“Barış
Öcalan’ın özgür olduğu gün gelir.”
Bu söz BDP’li Perin Buldan’a ait.
Aslında başbakanın ‘Kürt sorununun kalıcı
çözümü’ dediği veya klasik deyimle ‘barış süreci’ diye slogan haline
getirdiği meselenin özeti bu. Yani Öcalan’ın 79’lu yıllardan bu yana savunduğu
kominist ideolojiye ait değerlerin serbest kılınması ve özgürleşmesidir
kastedilen. Barış, siyasi anlamda ‘toplumun
tüm etnik unsurlarının sukunet halinde kaynaşmasını’ ifade eden bir
kavramsa eyvallah. Yok eğer yüzyıllarca bir arada yaşamış farklı dillerde
konuşan halkları ayrıştıran bir hali ifade edecekse ve barıştan kast edilen
gerçekte bu ise bu fecaat ve hasaretten başka bir şey değildir. Ve yine bu o
toplumu parçalamaktan ve ayrıştırmaktan başka bir sonucu da doğurmayacaktır.
Zira kominist ideolojinin en temel yayılma metodu çelişkiler fikridir.
Çelişkiden kast edilen de toplumda kapitalizmin doğurduğu gelir farklılığından
tutunda işçi işveren ilişkilerindeki bozuşmalara kadar tüm farklılıkları ve
ayrışmaları devrim sürecinin bir malzemesi olarak kullanması demektir.
Aslında ‘toplumsal barış’ adına
atılan adımlar, yürütülen siyaset ve oluşturulan kamuoyu çalışmaları ‘Kürtlerin
özgürlüğü’, ’başkanlık sisteminin yakınlaştırılması’ ve demokratik değerler
zemininde ‘fikir hürriyetinin yaygınlaştırılması’ gibi amaçlara matuftur. Öyle
bir ana şahit olmamız isteniyor ki; insanların her türlü gayri İslami fikre
davet ettiği ve bunlar ‘demokrasinin kazanımları’ denilerek övüldüğü bir zaman
ve zemin.
Vakıanın gelişim seyrine göz attığımızda İslami
Ümmet’in içerisinde kin ve düşmanlık tohumları serpen sinsi bir siyasi alt
yapının oluşturulduğunu görebiliriz. Zira Abdullah Öcalan’ın süreç başlarken
ifade ettiği; “yoksul halka demokratik
siyaset kanalları açmalı” cümlesi çok manidardır. Buradan kastedilen Kürt
siyasetinin halk tabanında da neşv-u nema bulmasıdır. Yoksa zannedildiği gibi
salt silahların susup siyasetin konuşması değildir.
KCK
- BDP’nin siyasi altyapısı ve süreçteki etki payları
KCK, 2005 yılında kuruldu. Varlık
amacı yürütme konseyinde alınan kararların PKK’da etkin olarak uygulanması ve
HPG denen askeri gücün bu kararlara uymasıdır. Ancak bu basit tabloda daha
girift ve planlı fırça darbelerini görebiliriz. İlk belirginleşen yön BDP (Barış
ve Demokrasi Partisi)’dir. BDP, PKK’ nin siyasete görünen yüzüdür. Bu yapının ise
olmazsa olmaz üç temel unsuru vardır. Siyaset, halk ve güç. Halkın siyasi
çizgide hareketini sağlayan unsur KCK’dır. Her ne kadar siyasi anlamda PKK’nın
dünya görüşünü yansıtmaya çalışsa da aslında PKK’yı siyasi anlamda etkilemeye
çalışan ve dünya konjonktürlerine uyumlulaştırmaya çalışan yapı ise BDP olarak
görünmektedir. Ki süreci bu ana kadar taşıyan da zaten BDP oldu. Gücü oluşturan
ise PKK. Dolayısıyla PKK’yı siyasi arenaya çekmeye çalışan BDP, hükümetin
politikaları doğrultusunda hamleler yapmaktadır. BDP’li milletvekili Özdal Üçer’in
şu ifadelerine dikkat buyurun; “Başkan
Obama ve ABD’nin desteği çok önemlidir. Ortadoğu politikasında ABD’nin rolü ve
gücü vardır”
Hükümetle yapılan müzakereler
neticesinde Kürt sorunu diye tarif edilen gerçekte ise Kürtleri bir sorun
olarak gören taraflarca yapılan mutabakatla çözüm adresi ‘Öcalan’ olarak
gösterildi. Önce MİT müsteşarı Hakan Fidan, ardında heyetler halinde BDP’li
vekiller İmralı’da görüşme trafiğine girdiler. Hatta sırasını kollayanlar ‘küs’
bile oldular. Süreci ‘iyi niyet’ mektupları ile taçlandırarak biri Paris’e,
diğeri Kandil’e olmak üzere mektuplar gönderdiler. Paris, PKK’nın siyaset
merkezidir ve yıllarca siyasi sığınmacıların ve PKK’nın akademisyen takımı
diyebileceğimiz kimselerin bulunduğu bir yerdir. Kandil ise malum olduğu üzere
askeri mahaldir. Neticede Paris’te süreci kabullenmek istemeyen şahinlerden 3
kişi fail-i meçhul bir cinayetle öldürülürken, Kandil’den ise ses seda çıkmadı.
İşin startı ise 21 mart 2013 tarihinde verildi. Diyarbakır’da yapılan ‘Newroz’
mitingiyle Öcalan’ın mektubu Müslüman Kürt halkına okundu. Buna göre üç aşamalı
olarak belirlenen barış sürecinin birinci aşaması askeri aşama yani PKK’lıların
sınır dışına silahlarıyla birlikte çekilmesi, ikinci aşama siyasi genişleme
diyebileceğimiz Kürt siyasi hareketine yeni aktörlerin eklenmesidir. Buradan
kasıt ise kamuoyunun hazır hale getirildikten sonra Abdullah Öcalan’ın ve KCK
tutuklularının serbest bırakılmasıdır. Üçüncü aşama ise ‘normalleşme’ denilen
anayasal düzlemde hakların verilmesidir. Aslında PKK’nın silahlarıyla birlikte
çekilmesi gerçekte barışın anlam ve önemine vurgu yapan asıl nokta olsa gerek!
Son
süreçteki gelişmeler
Bilindiği üzere Murat Karayılan 8
Mayıs’ın PKK’nın geri çekilme tarihi olduğunu açıkladı. Ve şu ana kadar da
çekilme devam etmektedir. Her ne kadar %15’i çekildi diyen başbakan ve %60-70
oranında militan sınır dışında diyen Hasip Kaplan bir anlamda sürecin
işlediğini deklara etmiş olsalar da aslında sürece karşı duran PKK’nın
gelenekçi ve muhafazakar kesimleri bu durumdan çok rahatsız. Zaman zaman BDP
içindeki taraf milletvekilleri vesilesiyle duygularını gizlemiyorlar. Emine
Ayna’nın Habur olayında üstlendiği misyon ve Gülten Kışanak’ın “dümdüz bir yolumuz var. O da demokratik Cumhuriyet
ve Özerk Kürdistan’dır” diyerek hükümetin bir adım geriye gitmesine sebep
olması gibi. Çekilme takvimi işlerken her iki kesimde süreci hızlandıracak
kasıtlı hareket tarzları belirlemeye çalışıyorlar. Tabi iki taraf derken
Kürtleri bir taraf olarak telakki etmediğimi belirtmek isterim. Zira BDP’nin temsiliyet
yönü, taşıdığı gayri İslami fikirleri sebebiyle konjoktürel anlamda temsil
yetkisinin verildiği bir taraftır. Kuzey Irak Özerk Yönetimi liderleri Barzani
ve Talabani de bu mesabeden değerlendirilir. Öyle ki kapitalist Batı’nın
teşviki ve yönlendirilmesiyle liderliği elde edebilmişlerdir. Bu meyanda son
sürece gelindiğinde BDP birçok ilde ‘hükümet adım at’ gösterileri yaparak
hükümetle pazarlığı kızıştırmaya çalışmaktadır.
Tam da her şey yolunda havası
verilip süreç işliyorken 30 Haziran-5 Temmuz 2013 tarihleri arasında KCK’da
önemli değişikliklerin yer aldığı, sistem olarak ta bir revizyonun yapıldığı 9.
Kongra-gel (PKK’nın yasama organı) kongresi gerçekleştirildi. Zamanlaması da
ilgi çeken bu kongrede alınan kararları özetleyecek olursak;
1. Silahlı güçler tarafından ateşkesin korunup geri çekilme
planının uygulanması.
2. AKP’ye siyasal baskı oluşturmak üzere toplumsal dinamiklerin
harekete geçirilmesi.
3. Halk isyanlarının Türkiye’ye yayılması için örgütsel çalışma
içinde olunması.
4. Çeşitli güçlerden gelebilecek olası saldırılar karşısında
gerillanın aktif savunmaya her an hazırlıklı olması. Gerektiğinde misilleme
hakkını kullanması.
5. AKP tarafından sürecin sabote edilmesi veya sürecin giderek bir
oyalama ve aldatma politikasına dönüştürülmesi durumunda Öcalan’ın duruşuna
göre tutum geliştirilmesi
Bu kararlarda en dikkat çekici
olan bir husus ‘halk isyanlarının Türkiye’ye yayılması’ ve ‘toplumsal
dinamiklerin harekete geçirilmesi’ ifadeleridir. Buradan amaçta milliyetçilik
fikirlerinin halkın tüm kesimlerince benimsenmesidir. Dolayısıyla siyasi
arenada olması koşuluyla kapitalist Batı’nın da arzu ettiği şey hangi fikir
olursa olsun çoğulcu demokratik koşullar sağlandığı ölçüde ifade edilebilir
olması ve serbest kılınmasıdır. Kürt halkı gibi İslam akidesini benimsemiş bir
halkın gayri İslami her fikri benimsemesini meşru karşılayan anlayış
kapitalizmin temel anlayışıdır. Çünkü İslam ideolojik bir dindir. Ve
kapitalizmi reddetmektedir. İslam’ı anlamış ve benimsemiş bir halkta
kapitalizmin düşmanıdır. Dolayısıyla AKP yönetimi kapitalizmin çarkını
çevirirken araya İslami unsurların girmesine müsaade etmemektedir. Bunun adına
toplumda dolaşacak her türlü batıl fikre çanak tutmaktadır.
Bir başka nokta da; AKP masaya
koyduğu gayri İslami çözüm önerilerini siyasi hayatını koruma karşılığında
kabul etmekte ve ‘barışı sağlıyoruz’ diyerek meşru zemine oturtmaktadır. PKK,
BDP- KCK yapısı aslında demokratik çatıyı kullanarak halka yarım kalmış ideolojisini
pazarlamak adına sürece ‘’evet’’ demişken, AKP’de, efendisi ABD’nin ‘çoğulcu-
atılımcı demokratik’ normlarını hayata geçirme fırsatı yakaladığı, silahların
değil siyasetin konuştuğu ortamlar icat ettiği ve tüm bunları Mart 2014
seçimlerine malzeme yaptığı için sürece ‘’evet’’ demiştir.
KCK’nın sistemi ve yapısıyla
alakalı alınan kararlara gelince özet olarak şöyledir;
1. PKK’lı Cemil Bayık ile Bese Hozat’ın KCK Yürütme Konseyi Eş
Başkanlığı’na getirilmesi
2. Daha evvel KCK genel başkanlığını elinde bulunduran Murat
Karayılan’ın HPG’nin başına getirilmesi.
3. Abdullah Öcalan’ın ise KCK genel başkanı olması.
4. Kürdistan Ulusal Konferansı’nın toplanması için çaba
harcanması.
Tüm bu kararların neden ve sonuçlarını
değerlendirecek olursak;
1. KCK’da olduğu gibi BDP içinde de iki farklı kanat vardır. Bir
kesim PKK’nın geçmişte olduğu gibi silahla varlığını koruması gerektiğini,
ancak bu yolla taleplerinin dikkate alınabileceğini söylerken diğer kesim ise
siyaset dilinin zaruri olduğu ve artık evrensel koşulların ve genel kamuoyunun
silahı kabullenmediğini savunmaktadır. Kısaca ilkine şahinler ve sonuncusuna da
güvercinler denmekte. İşte Murat Karayılan güvercin kanadından yani siyasetin
öncüllenmesi gerektiğini savunanlardan. Dahası Murat Karayılan zaten başında
bulunduğu KCK tabanından büyük bir çoğunluğa süreci kabul ettirebilmişti. Zira
her tabanda muhalif düşüncede bir kesimin varlığı kaçınılmazdır. Ancak HPG’ye
gelince çatlak seslere güç yetirememiş ve her seferinde Abdullah Öcalan’dan
azar işitmiş ve fırça kaymak zorunda kalmıştır. Ayrıca 14 Temmuz 2011 tarihinde
HPG’lilerin Silvan saldırısında 17 asker ölmüş, bu saldırıdan bilgim yoktu
diyerek perde arkasında şahinlerin olduğunu itiraf ediyordu. Bunun üzerine
Abdullah Öcalan “PKK benim sözümü
dinlemiyor” diyerek psikolojik hamleye bile mecbur kalmıştı. Salt bu olay
bile PKK içerisinde silahı ön plana alan kesimlere Murat Karayılan’ın söz
geçirmekte zorlandığının resmidir. Dolayısıyla ona şikayetçi olduğu HPG’nin
başına getirtilerek süreci düzeltme ve HPG içerisindeki muhalif sesi bastırması
rolü verilmiş oldu. Yoksa kimi haber kanallarının yazıp çizdiği gibi ‘kovulma’
söz konusu değildir.
2. Cemil Bayık ve Bese Hozat’a gelince; çekilme sürecinde Elazığ
ve Tunceli noktalarında çekilmeye ayak direten bir tıkanıklık oluştu. Aslen
Elazığlı Cemil Bayık ve aslen Tuncelili bir alevi olan ve kız kardeşini bir
çatışmada kaybeden Bese Hozat getirtilerek süreci hızlandırmak amaçlandı. Her
ne kadar bu iki isim ‘şahinlerden’ olsa da bu durum da aşıldı. Zira Abdullah
Öcalan KCK genel başkanlığına getirilerek sürecin kontrollü bir şekilde
ilerlemesi sağlanmış oldu. Zaten daha evvel KCK ‘başkanlık konseyi’ şeklindeki
teşkilat yapısı ‘BDP de olduğu gibi ‘eş başkanlık sistemine’ döndürüldü. Bu
vesileyle en ufak bir aksilikte sürece müdahil olmak isteyen Abdullah Öcalan
için KCK’da resmi bir kanal açılmış oldu.
3. Kısa bir zaman sonra gerçekleştirilmesi planlanan ‘Kürt Ulusal
Konseyi’ öncesi ve ‘2. Cenevre Konferansı’ öncesi uluslararası arenada ayağını
güçlendirmek isteyen PKK, İran’la sıkı bir pazarlık yapacağa benziyor. Çünkü
Cemil Bayık İran politikalarının yakın bir takipçisidir. Ayrıca Bese Hozat’ın
da alevi olması Cemil Bayık için ayrı bir destek unsuru. Sınır dışına
silahlarıyla çekilen PKK, İran PJAK’ını ve İran’ı arkasına alarak Suriye’nin
kuzeyinde yeni bir Esatçı cephe oluşturabilir. Kuvvetle muhtemel gördüğüm bu
vakıanın ipuçları daha evvel PKK tarafından verilmişti. Bir süre önce yapılan
Erbil toplantılarında bu konu konuşulmuş ve yürüyüşler düzenlenerek Suriye
PYD’sine destek gösterileri yapılmıştı. Zaten PYD başkanı Feyman Hüseyin ile
Murat Karayılan, aralarında husumet olan iki isimdi. Böylelikle bu değişimle bu
sıkıntıda giderilmiş oldu.
Sonuç olarak; Ne BDP, ne KCK, ne
AKP ne de bir başkası İslami Ümmeti bu çöküntü halinden kurtaramaz. Allah Subhanehu
ve Teala her bir problemin çözümünü beyan buyurmuştur. İster bu sorun 30 yılın,
ister 300 yılın sorunu olsun tümünün çözümü İslam ideolojisinin hayatta hakimiyeti
ile çözülebilecektir.
Problemin oluşmasına zemin
hazırlayan asıl müsebbip problemi çözemez. O halde ümmeti kavmiyetlere bölerek
düşmanlık tohumları serpen kapitalist ideolojiyi benimsemiş Türkiye Cumhuriyeti
bu problemi çözemez. BDP-KCK-PKK gibi komünist ideolojiyi sahiplenmiş bir örgüt
İslami fikirleri benimsemiş bu ümmete çözüm sunamaz. Hal böyle iken meseleyi
temelden ele alıp barış ve sukunet ortamını ancak İslam’ın oluşturabileceği
yeniden iyi anlaşılmalıdır. Zaten akidesinden bu problemi çözebilecek çareye de
sahiptir.
Nitekim Rabbimiz:
"Ey
insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizi
tanıyasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah
yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok ittikâ edeninizdir. Şüphesiz Allah
Alîm ve Habîrdir."
[Hucurât 13] buyurmaktadır.
Başka bir ayette Allah Subhanehu
ve Teala;
“O'nun
delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve
renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak)
dersler vardır.” (Rûm 22) buyurmuştur.
Rasul Aleyhisselam;
“Ey insanlar! Dikkat edin!
Rabbiniz tektir. Babanız tektir. Dikkat edin! Takva dışında ne bir Arab’ın Acem’e
ne bir Acem’in Arap’a ne bir kırmızının siyaha ne bir siyahın kırmızıya
üstünlüğü vardır”
buyurmuştur.
Muslim'in Ebî Hurayra kanalıyla
tahric ettiği hadiste şöyle buyurmuştur:
"Her kim itaatten çıkar,
cemaati parçalar ve ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Her kim
asabiyetçiliğe davet eden veya asabiyetçiliğe yardım eden körü körüne çekilmiş
bir bayrak altında öldürülürse bu bir cahiliyye ölümüdür."
İşte tüm bu İslami naslar bize şu
hakikati gösteriyor. İslami Ümmetin kavgası bu olmamalı, İslami Ümmet bunun
için bir araya gelmemeli ve savaş vermemelidir. İslami Ümmet insanlığı asabiyet
unsurlarıyla parçalayan, onları ayıran, değerleriyle alay eden onlardan
nizamını çalan, onları birbirine düşman kılan engelleri kaldırmak için
çalışmalıdır. Zira tüm bunlara sebep olan budur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış