Müslüman fatihlerin İspanya’ya
gerçekleştirdiği akınlar ile çok erken dönemde (M. 711) İslâmi meydan okumayla
tanışan Avrupa, Osmanlıların Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) başkenti
Konstantin’i fethetmeleri ve Batı Roma İmparatorluğunun (Viyana) kapılarına
dayanmalarıyla büsbütün yok olma tehdidi altında olduğunu hissetti. Bu tehdit
tarihte “Şark Meselesi” diye bir meselenin; Doğu toplumlarının ve kültürlerinin
Batı merkezli incelenmesi anlamına gelen bir araştırma alanının
(şarkiyatçılık/oryantalizm) doğmasına neden oldu.
Önüne çıkan bütün engelleri aşarak
gelen, eski dünyanın bayındır topraklarını içine katarak gelişen, kadim
medeniyet ve kültürlerin halklarını potasında eriterek genişleyen bu büyük
meydan okuma karşısında Batılılar iki tip tavır geliştirdiler: İlk olarak skolastik döneme özgü
geleneksel bilgi kaynaklarını, dini metinleri ve buna bağlı olarak kilisenin
ürettiği bilgi kuramlarını sorguladılar. Bu sorgulamalar sonucunda birçok
Hıristiyan ve Yahudi için kutsal metinler artık ilahi değil Hz. İsa hakkında
biyografik anlatılar içeren metinlerden öte bir anlam ifade etmiyordu.
Kendilerini ortaçağın karanlık dehlizlerinde sürükleyen geleneksel bilgi
kaynaklarının şekillendirdiği skolastik düşünceyi seküler karakteristiğe sahip
modern bilgi yöntemiyle rasyonalize eden Batı, nispeten maddi bir ilerleme
gerçekleştirdi. İkinci olarak kendi deneyimini, meydan okumanın geldiği İslâm’a
uygulayarak onun yayılmacılığının önünü almak; kıtasını güvence altına alırken
Müslüman dünyayı da kontrol altına almak ve ardından dönüştürmek istedi. Bu gayeye matuf olarak Müslümanları İslâm’ın bilgi
kaynaklarından koparmaya yöneldi. Zira Batılılar İslâm’ın gücünün sırrının
sadece “yenilmeyen ordulara” sahip olmasında değil, ondan öte her nerede
ulaşılırsa ulaşılsın insan türünün aklını ikna eden, fıtratına uygun ve
vicdanını tatmin eden yegâne doğru akide ve bu akideye dayalı özgün bir
bilgi/düşünce sistematiğine sahip olmasında saklı olduğunu keşfetmişlerdi.
İslâm’ı dönüştürerek onun devletini çökertmenin
yanında bir de özel hedefleri vardı. O da sanayileşme sonrasında ihtiyaç
duydukları hammaddeye çökme. Evet bu, kelimenin tam anlamıyla bir çökertme
bir de çökme harekâtıdır. Bu vb. sayısız özel hedefler bu makalenin
konusu değildir. Ancak okuyucunun zihninde somutlaşması adına bir örneklemede
fayda var. Su, mera ve ateşi veya tükenmeyen madenleri kamunun ortak
mülkiyetine veren; fellik fellik hammadde arayışına koyulmuş Batılıları
bırakın, o madenleri yerli tebaasının bile mülkiyetine vermeyen iktisat
siyasetine ilişkin birçok detay hükümler Nebevî hadis ve Sünnet’e dayanıyordu.
Şimdi bu dini metinler seküler bilgi kaynakları ile modern bir okumaya tabi
tutulup “rasyonalize” edilmeden, bilgi (hadis) kaynaklarına “hurafe” olarak
bakılmadan sömürgecilik mümkün müydü? Bu sebeple ümmetimizin maddi-manevi
kaynaklarının koruyucu şemsiyesi niteliğinde olan dini metinleri, pratik
uygulama içerdiği için hassaten Sünnet’in güvenilirliğini sarsıcı hamlelere
koyuldular. Bunların içerisinde işi John Wansbrough (1928-2002/ABD) gibi Kur’an’ı
Kerim’in güvenirliğini sorgulamaya vardıranlar olmakla beraber Goldziher ve
Scahcht gibi hamlelerini Sünnet üzerine yoğunlaştıranlar çoğunlukta olmuştur.
Onlara göre bir “Muhammed efsanesi” vardı ve bu efsane çökmeliydi!
Örneğin Birleşik Krallığın İşçi
Partili ilk Başbakanı Mac Donald (1866-1937) “Muhammed Efsanesi” olarak
nitelediği şey çökertildiğinde bütün inanç sisteminin çökeceğini bunun için
“Muhammedizm’e cepheden saldırmak” değil modern düşüncenin, İslâm inancının
temelini aşındırmasını beklemek gerektiğini ifade ediyor. Oxford
Üniversitesinde Arapça Profesörü aynı zamanda bir Papaz olan David Samuel
Margoliouth (1858-1940), Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
Kur’an’ın dışında geriye hiçbir Sünnet ya da hadis bırakmadığını; tümüyle İslâm
öncesi Arap örfünden ibaret olan uygulamalara kaynak değeri katmak amacıyla
sonraki nesillerin “Sünnet” kavramını geliştirip hadis mekanizmasını
uydurduklarını söylemektedir. Alman asıllı Yahudi oryantalist J. Schacht
(1902-1969)’a göre ise Sünnet, fıkhi görüşlerini temellendirmek için âlimlerin
mezheplerin teşekkül sürecinde (H. II. asır) uydurdukları bir şeydir. Bu
süreçte, hukuki bir kural koyma amacı gütmemesine rağmen hadislere hukuki bir
anlam yüklenmiş ve bunun için isnad zinciri uydurulmuştur.
Hıristiyan-Yahudi din veya bilim
adamlarına ait olan bu görüşler İslâmi bilginin modern formda/Batı’nın
arzuladığı biçimde uyumlulaştırılması ve yeniden yapılandırılması amacına
yönelik misyonerlerin görüşleridir. Batılı misyon şeflerinin bu görüşleri İslâm
dünyasına (Kur’an İslâmcılarının kulağına) çalındığında maya tuttu ve bu
akımların beslendiği lojistiğe dönüştü.
18. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Rusya, İngiltere, Fransa gibi Batılı devletler karşısında askerî
olarak yenilgiye uğrayan ve toprakları işgal edilen İslâm dünyasında bir kısım
çevrelerde kendi değerlerine olan güven sarsılmış ve Batı karşısında varlığını
devam ettirmek için onların deneyimlerini bi aynın yaşama ve İslâmi düşüncenin
kaynaklarının rasyonalize edilmesi/aklileştirilmesinin kaçınılmaz olduğu
düşüncesi gelişmiştir. İlk olarak İngiliz ve Fransızların işgali altında olan
Hint alt kıtası, Pakistan ve Mısır’da teşekkül eden İslâm modernizmi düşüncesi,
bu beldelerdeki Müslüman düşünürler üzerinde güçlü bir etki oluşturmuş ve onların
çalışmalarıyla da kısa sürede entellektüel çevrelerde yayılmıştır. Lojistik
desteğini tamamen oryantalist/şarkiyatçılardan alan bu kişiler, ümmetimizin İslâm’a
olan güveninin sarsıldığı fikrî bir zafiyet ortamından da yararlanarak zehirli
fikirlerini ümmetimizin bünyesine zerk etmişlerdir. İslâm’a modernist bakış
açısıyla yaklaşan bu kesimlerin başlıca argümanları şöyledir:
1- İslâm’ın tek kaynağının Kur’an
olduğu, dolayısıyla Kur’an dışında hiç bir kaynağın delil olma vasfını
taşımadığını vurgulamak,
2- Bilhassa Sünnet’in, dinde asli
bir kaynak olmadığını, var olan hadislerin tarihsel süreçte uydurulduğunu
vurgulamak,
3- Mevcut İslâm kültürünün Kur’anî
değil, o dönemdeki “Arap aklının” bir ürünü olduğunu vurgulamak,
4- Fıkıh, tefsir ve hadis külliyatının
Yahudi ve Hıristiyanların etkisiyle oluştuğunu vurgulamak,
5- Kur’an’ın lafızlarının ve
hükümlerinin tarihsel olduğunu, dolayısıyla Kur’an’daki hükümlerin birebir
tatbiki değil, kastı anlayıp, o kastı gerçekleştirecek farklı bir hükmün
uygulanabileceğini vurgulamak.
Bu kişiler, Kur’an’ın hükümlerinin
uygulanmasında da modernist ve tarihçi bir yaklaşım içerisindedirler. Örneğin,
Kur’an’da bir takım günah ve suçlara verilen cezalarla ilgili olarak, bu
cezaların Kur'an'ın indiği dönemde bu şekilde uygulanarak adaletin sağlanmış
olmasının, bugün de aynı uygulama ile olmasını gerektirmediğini, günümüz
şartlarında “Kur'an'ın felsefesine” uygun çağdaş cezaların uygulanması
gerektiğini açıkça ifade etmektedirler. Yine Kur'an'ın ayetlerini yorumlarken,
hiç bir usul gözetmeksizin, sadece modern değerleri esas alarak yorumlarlar.
Buradan hareketle, demokrasi, laiklik, milliyetçilik, kadın-erkek eşitliği,
şahsi hürriyetler vb. fikirleri Kur'an'a ters düşmediğini, hatta bunları teşvik
ettiğini bile iddia edebilmişlerdir. Örneğin Kur’an İslâmcısı ilahiyatçı profesörlerden
biri laikliğin Kur’an’la birlikte gelmiş bir değer olduğundan söz etmişti ve
bunu “Lâikrâhe fi’d-Dîn” ayetine dayandırmıştı. Hâlbuki Arapçanın
alfabesini bilen sıradan insanlar bile bu ayetteki “Lâ / لا” nın “ikrâhe” kelimesinden ayrı bir edat yani bunların bir
birinden ayrı kelimeler olduğunu bilir. Dinde zorlamanın olmadığını ifade
ettiği için İslâm’la laikliği bağdaştırmak üzere sürekli istismar edilen bu
ayetin, müminleri inanmayanları bu dine girmeleri konusunda
zorlayamayacaklarına dair “bir zorlama/yasak” olduğunu idrak etmekten aciz
Kur’an İslâmcılarının sadece sömürge kültürü ve sistemlerini meşrulaştırıcı bir
misyonu idrak ettikleri açıktır. Yoksa ayetin fonetiğinden “Lâikrâhe…”
anlamca zıt bir manayı çıkartma çabası başka neyle açıklanabilir!?
Sonuç olarak Batı’da ortaya çıkan ve
yayılan modernizm, İslâm dünyasında yer bulmak için Kitap ve Sünnet’e dayalı İslâm
algısını kendisine bir engel olarak görmüş, bu engeli ortadan kaldırmak için de
Kitap ve Sünnet’ten kaynaklı İslâm kültürüne saldırmayı bir yöntem olarak
benimsemiştir.
Oryantalistlerin Sünnet/hadis
karşıtı olarak yapmış oldukları çalışmalardan etkilenerek, İslâm dünyasında
hadislere ilk ciddi saldırıların başladığı yer Hint alt kıtası olmuştur.
Hadislerin ciddiye alınmaması ve sadece Kur'an'ın kaynak olarak kabul edilmesi
gerektiği ile ilgili fikirleri ilk olarak ortaya atan Seyyid Ahmed Han'dır.
Hindistan'ın İngilizlerin hâkimiyetine girmesinin ve kendisinin de İngiliz Doğu
Hint şirketinde çalışmaya başlamasının ardından fikirlerinde büyük bir değişim
meydana gelen Seyyid Ahmed Han, birçok yeni fikir ortaya atmıştır.
Müslümanların maslahat ve menfaatinin, İngilizlerin yönetimine sadakatle bağlı
olmaktan geçtiğini düşünen Ahmed Han, aynı şirkette yöneticilik yapan
oryantalist Muir ve Delhi kolejinde kendisinin hocası olan meşhur oryantalist
Sprenger'in fikirlerinin yerli taşıyıcılığını yapmıştır. Hadislerin Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’den iki yüzyıl sonra yazılmaya başlanması, sözlü ve anlam
merkezli olarak nakledilmesi, rivayetlerde ravi tasarruflarının çok olması gibi
sebeplerle hadislerden ciddi olarak kuşku duyulması gerektiğini söyleyen Seyyid
Ahmed Han, Kur'an'da geçen gaybi varlıkların da aslında birer semboller
olduğunu ilk olarak ortaya atan kişidir. Ardından aynı yolu izleyen Abdullah
Çekralavi ve Gulam Ahmed Perviz tarafından sistemleştirilen Ehli Kur’an Okulu/
Kuraniyyun Hareketi, kısa süre içerisinde Hindistan, Pakistan ve Mısır'da
etkilerini göstermeye başlamıştır.
Siyasetin dinden ayrılması Ahmed
Han’ın önemle üzerinde durduğu konulardan biridir. Ona göre Müslümanlar hiçbir
devirde vahye dayanarak siyaset yapmamışlardır. Bizzat Hz. Peygamber çeşitli
konularda Ashabı ile istişarede bulunmuş ve ona göre hareket etmiştir. Daha
sonra da hiç kimse siyasi meselelerle ilgili hadislerin ilahi vahyin bir kısmı
olduğunu düşünmemiştir. Gerek Kur’an gerekse Peygamber, yönetim konusunda
idarecilere ülkelerindeki âlimlerle istişare esasına dayalı olarak geniş bir
hareket serbestliği tanımıştır.
Fıkıh, hadis ve tefsir ilimleriyle
bunların dayandığı prensiplerin modernize edilmesi gerektiği tezini ısrarla
işleyen Ahmed Han, Hindistan’ın bir Luther’e ihtiyacı olduğunu iddia etmiştir.
Onun bu tür cüretkâr fikirlerinden, Protestanlık reformuna benzer bir hareketin
İslâm dünyasında da meydana getirilmesini arzu ettiği anlaşılmaktadır.
“Herkes üzerindeki yönetimlere tabi
olsun!” diyen
Pavlos’un izinden giden Lutherci Portestanlığın: “Kelam bir ummandır. Herkes
nasibince alır.” Dolayısıyla herkesin Kelam’ı kendince değerlendirme,
yorumlama hakkına sahip olduğu, hiç kimse ya da hiçbir kurumun belirli bir
yorum biçimini dayatamayacağı şeklindeki söylevleri göz önünde
bulundurulduğunda “Kur’an İslâmcıları”nın söylevlerini nereden kopyaladıkları
anlaşılacaktır. En az Luther kadar Hıristiyanlık üzerinde gerçekleştirdiği
reformlarla bilinen Calvin’e göre Tanrı ile insan arasına girmiş olan kilisenin
(din adamlarının) meşruluğu esasında İncil’den kaynaklıydı. Her insan kutsal
metin aracılığıyla (başka herhangi bir kimse olmaksızın) doğrudan Allah’la
ilişki kurabileceğine dair Calvinist fikirlerin İslâm dünyasında Sünnet başta
olmak üzere fıkıh, hadis, tefsir vb. kaynakları bir çırpıda değersizleştiren
argümanlara nasıl dönüştüğü görülecektir.
İslâm'ın anlaşılması ve
yorumlanmasında yalnızca Kur'an'ın kaynak olarak alınması ve başta hadis/Sünnet
olmak üzere tüm İslâm kültürünün Kur’anî bir bakışla topyekûn hesaba çekilmesini
öngören “Kur’an İslâm’ı” projesi esas itibariyle Batı’nın modern değerleriyle,
İslâm'ı ve Müslümanları uzlaştırma gayretidir. Basitçe bir kaynak
tartışmasından çok daha ötesinde modern dünyanın şartlarına ve kabullerine
elverişli olmadığından, başta hadis olmak üzere tüm İslâm kültürünü tasfiye
etmeyi amaçlamaktadır. Kur'an'ı tek kaynak olarak kabul etme iddiasının
arkasına sığınan bu akım tek vahiy olarak gördükleri Kur'an’ın hükümlerini
tatbik etmeyi değil, usulsüz/serbest bir okumayla, tarihselci ve pragmatist
yorumlarla İslâm’a, sömürgeci devletlerin politikalarına uygun bir form
kazandırmayı amaçlamaktadır.
“Kur’an İslâm’ı” İslâmi doğuyu,
kolonileştirme ve müstemleke ülkesi olmaya hazır hâle getirmek için sömürgeci kâfir
devletlerin koordine ettiği bir tür “beşinci kol” faaliyetidir. “Kur’ancıların”
siyasi meselelerde Jean-Jacques Rousseau’nun “Sözleşmeci” fikirlerini, iktisadi
meselelerde Adam Smith’in “Liberalist” düşüncelerini nasıl da
bayraklaştırdıklarına, onlardan gelen “rivayetleri” (senet ve metin tenkidine
tabi tutmadan) nasıl da yücelttiklerine bakarak “Kur’an bize yeter!” soslu
sloganların aslında, sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda söz, fiil ve
takrirleriyle ümmetine pratik bir model (Sünnet) bırakmış Rasulü, tasfiye
operasyonu olduğu açığa çıkmaktadır. Meftunu oldukları Batılı “elçilerin”
demokratik, liberal, özgürlükçü fikirlerini “bize yeter!” dedikleri “Kur’an’ı”
getiren Elçi’nin hadislerinden, Sünnetlerinden daha işlevsel görmelerine
bakarak “Kur’an İslâm’ı” projesinin nasıl bir müstemleke kafası yetiştirmeyi
amaçladığı anlaşılacaktır. Tam da böyleleri hakkında Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şerifleri mucize niteliğindedir:
أَلَا
هَلْ عَسَى رَجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّي وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى
أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ فَمَا وَجَدْنَا
فِيهِ حَلَالًا اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ
وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ كَمَا حَرَّمَ اللَّهُ
“Haberiniz
olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman
kişinin ‘Bizimle sizin aranızda Allah'ın Kitabı vardır. Onda nelere helâl
denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.’
diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in
haram kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir.” [Ebu
Davud, Sünne, 6, (4604); Tirmizi, İlm 60, (2666)]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış