi hususunda Arapçanın
öğrenilmesine dair âlimlerin sözlerinden yalnızca bir kısmıdır bunlar. Âlimlerin
ifadelerinden de anlaşılacağı üzere İslâm'ın ve kaynaklarının doğru bir şekilde
anlaşılması hususunda Arapça son derece önemli bir yere sahiptir. Arapça
bilinmeden Kur’ân’ın ve Sünnet’in anlaşılması mümkün olmadığı gibi şer’î
hükümlerden istinbatta bulunmak da imkânsızdır.
Kur’ân’ın ve Sünnet’in
lafızları Arapçanın bilinmesiyle ancak anlaşılabilir. İslâm'ın temel kaynakları
olan Kur’ân’ın ve Sünnet’in anlaşılabilmesi ve bunlardan da hüküm istinbat
edilebilmesi için sadece kelimelerin anlamlarının bilinmesi veya sözlük
kullanılması da yeterli olmaz. Kur’ân’da ve Sünnet’te yer alan lafızların lügat
anlamlarının bilinmesinin yanında Arap dilinin özelliklerinden olan; fesahat,
belâğat, hakikat, mecaz, iştikak gibi özelliklerin kısacası sarfa ve nahive ait
inceliklerin de bilinmesi gerekir. Yoksa günümüzde bazı aklı evvellerin
yaptıkları gibi değil Kur’ân’dan, mealinden okumak suretiyle hüküm çıkarmak
kesinlikle mümkün değildir. Bunu yapan veya bunun doğru olduğunu iddia eden
kimseler cehaletlerinin dahi farkında olmayacak derecede mürekkeb cahildirler.
Çünkü mealler Kur’ân değildir. Çünkü “Kur’an, mushafın iki kapağı arasında
mütevatir nakille bize nakledilendir.”[26]
Bu nedenledir ki geçmiş tarihlerde Müslümanlar
fetih için hareket ettikleri zaman tefsir, hadis, fıkıh ve Arap dili konusunda
yeterliliği bulunan kimseleri de beraberlerinde götürmüşler ve zaferin elde
edilmesi hâlinde orada yaşayan insanlara dinlerini öğretmeleri için ordu ile
birlikte hareket eden âlimleri fethedilen topraklara yerleştirmişlerdir. Öyle
ki çoğu kere fethedilen toprakların halkları Müslüman olmalarının ardından
Arapçayı son derece iyi kavramışlar, tefsirde, hadiste, fıkıhta, Arapça
ilimlerinde eserler vermişlerdir.
İslâm ile Arapçanın
bir araya gelmesiyle Arap diline yeni kavramlar ve anlamlar girdi. Güçlü bir
dil olan Arapça İslâm ile daha da güçlendi. Dünyanın her bir yanında okunup
öğrenilen bir dil hâline geldi. İslâm Arapçaya yeni kavramlar kattı. Arapça
kelimelerin bazılarına ait hakiki manaları şer’î manalara nakletti. Buna göre
İslâm; Namaz, oruç ve hacc gibi kelimelerin lüğavi anlamlarını şer’î anlamlara
nakletti. Mü’min, Müslim, kâfir, fasık ve münafık gibi kelimelere yeni anlamlar
yükledi. Yine İslâm Arap diline; hilâfet, velayet, vezir, kadâ, hicâbe ve hisbe
kelimelerinde olduğu gibi idari ve siyasi anlamları olan kelimeleri kattı.
Kur’ân ve Sünnet’in sahih bir şekilde anlaşılması için çalışmalar yapan İslâm âlimleri
nahiv alanındaki çalışmalarıyla Arap diline; fail, meful, âmil, ilga, ta’lik,
mudaf, mudafu ileyh, merfu, mensub ve mecrur gibi yeni kavramları kazandırdı.
Hadis ilmi nedeniyle Arapçaya; sened, metin, illet, merfu, mürsel, munkatı,
me’sûr ve mütevâtir gibi kelimeler dâhil oldu. Fıkıh ve fıkıh usûlü
alanlarında; vacip, müstehab, haram, mekruh ve mubah gibi kelimeleri kattı.
Belâğatta ise; bedî’, beyan, meânî, cinas, teşbih, istiâre, kinâye, müsned,
müsnedü ileyh gibi kavramları kazandırdı.
Netice itibariyle
İslâm ile Arapça adeta birbirinden ayrılması mümkün olmayan et ve tırnak gibi
oldu. Arapça olmadan İslâm'ın anlaşılması mümkün olmadığı gibi İslâm'dan
bağımsız ve uzak bir Arapçanın da herhangi bir anlamı yoktur. Çünkü Arapçaya
değer katan şey bizzat İslâm'ın kendisi olmuştur. Çünkü Arapça İslâm'ın
dilidir.
İslâm'ın sahih bir
şekilde anlaşılmasında Arap dilinin önemini hakkıyla kavrayan Sahabe ve onların
ardından gelen Müslümanlar bu hususta gerekeni yerine getirdiler. İslâm'ın
insanların kalplerine yerleşmesiyle Müslüman olan kimselere Allah Azze ve
Celle’nin İslâm ve Müslümanlar için seçip beğendiği bu dile büyük bir değer
verdiler ve bunun inceliklerini kavramak için gerekli gayret ve çabayı ortaya
koydular.
Ancak zaman içerisinde İslâm'ın geniş
coğrafyalara yayılmasına, farklı ırklardan ve dinlerden insanların İslâm'a
girmelerine, her geçen gün İslâm'ın hâkim olduğu toprakların genişlemesine,
Müslüman olan insanların sayısının günden güne artmasına bağlı olarak İslâm'a
düşman olan topluluklar ve devletler İslâm ve Müslümanlar aleyhinde çabalar
ortaya koydular. Müslümanları kendi dinlerini doğru bir şekilde anlamaktan
uzaklaştırmaya çalıştılar. Bu hususa vurgu yapan Ata b. Ebu’r Raşte Bakara Suresi
tefsirinde şöyle diyor:
“Ancak onların
ardından gelenlerde Arap diliyle ilgili meleke zayıfladı ve işler onlara zor
geldi. Kur’ân ayetlerini Allah’ın indirdiği lügatin dışında yorumlamaya
giriştiler. Taşımadığı manaları ona yüklediler. Çokça tevil yapmak, nassı zahir
ve batın diye ayırmakla fırkalar ve heva ehli ortaya çıktı ve görüşler dal
budak saldı. Furuatta yani içtihadın sınırında kalmayıp bunu usule hatta akaide
ve akaidin dallarına kadar uzattılar…
Daha sonra bunların
ardından bir başka topluluk daha geldi ve bunlar haktan daha da uzaklaştılar,
saptılar ve dosdoğru yollarını şaşırdılar.
Önceki toplulukta
aklın alanı dışındaki hususlara özen gösterme hastalığı isabet etmiş ardından
da kendilerindeki Arap diline olan hâkimiyet melekelerindeki zafiyet musibeti
de ilave oldu.
Fakat bu kimselerde
birinci musibet olduğu gibi kaldı. Aklın alanı dışında kalan hususları
önemsemenin yanı sıra Arap dilinin ihmal edilmesi ve ona hiçbir surette değer
verilmemesi musibetiyle dertlerine dert kattılar. Ah keşke bu kimseler cahil
olduklarını bilselerdi de bu halleriyle ilim öğrenmek isteyip öğrenseydiler.
Ancak bunlar tam tersine bunlar bildiklerini sandılar ve buna bağlı olarak da
Allah’ın dinine karşı cüret ettiler. Allah’ın indirdiği ve Rasûl’ün de
konuştuğu dili iyiden iyiye düşünmeden, bunlara ait ilimleri veya esaslarını
kavramadan Kur’ân ayetlerini veya Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in hadislerini
anlamadan okudular, fetva aldılar, fetva verdiler.
Onlara: Kur’ân ve Sünnet’in
dilini anlayıp kavramadan Kitap ve Sünnet’ten nasıl hükümler çıkartıyorsunuz?
Veya ehli olmadığınız hâlde hüküm istinbat ederken Allah’tan korkmuyor musunuz?
Hükümler çıkartmak suretiyle hem sapıp hem de saptırmadan önce dile gereken
önemi göstermeniz gerekmez mi? Şeklinde sorular sorduğunuz zaman size, Allah
Azze ve Celle’nin Kitabı’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nin
anlaşılması hususunda Arap dilinin önemini küçümseyen bir şekilde cevap
verirler.”[27]
Osmanlı Hilâfeti’nin
sonlarına doğru Batı kültürünün İslâm dünyasında etkili olmaya başlaması,
ardından da İslâm Hilâfet Devleti’nin yıkılmasıyla sömürgeci kâfirler Arapça
konuşan ülke halklarına fasih Arapça yerine bozuk Arapça konuşmalarını tavsiye
ettiler. Bu amaçla kendileriyle birlikte çalışan, akılları Batı kültürüyle efsunlanmış
olan kimselere kitaplar yazdırdılar. Hatta bazı Arap ülkelerinde bozuk Arapçaya
dayalı kitaplar yazdılar. Böylelikle Arapça konuşan ülke halklarının İslâm'ın
temel kaynaklarını anlamalarını engellemeye çalıştılar. Türkiye gibi ana dilin
Arapça olmayan ülkelerdeki durum ise daha vahim bir hâl aldı. Buralarda
Arapçadan tümüyle kopuk mealcilik gibi çalışmaları, Sünnet’i inkâr eden
düşünceleri teşvik ettiler.
Netice itibariyle
Arapçayı hafife almak ancak ve ancak İslâm'ın sahih bir şekilde anlaşılmasını
engellemek, sömürgecilerin İslâm toprakları üzerindeki hegemonyasını
pekiştirmek ve sürdürmek içindir. Kur’ân’ın ve Sünnet’in anlaşılmasında
Arapçanın önemi hiçbir şekilde tartışılamaz. Nitekim muteber ve değerli İslâm âlimleri
Arapçanın önemini sürekli olarak vurgulamışlar, bu hususta eserler telif
etmişlerdir. Çünkü Kur’ân ve Sünnet ancak fasih Arapça ile anlaşılabilir. Başka
türlü anlaşılması mümkün değildir.
[1] Âl-i İmran Sûseri: 102
[2] Ahzâb Sûresi: 70-71
[3] Sünen-i Neseî, Kitabu Salâtu’l
Îydeyn, H. No: 1578
[4] Âl-i İmran Sûseri: 19
[5] Âl-i İmran Sûseri: 110
[6] Bakara Sûresi: 143
[7] Yusuf Sûresi: 2
[8] Nahl Sûresi: 103
[9] Zuhruf Sûresi: 3
[10] Şuara Sûresi: 192-195
[11] Fadlu’l Arabiyye, Muhammed Saîd
Raslan, S. 11
[12] Meryem Sûresi: 98
[13] Nahl Sûresi: 103
[14] Fussilet Sûresi: 44
[15] Kur’ân’ın ve Sünnetin Anlaşılmasında
Arap Dilinin Önemi. Dr. Mahmûd Ahmed
ez-Zeyn. Dairatü’ş Şuûni’l İslâmiyye Ve’l Ameli’l Hayri Bi duba İdâratü’l Buhûs.
Birinci Baskı H. 1430-M. 2009. S:
[16] Er-Risale, S. 49-50
[17] İktidâu’s Sırâtı’l Müstekîm Li
Muhâlefeti Ashâbu’l Cehîm, Muhammed İbni Teymiyye el-Hurânî el-Hanbelî
ed-Dimeşkî, Ölümü H. 728. Muhakkık Nâsır Abdülkerîm el-Akl. Yayıncı Dâru İlmü’l
Kütüb, Beyrut. Yedinci baskı. H. 1419-M. 1999
[18] Fadlu’l Arabiyye, Muhammed Saîd
Raslan, S. 43
[19] El-Îman, Şeyhu’l İslam İbni Teymiye,
S. 111.
[20] İktidâu’s Sırâtı’l Müstekîm Li
Muhâlefeti Ashâbu’l Cehîm, 1/464. Muhammed İbni Teymiyye el-Hurânî el-Hanbelî
ed-Dimeşkî, Ölümü H. 728. Muhakkık Nâsır Abdülkerîm el-Akl. Yayıncı Dâru İlmü’l
Kütüb, Beyrut. Yedinci baskı. H. 1419-M. 1999
[21] İrşâdu’l Fuhûl, Şekânî, (2/719)
[22] Şatıbı, el-Muvâfakat, 1/8
[23] El-Musannef, İbni Ebî Şeybe,
(10/7/30517)
[24] Sünen-i Dârimî (2/231/2850) Sahih ve mevkuf hadis.
[25] Ata b. Halil Ebu’r Raşte, Et-Teysîr
Fî Usûli’t Tefsîr, Bakara Sûresi, S. 20
[26]
İslâm Şahsiyeti, 3. Cilt, Takiyyüddin en-Nebhânî, Köklü değişim yayınları
[27]
Ata b. Halil Ebu’r Raşte,
Et-Teysîr Fî Usûli’t Tefsîr, Bakara Sûresi, S. 14-15


Yorumlar