ÇAĞDAŞ BATI DÜŞÜNCESİNİN PUTU: POZİTİVİZM VE BİLİMCİLİK

Dr. Abdurrahim Şen

Fransızca’da “gerçek, olgu, kesin, kanıtlanmış, olumlu” gibi anlamlara gelen pozitif kelimesinden türetilmiş olan pozitivizm sadece fiziksel veya maddi olguların gerçekliğini savunan bilim anlayışıdır. İlk olarak Saint Simon (1760-1825) tarafından öne sürülmüş olmakla birlikte daha çok onu sosyolojiye uyarlayan Auguste Comte (1798-1857) ile anılmaktadır. Pozitivizm bilginin sadece olgulara dayanması gerektiği, sadece deney ve gözlem yöntemiyle elde edilebileceği düşüncesini savunmaktadır. Buna bağlı olarak da toplumsal hayatın fizik, kimya vb. bilimlerde olduğu gibi bilimsel yöntemler kullanılarak ve olgulara dayanarak kurgulanması gerektiğini ileri sürmektedir.

Pozitivist düşünceye yönelik diğer felsefi akımlar tarafından çeşitli eleştiriler yöneltilmiştir: Pozitivizmin sosyal bir varlık olarak insanı incelemede yetersiz olduğu, insan davranışlarının her insan için değişkenlik arz eden bilinç durumuna göre ortaya çıktığını, fizik, kimya gibi bilimler olgusal verilere dayanabilirken insan davranışlarının sahip olduğu bilinçle ilgili olduğu, dolayısıyla bilimsel verilerle açıklanamayacağı, insan ruh ve duygulara sahip olduğundan davranışları ile ilgili bilginin insan ruhunda gizli olduğu vb.

Batı’da Bilimsel Düşüncenin Yükseliş Süreci

Yukarıda verilen tanımdan da anlaşılacağı üzere pozitivizm bilginin kaynağını maddi dünya ve nesnel olgularla sınırlarken evrenin ötesinden gelen bilgiyi yani vahiy temelli bilgiyi reddetmektedir. Pozitivizm de dahil olmak üzere “aydınlanma çağı” olarak imgelenen dönemde ileri sürülen tüm düşünceler her şeyi metafizik ve teolojik bilgilerle açıklamaya çalışan Hıristiyanlık düşüncesine tepki olarak gelişmiştir.

Orta Çağ Avrupa’sında feodalite ve krallıklar üzerinde egemen konumda bulunan kilise bilimsel yeniliklere karşıydı. Örneğin Galileo, dünyanın güneşin etrafında döndüğü tezini ileri sürdüğü için kilise otoritesi tarafından yargılandı. Bu ve benzeri bilimsel tezler her seferinde kilise otoritesini karşısında buluyordu. Nihayetinde Avrupa’da her tür gelişmenin önünde duran kilisenin ve dinin hayattan ayrılması gerektiği fikri şekillendi. Buna göre din hayattan ayrılmadan herhangi bir ilerleme ve gelişme mümkün değildi. Rönesans ve reform hareketleri ile birlikte olay ve olguların gözlemine dayalı bilimsel araştırma yöntemi Batı’da temel düşünme biçimi olarak yaygınlık kazandı.

Bilimsel Metodun Düşüncede Tek Düşünme Metodu Olarak Kabul Edilmesinin Yanlışlığı

Özellikle Sanayi Devrimi ile birlikte maddi anlamda büyük ilerleme gerçekleştiren Batı dünyası bilimsel düşünme-araştırma metodunu yegâne düşünme metodu hâline getirdi. Dikkat edilirse burada sorun bilimsel düşünme metodunda değil, bu metodun soyut-somut her türlü vakıanın incelenmesinde esas kabul edilmesindedir. Zira soyut-somut her tür varlığın incelenmesinde bilimsel metot esas kabul edildiğinde var olduğu ve varlıkları aklen idrak edildiği hâlde birçok gerçeğin yok sayılması durumu söz konusu olacaktır. Allah’ın varlığı, toplumun daimî ilişkilerden müteşekkil bir yapı olduğu gibi ancak akli metotla idrak edilebilen gerçekler deney, gözlem ve laboratuvar koşullarında incelemekle anlaşılamayacağından bunlar kalkınma hareketine yön verecek fikir ve metodun esasları olarak görülmezler.

Bilimsel Yöntem Neden Düşünmenin Esası Olamaz?

1- Bilimsel metot ön yargıyı kabul etmese de ön bilgi olmadan yürütülemez. Örneğin bir bilim adamı mahiyeti ve elementleri hakkında inceleme yapmak istediği su maddesi hakkında öncül bilgiye sahip olmak zorundadır. Her ne kadar suyun elementleri (oksijen ve hidrojen) hususunda bir tespit yapması ve bir sonuca varması için laboratuvar koşullarına ihtiyaç duysa da niteliği ve mahiyeti açısından incelediği materyal hakkında “önceden bilgi” sahibi olması zorunludur. Nitekim bir araştırma sonucunda elde ettiği bulgular bilim adamının sonraki araştırmaları için “ön bilgi” oluşturur. Neyi incelediğini bilmeyen bir bilim adamı düşünülebilir mi? Bilim adamının mahiyetini incelediği şeyi bilmesi, bilgiye sahip olmanın yegâne yönteminin bilimsel düşünme olmadığını kanıtlar. Diğer bir ifadeyle bu, bilimsel yöntemi de içine alan daha temelde (akli) bir düşünme (idrak) metodunun olduğu anlamına gelmektedir. O hâlde akli düşünme, bilimsel düşünmeyi de kapsamına alan ve düşünmenin temeli hâline getirilmesi için daha elverişli bir düşünme şeklidir.

2- Bilimsel metot maddi ve somut olmayan hiçbir şeyin varlığını kabul etmez. Örneğin Allah, melekler, cin ve şeytan veya iyi ve kötü gibi insan davranış ve eğilimlerinin değerini belirleyen kategoriler maddi ve somut şeyler olmadıklarından ve deney, gözlem gibi bilimsel yöntemlerle incelenemediğinden var oldukları düşünülemez. Hâlbuki bunların varlıkları başka bir (akli) düşünme metodu ile kesin olarak kanıtlanabilir. Akli metotla kesin olarak kanıtlanabilir olan şeylerin kanıtlanmasında elverişli olmadığından bilimsel metot düşünmenin her türü için temel olmaya elverişli değildir.

3- Bilimsel metotla elde edilen sonuçlar/tezler anti tezleri ile çürütülebilir. Hatta dünyanın bir yerinde bir tez ileri sürülürken aynı anda başka bir yerinde onun anti tezi üretilebilir. Diğer bir ifadeyle bilimsel metot kesin ve doğru düşünceler üretmeye elverişli değildir. Aksi bir iddia zaten bilimin mantığına aykırıdır. Nitekim bilim tarihinin çürütülmüş tezler arşivi olduğuna bakarak bu düşünme metodunun kesin doğrular üretmediği anlaşılır. Bu sebeple bilimsel düşünme doğru ve yanlış kavramlarını sürekli değişken ve göreli hâle getirmiştir. Dün atomun maddenin bölünmez en küçük parçası olduğu doğrulanırken bugün aynı yöntemle bu tez yalanlanmaktadır. Bilimsel metotla elde edilen sonuçlar nihai olarak doğrulanmayan, kesin ve değişmeyen sonuçlar değildir.  Bu sebeple de her tür düşüncenin temeli olmaya elverişli değildir.

Bu özellikler bilimsel metodun her tür düşünmede elverişli bir metot olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bilimsel metot düşünme metotlarından birisi olup sadece deneysel (pozitif) bilimlerde kullanılmaya elverişlidir. Deney, gözlem, ölçme ve değerlendirmeye konu olmayan alanlarda kullanılması ise doğru değildir.

Ancak Batı’da özellikle 19. yüzyılda bilimsel metot bir tabuya dönüştürülerek düşünmenin ve bilginin yegâne kaynağı hâline getirilmiştir. Hatta öyle bir noktaya vardırılmıştır ki, yaşam ve topluma ilişkin alanlarda bile bilimsel metot inceleme ve araştırmanın temeli hâline getirilmiştir.[1]

Bir başka açıdan bu düşüncenin bozukluğu ilk olarak tepkisel olarak doğmuş olmasından, ikinci olarak insan, hayat ve evrene ilişkin temel soruları akla kanaat veren ve fıtrata uygun biçimde cevaplamaktan aciz, tahrif edilmiş bir din tecrübesini tüm dinleri kapsayacak şekilde mutlaklaştırmış olmasından kaynaklanmaktadır. Zira Batı’da “aydınlanma” dönemi şeklinde imgelenen sürece gereksinim duyuran “karanlık bir çağ” yaşanırken İslâmi Doğu’da tam bir aydınlık dönem yaşanıyordu. Bu, aynı zamanda bu tür düşüncelerin neden İslâm’ın egemen olduğu topraklarda doğmadığını ve bilim ile dinin neden çatışmadığını da açıklamaktadır. Çünkü İslâm’da bilgi sadece nakle dayanmaz. Bilakis naklî bilgi (vahiy) akla dayanır. Akli metotla insan, hayat ve evren gibi hissedilebilir olguların incelenmesi sonucunda bunların bir yaratıcısının olduğunu idrak edebilir. Diğer bir ifadeyle naklî bilgiler akli (metotla edinilmiş) bilgilerle temellenir. Dolayısıyla İslâmi bilgi salt ön kabulü gerektiren açıklamalara dayanmaz, ön kabullerin de öncesinde akılla elde edilebilir ön bilgilere dayanır. İslâmi düşüncede iki dereceli bir bilgi anlayışı vardır. Allah’ın varlığı, peygamberlere ihtiyaç ve Kur'an’ın Allah’tan gelen vahiy olduğuna ilişkin bilgiler insanın aklî düşünme metoduyla ulaşabileceği birinci dereceyi oluşturur. İyi ve kötünün ne olduğu, melek ve cinlerin varlığı, bu hayatın sonrasında neyin olduğu; ahiret, cennet, cehennem vb. akılla idrak edilemeyen (muğayyebât/metafizik) bilgilerin tümü, Allah’tan geldiği kesin olarak akılla bilinebilen Kur'an’ın kaynaklık ettiği ikinci dereceden bilgilerdir. Bilgi anlayışını böyle bir gerçeklik üzerine inşa etmiş olan İslâm’ın tarihinde din hiçbir şekilde bilimin önünde engel oluşturmamıştır.

Pozitivizmi Esas Alan Batı Düşüncesi Kutsallığa İlişkin Tüm Kabulleri Yıkarak Yerine Sadece Bilimi Koymuştur.

Descartes’in şüpheciliği ile ilk nüvelerinin atıldığı ve doğa bilimlerinin gelişmesiyle serpilen geleneksel düşüncenin sorgulanması o güne kadar Avrupa insanının değerler hiyerarşisini şekillendiren tüm bilgi kaynaklarına kuşku ile bakılmasına yol açtı. Şüphecilik geleneğe ve dine ait kabullerin hızla çözülmesini, din ve geleneğin şekillendirdiği zihin kalıplarının yıkılmasını, bunların ürettiği bilginin/dogmanın gerçekliğe tekabül ettiği inancının her geçen gün kaybolmasını doğurdu. Bu, skolastik düşünce açısından önemli bir kırılma anlamına geliyordu. Felsefi düşünsel düzlemde yaşanan bu kırılma, siyasal ve sosyal düzlemde de teorik ve pratik düzeylerde bir dizi kırılmayı beraberinde getirmiştir. Pozitivist düşünce geleneksel olarak kabul edilegelmiş sosyo-politik ilişki biçimlerini dönüştürmüş, daha önemlisi meşruiyet sistemi üzerinde çözücü bir etki yaratmıştır.[2] Doğa bilimlerinin gelişmesi sosyal ve siyasal alana da uygulanabilirliği düşüncesi, iktidarını doğa üstü aşkın, mitolojik ya da efsanevi karizma kültüne bağlayan klasik dönem meşruiyet kaynaklarının sorgulanmasını buna bağlı olarak da mutlakiyetçi ve teokratik yönetimlerin devrilmesini beraberinde getirmiştir.[3]

Skolastik çağın hâkim sosyo-kültürel ve siyasi ortamında yeşeren pozitivizm aslında dinin kaynaklık ettiği bilgiyi reddederken yerine dinden tümüyle ayrılmış bir sosyo-kültürel ortam, siyasal ve ekonomik bir düzen inşa etmeyi hedefliyordu. Bu yeni düzeni inşa edebileceği ve Avrupa halkları nezdinde meşrulaşabileceği eskisinden farklı bir bilgi anlayışı ve bu bilgiye erişim yöntemi üretmesi gerekiyordu. Çünkü geleneksel bilgi anlayışının meşruiyeti henüz devam ederken onun üzerinde farklı bir sosyal ve siyasal düzen inşa etmek mümkün olmayacaktı. Nitekim “doğru”, “yanlış”, “iyi”, “kötü” kavramlarının rölatif hâl alacağı insani, ruhi “değer” ve “kıymet”lerden yalıtılmış bir bilgi kuramı geliştirdiğinde ve bunu sosyal ve siyasal, iktisadi ve kültürel alanlara uyarladığında çoğunlukla burjuvanın çıkarlarına hizmet edecek olan yeni düzene meşruiyet kazandırılabilirdi.

Esasında insan yaşamının niçin bilimsel yöntemlere dayalı olarak biçimlenmesi gerektiği sorusuna bile tek başına bilimsel düşünce ile ikna edici bir yanıt verilemez. Daha yerinde bir ifadeyle bu soru “bilgi” değil (materyalist) “bilinçle” yanıtlanabilir. Zira niçin böyle olması gerektiği sorusunun yanıtı bilimsel yöntemle verilebilecek bir yanıt değildir. Çünkü olgu, olay veya nesneler bize tek bilgi kaynağının bunlar olduğunu söylemez, söyleyemez. Olgu ve nesnelere böyle olması gerektiğini seküler paradigma söyletir. Olgu ve nesneler sadece mahiyetleri hakkında bilgi içerirler/verirler. Örneğin insan, hayat ve evren olgularının mahiyetleri hakkında bilimsel yönteme dayanarak bilgi üretilebilir fakat niçin ve neden var oldukları hakkındaki bilgiye akli düşünme metodu ile erişilebilir. Bilgiye ulaşmayı sadece eşyanın niteliği hakkında bilgi üretebilecek bilimsel düşünme metodu ile sınırlandırmak olgulara materyalist bir ön bilinçle yukarıda izah edilen maksadı söyletmektir. Bu, doğal olarak hayatı anlam ve değerden yalıtmak demektir. Çünkü bilim şeylerin ne oldukları sorusunu yanıtlayabilir ama niçin oldukları sorusunu yanıtlayamaz. Daha somut ifadeyle suyun ne olduğu veya nelerden meydana geldiği bilimsel araştırma konusu olabilir. Ne sorusu bilgiye, niçin sorusu ise değere götürür. Bilimi, evreni tanımlamak için tek düşünme biçimi olarak dayatmak niçin sorusu ile ulaşılabilecek “anlam”dan insanı uzak tutmaktır. Böylece pozitivist düşünürler insanoğlunun, tarihi kadar eski olan “Nereden geldim?”, “Niçin geldim” ve “Nereye gidiyorum?” şeklindeki varoluşsal sorularını anlamsızlaştırabilecekleri ve hayatı değersizleştirebilecekleri bir metot geliştirmiş oldular. Böylelikle pozitivizm, Orta Çağ’da hâkim sosyo-kültürel, siyasi ve ekonomik ilişki biçimlerini “anlam” ve “değer”den soyutlayarak insanı, çoğu zaman burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillenen yeni siyasal ve ekonomik düzenin nesnesi hâline getirmiştir.

Pozitivizmin Müslüman Zihinlerde Meydana Getirdiği Tahribatlar:

1- Pozitivist düşüncenin Müslüman zihinlerde meydana getirdiği en yıkıcı tahribat düşünce ve davranışların değer ve kıymetini belirleyen şer’î hükümlere bağlılık hususunda olmuştur. Müslümanlar asırlar boyu düşünce ve davranışlarında ölçü olarak şer’î hükümleri almışlardı. Lakin bilgiyi salt olgusal ve nesnel verilerle sınırlandıran pozitivizm insan, hayat ve evrenin öncesiyle kurulan ilişkinin sonucu olarak yaratıcıdan gelmiş olan bilgiyi (vahyi) değersizleştirerek Müslümanların düşünce ve davranışlarında değer ve kıymeti belirleyen “Şâri’nin hitabı” ile olan bağlarını kopardı. Bir anlamda Şâri’nin hitabına muhataplıklarını yitirmelerine neden oldu. Hâlbuki şer’î hükmün tanımından da anlaşılacağı üzere Müslümanlara göre düşünce ve davranışlar Şâri’nin hitabına uygun olması hâlinde meşru/kabul edilebilir nitelik kazanmaktadır. En basitinden fıkıh ilminde ef‘âl-i mükellefîn terkibinin mükelleflerin fiillerinin ilahi irade açısından meşruiyetini ve (farz, vacip, mendup, haram, mekruh, mubah vb. kavramlar da) meşruiyet derecelerini ifade ettiği bilinmektedir. Allah Subhânehû ve Teâlâ “doğru-yanlış”, “iyi-kötü”yü insanların bilemeyeceği, ancak kendisinin bilebileceği bilgisini vermektedir: [وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُون] “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ] “Hoşlanmadığınız (doğru bulmadığınız) bir şey sizin için hayırlı (doğru) olabilir, hoşlandığınız (doğru bulduğunuz) bir şey de sizin için şer (yanlış) olabilir.”[4] Hâkeza düşünce ve davranışlar hakkında yegâne karar verici mercinin kendisi olduğunu bildirmiştir: [وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ] “Allah ve Rasulü herhangi bir konuda hüküm verdiğinde hiçbir mümin erkek veya kadının tercih imkânı yoktur.”[5] Ancak bu en temel “dini bilgiler” ibadet alanının dışında özellikle sosyal, siyasal, iktisadi ve uluslararası ilişkiler alanlarında “değer” ve “kıymet” ifade etmez hâle gelmiştir. Pozitivist düşünme yönteminin tüm hayat sahasına uyarlanması neticesinde bu alanlar dini hükümlere bağlı kalınarak yürütülmesi gereken alanlar değil şartlar ve koşulların “gözlemlenmesi”, “denenerek” idare edilmesi gereken “pozitif bilim” alanları olarak görülmeye başlanmıştır.

2- Bireyler, cemaatler veya iktidarlar tecrübi (pozitif) bilimlerde olduğu gibi deney ve gözlem yöntemi ile maddi fayda ve zararları açısından ölçülebilir ve ön görülebilir sonuçlarına göre düşünce ve davranışlarını, metot veya siyasetlerini, olumlu veya olumsuz tavır ve tutumlarını belirlemeye yönelmişlerdir. Sanki onlar nazarında İslâm, helaller ve haramlara ilişkin bilgiler, (usûlü fıkıh olarak bilinen nasslardan bilgi edinme yöntemleri ile değil) deneme, yanılma yoluyla elde edilmiş tecrübi bilgiler hâline gelmiştir. Bireysel çıkarlarına, kitlesel veya cemaatsel varlıklarına ve iktidarda kalmalarına “zarar” verdiğine dair önceden yaşanılmış deneyimler ve tecrübeler varsa bu tecrübelerden edinilen bilgiler kati olan dinî nassların delalet ettiği hükümlerden de daha belirleyici olmaktadır. Pozitivist düşüncenin göreli ve sürekli değişken karakterinin tahribi sonucunda Müslüman kitlelerin neredeyse değişmeyen hiçbir sabiteleri kalmamıştır. Dinî bilginin Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı olan Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz dahi vazgeçmem.” dediği değişmeyen sünnetleri/yol haritaları kalmamıştır.

3- Tabiatı gereği bilimsel düşünme metoduyla elde edilen bulgular, veriler ve bilgiler sürekli değişkenlik gösterdiğinden bu metodun sosyal ve siyasal alana uygulanması Müslümanların zihninde vahiyle belirlenmiş olan “doğru” ve “yanlış”, “iyi” ve “kötü” kavramlarını da değişken ve rölatif (göreceli) hâle getirmiştir. Bu durumda dünyanın merkezinde iki milyara varan Müslüman kütlenin kendi sabitelerinden hareketle farklı bir kalkınma projesini yürüten “özne/aktif/eksen” ümmet olmak yerine, kendisi dışında sürekli değişken arz eden bir başka denklemin içinde sürüklenip gitmesine neden olmuştur. Rabbimizin [فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ] “İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar).”[6] [انَّ الَّذينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا] “Şüphesiz: 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar.”[7]

4- Pozitivizmin Müslümanların zihinlerinde meydana getirdiği diğer bir tahribat kalkınma ve ilerleme fikrinin tamamen maddi düzlemde anlaşılması noktasında olmuştur. Hâlbuki maddi kalkınma gerçekleştirmiş olan Batı dahi bu görece başarısını bir fikre borçludur. Batı, maddi ilerlemesinin önünde engel olduğunu idrak ettiğinde dini hayattan ayırma fikrine (laiklik) ulaşmıştır. Doğruluğu yanlışlığı bir tarafa Batı’nın görece kalkınmış olmasının arka planında laiklik, demokrasi vb. fikirler vardır. Yani Batı, diğer halklara büyük bir yanıltmaca ile sunduğu gibi sanayi, bilim ve teknoloji devrimi ile kalkınmış değildir. Bilakis bu alanlarda ilerlemiş olmasının arka planında da bilimsel faaliyetlere mâni olan, bilim ve düşünce insanlarını engizisyon mahkemelerinde yargılayan ve şiddetle cezalandıran dinle ve dinî otoriteyle hayatın ayrılması gerektiği fikri vardır. Yani Batı da fikirle kalkınmıştır. Fakat dünyanın geri kalan insanlarına bilim, teknoloji, sanayi vb. alanlarda ilerlemekle kalkınabileceklerine dair aldatıcı ve saptırıcı bir hikâye anlatmaktadırlar. Bu anlatının nedeni ise kendi kurguladıkları mevcut dünya düzeni dışında bir kalkınma fikrinin gelişmesini önlemektir. Kesinlikle kalkınma fikrî bir meseledir. Para hakkında fikri olmayan bir çocuk ondan uçak yapıp pencereden atabilir. İnsanlar için maddi zenginlikler de böyledir. Onun değerini fark etmeye yardımcı olacak, rehberlik edecek fikir olmadığında ona sahip olsa da onu çarçur edecektir. İşte pozitivizm her şeye gerçek kıymetini veren ve doğru bakışı veren yaratıcıdan gelen bilgiyle bağı kopardığında bekasını güvence altına almış olmaktaydı. Bu sebeple kendileri fikirle kalkınmış olmalarına rağmen maddi kalkınma efsanesine tüm halkları inandırdılar. Maalesef Müslümanlar da buna inandılar.

5- Pozitivist düşünce Müslümanları dinlerinden kaynaklı bilgilerin toplumlarının ilerleme ve kalkınmalarını sağlaması şöyle dursun bizatihi kalkınmalarının önünde engel olarak görmelerine neden olmuştur. Her ne kadar Müslümanlar teoride laiklerin, kendilerini geri bırakan unsurun din olduğu noktasındaki yaygaralarına aldırış etmiyor gibi görünseler de sosyal, siyasi, ekonomik ve özellikle uluslararası ilişkiler düzleminde dinî bilgiye (şer’î hükümlere) bağlı kaldıklarında siyasal anlamda beldelerinin kaosa sürükleneceği, ekonomik hayatta yalnızlaştırılacakları, uluslararası ilişkiler anlamında tecrit ve ambargo ile karşılaşacakları, dolayısıyla geri kalacakları, kısaca ilerleyemeyeceklerini söyleyip durmaları pratikte pozitivist düşüncenin etkisi altında kaldıkları anlamına gelmektedir. Müslümanların, belirli aralıklarla beldelerini kalkındırma iddiasıyla ortaya çıkan siyasi projeleri değerlendirmek üzere hâlâ şer’î hükümleri ölçü almıyor olmaları da pozitivist düşüncenin etkisi altında kaldıklarını kanıtlamaktadır. Dinî referanslara bağlı kalarak üretilen “bilgi” değersizleşince İslâm beldelerinde kalkınmanın ve İslâmi referanslara dayalı bir toplum modeli icat etmenin imkânları budanmış olmaktadır. Özellikle de toplumsal ve siyasal alanda şer’î hükümleri referans alarak sunulan öneriler ve projelerin nasıl bir şeytanlaştırma ile karşılaştığına bakarak Müslüman muhayyilesinde meydana getirdiği tahribatın boyutlarını anlamak mümkün olabilir.



[1] Ayrıntılı bir inceleme için bkz. Takiyüddîn en-Nebhânî, Tefekkür, Köklü Değişim Yayınları.

[2]    Ahmet Okumuş, “Modern Siyaset Düşüncesinde Meşruiyet Fikrinin Serencamı”, Dîvân Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, İstanbul, (2000/1) s. 105, 106.

[3]    Halis Çetin, Siyaset Bilimi, ed., (İstanbul: Orion Kitabevi, 2012) s. 52.

[4] Bakara Suresi 216

[5] Ahzap Suresi 36

[6] Hûd Suresi 112

[7] Fussilet Suresi 30


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz