Türkiye’de AK Parti
iktidarı döneminde düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanının ne kadar
genişlediği konusunda rivayet muhtelif. Bir tarafta özde hiçbir ilerlemenin
gerçekleşmediğini savunanlar var. Bunlara göre makyaj malzemesi olmaktan ibaret
düzenlemelerle göz boyanıyor! Buna karşın bilhassa 28 Şubat zorbalığından bu
yana yaşananları devrim çapında gelişmeler olarak algılayan ve genelde de
siyasi iktidara paralel tutum sahibi çevreler açısından ise düşünce ve
örgütlenme özgürlüğü önünde artık hiçbir engel kalmamış durumda. Bu yaklaşımı
benimseyenlere bakılırsa zaman zaman yaşanan sıkıntılar arıza kabilinden
istisnalar olmaktan öteye geçmiyor!
Gerçek ise
muhtemelen bu iki uç yaklaşımın, propaganda boyutu öne çıkan bu iki tutumun
arasında bir yerlerde aranmalı! Şüphesiz İmam Hatip okullarının önünde
ellerinde sopalarla polislerin başörtülü öğrencileri kovaladığı dönemlerden bu
yana hiçbir ilerlemenin olmadığı, dekoratif değişikliklerle göz boyamaya
çalışıldığı tezi oldukça abartılı bir iddiadır. Bu yaklaşım siyasal sürece
ilişkin olarak nesnel değerlendirme ve somut tahlillerden ziyade kaba bir
reddiyecilik içerir.
Öte yandan ortalığı
güllük gülistanlık gibi sunan anlayış ise aynı toptancılıktan hareketle tam
tersi bir uca savrulmakta ve birtakım verilere aşırı yaslanarak mevcut
sorunları halının altına süpürmektedir. Bilhassa 15 Temmuz darbe girişimi
sonrası gelişen otoriter-devletçi atmosferin ortaya çıkardığı devasa
haksızlıklar, hukuksuzluklar bunca ayyuka çıkmışken son derece toz pembe
tablolar çizmek şüphesiz sadece gerçeklere uzaklığın değil, vicdan ve adalet
duygularından da bir hayli sıyrılmışlığın göstergesi sayılabilir.
Oysa gerçekçi ve
adil bir yaklaşım söz konusu olacaksa ne uzun dönemde yaşanan gelişim, ne de
düzenin yapısal kimliğinden kaynaklanan köklü sorunlar ve son dönemde iktidarın
otoriter uygulamalarının yol açtığı hukuksuzluklar görmezden gelinebilir! 15
Temmuz darbesinin hemen ardından ilan edilen ve tam 2 yıl boyunca devam
ettirilen olağanüstü hal sürecinde yaşanan hak ihlallerinin listesini yapmak
imkânsızdır.
Bu dönemde KHK’lar
marifetiyle yasal kılıf geçirilen hukuksuz icraatlarla adeta Kemalist buyurgan
devlet anlayışı ve alışkanlığına dönülmüş, “eski Türkiye”ye ait olduğu söylenen
pek çok hastalık nüksetmiş gibidir. İdarenin kendisini yer yer hukukun üstünde
konumlandırması ve sayısız mağduriyete yol açan kararlara imza atarken herhangi
bir bağlayıcı çerçeveye tâbi olma zorunluluğu hissetmemesine ilaveten yargının
da somut suç bulguları aramaksızın niyetler üzerinden yargılama yoluna gidip,
ağır cezalara hükmetmesi artık vaka-i adiyeden olmuştur.
Ve tüm bunlardan
daha vahim olanı ise yaşanan tüm bu haksızlıklara, zulümlere itiraz etmesi,
isyan etmesi gerekenlerin muhalif yaklaşımlara karşı artan tahammülsüzlük ve
bastırma-susturma eğiliminin ortaya çıkardığı hukuksuzlukları ısrarla
geçiştirmeye kalkışmasıdır. Kemalist diktatörlüğün baskısını, zulmünü,
hukuktanımazlığını nesiller boyu yaşamış ve bazen kısık, bazen gür sesle ama
her zaman adaletsizliğe karşı çıkmış, en azından buğz etmiş kesimlerin sırf
iktidardaki kadrolara duydukları yakınlıktan ötürü pek çok şaibeli, yanlış,
haksız icraatı tevil etme çabasına girişmeleri ise giderek kendilerini daha
gülünç ve tutarsız bir konuma sürüklemektedir.
Resmî İdeolojinin Kutsalları
Düşünce özgürlüğüne
dair bunca vurguya rağmen, başta Atatürk, Türklük ve devletin güvenliği
tartışmaları olmak üzere, resmî ideolojinin esaslarını, temellerini oluşturduğu
düşünülen konulara, kurumlara ve aynı çerçeveyi temsil ettiği varsayılan
sembollere ilişkin olarak aykırı yaklaşımlar hâlâ ciddi risk kaynağı teşkil
etmektedir. Sistemin, etraflarında kutsallık halesi ördüğü birtakım konuların,
kavramların, sembollerin tartışılmasına, bunlarla alakalı sorular sorulmasına
asla rızası bulunmuyor. Eğitim sisteminden başlayarak her alanda ve her tür
araçla tabulaştırdığı bu alana yönelik her türlü farklı yaklaşımı, eleştiriyi,
sorgulamayı adeta varlık nedenine yönelik bir tehdit, varoluş misyonunu tahrip
amaçlı bir saldırı şeklinde algılıyor.
Bu yüzdendir ki,
okulda Atatürk ile ilgili aykırı bir soru sormaya kalkan çocuğun öğretmeninden
aldığı tepkiyle; stüdyoda konuğunun Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ilişkin
eleştirisinden paniğe kapılan gazetecinin tahammülsüzlüğü ya da iktidar kibriyle
konuşan siyasinin hoşlanmadığı bir hususta kendisine soru sormaya teşebbüs eden
muhabiri fırçalaması arasında açık bir benzerlik mevcut. Tümünde aynı ruh hâlinin
izlerini görmek mümkün. Devletin resmî kültürünün her düzeyde ürettiği korku
ile karşılama ve aykırılıkları, farklılıkları sindirme yoluyla savuşturma,
püskürtme mantığı işletilmekte.
Sorunun Kaynağı: Devlete Egemen Zihniyet Ve
Kurumsallaşmış İşleyiş
İnsan hakları
ihlalleri Türkiye’de asla münferit vakıalardan ibaret bir mesele olmayıp tam
bir çeşitlilik içerir. Belli kesimlerle, şahıslarla, eğilim ya da anlayışlarla
sınırlı kalmayan bir ihlal zinciri söz konusudur. Devletin resmî ideolojisi ve
egemen siyasetine muhalif ya da muhalif olduğundan kuşkulanılan herkesin ve her
eğilimin her an maruz kalabileceği durumlardır bunlar. Dönem dönem -bilhassa da
dış konjonktürün zorlamaları neticesinde- yoğunluğu azalsa da; belli dönemlerde
belli çevrelerin özellikle hedef alınması gibi bir seçicilik söz konusu olsa da
sonuçta ihlal politikası süreklilik arz etmektedir.
Totaliter bir resmî
ideoloji, yasaklayıcı bir mevzuat ve baskıcı pratikten oluşan bir sacayağı inşa
edilmiş hâlde. Öncelikle resmî ideoloji güvensizlik ve kaygı temelinde
biçimlenmiştir ve hiç durmaksızın gerilim ve korku üretmektedir. Bu durum
pratiğe inkârcı, yasakçı bir tutum şeklinde yansımaktadır. Ve kısıtlayıcı,
daraltıcı mevzuatın da boşluk bıraktığı alanlar söz konusu olduğunda ise
uygulama aşamasında kimi zaman bireysel inisiyatifler kullanılmak suretiyle ve
yetkiler en dar ve kaba yorumla kullanılarak çember tamamlanmaktadır.
Aşma Önünde Asıl Engel: Toplumsal Temelde Bir Karşı
Koyuş, Bir İtiraz Eksikliği
Devletten
kaynaklanan hak ihlallerinin yaygın ve sürekli olmasına karşın toplumda ciddi
bir tepkinin gelişmediği görülmektedir. Bu durumun belirleyici iki sebebi
mevcuttur. Tepkisizliği besleyen sebeplerden biri otoriteyi temsil eden
güçlerin karşı çıkışlara tahammülsüzlüğüdür. Devletin her türlü karşı çıkışı,
itirazı “yılanın başı küçükken ezilmeli!” mantığıyla ezme, yok etme eğilimi
nesiller boyu devam eden bir korku iklimi meydana getirmiştir.
Tepkisizliğin bir
diğer sebebi ise yüzyıllara uzanan itaat geleneği ve kültürüdür. Otoriteye
bağlılık, emirlere itaat kültürü çok köklüdür. Üstelik bu sadece edilgenlik
pozisyonunda kalmamakta, belli durumlarda otoritenin verdiği yetki ve sağladığı
imkânları doğrudan haksızlığı savunmanın, şiddet uygulamanın aracı olarak
kullanma eğilimini de besleyebilmektedir. Nitekim bir dönemin mağdurları bir
başka süreçte çok rahatlıkla zalimlere dönüşebilmekte, bunu da rahatlıkla
içselleştirebilmektedirler.
Biz zulme uğrarsak
kötü, bize zulmedenler haksız, ama sevmediklerimiz zulme maruz kaldıklarından şikâyet
ediyorlarsa kesinlikle yalandır ve bizimkilerin icraatlarının mutlaka haklı bir
sebebi vardır anlayışı hemen her kesimde çok yaygın bir zihinsel hastalık hâlini
almış gibidir. Cumhuriyet tarihi boyunca devletin sırasıyla her kesimi ezmesi,
baskı altına almasına rağmen, belli dönemlerde devleti yanında hisseden
kesimlerin diğerlerine karşı acımasız bir tavır geliştirmesi bu hâli ortaya
koymaktadır. Alevilerin Kemalizmin militan savunucuları olması; solcuların
ilerici olarak addettikleri darbecilerin safında yer almaları; dindarların
Türkçülüğe meyletmeleri gibi hâller bu duruma işaret etmektedir.
Bugün de ne yazık
ki, siyasi iktidarın ortaya koyduğu iddialar, söylemler, tüm açıklama ve
suçlama biçimleri bilhassa dindar camia nezdinde neredeyse hiç sorgulamaksızın
kabullenilmektedir. FETÖ’cü damgası vurulan herkes ve her kuruluş her türlü
baskıyı, köteği hak etmiş olarak görülmekte, yaygın biçimde devam eden hak
ihlalleri görmezden gelinmektedir. Büyükada, Rahip, Osman Kavala vb. davalarda
icra edilen hukuksuzluğu sanıkların siyasi-ideolojik kimliklerini öne
çıkartarak görünmez kılanlar binlerce başörtülü hanımın darbecilikle itham
edilmesini de normalleştirmekte pek zorluk çekmemişlerdir.
Bu mantık Furkan
Vakfı ve Alpaslan Kuytul örneğinde görüldüğü üzere iktidara muhalefetini biraz
sert sözlerle ortaya koyanların her türlü baskıya maruz kalmalarını
doğallaştırmıştır. Ülkede inşa edilen otoriter-baskıcı iklim aynı şekilde Hizb-ut
Tahrir mensuplarının silahlı örgüt mensubiyetiyle suçlanıp cezalandırılmalarını
da büyük bir sessizlikle karşılayabilmiştir.
İnsan hakları
sorununu gündemleştirme ile ilgili olarak çok temel zaafların mevcut olduğu
görülmek zorundadır. Bu zaaflar tutarlı, ilkeli ve sürdürülebilir bir
perspektif ortaya koymayı güçleştirmektedir. Bunları ilkeli yaklaşım eksikliği;
cesaretsizlik ve fedakârlık eksikliği ve çifte standartçılık, daha doğrusu
standartsızlık şeklinde özetlemek mümkündür.
Her Şartta ve Dönemde Adil Şahitlik Vazifesi
Özetle insan
hakları alanında yaşanan sıkıntıların, ihlallerin yaşadığımız ülkede gerek sistemden
gerek toplumsal alışkanlıklar ve kabullerden kaynaklanan bir zemine oturduğunu görmek
durumundayız. Ne yazık ki, her durumda hakkın şahitliğini üstlenmesi gereken
Müslümanların büyükçe bir bölümünün de bu süreçte iktidar kadrolarına duyulan
aşırı güven veya sempati nedeniyle adalet ve hakkaniyet ölçülerinden hayli
uzaklaştıkları ortadadır. Adil bir bakış açısıyla çok açık, çok net haksızlık,
zulüm olarak tespit edilmesi gereken vakalar bir dizi teville meşru ve mazur
kılınmaya çalışılmaktadır.
Kısa vadede,
sempati duyulan ya da düşmanlarına karşı desteklenen siyasi iktidarın rahatlaması,
eleştirilerden, suçlamalardan muaf tutulması anlamına gelen bu tutum uzun
vadede mevcut siyasi kadrolara da aslında büyük bir kötülüktür. Çünkü yanlışın
yapanın yanına kâr kaldığı bir ortamı tesis etmek asla yanlış yapana fayda
sağlamaz, ona iyilik anlamına gelmez. Bilakis kendisini düzeltme, yanlışından
rücu etme fırsatından mahrum edilmesi anlamına gelir ve kötülük demektir.
Öte yandan Allah Teâlâ’nın
[فَاسْتَقِمْ
كَمَا أُمِرْتَ] “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[1]
buyruğunun muhatabı olan Müslümanların şahit oldukları yanlışlar, haksızlıklar,
hukuksuzluklar karşısında sessiz kalmaları, adalet ve merhamet ilkelerinden
uzaklaşmaları ise son derece büyük bir tehlikedir. Öyle ki, her şartta hakkı,
hakikati haykırmakla mükellef olan müminleri bu dünyada adil şahitliğin
onurundan, ahiret yurdunda ise Rabbu’l âlemin’in rahmetinden mahrum edebilecek
vahim bir yanlıştır!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış