İslâm; kuşatıcı bir
düşünce, insanın sosyal, siyasi, ekonomik problemlerine çözüm içeren kapsamlı
bir hayat nizamı. İnsanın yaratıcı ile ilişkisini tanzim eden itikat ve ibadet
hükümlerinin yanında sosyal, siyasi, ekonomik vs. diğer insanlarla ilişkisini tanzim
eden hükümler getirmiş bir din. Bu hüküm ve fikirlerin vicdan ve zihinlerde
teorik düşünceler olarak kalmaması için onları hayatta var edecek tatbik ile
ilgili hükümler getirmiş bir din. İşte bunlara metot hükümleri diyoruz.
Lakin sömürge
eğitim sistemi dinin teorik yönünü ibka[1]
fakat onu hayatta var edecek metodik yönünü imha eden bir eğitim sistemiydi bu.
Elbette gerek bireysel gerek toplumsal düzlemde dinin hayatta; bir toplumda
yaşayan insanların aralarındaki ilişkilerinde ve bu toplumun diğer toplumlarla
-uluslararası- ilişkilerinde ahkâmının tatbik edilir olabilmesi için bir metoda
yani bir devlete ihtiyacı vardı ve tarihte din hep onunla ayakta kalmıştı. İşte
sömürge kültürü ile aklını ve zihnini beslemiş olan düşün çevrelerinin sürekli
olarak metot hükümlerine saldırmaları, onları (devlet, yönetim sistemi) yok
saymaları bu yüzdendi. Bunları “yok” saymadan demokratik, kapitalist ve liberal
sistemlerine uygulama alanı açamazlardı.
Sömürgenin inşa
ettiği laik devletlerin eğitim politikaları çerçevesinde din, bu dinin hukuku
bir neslin sonraki nesle aktardığı bir eğitim müfredatı mesailine indirgendi.
Tedris edildikçe insana haz veren manevi bir doyum aracı, lakin mensuplarının
pratik yaşamlarına hâkim olmayan, ilişkilerini düzenlemeyen bir bilgi malzemesine
dönüştü. Bu dinin hukuk sistemi/fıkıh medrese ve ilahiyat fakültelerinde
okutuldu lakin onu tatbik edecek devletin gereksiz olduğu söylenip durdu.
Böylece dini vicdana hapsetmenin tüm aparat fikirleri icat edilmişti. Artık
Allah’ın rızasını kazanmak için illa da İslâmi bir devlete gerek yoktu.
Hasbelkader ümmetin yaşadığı can yakıcı hadiselerden etkilenerek “ne olacak
hocam bu ümmetimizin hâli” formatında bir soru yönelttiğinde zihin demogoji
üretmeye hazır, stabilize hâle getirilmişti: “Sen iyi bir talebe ol, gerisini
Allah verir.” Böylece modern ulus devletin arzuladığı “uysal yurttaşlık”
konsepti içinde kıyamete kadar İslâm her neslin sonrakine aktaracağı eğitim
müfredatına dönüştürülmüştü. “Uysal yurttaşlık” meselesi hâlledildikten sonra artık
her yerde Kur’an ya da hadis eğitiminin icra edilmesine bir mani yoktu.
Bundan dolayı Kur’an
Fatiha’dan başlanıp Nas’tan çıkılarak tefsir edilir de Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in henüz
vahiy tamamlanmadan kurduğu devletin nasıl kurulacağına ilişkin metot bir türlü
bulunamaz. Mushaf henüz altı adet iken devletinin ulaştığı bu geniş coğrafyada
yaşatılması için gerekli olan metodun ne olduğu istihraç edilemez. Bırakın onu,
bir devlet, bir iktisat tasavvuru oluşmaz. Tam aksine bu alanlarla ilgili dinin
belirli bir sistem vaz etmediği söylenir durur. Üstelik zihinlerde en çok
değersizleş-tiril-en bu konular olur. Dini tam da bu alanlardan tecrid etmeye
çalışan laiklerle yarışır gibi canhıraş “sistem yok” vurgusu yapılır. Abdest,
taharet, namaz, oruç, ahlak vb. bireysel alana ilişkin ibadetlerin erkân ve
şartları Kur’an ve Sünnet’te sistematik biçimde yer almadığı hâlde bunlar
kolaylıkla sistematize edilebilinirken siyasal ve toplumsal alana ilişkin ahkâm
söz konusu olunca “belli bir sistem yok” nakaratı tekrarlanır durur. Aynı şey
hadisler için de geçerlidir. Nebi’nin imaret, imamet, siyaset (yönetim),
servetlerin (iktisat) ve adaletin (kadâ) tevzîi için ferman buyurduğu hadis
külliyatı ders halkalarının konusu olur da bir türlü bunları bir proje olarak
topluma taşıyacak siyasi kitle teşekkül etmez. Teşekkül etmediği gibi bu
potansiyel kitleler seçim arifesinde istisnasız her biri laik, demokrat ve
liberal tüzük, politika ve siyasetlere sahip partilerden birine, vagonların
blok blok lokomotiflere bağlandığı gibi bağlanır ve böylece yöneticileri
Müslüman olsa da demokratik, liberal sömürge fikir ve projeleri ümmetimizi
çekip götürür. On yıllar sonra gerçeği anlayıp bir makas değişikliği sırasında
tekrar süslü püslü yeni bir lokomotif perona gelir ve kendi istikametinde yol
almak isteyen ümmetimizi peşine takar sürükler, yıllar böyle geçer gider.
Bu eğitim
sisteminin icat ettiği “bilgin” prototipi modern uluslararası sistemin inşa
ettiği konjonktürü maslahat-zaruret gereği referans kabul ederek sözde savunduğu
gelenekten kopar. Modern paradigmayı referans alarak dini kuşa çeviren
modernistler ile modern paradigmanın inşa ettiği konjonktürü zaruret gereği
esas alanlar birbirinin kopyasına dönüşmektedirler.
Sömürgenin inşa
etmek istediği din anlayışı en can yakıcı sorunlar karşısında bile “eğitimsizlik
kardeşim” retoriğini tekrarlayan “cins kafalar” üretti. Heder edilen canların,
namusların ve işgal edilmiş coğrafyaların korunması, ancak ilgili ahkâmın
tatbiki ile mümkün olabilecek iken hiç ilgisiz bir şekilde “Salahaddin gibi
namaz kılabildiğimizde Kudüs kurtulacak!” vb. beylik laflara kurban verildi
beldelerimiz.
Irzların, canların
ve malların korunması bir hüküm, namaz da bir hükümdür. Abdest, namaz hüküm; zekât
da bir hükümdür. Namazı kıldığınızda zekâtı vermiş olmayacağınız gibi Allah ve
Rasulü’ne savaş açmak anlamına gelen faizi ortadan kaldırmış da olmazsınız. Bir
ibadet olarak dua ettiğinizde topraklarınızın işgali de son bulmaz. Rabbimiz
toprakları işgalden kurtarma, canları ve namusları muhafaza etme mükellefiyetini
yükleyen ilgili hükümleri bazı metot hükümlerin yerine getirilmesine
bağlamıştır. Bu hükümler diğer hükümlerin güvencesi olarak yerine
getirildiğinde yerine gelmiş olur. Bu sebeple klasik fıkıh ve kelam
kitaplarında âlimler, imametin (İslâm Devleti) farz olduğuna dair görüşlerini,
toplumsal/kamusal alana ilişkin hükümleri tatbik edecek bir kamu otoritesinin
zorunluluğuna dayandırmışlardır. Zira bu hükümler fertler değil ancak bir kamu
otoritesi tarafından yürürlüğe konulabilir. Metot (devlet) olmadığı sürece söz
konusu ahkâm 1,5 milyar Müslümanın vicdanlarında mahkûm olmaya devam edecektir.
Metot derken neyi
kastediyoruz. “Kim bir halifeye beyatsız ölürse cahiliyye ölümüyle ölür.”
hadis-i şerifinde açıkça ifade edildiği üzere İslâm halifeyi nasp etmeyi farz
kılarak şer’î ahkâmı vicdanlara mahkûm edilecek hükümler olmaktan çıkaran metot
hükümleri vaz etmiştir. Bundan dolayı Sahabe farz olduğu hâlde Nebi’nin
cenazesini, defin işlemlerini dahi geciktirmiştir.
Mescid-i Aksa’nın
ya da işgal altındaki herhangi bir Müslüman toprağının kurtarılmasını dahi
bireysel bir ibadet alanı ile irtibatlandıran bir din yorumu moda oldu.
Ümmetimizin içinde bulunduğu durum ve şer’î nasslar bir devlet kalkanını
zorunlu kılarken, dua kalkanı onun yerine ikame edildi. Salya sümük ağlayarak
dua eden ulema canları, malları ve kutsal toprakları muhafazadan mükellef
ümeraya ma’rufu emretmediği, mevcut durumu koruyan uluslararası anlaşmalara
imza atarken ümerayı münkerden nehyetmediği müddetçe duaların kabul
olmayacağını bilmiyor mu? Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun
ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından
sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul
edilmez.”
Serada
yetiştirilmiş, şurada ve burada mantar gibi karşımıza çıkan bu din anlatım
dili, işgalin sonlandırılması gibi ancak İslâmi bir devlet organizasyonu içinde
orduların seferber edilmesiyle gerçekleşebileceğini kitlelerin dikkatlerinden
kaçıran bir illüzyona dönüşüyor. Bunlar, hayattan tasfiye ettikten sonra
Rönesans aydınlarının din adamlarına telkin ettikleri avutucu masallara
benziyor. “Kalbini temizle, Tanrı devletini armağan eder.”
Bu edebiyatı en iyi
beceren dil ustalarından biri Gazze’nin vurulduğu 2008’de “Gazze’yi öyle bir
imar etmeliyiz, öyle bir imar etmeliyiz ki Allah düşmanları ‘aman bir daha
yerle bir etmeyelim Müslümanlar daha iyisini inşa ederler’ desinler ve
şehirlerimizi yıkmaktan imtina etsinler!” diyebiliyordu. Bize mantık
dersleri veren bu insanlar en yakıcı sorunlarımız karşısında bile en basit
mantığı yürütmekten aciz, zihinleri kötürüm eden demagoji ustaları olarak
karşımıza çıkabiliyor.
Esasında bu zevat
kendi yurtları, evleri, edebiyat parçaladıkları mekânları yanıp tutuştuğunda,
tabiri caizse ateş bacayı sardığında asla dinleyici kitlelerine, “Bu ateş
içinizde Ömer gibi namaz kılanlar çıkınca sönecek.” demez, derhal itfaiyeyi
arar. Yani fiilî sonuç doğuracak sorunu çözecek türden davranış sergiler, ilgili
kurumdan hizmet talebinde bulunur. Yangında 110’u, asayiş sorununda 155’i,
hastalık durumunda 112’yi arar da ümmetin meselesinde topu taca atar gibi kâh
duaya kâh namaza kâh ahlaka bağlar meseleyi. Bu bıktırıcı ve usandırıcı din
edebiyatı tam da sömürgecinin istediği din anlatım dilidir. Zira kendisini
hayatta var edecek metottan yoksun ve bir yığın demagojilerle bezenmiş din,
kıyamete kadar da anlatılsa hiçbir şey değişmeyecektir. Sadece geniş kitleler
üzerinde mevsimlik bir heyecan yaratıcı, yaldızlı bir din edebiyatı
geliştirilmiş olacak ve yeni yakıcı sorunlar ve kriz dönemleri için
Müslümanları avutucu ve çaresizliğe boğacak ve onları fasit bir daireye
hapsedecektir.
Hâlbuki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem henüz
davetinin ilk yıllarında bile bu dinin, tevhid kelimesinin siyasi bir mesaj
taşıdığını hatta Arap ve acem (Arap olmayan) yani bütün insanların mülküne,
topraklarına hükmetmeyi amaçladığını açıkça izhar ediyordu. Davetini,
söylemlerini biraz yumuşatması ve değiştirmesi talepleri ile geldiklerinde
onlara şunu söyledi: “Ey amca! Ben onları bir kelimeye çağırıyorum. Bir
kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, acemler, onlara cizye
verecekler.” Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem kelimenin tam anlamıyla siyasi bir kimlik sergiliyordu.
Buradan şunu anlıyoruz ki, İslâm’ın teorik olan hüküm ve çözümlerini pratikte
uygulayacak bir devletin (metot) olmadığı zamanlarda onu toplumda
hissedilebilir kılacak şey toplumsal ve küresel çapta sorunlara ilişkin
çözümlerini şer’î naslara bina eden, İslâmi fikir ve düşünceler üzerine inşa
olunmuş siyasi bir kitledir. İşte İslâm’ın hâkim olmadığı bir dünyada eğitim,
böyle bir pratiğin içerisinde verilir. İslâmi eğitim, şimdikilerin bir
sonrakilere aktaracağı malumat ve müfredat konusu hâline getirildiğinde onu
hayattan ayıran sekülerlerin hattı üzerinde yürünüyor demektir ki, yozlaşmanın
kaynağı budur. Artık fen, sosyal ve dini alanlarda çok iyi eğitilmiş
nesillerimiz var ama bu eğitim onları, siyasi meselelere demokrat, iktisadi
meselelere kapitalist ve liberal, toplumsal meselelere özgürlükçü, ümmet
coğrafyasına milli duygu ve düşüncelerle bakmaktan alıkoymuyor. Mevcut
paradigma üzerinden verilen eğitim sadece mevcut durumu meşrulaştırıcı ve
statüko lehine katalizörlük işlevini yerine getiren bir işlev görüyor.
Örneğin siyer
eğitimi, dini hayattan ayıran paradigma üzerinden verildiğinde, öylece
kürsüsünden sürekli insanlara ahlak dersleri veren ders halkalarında insanlara
bilgi yükleyen bir Rasul profili çıkıyor. Hâlbuki O kelimenin tam anlamıyla
siyasi bir kitlenin lideri idi. O’nun siyasi kimliği/vizyonu sadece içinde
yaşadığı çağa değil geleceğe dahi uzanıyordu. Hicret yolculuğunda izini bulan
Süraka’ya, “Ey Sürâka! Sen Kisrâ’nın bileziklerini koluna takınacağın,
kemerini kuşanacağın ve tacını giyeceğin zaman nasılsın?!” dedi.
Sürâka: “Krallar kralı Kisrâ b. Hürmüz’ün mü?!” diye hayretle sorunca,
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Evet!”
buyuruyordu. Böylece Fars beldelerinin fethedilip Kisrâ’nın servetinin Ashabına
ganimet kılınacağını, Allah’tan başka koruyucu kimsesi olmadığı bir durumda
haber veriyordu. Lakin bütün bunların üstesinden gelebilecek devlete giden
yolda, iki yıl öncesinde Musab b. Umeyr’i Medine’ye gönderiyordu. İşte bu onun
siyasi bir kitle organize ettiğini göstermektedir. Biz ise henüz on dokuz
yaşında bir devletin anahtarlarını, kendisini stratejik planın parçası olarak
Medine’ye gönderen Nebi’ye teslim eden büyük devlet adamı Musab’ı ilk öğretmen
derekesine indirerek bu boğucu eğitim fetişizmine onu da ve İslâmi inkılabı
gerçekleştiren büyük eylemini de kurban veriyorduk.
İşte sömürge
eğitimi bunu yaptı. Bu sayede ümmete tarih boyunca hayat veren dini metinleri,
nassları koyu bireyselliğe mahkûm etti, başta Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere tarih yapmış kahramanları
kadükleştirdi. Bir devlet kurmuş, devlet kurmak için İslâm akidesini esas
alarak fikrî ve siyasi bir kitle oluşturmuş bir Nebi’nin en büyük Sünnetini
bizlere unutturdu.
“Ümmetimin fesat
zamanında kim benim (unutulmuş) Sünnetime sarılırsa ona yüz şehit sevabı
vardır.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış