KORONAVİRÜSÜN DÜNYA SİYASETİNE ETKİLERİ

Cahit Toprak

Son aylarda o kadar çok telaffuz edildi ki bir kelime… Artık o kelimenin zikredildiği hiçbir ortam bizi sarmamaya ve ilgi/merak alanımıza hitap etmemeye başladı. Koronadan söz ediyorum elbette… İlkin Çin merkezli Wuhan şehrinin bir sorunu iken bir anda ve hızlıca tüm dünyayı sarmalayan, devletleri ve sistemleri komaya sokan bir keyfiyete büründü. Bu koma hâli o kadar şiddetliydi ki; bir ahtapot gibi dünyayı sarmalayan dev şirket CEO’larının uykularını kaçırttı. Dünyayı kendi havuzları gibi dolaşan devasa kargo gemileri isporka yapıp, demir attı. Dünya borsaları hop oturup hop kalktı. Tüm birikimlerini borsaya yatırmaya alışkın olan kapitalist, göbekli beyler insanların ölüm haritalarıyla tahmin borsaları kurdu. Sistemleri ayakta tutan ekonomi kanatları tüy dökmeye başladı. Üretim, dağıtım, ticaret, kıtalar arası transfer haritaları, silah alışverişi, savaşlar, insan topografileri ve nüfus doğum planlamaları yeniden revize edildi…

Ana haber bültenlerinde ekonomi haberleri sunar gibi oldu, farkındayım. Belki küçük kelimelere sığdırmaya çalıştığım bu olaylar birer gerçek ve sistemleri ve devletleri etkileyen, etkileyecek olan bir sonucu beraberinde getirecektir. Elbette sorun virüsün sadece ekonomideki kötü gidişata yol açması değil, belki de en önemli etkisi siyasi ve sosyal yönden yol açtığı değişim ve tahribattır.

Şimdi tam bu noktada meselenin siyasi otoritelerin koronavirüse karşı almış oldukları tavırlara ve sonuçlarına bir göz atalım.

Amerika’dan başlayalım. Çin’de ilk virüs enfeksiyonlarına maruz kalmış hastalar ortaya çıktığında Amerikan Başkanı Trump o bildik ukala tavırlarıyla, “basit bir grip vakıası, korkacak bir şey yok” sözlerini sarf etmişti. Ancak işin ciddiyetini fark etmiş olmalı ki Beyaz Saray, iç kamuoyunu dizginlemek adına Çin hükümetini suçlamayı tercih etti. Beyaz Saray Sözcüsü Kayleigh McEnany, “Başkan Trump, Çin’in yaptıklarından mutlu değil. Çin’in bu krizi doğru bir şekilde ele alamadığı artık sır olmaktan çıktı. dedi. İkna edici olsun diye de McEnany, Amerika’nın Çin’den tazminat talep edeceğini ima ederek Bunun kararı Başkan Trump’a kalmış ama şu kadarını söyleyeyim başkan, bu konuyu çok ciddiye alıyor. Çin’in virüs konusunda bilgi vermekte ayak diremesi, Amerikan halkının hayatını tehlikeye attı. dedi. Sonrasında Amerika’nın, DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü)’yü, dünyayı bilgilendirme konusunda başarısızlıkla suçlaması ayrı bir suçluluk psikolojisinin bir yansıması olarak değerlendirildi. Zira hemen akabinde “DSÖ ile eş güdüm halindeyiz” açıklamaları, gerçekte bu söz dalaşının seçmenlerine yönelik yatıştırıcı ve aklayıcı söylemlerden ibaret olduğunun aslında bir ifadesiydi.

Amerika’da ölüm haberleri medyaya yansıyınca Trump Bu virüs, inanılmaz derecede bulaşıcı. Daha önce böylesi görülmedi. Sadece bir topluluktaki bir kişide bile virüs olması herkesin hasta olmasına yetiyor. Doğru insanı bulursa da maalesef başına büyük belalar açıyor. diyerek sürecin doğru yönetilmesi ve sonuçları konusunda hükümetinin artık bir şeyler yapması gerektiğini fark ettiğini gösterdi. Virüsün hızla dünya ülkelerine yayıldığı haberleri kulağına gelince, ekonomide zaten çalkantılı bir süreç yaşayan Trump yönetimi, virüsün ekonomik sonuçları konusunda yol açacağı gediğin de farkına vardı. Trump, kendisini ve yönetimini ayakta tutan ekibine şu mesajı verdi: ABD ekonomisinin uzun süre durması sürdürülebilir bir durum değil!” Dolayısıyla süreci durdurmak bir yana başlarda umursamaz bir tutum sergileyen Trump, kabinesini toplayarak ekonomik bir dizi tedbir alması gerektiğini anladı. Anlaması için Amerikan perakende şirketi J. Crew Group’un konkordato başvurusunda bulunması gerekiyordu. Şirket, 1,65 milyar dolar civarındaki şirket borcunun kaynağa dönüştürülmesi için borç verenlerle anlaşma yapılmasının kaçınılmaz olduğunu ilan etti. Amerika’nın en ünlü perakende şirketi olan Neiman Marcus Group da konkordato ilan edenlerden biriydi. Bu durum aslında iç piyasadaki çalkantılı dönemin de işareti gibiydi. Öyle olsa gerek ki Amerika Merkez Bankası karşılıksız para basma yoluna gitti.

ABD Çalışma Bakanlığı İşgücü İstatistikleri Bürosu’nun eski Başkanı Erica Groshen, Bu, tarihte görülmemiş durum” ifadesi ile Amerika hakkında tahayyülleri aşan bir krizin eşiğinde olduğunu ilan etti. Devamla şöyle dedi: Şu anda ekonomimizi, salgını en az zararla atlatması için yapay komaya sokmuş durumdayız. Bu da modern verilendirmelerin başlamasından bu yana en keskin iş kaybı sonucunu ortaya çıkardı.” Daha da vahimi Amerika’da 20 milyon işsiz ordusu var. Sadece Nisan ayında işsizlik oranı bir anda tavan yaparak %14,7 seviyelerine vardı. Diğer birçok ülkede durum bundan çok farklı değil. Hatta dünyada işgücü noktasında her 3 kişiden birinin işsiz kaldığı söyleniyor.

Amerika, bu süreçte siyasi mesaj vermeyi de ihmal etmedi… Bir demecinde, dünyadaki en güçlü orduya sahip olduklarını kasıla kasıla anlatan Trump, hemen ardından dünyadan yardım istedi ve şöyle dedi: Çok varlıkları hiçbir karşılık almadan koruyorduk. Bu ülkelerin bize yardım etmesini istedik.

Diğer birçok Avrupa ülkesi ise Amerika’dan farklı olmayan yaklaşımlarla krizi geçiştirse de aynı akıbete maruz kaldı. Zira İspanya ve İtalya benzeri ülkeler, Avrupa ülkelerine nazaran daha hafif ve kırılgan zeminde bir ekonomiye sahipler. Elbette bu süreçte özellikle İtalya, Avrupa’dan beklediği güçlü desteği göremedi. Nispeten daha iyi durumda olan Almanya ve Fransa ise süreci yönetmede Avrupa ülkelerine ağabey rolü oynamaktan da geri durmadılar.

İngiltere ise başta farklı bir politika izlese de kısa sürede yanlıştan kıl payı dönerek tedbirleri sıkılaştırdı. Başlarda toplumsal bağışıklığın kazanılması tezini savunsa da, kısa süre sonra tedbirleri sıkılaştırarak sürece adapte oldu…

Çin’e gelince; Amerika’nın Çin ile alakalı manipülatif açıklamaları, korona sonrası Çin siyasetinde Amerika açısından belirleyici bazı ana hatları ortaya koymaktadır. Çünkü Trump’ın, Covid 19’un Vuhan kentindeki bir laboratuvarda üretildiği iddiası ve “DSÖ kendinden utanmalı çünkü Çin’in halkla ilişkiler ajansı gibi çalışıyor” ifadesi, Çin ile alakalı Amerikan projesinin bir ayağını teşkil etmektedir. O da; Çin’in teknolojik ve ekonomik yükselişinin önüne geçmektir. Bunun için Dünya Sağlık Örgütü üzerinden Çin hakkındaki; virüsün bizzat Çinliler tarafından yapay olarak icat edildiği” yahut bilgi sahibi olmasına rağmen dünyayı bu tehlike konusunda geç uyardığı” şeklinde töhmet altında bırakan ifadelerle Avrupa ülkelerinin Çin ile ticari ilişkileri gözden geçirmesini sağlayarak Çin’i köşeye sıkıştırmayı amaçlamaktadır. Bunu zaman gösterecek elbette!

Öte taraftan Avrupa ülkeleri ve Amerika, sağlık problemleri ile bu denli köşeye sıkışmış olsa da “korona sonrası sürece yönelik güvenlik ve savaş politikalarında bir değişim ve dönüşüm yaşayacaklar mı?” asıl sorun bu olsa gerek!

Aslında belki de üzerinde hassasiyetle durulması gereken nokta tam da budur. Görüldüğü üzere uluslararası siyaset denkleminde “güçlü devlet” profiline sahip devletler içe dönük ve Monroe doktrinini çizgisine yaklaşmış görünüyorlar. Kısaca, diğer devletlerin Amerika kıtasındaki devletleri sömürgeleştirilmesinin önüne geçmek amacıyla ilan edilen doktrin, korona sonrası süreçte farklı varyanıtlarıyla adından söz ettireceğe benziyor. Belki de 11 Eylül saldırısı sonrası dünya devletlerinin yayılım politikasını belirleyen teröre karşı topyekûn mücadele” politikası, korona sonrası süreçte içe dönük ve sağlıkta devrim yaratma politikalarına evrilecek… “Kim dünyayı kurtaracak?” sorusunun cevabının peşinde koşturacak belki de bu güçlü devletler. Güç ölçütü, iç güvenlik ve sağlık sektöründeki başarı olacak belki de! Sırf bundan ötürü Çin Cumhuriyeti’nin, dünya medyasına “virüsün ilacını ben buldum, bakın artık hastalarımı iyileştiriyorum ve artık karantinaları bile kaldırdım” diye bas bas bağırmasına rağmen kimi ülkeler kulak kapatmayı, bekalarının garantisi olarak görmektedirler. Zira ilacı Çin değil, Amerika bulmalı! Rusya değil, Fransa bu ilacı bulmalı!

Dünyanın gündemi gelecek kaygısına endekslenirken elbette Suriye’deki güç savaşı, Libya’daki Hafter güçlerinin operasyonları, kıtlıkla mücadele, Çin’in Doğu Türkistan’daki toplu tecrit uygulamaları ve daha birçok siyasi ve askerî konu sürecin konuşulanları değil, ertelenenleri konumuna gelecektir. Savaşlar ve ihtilafların salgın sürecinde bir kenara bırakılması toplumsal önceliklere değer vermeyen yönetimlerin hayatiyet kaygılarının bir ürünüdür. Düşünsenize kendi halkının sağlığını düşünmeyen bir liderin korona sonrası iktidar olma şansı var mıdır sizce?

Tüm bu sürecin sonuna gelindiğinde ne olacak?

Evet, korona yıkıcı etkisiyle, özellikle ekonomileri vurdu. Ancak belki de en önemli etkiyi siyasal ve sosyal alanda oluşturdu. Bu öyle güçlü tahribattı ki; sistemlerin temel dinamikleri olan sosyal projeler sekteye uğradı. İnsani kaygılar sosyal değerlerin önüne geçti. Avrupa Birliği’nin birlik ruhu bireysel kaygılarla yer değiştirdi. Bencil duygular ve ‘ben eksenli’ düşünüş yaygınlaştı. Doğal olarak insanların alakalarına etki eden dünyada yaygın tüm sistemlerin işleyişi yeniden sorgulanır oldu.

Ülkeler arası yardımlaşma ve birlikte hareket etme olgusu yerine, daha hırçın ve daha yıkıcı sonuçları olan jakoben ve kaba bir hâl aldı. İnsani yardım amacıyla yola çıkan yük gemileri yağmalandı. Askerî boşluklar ve güvenlik zafiyetleri doğdu. En doğru tespitle, kapitalizmin çarklarına çomak girdi. Siyasi otoriteler, enaniyet duygularıyla ve hümanistçe yetiştirdikleri halklarını dizginlemede yer yer askerî yöntemlere başvurdu. Birçok bilim adamı ve düşünür siyasi yorumlarında “korona sonrası kaos”a işaret etti. Bu durum elbette devletlerarası dengeyi sarsan ve siyasi boşluğu doğuracak bir sürece gebedir. Sorun sadece az evvel ifade ettiğim ekonomik sıkıntıların yol açtığı darboğaz meseleleriyle sınırlı değildir. Sorun bu sıkıntılardan bunalan halkın göstereceği ciddi, somut, süregelen ve kaosa yol açacak olan reaksiyonların meydana getireceği siyasi yönelimlerdir. Bu sorun, yeniden bir düşünüşün ve yeniden daha insani değerleri önceleyecek, daha merhametle muamele yapacak, sağlıkta, eğitimde, güvenlikte ve sosyal projelerde halkın maslahatını ön plana çıkaracak siyasal sistem arayışı ile neticelenecektir.

Erdoğan’ın bahsini ettiği “Koronadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünden ne kastettiği bilinmez ancak özetle şöyle diyebiliriz:

1- İtalya gibi ülkelerin virüs yayılımının önlenmesi konusunda geç hareket etmesi sonrasında Avrupa’dan umduğu desteği görememesi Birliğin sorgulanmasını ve korona sonrası süreçte birlik içinde çatlakların olmasını doğurabilir. İngilizlerin birlik dışı hülyalarına diğer Avrupa ülkelerinin katılması olasıdır. Hatta Avrupa Birliği içerisindeki ülkelerdeki siyasi tercihlerin değişmesi de olasıdır. Bilindiği üzere ABD’nin tüm dünyada oluşturduğu terör algısı sonrası birçok Avrupa ülkesinde İslâmofobi akımları ortaya çıkmış ve ülke halklarının İslâm karşıtı aşırı sağcı partileri tercih etmesine sebep olmuştu. Burada da korona sürecinde gerekli desteği görmeyen ülkelerin halkları, korona sonrası daha milliyetçi, daha vatancı ve birlik karşıtı siyasi fraksiyonlara kayma olasılığı göz ardı edilmemelidir.

2- Küreselleşme kavramı etrafında daha önce oluşturulan paktlar ve birliktelikler büyük bir olasılıkla korona sonrası yeni oluşumları beraberinde getirecektir. Zira zor zamanlarda el uzatmayan hatta maske taşıyan ticaret gemilerine el koyan devletlerin birbirleriyle sağlıklı bir ilişki sürdürmeleri düşünülemez. (Salt Müslümanlar söz konusu olduğunda gösterdikleri reaksiyonlar bir tarafa) türlü ekonomik gerekçelerle ilişkileri sürdürme eğilimi gösteren siyasi otoritelerin kamuoyunu ikna etmeleri gerekecektir.

3- İşbirliği politikaları yerine daha rekabetçi ve dışlayıcı pozisyonlar edinerek, içe dönük korunmacı politikalara ağırlık verilecektir. Burada meşhur bir sözü hatırlamakta fayda var: “Can şirindir”…

Elbette sürecin yönetilmesi noktasındaki yöneticilerin başarısızlığı, özellikle İslâm coğrafyasındaki Müslümanları alternatif arayışına sevk etmesi gerekir. Bu yönetim anlayışı, insani, hakkaniyetli ve bencilce olmayan bir yönetim anlayışı olmalıdır. Bu da ancak İslâm’ın öngördüğü ve ümmetlerin gerçek maslahatlarını temin eden, ekonomik darboğazdan kurtuluşunun teminatı, sağlıktan eğitime, sosyal ilişkilerden devlet yönetimine kadar her alanda mütekâmil reçeteler sunan İslâm’ın siyasal sistemi olan Râşidî Hilâfet ile mümkündür. Bu gerçek, somut ve hayali olmayan bir reçetedir. Rabbimizin kelamını hatırlayalım…

[اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ] “Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.”[1]



[1] Zümer Suresi 22


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz