STATÜKO KATALİZÖRÜ NASIL OLUNUR/EĞİTİLİR?

Dr. Abdurrahim Şen

İslâm; kuşatıcı bir düşünce, insanın sosyal, siyasi, ekonomik problemlerine çözüm içeren kapsamlı bir hayat nizamı. İnsanın yaratıcı ile ilişkisini tanzim eden itikat ve ibadet hükümlerinin yanında sosyal, siyasi, ekonomik vs. diğer insanlarla ilişkisini tanzim eden hükümler getirmiş bir din. Bu hüküm ve fikirlerin vicdan ve zihinlerde teorik düşünceler olarak kalmaması için onları hayatta var edecek tatbik ile ilgili hükümler getirmiş bir din. İşte bunlara metot hükümleri diyoruz.

Lakin sömürge eğitim sistemi dinin teorik yönünü ibka[1] fakat onu hayatta var edecek metodik yönünü imha eden bir eğitim sistemiydi bu. Elbette gerek bireysel gerek toplumsal düzlemde dinin hayatta; bir toplumda yaşayan insanların aralarındaki ilişkilerinde ve bu toplumun diğer toplumlarla -uluslararası- ilişkilerinde ahkâmının tatbik edilir olabilmesi için bir metoda yani bir devlete ihtiyacı vardı ve tarihte din hep onunla ayakta kalmıştı. İşte sömürge kültürü ile aklını ve zihnini beslemiş olan düşün çevrelerinin sürekli olarak metot hükümlerine saldırmaları, onları (devlet, yönetim sistemi) yok saymaları bu yüzdendi. Bunları “yok” saymadan demokratik, kapitalist ve liberal sistemlerine uygulama alanı açamazlardı.

Sömürgenin inşa ettiği laik devletlerin eğitim politikaları çerçevesinde din, bu dinin hukuku bir neslin sonraki nesle aktardığı bir eğitim müfredatı mesailine indirgendi. Tedris edildikçe insana haz veren manevi bir doyum aracı, lakin mensuplarının pratik yaşamlarına hâkim olmayan, ilişkilerini düzenlemeyen bir bilgi malzemesine dönüştü. Bu dinin hukuk sistemi/fıkıh medrese ve ilahiyat fakültelerinde okutuldu lakin onu tatbik edecek devletin gereksiz olduğu söylenip durdu. Böylece dini vicdana hapsetmenin tüm aparat fikirleri icat edilmişti. Artık Allah’ın rızasını kazanmak için illa da İslâmi bir devlete gerek yoktu. Hasbelkader ümmetin yaşadığı can yakıcı hadiselerden etkilenerek “ne olacak hocam bu ümmetimizin hâli” formatında bir soru yönelttiğinde zihin demogoji üretmeye hazır, stabilize hâle getirilmişti: “Sen iyi bir talebe ol, gerisini Allah verir.” Böylece modern ulus devletin arzuladığı “uysal yurttaşlık” konsepti içinde kıyamete kadar İslâm her neslin sonrakine aktaracağı eğitim müfredatına dönüştürülmüştü. “Uysal yurttaşlık” meselesi hâlledildikten sonra artık her yerde Kur’an ya da hadis eğitiminin icra edilmesine bir mani yoktu.

Bundan dolayı Kur’an Fatiha’dan başlanıp Nas’tan çıkılarak tefsir edilir de Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in henüz vahiy tamamlanmadan kurduğu devletin nasıl kurulacağına ilişkin metot bir türlü bulunamaz. Mushaf henüz altı adet iken devletinin ulaştığı bu geniş coğrafyada yaşatılması için gerekli olan metodun ne olduğu istihraç edilemez. Bırakın onu, bir devlet, bir iktisat tasavvuru oluşmaz. Tam aksine bu alanlarla ilgili dinin belirli bir sistem vaz etmediği söylenir durur. Üstelik zihinlerde en çok değersizleş-tiril-en bu konular olur. Dini tam da bu alanlardan tecrid etmeye çalışan laiklerle yarışır gibi canhıraş “sistem yok” vurgusu yapılır. Abdest, taharet, namaz, oruç, ahlak vb. bireysel alana ilişkin ibadetlerin erkân ve şartları Kur’an ve Sünnet’te sistematik biçimde yer almadığı hâlde bunlar kolaylıkla sistematize edilebilinirken siyasal ve toplumsal alana ilişkin ahkâm söz konusu olunca “belli bir sistem yok” nakaratı tekrarlanır durur. Aynı şey hadisler için de geçerlidir. Nebi’nin imaret, imamet, siyaset (yönetim), servetlerin (iktisat) ve adaletin (kadâ) tevzîi için ferman buyurduğu hadis külliyatı ders halkalarının konusu olur da bir türlü bunları bir proje olarak topluma taşıyacak siyasi kitle teşekkül etmez. Teşekkül etmediği gibi bu potansiyel kitleler seçim arifesinde istisnasız her biri laik, demokrat ve liberal tüzük, politika ve siyasetlere sahip partilerden birine, vagonların blok blok lokomotiflere bağlandığı gibi bağlanır ve böylece yöneticileri Müslüman olsa da demokratik, liberal sömürge fikir ve projeleri ümmetimizi çekip götürür. On yıllar sonra gerçeği anlayıp bir makas değişikliği sırasında tekrar süslü püslü yeni bir lokomotif perona gelir ve kendi istikametinde yol almak isteyen ümmetimizi peşine takar sürükler, yıllar böyle geçer gider.

Bu eğitim sisteminin icat ettiği “bilgin” prototipi modern uluslararası sistemin inşa ettiği konjonktürü maslahat-zaruret gereği referans kabul ederek sözde savunduğu gelenekten kopar. Modern paradigmayı referans alarak dini kuşa çeviren modernistler ile modern paradigmanın inşa ettiği konjonktürü zaruret gereği esas alanlar birbirinin kopyasına dönüşmektedirler.

Sömürgenin inşa etmek istediği din anlayışı en can yakıcı sorunlar karşısında bile “eğitimsizlik kardeşim” retoriğini tekrarlayan “cins kafalar” üretti. Heder edilen canların, namusların ve işgal edilmiş coğrafyaların korunması, ancak ilgili ahkâmın tatbiki ile mümkün olabilecek iken hiç ilgisiz bir şekilde “Salahaddin gibi namaz kılabildiğimizde Kudüs kurtulacak!” vb. beylik laflara kurban verildi beldelerimiz.

Irzların, canların ve malların korunması bir hüküm, namaz da bir hükümdür. Abdest, namaz hüküm; zekât da bir hükümdür. Namazı kıldığınızda zekâtı vermiş olmayacağınız gibi Allah ve Rasulü’ne savaş açmak anlamına gelen faizi ortadan kaldırmış da olmazsınız. Bir ibadet olarak dua ettiğinizde topraklarınızın işgali de son bulmaz. Rabbimiz toprakları işgalden kurtarma, canları ve namusları muhafaza etme mükellefiyetini yükleyen ilgili hükümleri bazı metot hükümlerin yerine getirilmesine bağlamıştır. Bu hükümler diğer hükümlerin güvencesi olarak yerine getirildiğinde yerine gelmiş olur. Bu sebeple klasik fıkıh ve kelam kitaplarında âlimler, imametin (İslâm Devleti) farz olduğuna dair görüşlerini, toplumsal/kamusal alana ilişkin hükümleri tatbik edecek bir kamu otoritesinin zorunluluğuna dayandırmışlardır. Zira bu hükümler fertler değil ancak bir kamu otoritesi tarafından yürürlüğe konulabilir. Metot (devlet) olmadığı sürece söz konusu ahkâm 1,5 milyar Müslümanın vicdanlarında mahkûm olmaya devam edecektir.

Metot derken neyi kastediyoruz. “Kim bir halifeye beyatsız ölürse cahiliyye ölümüyle ölür.” hadis-i şerifinde açıkça ifade edildiği üzere İslâm halifeyi nasp etmeyi farz kılarak şer’î ahkâmı vicdanlara mahkûm edilecek hükümler olmaktan çıkaran metot hükümleri vaz etmiştir. Bundan dolayı Sahabe farz olduğu hâlde Nebi’nin cenazesini, defin işlemlerini dahi geciktirmiştir.

Mescid-i Aksa’nın ya da işgal altındaki herhangi bir Müslüman toprağının kurtarılmasını dahi bireysel bir ibadet alanı ile irtibatlandıran bir din yorumu moda oldu. Ümmetimizin içinde bulunduğu durum ve şer’î nasslar bir devlet kalkanını zorunlu kılarken, dua kalkanı onun yerine ikame edildi. Salya sümük ağlayarak dua eden ulema canları, malları ve kutsal toprakları muhafazadan mükellef ümeraya ma’rufu emretmediği, mevcut durumu koruyan uluslararası anlaşmalara imza atarken ümerayı münkerden nehyetmediği müddetçe duaların kabul olmayacağını bilmiyor mu? Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez.”

Serada yetiştirilmiş, şurada ve burada mantar gibi karşımıza çıkan bu din anlatım dili, işgalin sonlandırılması gibi ancak İslâmi bir devlet organizasyonu içinde orduların seferber edilmesiyle gerçekleşebileceğini kitlelerin dikkatlerinden kaçıran bir illüzyona dönüşüyor. Bunlar, hayattan tasfiye ettikten sonra Rönesans aydınlarının din adamlarına telkin ettikleri avutucu masallara benziyor. “Kalbini temizle, Tanrı devletini armağan eder.”

Bu edebiyatı en iyi beceren dil ustalarından biri Gazze’nin vurulduğu 2008’de “Gazze’yi öyle bir imar etmeliyiz, öyle bir imar etmeliyiz ki Allah düşmanları ‘aman bir daha yerle bir etmeyelim Müslümanlar daha iyisini inşa ederler’ desinler ve şehirlerimizi yıkmaktan imtina etsinler!” diyebiliyordu. Bize mantık dersleri veren bu insanlar en yakıcı sorunlarımız karşısında bile en basit mantığı yürütmekten aciz, zihinleri kötürüm eden demagoji ustaları olarak karşımıza çıkabiliyor.

Esasında bu zevat kendi yurtları, evleri, edebiyat parçaladıkları mekânları yanıp tutuştuğunda, tabiri caizse ateş bacayı sardığında asla dinleyici kitlelerine, “Bu ateş içinizde Ömer gibi namaz kılanlar çıkınca sönecek.” demez, derhal itfaiyeyi arar. Yani fiilî sonuç doğuracak sorunu çözecek türden davranış sergiler, ilgili kurumdan hizmet talebinde bulunur. Yangında 110’u, asayiş sorununda 155’i, hastalık durumunda 112’yi arar da ümmetin meselesinde topu taca atar gibi kâh duaya kâh namaza kâh ahlaka bağlar meseleyi. Bu bıktırıcı ve usandırıcı din edebiyatı tam da sömürgecinin istediği din anlatım dilidir. Zira kendisini hayatta var edecek metottan yoksun ve bir yığın demagojilerle bezenmiş din, kıyamete kadar da anlatılsa hiçbir şey değişmeyecektir. Sadece geniş kitleler üzerinde mevsimlik bir heyecan yaratıcı, yaldızlı bir din edebiyatı geliştirilmiş olacak ve yeni yakıcı sorunlar ve kriz dönemleri için Müslümanları avutucu ve çaresizliğe boğacak ve onları fasit bir daireye hapsedecektir.

Hâlbuki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem henüz davetinin ilk yıllarında bile bu dinin, tevhid kelimesinin siyasi bir mesaj taşıdığını hatta Arap ve acem (Arap olmayan) yani bütün insanların mülküne, topraklarına hükmetmeyi amaçladığını açıkça izhar ediyordu. Davetini, söylemlerini biraz yumuşatması ve değiştirmesi talepleri ile geldiklerinde onlara şunu söyledi: “Ey amca! Ben onları bir kelimeye çağırıyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, acemler, onlara cizye verecekler.” Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem kelimenin tam anlamıyla siyasi bir kimlik sergiliyordu. Buradan şunu anlıyoruz ki, İslâm’ın teorik olan hüküm ve çözümlerini pratikte uygulayacak bir devletin (metot) olmadığı zamanlarda onu toplumda hissedilebilir kılacak şey toplumsal ve küresel çapta sorunlara ilişkin çözümlerini şer’î naslara bina eden, İslâmi fikir ve düşünceler üzerine inşa olunmuş siyasi bir kitledir. İşte İslâm’ın hâkim olmadığı bir dünyada eğitim, böyle bir pratiğin içerisinde verilir. İslâmi eğitim, şimdikilerin bir sonrakilere aktaracağı malumat ve müfredat konusu hâline getirildiğinde onu hayattan ayıran sekülerlerin hattı üzerinde yürünüyor demektir ki, yozlaşmanın kaynağı budur. Artık fen, sosyal ve dini alanlarda çok iyi eğitilmiş nesillerimiz var ama bu eğitim onları, siyasi meselelere demokrat, iktisadi meselelere kapitalist ve liberal, toplumsal meselelere özgürlükçü, ümmet coğrafyasına milli duygu ve düşüncelerle bakmaktan alıkoymuyor. Mevcut paradigma üzerinden verilen eğitim sadece mevcut durumu meşrulaştırıcı ve statüko lehine katalizörlük işlevini yerine getiren bir işlev görüyor. 

Örneğin siyer eğitimi, dini hayattan ayıran paradigma üzerinden verildiğinde, öylece kürsüsünden sürekli insanlara ahlak dersleri veren ders halkalarında insanlara bilgi yükleyen bir Rasul profili çıkıyor. Hâlbuki O kelimenin tam anlamıyla siyasi bir kitlenin lideri idi. O’nun siyasi kimliği/vizyonu sadece içinde yaşadığı çağa değil geleceğe dahi uzanıyordu. Hicret yolculuğunda izini bulan Süraka’ya, “Ey Sürâka! Sen Kisrâ’nın bileziklerini koluna takınacağın, kemerini kuşanacağın ve tacını giyeceğin zaman nasılsın?!” dedi. Sürâka: “Krallar kralı Kisrâ b. Hürmüz’ün mü?!” diye hayretle sorunca, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Evet!” buyuruyordu. Böylece Fars beldelerinin fethedilip Kisrâ’nın servetinin Ashabına ganimet kılınacağını, Allah’tan başka koruyucu kimsesi olmadığı bir durumda haber veriyordu. Lakin bütün bunların üstesinden gelebilecek devlete giden yolda, iki yıl öncesinde Musab b. Umeyr’i Medine’ye gönderiyordu. İşte bu onun siyasi bir kitle organize ettiğini göstermektedir. Biz ise henüz on dokuz yaşında bir devletin anahtarlarını, kendisini stratejik planın parçası olarak Medine’ye gönderen Nebi’ye teslim eden büyük devlet adamı Musab’ı ilk öğretmen derekesine indirerek bu boğucu eğitim fetişizmine onu da ve İslâmi inkılabı gerçekleştiren büyük eylemini de kurban veriyorduk.

İşte sömürge eğitimi bunu yaptı. Bu sayede ümmete tarih boyunca hayat veren dini metinleri, nassları koyu bireyselliğe mahkûm etti, başta Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere tarih yapmış kahramanları kadükleştirdi. Bir devlet kurmuş, devlet kurmak için İslâm akidesini esas alarak fikrî ve siyasi bir kitle oluşturmuş bir Nebi’nin en büyük Sünnetini bizlere unutturdu.

“Ümmetimin fesat zamanında kim benim (unutulmuş) Sünnetime sarılırsa ona yüz şehit sevabı vardır.”



[1] Bakileştirmek, kalıcı kılmak


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz