TÜRKİYE’NİN İNSAN HAKLARI SORUNU VE SORUMLULUĞUMUZ

Rıdvan Kaya

Türkiye’de AK Parti iktidarı döneminde düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanının ne kadar genişlediği konusunda rivayet muhtelif. Bir tarafta özde hiçbir ilerlemenin gerçekleşmediğini savunanlar var. Bunlara göre makyaj malzemesi olmaktan ibaret düzenlemelerle göz boyanıyor! Buna karşın bilhassa 28 Şubat zorbalığından bu yana yaşananları devrim çapında gelişmeler olarak algılayan ve genelde de siyasi iktidara paralel tutum sahibi çevreler açısından ise düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önünde artık hiçbir engel kalmamış durumda. Bu yaklaşımı benimseyenlere bakılırsa zaman zaman yaşanan sıkıntılar arıza kabilinden istisnalar olmaktan öteye geçmiyor!

Gerçek ise muhtemelen bu iki uç yaklaşımın, propaganda boyutu öne çıkan bu iki tutumun arasında bir yerlerde aranmalı! Şüphesiz İmam Hatip okullarının önünde ellerinde sopalarla polislerin başörtülü öğrencileri kovaladığı dönemlerden bu yana hiçbir ilerlemenin olmadığı, dekoratif değişikliklerle göz boyamaya çalışıldığı tezi oldukça abartılı bir iddiadır. Bu yaklaşım siyasal sürece ilişkin olarak nesnel değerlendirme ve somut tahlillerden ziyade kaba bir reddiyecilik içerir.

Öte yandan ortalığı güllük gülistanlık gibi sunan anlayış ise aynı toptancılıktan hareketle tam tersi bir uca savrulmakta ve birtakım verilere aşırı yaslanarak mevcut sorunları halının altına süpürmektedir. Bilhassa 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gelişen otoriter-devletçi atmosferin ortaya çıkardığı devasa haksızlıklar, hukuksuzluklar bunca ayyuka çıkmışken son derece toz pembe tablolar çizmek şüphesiz sadece gerçeklere uzaklığın değil, vicdan ve adalet duygularından da bir hayli sıyrılmışlığın göstergesi sayılabilir. 

Oysa gerçekçi ve adil bir yaklaşım söz konusu olacaksa ne uzun dönemde yaşanan gelişim, ne de düzenin yapısal kimliğinden kaynaklanan köklü sorunlar ve son dönemde iktidarın otoriter uygulamalarının yol açtığı hukuksuzluklar görmezden gelinebilir! 15 Temmuz darbesinin hemen ardından ilan edilen ve tam 2 yıl boyunca devam ettirilen olağanüstü hal sürecinde yaşanan hak ihlallerinin listesini yapmak imkânsızdır.

Bu dönemde KHK’lar marifetiyle yasal kılıf geçirilen hukuksuz icraatlarla adeta Kemalist buyurgan devlet anlayışı ve alışkanlığına dönülmüş, “eski Türkiye”ye ait olduğu söylenen pek çok hastalık nüksetmiş gibidir. İdarenin kendisini yer yer hukukun üstünde konumlandırması ve sayısız mağduriyete yol açan kararlara imza atarken herhangi bir bağlayıcı çerçeveye tâbi olma zorunluluğu hissetmemesine ilaveten yargının da somut suç bulguları aramaksızın niyetler üzerinden yargılama yoluna gidip, ağır cezalara hükmetmesi artık vaka-i adiyeden olmuştur.

Ve tüm bunlardan daha vahim olanı ise yaşanan tüm bu haksızlıklara, zulümlere itiraz etmesi, isyan etmesi gerekenlerin muhalif yaklaşımlara karşı artan tahammülsüzlük ve bastırma-susturma eğiliminin ortaya çıkardığı hukuksuzlukları ısrarla geçiştirmeye kalkışmasıdır. Kemalist diktatörlüğün baskısını, zulmünü, hukuktanımazlığını nesiller boyu yaşamış ve bazen kısık, bazen gür sesle ama her zaman adaletsizliğe karşı çıkmış, en azından buğz etmiş kesimlerin sırf iktidardaki kadrolara duydukları yakınlıktan ötürü pek çok şaibeli, yanlış, haksız icraatı tevil etme çabasına girişmeleri ise giderek kendilerini daha gülünç ve tutarsız bir konuma sürüklemektedir.

Resmî İdeolojinin Kutsalları

Düşünce özgürlüğüne dair bunca vurguya rağmen, başta Atatürk, Türklük ve devletin güvenliği tartışmaları olmak üzere, resmî ideolojinin esaslarını, temellerini oluşturduğu düşünülen konulara, kurumlara ve aynı çerçeveyi temsil ettiği varsayılan sembollere ilişkin olarak aykırı yaklaşımlar hâlâ ciddi risk kaynağı teşkil etmektedir. Sistemin, etraflarında kutsallık halesi ördüğü birtakım konuların, kavramların, sembollerin tartışılmasına, bunlarla alakalı sorular sorulmasına asla rızası bulunmuyor. Eğitim sisteminden başlayarak her alanda ve her tür araçla tabulaştırdığı bu alana yönelik her türlü farklı yaklaşımı, eleştiriyi, sorgulamayı adeta varlık nedenine yönelik bir tehdit, varoluş misyonunu tahrip amaçlı bir saldırı şeklinde algılıyor.

Bu yüzdendir ki, okulda Atatürk ile ilgili aykırı bir soru sormaya kalkan çocuğun öğretmeninden aldığı tepkiyle; stüdyoda konuğunun Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ilişkin eleştirisinden paniğe kapılan gazetecinin tahammülsüzlüğü ya da iktidar kibriyle konuşan siyasinin hoşlanmadığı bir hususta kendisine soru sormaya teşebbüs eden muhabiri fırçalaması arasında açık bir benzerlik mevcut. Tümünde aynı ruh hâlinin izlerini görmek mümkün. Devletin resmî kültürünün her düzeyde ürettiği korku ile karşılama ve aykırılıkları, farklılıkları sindirme yoluyla savuşturma, püskürtme mantığı işletilmekte.

Sorunun Kaynağı: Devlete Egemen Zihniyet Ve Kurumsallaşmış İşleyiş

İnsan hakları ihlalleri Türkiye’de asla münferit vakıalardan ibaret bir mesele olmayıp tam bir çeşitlilik içerir. Belli kesimlerle, şahıslarla, eğilim ya da anlayışlarla sınırlı kalmayan bir ihlal zinciri söz konusudur. Devletin resmî ideolojisi ve egemen siyasetine muhalif ya da muhalif olduğundan kuşkulanılan herkesin ve her eğilimin her an maruz kalabileceği durumlardır bunlar. Dönem dönem -bilhassa da dış konjonktürün zorlamaları neticesinde- yoğunluğu azalsa da; belli dönemlerde belli çevrelerin özellikle hedef alınması gibi bir seçicilik söz konusu olsa da sonuçta ihlal politikası süreklilik arz etmektedir.

Totaliter bir resmî ideoloji, yasaklayıcı bir mevzuat ve baskıcı pratikten oluşan bir sacayağı inşa edilmiş hâlde. Öncelikle resmî ideoloji güvensizlik ve kaygı temelinde biçimlenmiştir ve hiç durmaksızın gerilim ve korku üretmektedir. Bu durum pratiğe inkârcı, yasakçı bir tutum şeklinde yansımaktadır. Ve kısıtlayıcı, daraltıcı mevzuatın da boşluk bıraktığı alanlar söz konusu olduğunda ise uygulama aşamasında kimi zaman bireysel inisiyatifler kullanılmak suretiyle ve yetkiler en dar ve kaba yorumla kullanılarak çember tamamlanmaktadır.

Aşma Önünde Asıl Engel: Toplumsal Temelde Bir Karşı Koyuş, Bir İtiraz Eksikliği

Devletten kaynaklanan hak ihlallerinin yaygın ve sürekli olmasına karşın toplumda ciddi bir tepkinin gelişmediği görülmektedir. Bu durumun belirleyici iki sebebi mevcuttur. Tepkisizliği besleyen sebeplerden biri otoriteyi temsil eden güçlerin karşı çıkışlara tahammülsüzlüğüdür. Devletin her türlü karşı çıkışı, itirazı “yılanın başı küçükken ezilmeli!” mantığıyla ezme, yok etme eğilimi nesiller boyu devam eden bir korku iklimi meydana getirmiştir.

Tepkisizliğin bir diğer sebebi ise yüzyıllara uzanan itaat geleneği ve kültürüdür. Otoriteye bağlılık, emirlere itaat kültürü çok köklüdür. Üstelik bu sadece edilgenlik pozisyonunda kalmamakta, belli durumlarda otoritenin verdiği yetki ve sağladığı imkânları doğrudan haksızlığı savunmanın, şiddet uygulamanın aracı olarak kullanma eğilimini de besleyebilmektedir. Nitekim bir dönemin mağdurları bir başka süreçte çok rahatlıkla zalimlere dönüşebilmekte, bunu da rahatlıkla içselleştirebilmektedirler.

Biz zulme uğrarsak kötü, bize zulmedenler haksız, ama sevmediklerimiz zulme maruz kaldıklarından şikâyet ediyorlarsa kesinlikle yalandır ve bizimkilerin icraatlarının mutlaka haklı bir sebebi vardır anlayışı hemen her kesimde çok yaygın bir zihinsel hastalık hâlini almış gibidir. Cumhuriyet tarihi boyunca devletin sırasıyla her kesimi ezmesi, baskı altına almasına rağmen, belli dönemlerde devleti yanında hisseden kesimlerin diğerlerine karşı acımasız bir tavır geliştirmesi bu hâli ortaya koymaktadır. Alevilerin Kemalizmin militan savunucuları olması; solcuların ilerici olarak addettikleri darbecilerin safında yer almaları; dindarların Türkçülüğe meyletmeleri gibi hâller bu duruma işaret etmektedir.

Bugün de ne yazık ki, siyasi iktidarın ortaya koyduğu iddialar, söylemler, tüm açıklama ve suçlama biçimleri bilhassa dindar camia nezdinde neredeyse hiç sorgulamaksızın kabullenilmektedir. FETÖ’cü damgası vurulan herkes ve her kuruluş her türlü baskıyı, köteği hak etmiş olarak görülmekte, yaygın biçimde devam eden hak ihlalleri görmezden gelinmektedir. Büyükada, Rahip, Osman Kavala vb. davalarda icra edilen hukuksuzluğu sanıkların siyasi-ideolojik kimliklerini öne çıkartarak görünmez kılanlar binlerce başörtülü hanımın darbecilikle itham edilmesini de normalleştirmekte pek zorluk çekmemişlerdir.

Bu mantık Furkan Vakfı ve Alpaslan Kuytul örneğinde görüldüğü üzere iktidara muhalefetini biraz sert sözlerle ortaya koyanların her türlü baskıya maruz kalmalarını doğallaştırmıştır. Ülkede inşa edilen otoriter-baskıcı iklim aynı şekilde Hizb-ut Tahrir mensuplarının silahlı örgüt mensubiyetiyle suçlanıp cezalandırılmalarını da büyük bir sessizlikle karşılayabilmiştir.  

İnsan hakları sorununu gündemleştirme ile ilgili olarak çok temel zaafların mevcut olduğu görülmek zorundadır. Bu zaaflar tutarlı, ilkeli ve sürdürülebilir bir perspektif ortaya koymayı güçleştirmektedir. Bunları ilkeli yaklaşım eksikliği; cesaretsizlik ve fedakârlık eksikliği ve çifte standartçılık, daha doğrusu standartsızlık şeklinde özetlemek mümkündür.

Her Şartta ve Dönemde Adil Şahitlik Vazifesi

Özetle insan hakları alanında yaşanan sıkıntıların, ihlallerin yaşadığımız ülkede gerek sistemden gerek toplumsal alışkanlıklar ve kabullerden kaynaklanan bir zemine oturduğunu görmek durumundayız. Ne yazık ki, her durumda hakkın şahitliğini üstlenmesi gereken Müslümanların büyükçe bir bölümünün de bu süreçte iktidar kadrolarına duyulan aşırı güven veya sempati nedeniyle adalet ve hakkaniyet ölçülerinden hayli uzaklaştıkları ortadadır. Adil bir bakış açısıyla çok açık, çok net haksızlık, zulüm olarak tespit edilmesi gereken vakalar bir dizi teville meşru ve mazur kılınmaya çalışılmaktadır.

Kısa vadede, sempati duyulan ya da düşmanlarına karşı desteklenen siyasi iktidarın rahatlaması, eleştirilerden, suçlamalardan muaf tutulması anlamına gelen bu tutum uzun vadede mevcut siyasi kadrolara da aslında büyük bir kötülüktür. Çünkü yanlışın yapanın yanına kâr kaldığı bir ortamı tesis etmek asla yanlış yapana fayda sağlamaz, ona iyilik anlamına gelmez. Bilakis kendisini düzeltme, yanlışından rücu etme fırsatından mahrum edilmesi anlamına gelir ve kötülük demektir.

Öte yandan Allah Teâlâ’nın [فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ] “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[1] buyruğunun muhatabı olan Müslümanların şahit oldukları yanlışlar, haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında sessiz kalmaları, adalet ve merhamet ilkelerinden uzaklaşmaları ise son derece büyük bir tehlikedir. Öyle ki, her şartta hakkı, hakikati haykırmakla mükellef olan müminleri bu dünyada adil şahitliğin onurundan, ahiret yurdunda ise Rabbu’l âlemin’in rahmetinden mahrum edebilecek vahim bir yanlıştır!



[1] Hud Suresi 11


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz