Fransızca’da “gerçek,
olgu, kesin, kanıtlanmış, olumlu” gibi anlamlara gelen pozitif kelimesinden
türetilmiş olan pozitivizm sadece fiziksel veya maddi olguların gerçekliğini
savunan bilim anlayışıdır. İlk olarak Saint Simon (1760-1825) tarafından öne
sürülmüş olmakla birlikte daha çok onu sosyolojiye uyarlayan Auguste Comte
(1798-1857) ile anılmaktadır. Pozitivizm bilginin sadece olgulara dayanması
gerektiği, sadece deney ve gözlem yöntemiyle elde edilebileceği düşüncesini
savunmaktadır. Buna bağlı olarak da toplumsal hayatın fizik, kimya vb.
bilimlerde olduğu gibi bilimsel yöntemler kullanılarak ve olgulara dayanarak
kurgulanması gerektiğini ileri sürmektedir.
Pozitivist
düşünceye yönelik diğer felsefi akımlar tarafından çeşitli eleştiriler
yöneltilmiştir: Pozitivizmin sosyal bir varlık olarak insanı incelemede
yetersiz olduğu, insan davranışlarının her insan için değişkenlik arz eden
bilinç durumuna göre ortaya çıktığını, fizik, kimya gibi bilimler olgusal
verilere dayanabilirken insan davranışlarının sahip olduğu bilinçle ilgili
olduğu, dolayısıyla bilimsel verilerle açıklanamayacağı, insan ruh ve duygulara
sahip olduğundan davranışları ile ilgili bilginin insan ruhunda gizli olduğu
vb.
Batı’da Bilimsel
Düşüncenin Yükseliş Süreci
Yukarıda verilen
tanımdan da anlaşılacağı üzere pozitivizm bilginin kaynağını maddi dünya ve
nesnel olgularla sınırlarken evrenin ötesinden gelen bilgiyi yani vahiy temelli
bilgiyi reddetmektedir. Pozitivizm de dahil olmak üzere “aydınlanma çağı”
olarak imgelenen dönemde ileri sürülen tüm düşünceler her şeyi metafizik ve
teolojik bilgilerle açıklamaya çalışan Hıristiyanlık düşüncesine tepki olarak
gelişmiştir.
Orta Çağ
Avrupa’sında feodalite ve krallıklar üzerinde egemen konumda bulunan kilise
bilimsel yeniliklere karşıydı. Örneğin Galileo, dünyanın güneşin etrafında
döndüğü tezini ileri sürdüğü için kilise otoritesi tarafından yargılandı. Bu ve
benzeri bilimsel tezler her seferinde kilise otoritesini karşısında buluyordu.
Nihayetinde Avrupa’da her tür gelişmenin önünde duran kilisenin ve dinin
hayattan ayrılması gerektiği fikri şekillendi. Buna göre din hayattan
ayrılmadan herhangi bir ilerleme ve gelişme mümkün değildi. Rönesans ve reform
hareketleri ile birlikte olay ve olguların gözlemine dayalı bilimsel araştırma
yöntemi Batı’da temel düşünme biçimi olarak yaygınlık kazandı.
Bilimsel Metodun
Düşüncede Tek Düşünme Metodu Olarak Kabul Edilmesinin Yanlışlığı
Özellikle Sanayi Devrimi
ile birlikte maddi anlamda büyük ilerleme gerçekleştiren Batı dünyası bilimsel
düşünme-araştırma metodunu yegâne düşünme metodu hâline getirdi. Dikkat
edilirse burada sorun bilimsel düşünme metodunda değil, bu metodun soyut-somut
her türlü vakıanın incelenmesinde esas kabul edilmesindedir. Zira soyut-somut
her tür varlığın incelenmesinde bilimsel metot esas kabul edildiğinde var
olduğu ve varlıkları aklen idrak edildiği hâlde birçok gerçeğin yok sayılması
durumu söz konusu olacaktır. Allah’ın varlığı, toplumun daimî ilişkilerden
müteşekkil bir yapı olduğu gibi ancak akli metotla idrak edilebilen gerçekler deney,
gözlem ve laboratuvar koşullarında incelemekle anlaşılamayacağından bunlar
kalkınma hareketine yön verecek fikir ve metodun esasları olarak görülmezler.
Bilimsel Yöntem
Neden Düşünmenin Esası Olamaz?
1- Bilimsel metot
ön yargıyı kabul etmese de ön bilgi olmadan yürütülemez. Örneğin bir bilim
adamı mahiyeti ve elementleri hakkında inceleme yapmak istediği su maddesi
hakkında öncül bilgiye sahip olmak zorundadır. Her ne kadar suyun elementleri
(oksijen ve hidrojen) hususunda bir tespit yapması ve bir sonuca varması için
laboratuvar koşullarına ihtiyaç duysa da niteliği ve mahiyeti açısından
incelediği materyal hakkında “önceden bilgi” sahibi olması zorunludur. Nitekim
bir araştırma sonucunda elde ettiği bulgular bilim adamının sonraki
araştırmaları için “ön bilgi” oluşturur. Neyi incelediğini bilmeyen bir bilim
adamı düşünülebilir mi? Bilim adamının mahiyetini incelediği şeyi bilmesi,
bilgiye sahip olmanın yegâne yönteminin bilimsel düşünme olmadığını kanıtlar.
Diğer bir ifadeyle bu, bilimsel yöntemi de içine alan daha temelde (akli) bir
düşünme (idrak) metodunun olduğu anlamına gelmektedir. O hâlde akli düşünme,
bilimsel düşünmeyi de kapsamına alan ve düşünmenin temeli hâline getirilmesi
için daha elverişli bir düşünme şeklidir.
2- Bilimsel metot
maddi ve somut olmayan hiçbir şeyin varlığını kabul etmez. Örneğin Allah,
melekler, cin ve şeytan veya iyi ve kötü gibi insan davranış ve eğilimlerinin
değerini belirleyen kategoriler maddi ve somut şeyler olmadıklarından ve deney,
gözlem gibi bilimsel yöntemlerle incelenemediğinden var oldukları düşünülemez.
Hâlbuki bunların varlıkları başka bir (akli) düşünme metodu ile kesin olarak
kanıtlanabilir. Akli metotla kesin olarak kanıtlanabilir olan şeylerin
kanıtlanmasında elverişli olmadığından bilimsel metot düşünmenin her türü için
temel olmaya elverişli değildir.
3- Bilimsel metotla
elde edilen sonuçlar/tezler anti tezleri ile çürütülebilir. Hatta dünyanın bir
yerinde bir tez ileri sürülürken aynı anda başka bir yerinde onun anti tezi
üretilebilir. Diğer bir ifadeyle bilimsel metot kesin ve doğru düşünceler
üretmeye elverişli değildir. Aksi bir iddia zaten bilimin mantığına aykırıdır.
Nitekim bilim tarihinin çürütülmüş tezler arşivi olduğuna bakarak bu düşünme
metodunun kesin doğrular üretmediği anlaşılır. Bu sebeple bilimsel düşünme
doğru ve yanlış kavramlarını sürekli değişken ve göreli hâle getirmiştir. Dün
atomun maddenin bölünmez en küçük parçası olduğu doğrulanırken bugün aynı
yöntemle bu tez yalanlanmaktadır. Bilimsel metotla elde edilen sonuçlar nihai
olarak doğrulanmayan, kesin ve değişmeyen sonuçlar değildir. Bu sebeple de her tür düşüncenin temeli
olmaya elverişli değildir.
Bu özellikler
bilimsel metodun her tür düşünmede elverişli bir metot olmadığını ortaya
koymaktadır. Bununla birlikte bilimsel metot düşünme metotlarından birisi olup
sadece deneysel (pozitif) bilimlerde kullanılmaya elverişlidir. Deney, gözlem,
ölçme ve değerlendirmeye konu olmayan alanlarda kullanılması ise doğru
değildir.
Ancak Batı’da
özellikle 19. yüzyılda bilimsel metot bir tabuya dönüştürülerek düşünmenin ve
bilginin yegâne kaynağı hâline getirilmiştir. Hatta öyle bir noktaya
vardırılmıştır ki, yaşam ve topluma ilişkin alanlarda bile bilimsel metot
inceleme ve araştırmanın temeli hâline getirilmiştir.[1]
Bir başka açıdan bu
düşüncenin bozukluğu ilk olarak tepkisel olarak doğmuş olmasından, ikinci
olarak insan, hayat ve evrene ilişkin temel soruları akla kanaat veren ve
fıtrata uygun biçimde cevaplamaktan aciz, tahrif edilmiş bir din tecrübesini
tüm dinleri kapsayacak şekilde mutlaklaştırmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Zira Batı’da “aydınlanma” dönemi şeklinde imgelenen sürece gereksinim duyuran
“karanlık bir çağ” yaşanırken İslâmi Doğu’da tam bir aydınlık dönem
yaşanıyordu. Bu, aynı zamanda bu tür düşüncelerin neden İslâm’ın egemen olduğu
topraklarda doğmadığını ve bilim ile dinin neden çatışmadığını da
açıklamaktadır. Çünkü İslâm’da bilgi sadece nakle dayanmaz. Bilakis naklî bilgi
(vahiy) akla dayanır. Akli metotla insan, hayat ve evren gibi hissedilebilir
olguların incelenmesi sonucunda bunların bir yaratıcısının olduğunu idrak
edebilir. Diğer bir ifadeyle naklî bilgiler akli (metotla edinilmiş) bilgilerle
temellenir. Dolayısıyla İslâmi bilgi salt ön kabulü gerektiren açıklamalara
dayanmaz, ön kabullerin de öncesinde akılla elde edilebilir ön bilgilere
dayanır. İslâmi düşüncede iki dereceli bir bilgi anlayışı vardır. Allah’ın
varlığı, peygamberlere ihtiyaç ve Kur'an’ın Allah’tan gelen vahiy olduğuna
ilişkin bilgiler insanın aklî düşünme metoduyla ulaşabileceği birinci dereceyi
oluşturur. İyi ve kötünün ne olduğu, melek ve cinlerin varlığı, bu hayatın
sonrasında neyin olduğu; ahiret, cennet, cehennem vb. akılla idrak edilemeyen
(muğayyebât/metafizik) bilgilerin tümü, Allah’tan geldiği kesin olarak akılla
bilinebilen Kur'an’ın kaynaklık ettiği ikinci dereceden bilgilerdir. Bilgi
anlayışını böyle bir gerçeklik üzerine inşa etmiş olan İslâm’ın tarihinde din
hiçbir şekilde bilimin önünde engel oluşturmamıştır.
Pozitivizmi Esas
Alan Batı Düşüncesi Kutsallığa İlişkin Tüm Kabulleri Yıkarak Yerine Sadece
Bilimi Koymuştur.
Descartes’in
şüpheciliği ile ilk nüvelerinin atıldığı ve doğa bilimlerinin gelişmesiyle
serpilen geleneksel düşüncenin sorgulanması o güne kadar Avrupa insanının
değerler hiyerarşisini şekillendiren tüm bilgi kaynaklarına kuşku ile
bakılmasına yol açtı. Şüphecilik geleneğe ve dine ait kabullerin hızla
çözülmesini, din ve geleneğin şekillendirdiği zihin kalıplarının yıkılmasını,
bunların ürettiği bilginin/dogmanın gerçekliğe tekabül ettiği inancının her
geçen gün kaybolmasını doğurdu. Bu, skolastik düşünce açısından önemli bir
kırılma anlamına geliyordu. Felsefi düşünsel düzlemde yaşanan bu kırılma,
siyasal ve sosyal düzlemde de teorik ve pratik düzeylerde bir dizi kırılmayı
beraberinde getirmiştir. Pozitivist düşünce geleneksel olarak kabul edilegelmiş
sosyo-politik ilişki biçimlerini dönüştürmüş, daha önemlisi meşruiyet sistemi
üzerinde çözücü bir etki yaratmıştır.[2] Doğa
bilimlerinin gelişmesi sosyal ve siyasal alana da uygulanabilirliği düşüncesi,
iktidarını doğa üstü aşkın, mitolojik ya da efsanevi karizma kültüne bağlayan
klasik dönem meşruiyet kaynaklarının sorgulanmasını buna bağlı olarak da
mutlakiyetçi ve teokratik yönetimlerin devrilmesini beraberinde getirmiştir.[3]
Skolastik çağın
hâkim sosyo-kültürel ve siyasi ortamında yeşeren pozitivizm aslında dinin
kaynaklık ettiği bilgiyi reddederken yerine dinden tümüyle ayrılmış bir
sosyo-kültürel ortam, siyasal ve ekonomik bir düzen inşa etmeyi hedefliyordu.
Bu yeni düzeni inşa edebileceği ve Avrupa halkları nezdinde meşrulaşabileceği
eskisinden farklı bir bilgi anlayışı ve bu bilgiye erişim yöntemi üretmesi
gerekiyordu. Çünkü geleneksel bilgi anlayışının meşruiyeti henüz devam ederken
onun üzerinde farklı bir sosyal ve siyasal düzen inşa etmek mümkün olmayacaktı.
Nitekim “doğru”, “yanlış”, “iyi”, “kötü” kavramlarının rölatif hâl alacağı
insani, ruhi “değer” ve “kıymet”lerden yalıtılmış bir bilgi kuramı
geliştirdiğinde ve bunu sosyal ve siyasal, iktisadi ve kültürel alanlara
uyarladığında çoğunlukla burjuvanın çıkarlarına hizmet edecek olan yeni düzene
meşruiyet kazandırılabilirdi.
Esasında insan
yaşamının niçin bilimsel yöntemlere dayalı olarak biçimlenmesi gerektiği
sorusuna bile tek başına bilimsel düşünce ile ikna edici bir yanıt verilemez.
Daha yerinde bir ifadeyle bu soru “bilgi” değil (materyalist) “bilinçle”
yanıtlanabilir. Zira niçin böyle olması gerektiği sorusunun yanıtı bilimsel
yöntemle verilebilecek bir yanıt değildir. Çünkü olgu, olay veya nesneler bize
tek bilgi kaynağının bunlar olduğunu söylemez, söyleyemez. Olgu ve nesnelere
böyle olması gerektiğini seküler paradigma söyletir. Olgu ve nesneler sadece
mahiyetleri hakkında bilgi içerirler/verirler. Örneğin insan, hayat ve evren
olgularının mahiyetleri hakkında bilimsel yönteme dayanarak bilgi üretilebilir
fakat niçin ve neden var oldukları hakkındaki bilgiye akli düşünme metodu ile
erişilebilir. Bilgiye ulaşmayı sadece eşyanın niteliği hakkında bilgi
üretebilecek bilimsel düşünme metodu ile sınırlandırmak olgulara materyalist bir
ön bilinçle yukarıda izah edilen maksadı söyletmektir. Bu, doğal olarak hayatı
anlam ve değerden yalıtmak demektir. Çünkü bilim şeylerin ne oldukları sorusunu
yanıtlayabilir ama niçin oldukları sorusunu yanıtlayamaz. Daha somut ifadeyle
suyun ne olduğu veya nelerden meydana geldiği bilimsel araştırma konusu
olabilir. Ne sorusu bilgiye, niçin sorusu ise değere götürür. Bilimi, evreni
tanımlamak için tek düşünme biçimi olarak dayatmak niçin sorusu ile
ulaşılabilecek “anlam”dan insanı uzak tutmaktır. Böylece pozitivist düşünürler
insanoğlunun, tarihi kadar eski olan “Nereden geldim?”, “Niçin geldim”
ve “Nereye gidiyorum?” şeklindeki varoluşsal sorularını
anlamsızlaştırabilecekleri ve hayatı değersizleştirebilecekleri bir metot
geliştirmiş oldular. Böylelikle pozitivizm, Orta Çağ’da hâkim sosyo-kültürel,
siyasi ve ekonomik ilişki biçimlerini “anlam” ve “değer”den soyutlayarak
insanı, çoğu zaman burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillenen yeni
siyasal ve ekonomik düzenin nesnesi hâline getirmiştir.
Pozitivizmin
Müslüman Zihinlerde Meydana Getirdiği Tahribatlar:
1- Pozitivist
düşüncenin Müslüman zihinlerde meydana getirdiği en yıkıcı tahribat düşünce ve
davranışların değer ve kıymetini belirleyen şer’î hükümlere
bağlılık hususunda olmuştur. Müslümanlar asırlar boyu düşünce ve
davranışlarında ölçü olarak şer’î hükümleri almışlardı. Lakin bilgiyi salt
olgusal ve nesnel verilerle sınırlandıran pozitivizm insan, hayat ve evrenin
öncesiyle kurulan ilişkinin sonucu olarak yaratıcıdan gelmiş olan bilgiyi
(vahyi) değersizleştirerek Müslümanların düşünce ve davranışlarında değer ve
kıymeti belirleyen “Şâri’nin hitabı” ile olan bağlarını kopardı. Bir anlamda
Şâri’nin hitabına muhataplıklarını yitirmelerine neden oldu. Hâlbuki şer’î
hükmün tanımından da anlaşılacağı üzere Müslümanlara göre düşünce ve
davranışlar Şâri’nin hitabına uygun olması hâlinde meşru/kabul edilebilir
nitelik kazanmaktadır. En basitinden fıkıh ilminde ef‘âl-i mükellefîn
terkibinin mükelleflerin fiillerinin ilahi irade açısından meşruiyetini ve (farz,
vacip, mendup, haram, mekruh, mubah vb. kavramlar da) meşruiyet derecelerini
ifade ettiği bilinmektedir. Allah Subhânehû ve Teâlâ “doğru-yanlış”,
“iyi-kötü”yü insanların bilemeyeceği, ancak kendisinin bilebileceği bilgisini
vermektedir: [وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُون] “Allah
bilir, siz bilmezsiniz.” [عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ
وَعَسٰى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ] “Hoşlanmadığınız (doğru bulmadığınız)
bir şey sizin için hayırlı (doğru) olabilir, hoşlandığınız (doğru bulduğunuz)
bir şey de sizin için şer (yanlış) olabilir.”[4] Hâkeza düşünce
ve davranışlar hakkında yegâne karar verici mercinin kendisi olduğunu
bildirmiştir: [وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ
وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ] “Allah
ve Rasulü herhangi bir konuda hüküm verdiğinde hiçbir mümin erkek veya kadının
tercih imkânı yoktur.”[5] Ancak bu en temel “dini bilgiler” ibadet alanının dışında
özellikle sosyal, siyasal, iktisadi ve uluslararası ilişkiler alanlarında
“değer” ve “kıymet” ifade etmez hâle gelmiştir. Pozitivist düşünme yönteminin
tüm hayat sahasına uyarlanması neticesinde bu alanlar dini hükümlere bağlı
kalınarak yürütülmesi gereken alanlar değil şartlar ve koşulların
“gözlemlenmesi”, “denenerek” idare edilmesi gereken “pozitif bilim” alanları
olarak görülmeye başlanmıştır.
2- Bireyler,
cemaatler veya iktidarlar tecrübi (pozitif) bilimlerde olduğu gibi deney ve
gözlem yöntemi ile maddi fayda ve zararları açısından ölçülebilir ve ön
görülebilir sonuçlarına göre düşünce ve davranışlarını, metot veya
siyasetlerini, olumlu veya olumsuz tavır ve tutumlarını belirlemeye
yönelmişlerdir. Sanki onlar nazarında İslâm, helaller ve haramlara ilişkin
bilgiler, (usûlü fıkıh olarak bilinen nasslardan bilgi edinme yöntemleri ile
değil) deneme, yanılma yoluyla elde edilmiş tecrübi bilgiler hâline gelmiştir.
Bireysel çıkarlarına, kitlesel veya cemaatsel varlıklarına ve iktidarda
kalmalarına “zarar” verdiğine dair önceden yaşanılmış deneyimler ve tecrübeler
varsa bu tecrübelerden edinilen bilgiler kati olan dinî nassların delalet
ettiği hükümlerden de daha belirleyici olmaktadır. Pozitivist düşüncenin göreli
ve sürekli değişken karakterinin tahribi sonucunda Müslüman kitlelerin
neredeyse değişmeyen hiçbir sabiteleri kalmamıştır. Dinî bilginin Kur’an’dan
sonra ikinci kaynağı olan Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Sağ
elime güneşi, sol elime ayı verseniz dahi vazgeçmem.” dediği değişmeyen
sünnetleri/yol haritaları kalmamıştır.
3- Tabiatı gereği
bilimsel düşünme metoduyla elde edilen bulgular, veriler ve bilgiler sürekli
değişkenlik gösterdiğinden bu metodun sosyal ve siyasal alana uygulanması
Müslümanların zihninde vahiyle belirlenmiş olan “doğru” ve “yanlış”, “iyi” ve
“kötü” kavramlarını da değişken ve rölatif (göreceli) hâle getirmiştir. Bu
durumda dünyanın merkezinde iki milyara varan Müslüman kütlenin kendi
sabitelerinden hareketle farklı bir kalkınma projesini yürüten
“özne/aktif/eksen” ümmet olmak yerine, kendisi dışında sürekli değişken arz
eden bir başka denklemin içinde sürüklenip gitmesine neden olmuştur. Rabbimizin
[فَاسْتَقِمْ
كَمَا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ] “İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol!
Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar).”[6] [انَّ الَّذينَ
قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا] “Şüphesiz: 'Rabbimiz Allah'tır' deyip
sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar.”[7]
4- Pozitivizmin
Müslümanların zihinlerinde meydana getirdiği diğer bir tahribat kalkınma ve
ilerleme fikrinin tamamen maddi düzlemde anlaşılması noktasında olmuştur.
Hâlbuki maddi kalkınma gerçekleştirmiş olan Batı dahi bu görece başarısını bir
fikre borçludur. Batı, maddi ilerlemesinin önünde engel olduğunu idrak
ettiğinde dini hayattan ayırma fikrine (laiklik) ulaşmıştır. Doğruluğu yanlışlığı
bir tarafa Batı’nın görece kalkınmış olmasının arka planında laiklik, demokrasi
vb. fikirler vardır. Yani Batı, diğer halklara büyük bir yanıltmaca ile sunduğu
gibi sanayi, bilim ve teknoloji devrimi ile kalkınmış değildir. Bilakis bu
alanlarda ilerlemiş olmasının arka planında da bilimsel faaliyetlere mâni olan,
bilim ve düşünce insanlarını engizisyon mahkemelerinde yargılayan ve şiddetle
cezalandıran dinle ve dinî otoriteyle hayatın ayrılması gerektiği fikri vardır.
Yani Batı da fikirle kalkınmıştır. Fakat dünyanın geri kalan insanlarına bilim,
teknoloji, sanayi vb. alanlarda ilerlemekle kalkınabileceklerine dair aldatıcı
ve saptırıcı bir hikâye anlatmaktadırlar. Bu anlatının nedeni ise kendi
kurguladıkları mevcut dünya düzeni dışında bir kalkınma fikrinin gelişmesini
önlemektir. Kesinlikle kalkınma fikrî bir meseledir. Para hakkında fikri
olmayan bir çocuk ondan uçak yapıp pencereden atabilir. İnsanlar için maddi
zenginlikler de böyledir. Onun değerini fark etmeye yardımcı olacak, rehberlik
edecek fikir olmadığında ona sahip olsa da onu çarçur edecektir. İşte
pozitivizm her şeye gerçek kıymetini veren ve doğru bakışı veren yaratıcıdan
gelen bilgiyle bağı kopardığında bekasını güvence altına almış olmaktaydı. Bu
sebeple kendileri fikirle kalkınmış olmalarına rağmen maddi kalkınma efsanesine
tüm halkları inandırdılar. Maalesef Müslümanlar da buna inandılar.
5- Pozitivist
düşünce Müslümanları dinlerinden kaynaklı bilgilerin toplumlarının ilerleme ve
kalkınmalarını sağlaması şöyle dursun bizatihi kalkınmalarının önünde engel
olarak görmelerine neden olmuştur. Her ne kadar Müslümanlar teoride laiklerin,
kendilerini geri bırakan unsurun din olduğu noktasındaki yaygaralarına aldırış
etmiyor gibi görünseler de sosyal, siyasi, ekonomik ve özellikle uluslararası
ilişkiler düzleminde dinî bilgiye (şer’î hükümlere) bağlı kaldıklarında siyasal
anlamda beldelerinin kaosa sürükleneceği, ekonomik hayatta
yalnızlaştırılacakları, uluslararası ilişkiler anlamında tecrit ve ambargo ile
karşılaşacakları, dolayısıyla geri kalacakları, kısaca ilerleyemeyeceklerini
söyleyip durmaları pratikte pozitivist düşüncenin etkisi altında kaldıkları
anlamına gelmektedir. Müslümanların, belirli aralıklarla beldelerini
kalkındırma iddiasıyla ortaya çıkan siyasi projeleri değerlendirmek üzere hâlâ şer’î
hükümleri ölçü almıyor olmaları da pozitivist düşüncenin etkisi altında
kaldıklarını kanıtlamaktadır. Dinî referanslara bağlı kalarak üretilen “bilgi”
değersizleşince İslâm beldelerinde kalkınmanın ve İslâmi referanslara dayalı
bir toplum modeli icat etmenin imkânları budanmış olmaktadır. Özellikle de
toplumsal ve siyasal alanda şer’î hükümleri referans alarak sunulan öneriler ve
projelerin nasıl bir şeytanlaştırma ile karşılaştığına bakarak Müslüman
muhayyilesinde meydana getirdiği tahribatın boyutlarını anlamak mümkün
olabilir.
[1]
Ayrıntılı bir inceleme için bkz. Takiyüddîn en-Nebhânî, Tefekkür, Köklü Değişim
Yayınları.
[2] Ahmet
Okumuş, “Modern Siyaset Düşüncesinde Meşruiyet Fikrinin Serencamı”, Dîvân
Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, İstanbul, (2000/1) s. 105, 106.
[3] Halis
Çetin, Siyaset Bilimi, ed., (İstanbul: Orion Kitabevi, 2012) s. 52.
[4]
Bakara Suresi 216
[5]
Ahzap Suresi 36
[6]
Hûd Suresi 112
[7]
Fussilet Suresi 30


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış