“KUR’AN İSLÂM’I” PROJESİNİN TEHLİKESİ VE ARKA PLANI

Dr. Abdurrahim Şen

Müslüman fatihlerin İspanya’ya gerçekleştirdiği akınlar ile çok erken dönemde (M. 711) İslâmi meydan okumayla tanışan Avrupa, Osmanlıların Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) başkenti Konstantin’i fethetmeleri ve Batı Roma İmparatorluğunun (Viyana) kapılarına dayanmalarıyla büsbütün yok olma tehdidi altında olduğunu hissetti. Bu tehdit tarihte “Şark Meselesi” diye bir meselenin; Doğu toplumlarının ve kültürlerinin Batı merkezli incelenmesi anlamına gelen bir araştırma alanının (şarkiyatçılık/oryantalizm) doğmasına neden oldu.

Önüne çıkan bütün engelleri aşarak gelen, eski dünyanın bayındır topraklarını içine katarak gelişen, kadim medeniyet ve kültürlerin halklarını potasında eriterek genişleyen bu büyük meydan okuma karşısında Batılılar iki tip tavır geliştirdiler:  İlk olarak skolastik döneme özgü geleneksel bilgi kaynaklarını, dini metinleri ve buna bağlı olarak kilisenin ürettiği bilgi kuramlarını sorguladılar. Bu sorgulamalar sonucunda birçok Hıristiyan ve Yahudi için kutsal metinler artık ilahi değil Hz. İsa hakkında biyografik anlatılar içeren metinlerden öte bir anlam ifade etmiyordu. Kendilerini ortaçağın karanlık dehlizlerinde sürükleyen geleneksel bilgi kaynaklarının şekillendirdiği skolastik düşünceyi seküler karakteristiğe sahip modern bilgi yöntemiyle rasyonalize eden Batı, nispeten maddi bir ilerleme gerçekleştirdi. İkinci olarak kendi deneyimini, meydan okumanın geldiği İslâm’a uygulayarak onun yayılmacılığının önünü almak; kıtasını güvence altına alırken Müslüman dünyayı da kontrol altına almak ve ardından dönüştürmek istedi. Bu gayeye matuf olarak Müslümanları İslâm’ın bilgi kaynaklarından koparmaya yöneldi. Zira Batılılar İslâm’ın gücünün sırrının sadece “yenilmeyen ordulara” sahip olmasında değil, ondan öte her nerede ulaşılırsa ulaşılsın insan türünün aklını ikna eden, fıtratına uygun ve vicdanını tatmin eden yegâne doğru akide ve bu akideye dayalı özgün bir bilgi/düşünce sistematiğine sahip olmasında saklı olduğunu keşfetmişlerdi.

İslâm’ı dönüştürerek onun devletini çökertmenin yanında bir de özel hedefleri vardı. O da sanayileşme sonrasında ihtiyaç duydukları hammaddeye çökme. Evet bu, kelimenin tam anlamıyla bir çökertme bir de çökme harekâtıdır. Bu vb. sayısız özel hedefler bu makalenin konusu değildir. Ancak okuyucunun zihninde somutlaşması adına bir örneklemede fayda var. Su, mera ve ateşi veya tükenmeyen madenleri kamunun ortak mülkiyetine veren; fellik fellik hammadde arayışına koyulmuş Batılıları bırakın, o madenleri yerli tebaasının bile mülkiyetine vermeyen iktisat siyasetine ilişkin birçok detay hükümler Nebevî hadis ve Sünnet’e dayanıyordu. Şimdi bu dini metinler seküler bilgi kaynakları ile modern bir okumaya tabi tutulup “rasyonalize” edilmeden, bilgi (hadis) kaynaklarına “hurafe” olarak bakılmadan sömürgecilik mümkün müydü? Bu sebeple ümmetimizin maddi-manevi kaynaklarının koruyucu şemsiyesi niteliğinde olan dini metinleri, pratik uygulama içerdiği için hassaten Sünnet’in güvenilirliğini sarsıcı hamlelere koyuldular. Bunların içerisinde işi John Wansbrough (1928-2002/ABD) gibi Kur’an’ı Kerim’in güvenirliğini sorgulamaya vardıranlar olmakla beraber Goldziher ve Scahcht gibi hamlelerini Sünnet üzerine yoğunlaştıranlar çoğunlukta olmuştur. Onlara göre bir “Muhammed efsanesi” vardı ve bu efsane çökmeliydi!

Örneğin Birleşik Krallığın İşçi Partili ilk Başbakanı Mac Donald (1866-1937) “Muhammed Efsanesi” olarak nitelediği şey çökertildiğinde bütün inanç sisteminin çökeceğini bunun için “Muhammedizm’e cepheden saldırmak” değil modern düşüncenin, İslâm inancının temelini aşındırmasını beklemek gerektiğini ifade ediyor. Oxford Üniversitesinde Arapça Profesörü aynı zamanda bir Papaz olan David Samuel Margoliouth (1858-1940), Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kur’an’ın dışında geriye hiçbir Sünnet ya da hadis bırakmadığını; tümüyle İslâm öncesi Arap örfünden ibaret olan uygulamalara kaynak değeri katmak amacıyla sonraki nesillerin “Sünnet” kavramını geliştirip hadis mekanizmasını uydurduklarını söylemektedir. Alman asıllı Yahudi oryantalist J. Schacht (1902-1969)’a göre ise Sünnet, fıkhi görüşlerini temellendirmek için âlimlerin mezheplerin teşekkül sürecinde (H. II. asır) uydurdukları bir şeydir. Bu süreçte, hukuki bir kural koyma amacı gütmemesine rağmen hadislere hukuki bir anlam yüklenmiş ve bunun için isnad zinciri uydurulmuştur.

Hıristiyan-Yahudi din veya bilim adamlarına ait olan bu görüşler İslâmi bilginin modern formda/Batı’nın arzuladığı biçimde uyumlulaştırılması ve yeniden yapılandırılması amacına yönelik misyonerlerin görüşleridir. Batılı misyon şeflerinin bu görüşleri İslâm dünyasına (Kur’an İslâmcılarının kulağına) çalındığında maya tuttu ve bu akımların beslendiği lojistiğe dönüştü.  

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya, İngiltere, Fransa gibi Batılı devletler karşısında askerî olarak yenilgiye uğrayan ve toprakları işgal edilen İslâm dünyasında bir kısım çevrelerde kendi değerlerine olan güven sarsılmış ve Batı karşısında varlığını devam ettirmek için onların deneyimlerini bi aynın yaşama ve İslâmi düşüncenin kaynaklarının rasyonalize edilmesi/aklileştirilmesinin kaçınılmaz olduğu düşüncesi gelişmiştir. İlk olarak İngiliz ve Fransızların işgali altında olan Hint alt kıtası, Pakistan ve Mısır’da teşekkül eden İslâm modernizmi düşüncesi, bu beldelerdeki Müslüman düşünürler üzerinde güçlü bir etki oluşturmuş ve onların çalışmalarıyla da kısa sürede entellektüel çevrelerde yayılmıştır. Lojistik desteğini tamamen oryantalist/şarkiyatçılardan alan bu kişiler, ümmetimizin İslâm’a olan güveninin sarsıldığı fikrî bir zafiyet ortamından da yararlanarak zehirli fikirlerini ümmetimizin bünyesine zerk etmişlerdir. İslâm’a modernist bakış açısıyla yaklaşan bu kesimlerin başlıca argümanları şöyledir:

1- İslâm’ın tek kaynağının Kur’an olduğu, dolayısıyla Kur’an dışında hiç bir kaynağın delil olma vasfını taşımadığını vurgulamak,

2- Bilhassa Sünnet’in, dinde asli bir kaynak olmadığını, var olan hadislerin tarihsel süreçte uydurulduğunu vurgulamak,

3- Mevcut İslâm kültürünün Kur’anî değil, o dönemdeki “Arap aklının” bir ürünü olduğunu vurgulamak,

4- Fıkıh, tefsir ve hadis külliyatının Yahudi ve Hıristiyanların etkisiyle oluştuğunu vurgulamak,

5- Kur’an’ın lafızlarının ve hükümlerinin tarihsel olduğunu, dolayısıyla Kur’an’daki hükümlerin birebir tatbiki değil, kastı anlayıp, o kastı gerçekleştirecek farklı bir hükmün uygulanabileceğini vurgulamak.

Bu kişiler, Kur’an’ın hükümlerinin uygulanmasında da modernist ve tarihçi bir yaklaşım içerisindedirler. Örneğin, Kur’an’da bir takım günah ve suçlara verilen cezalarla ilgili olarak, bu cezaların Kur'an'ın indiği dönemde bu şekilde uygulanarak adaletin sağlanmış olmasının, bugün de aynı uygulama ile olmasını gerektirmediğini, günümüz şartlarında “Kur'an'ın felsefesine” uygun çağdaş cezaların uygulanması gerektiğini açıkça ifade etmektedirler. Yine Kur'an'ın ayetlerini yorumlarken, hiç bir usul gözetmeksizin, sadece modern değerleri esas alarak yorumlarlar. Buradan hareketle, demokrasi, laiklik, milliyetçilik, kadın-erkek eşitliği, şahsi hürriyetler vb. fikirleri Kur'an'a ters düşmediğini, hatta bunları teşvik ettiğini bile iddia edebilmişlerdir. Örneğin Kur’an İslâmcısı ilahiyatçı profesörlerden biri laikliğin Kur’an’la birlikte gelmiş bir değer olduğundan söz etmişti ve bunu “Lâikrâhe fi’d-Dîn” ayetine dayandırmıştı. Hâlbuki Arapçanın alfabesini bilen sıradan insanlar bile bu ayetteki “Lâ / لا” nın “ikrâhe” kelimesinden ayrı bir edat yani bunların bir birinden ayrı kelimeler olduğunu bilir. Dinde zorlamanın olmadığını ifade ettiği için İslâm’la laikliği bağdaştırmak üzere sürekli istismar edilen bu ayetin, müminleri inanmayanları bu dine girmeleri konusunda zorlayamayacaklarına dair “bir zorlama/yasak” olduğunu idrak etmekten aciz Kur’an İslâmcılarının sadece sömürge kültürü ve sistemlerini meşrulaştırıcı bir misyonu idrak ettikleri açıktır. Yoksa ayetin fonetiğinden “Lâikrâhe…” anlamca zıt bir manayı çıkartma çabası başka neyle açıklanabilir!?

Sonuç olarak Batı’da ortaya çıkan ve yayılan modernizm, İslâm dünyasında yer bulmak için Kitap ve Sünnet’e dayalı İslâm algısını kendisine bir engel olarak görmüş, bu engeli ortadan kaldırmak için de Kitap ve Sünnet’ten kaynaklı İslâm kültürüne saldırmayı bir yöntem olarak benimsemiştir.

Oryantalistlerin Sünnet/hadis karşıtı olarak yapmış oldukları çalışmalardan etkilenerek, İslâm dünyasında hadislere ilk ciddi saldırıların başladığı yer Hint alt kıtası olmuştur. Hadislerin ciddiye alınmaması ve sadece Kur'an'ın kaynak olarak kabul edilmesi gerektiği ile ilgili fikirleri ilk olarak ortaya atan Seyyid Ahmed Han'dır. Hindistan'ın İngilizlerin hâkimiyetine girmesinin ve kendisinin de İngiliz Doğu Hint şirketinde çalışmaya başlamasının ardından fikirlerinde büyük bir değişim meydana gelen Seyyid Ahmed Han, birçok yeni fikir ortaya atmıştır. Müslümanların maslahat ve menfaatinin, İngilizlerin yönetimine sadakatle bağlı olmaktan geçtiğini düşünen Ahmed Han, aynı şirkette yöneticilik yapan oryantalist Muir ve Delhi kolejinde kendisinin hocası olan meşhur oryantalist Sprenger'in fikirlerinin yerli taşıyıcılığını yapmıştır. Hadislerin Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den iki yüzyıl sonra yazılmaya başlanması, sözlü ve anlam merkezli olarak nakledilmesi, rivayetlerde ravi tasarruflarının çok olması gibi sebeplerle hadislerden ciddi olarak kuşku duyulması gerektiğini söyleyen Seyyid Ahmed Han, Kur'an'da geçen gaybi varlıkların da aslında birer semboller olduğunu ilk olarak ortaya atan kişidir. Ardından aynı yolu izleyen Abdullah Çekralavi ve Gulam Ahmed Perviz tarafından sistemleştirilen Ehli Kur’an Okulu/ Kuraniyyun Hareketi, kısa süre içerisinde Hindistan, Pakistan ve Mısır'da etkilerini göstermeye başlamıştır.   

Siyasetin dinden ayrılması Ahmed Han’ın önemle üzerinde durduğu konulardan biridir. Ona göre Müslümanlar hiçbir devirde vahye dayanarak siyaset yapmamışlardır. Bizzat Hz. Peygamber çeşitli konularda Ashabı ile istişarede bulunmuş ve ona göre hareket etmiştir. Daha sonra da hiç kimse siyasi meselelerle ilgili hadislerin ilahi vahyin bir kısmı olduğunu düşünmemiştir. Gerek Kur’an gerekse Peygamber, yönetim konusunda idarecilere ülkelerindeki âlimlerle istişare esasına dayalı olarak geniş bir hareket serbestliği tanımıştır.

Fıkıh, hadis ve tefsir ilimleriyle bunların dayandığı prensiplerin modernize edilmesi gerektiği tezini ısrarla işleyen Ahmed Han, Hindistan’ın bir Luther’e ihtiyacı olduğunu iddia etmiştir. Onun bu tür cüretkâr fikirlerinden, Protestanlık reformuna benzer bir hareketin İslâm dünyasında da meydana getirilmesini arzu ettiği anlaşılmaktadır.

“Herkes üzerindeki yönetimlere tabi olsun!” diyen Pavlos’un izinden giden Lutherci Portestanlığın: “Kelam bir ummandır. Herkes nasibince alır.” Dolayısıyla herkesin Kelam’ı kendince değerlendirme, yorumlama hakkına sahip olduğu, hiç kimse ya da hiçbir kurumun belirli bir yorum biçimini dayatamayacağı şeklindeki söylevleri göz önünde bulundurulduğunda “Kur’an İslâmcıları”nın söylevlerini nereden kopyaladıkları anlaşılacaktır. En az Luther kadar Hıristiyanlık üzerinde gerçekleştirdiği reformlarla bilinen Calvin’e göre Tanrı ile insan arasına girmiş olan kilisenin (din adamlarının) meşruluğu esasında İncil’den kaynaklıydı. Her insan kutsal metin aracılığıyla (başka herhangi bir kimse olmaksızın) doğrudan Allah’la ilişki kurabileceğine dair Calvinist fikirlerin İslâm dünyasında Sünnet başta olmak üzere fıkıh, hadis, tefsir vb. kaynakları bir çırpıda değersizleştiren argümanlara nasıl dönüştüğü görülecektir.

İslâm'ın anlaşılması ve yorumlanmasında yalnızca Kur'an'ın kaynak olarak alınması ve başta hadis/Sünnet olmak üzere tüm İslâm kültürünün Kur’anî bir bakışla topyekûn hesaba çekilmesini öngören “Kur’an İslâm’ı” projesi esas itibariyle Batı’nın modern değerleriyle, İslâm'ı ve Müslümanları uzlaştırma gayretidir. Basitçe bir kaynak tartışmasından çok daha ötesinde modern dünyanın şartlarına ve kabullerine elverişli olmadığından, başta hadis olmak üzere tüm İslâm kültürünü tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Kur'an'ı tek kaynak olarak kabul etme iddiasının arkasına sığınan bu akım tek vahiy olarak gördükleri Kur'an’ın hükümlerini tatbik etmeyi değil, usulsüz/serbest bir okumayla, tarihselci ve pragmatist yorumlarla İslâm’a, sömürgeci devletlerin politikalarına uygun bir form kazandırmayı amaçlamaktadır.

“Kur’an İslâm’ı” İslâmi doğuyu, kolonileştirme ve müstemleke ülkesi olmaya hazır hâle getirmek için sömürgeci kâfir devletlerin koordine ettiği bir tür “beşinci kol” faaliyetidir. “Kur’ancıların” siyasi meselelerde Jean-Jacques Rousseau’nun “Sözleşmeci” fikirlerini, iktisadi meselelerde Adam Smith’in “Liberalist” düşüncelerini nasıl da bayraklaştırdıklarına, onlardan gelen “rivayetleri” (senet ve metin tenkidine tabi tutmadan) nasıl da yücelttiklerine bakarak “Kur’an bize yeter!” soslu sloganların aslında, sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda söz, fiil ve takrirleriyle ümmetine pratik bir model (Sünnet) bırakmış Rasulü, tasfiye operasyonu olduğu açığa çıkmaktadır. Meftunu oldukları Batılı “elçilerin” demokratik, liberal, özgürlükçü fikirlerini “bize yeter!” dedikleri “Kur’an’ı” getiren Elçi’nin hadislerinden, Sünnetlerinden daha işlevsel görmelerine bakarak “Kur’an İslâm’ı” projesinin nasıl bir müstemleke kafası yetiştirmeyi amaçladığı anlaşılacaktır. Tam da böyleleri hakkında Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şerifleri mucize niteliğindedir:

أَلَا هَلْ عَسَى رَجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّي وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلَالًا اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ كَمَا حَرَّمَ اللَّهُ 

“Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin ‘Bizimle sizin aranızda Allah'ın Kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.’ diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in haram kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir.” [Ebu Davud, Sünne, 6, (4604); Tirmizi, İlm 60, (2666)]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz