Tarım ve ziraat tarih boyunca
ümmetlerin uğrunda savaş verdiği, kavimlerin yerleşik hayata geçip, göç etmeye
zorlandığı temel unsur olmuştur. Bir ırmak gördüğünde çadırını kurup ziraate
başlayan ve yıllarca o bölgeyi yaşam alanı olarak kabul eden topluluklar daha
sonra klanlara, sonra aşiretlere ve sonra milletlere inkılap etmişlerdir.
İnsanlık bir yudum su için kan dökmüş, sömürge savaşları yapmış ve bir kısım
insanlar yerlerinden sürülerek açlığa mahkum edilmiştir. Uzvi ihtiyaçlarının
doyumu için su ve yemeğe muhtaç olan insanoğlu yemeğini üretmek için tarım ile
uğraşmaya mecburdur.
Bu sebepten olsa gerek dünyanın
en bereketli topraklarında akan nehirler kırmızı akmıştır. Kafir Batı’nın
‘doğunun ortası’ diye tarif ettiği yöndeki topraklar dünyanın en verimli
topraklarıdır. Bu topraklar sadece en iyi humuslu topraklar değil aynı zamanda
yer altındaki muazzam maden kaynaklarıyla da göz kamaştıran bir bolluğa
sahiptir. Oysa gel gör ki bu topraklar yıllarca elit bir kısım kabilelerin
tekelinde, köle zihniyetli krallar eliyle kâfirlere peşkeş çekilmiştir.
Köleliği özümsemiş ve bir yaşam tarzı olarak belleklerine işlemiş bu zelil
varlıklar gerek irem bahçeleri misali her bir toprak parçasında fışkıran
petrolünü ve tarım arazilerinde başka hiçbir yarım adada yetişmeyen mamullerini
siyasi politikalarının devamı pahasına kâfirlere hibe etmişlerdir.
Tarım alanlarındaki bu kapitalist
yaklaşımlar sonucu İslami Ümmet’e ait olan topraklarda ülke toprakları ya
tekelci zihniyetlerin inisiyatifine bırakıldı ya da üretim yapılamayacak
derecede tarım desteklemeleriyle çorak bırakıldı.
Türkiye topraklarının vakıasına
ve hâlihazırdaki durumuna gelince; Türkiye, Hz Ömer döneminde fetihlerle İslam
olmuş bir beldedir. Bir haraç arazisidir. Haraç arazisi olmasının manası da
toprakların devlete ait olduğu ancak halife tarafından ikda edilmiş kısmının
işletme hakkının ise Müslüman halkta olduğu toprak demektir. Hal böyle olunca
işletme hakkı verilen ve araziyi mülk edinen Müslümanların o araziye karşı bir
kısım sorumlulukları var demektir. Ne acı bir durum ki; bu sorumluluklarını
yerine getirirken ‘halife’nin olması zorunluluğu da vardır. Çünkü halife hem
haraci arazi olması hasebiyle topraklardan aldığı haracı beyt-ul malde
kullanacak hem de üretilecek ürünlerin 1/20 kısmını zekat olarak alacak ve
fakirlere dağıtacaktır.
Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu;
“Bulutun (yağmurun) ve nehirlerin
suladığı arazilerde 1/10 (onda bir) miktar vardır. Sulama suyu ile sulanan
arazinin (mahsulünde) 1/20 vardır.” (Muslim, Kitabu’z-Zekâh, 1630) Halifeye düşen diğer bir sorumluluk
da arazinin işletilip işletilmediğini kontrol etmek ve eğer 3 yıl boyunca
işletilmiyorsa bu arazi sahibini işletmeye zorlamak, yoksa başka bir Müslümana
icare değil de ikda etmek suretiyle vermektir. İcare vermek caiz değil, zira
icare belli bir ücret karşılığında araziyi geçici süreliğine işletme hakkı
vermektir. Bu da Rasulün hadisi ile yasaklanmıştır. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Arazisi olan bir kimse onu ya
kendisi eksin veya kardeşine bağışlasın. Eğer bunu kabul etmezse arazisini
elinde tutsun.” (Buharî,
Kitabu’l-Muzâraah)
Halifesi olmayan kapitalist
Türkiye devletinde ise mevsimlik işçilerin sayısında gitgide artış
gözlenmektedir. Bunun temel sebebi arazilerin zengin bir kısım patronların
tekeline terk edilmesinden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar bu patronlar arazi
gelirlerinden ve işçilerin sırtından milyonlarca dolar para kazansalar da bu
durum ekonomiye katkı mesabesinde değerlendirilmektedir. Ve arazi toplulaştırma
adı altında küçük arazi sahipleri topraklarını işletim sıkıntıları sebebiyle
büyük arazi sahiplerine satmak zorunda kalmaktadırlar. Oysa işletme gibi bir
zahmete katlanmak bir yana işleten çiftçilere düşük yevmiyelerle zulmeden bu
modern ağalar devletten aldıkları desteklemelerle de hiçbir iş yapmadan geçinmektedirler.
1990 ile 2005 yılları arasında
gerek tarımsal desteklemeler ve gerekse uygulanan abluka siyaseti ile tarım
sektöründe evine ekmek götüren çiftçi sayısında ciddi azalma görülürken, tarım
arazilerinin parça sayısında ise düşüş gözleniyor. 1990’da tarımla uğraşanların
sayısı %17 civarında iken, 2005’te ise %10 oranında kalıyor. Bakınız 1970’ten
günümüze köylüleşme ve kentlileşme bağlamında dahi inceleyecek olursak çok
bariz bir fark görülecektir. Köyde çiftçilikle uğraşanların sayısı %58’den
%24’e gerilemiştir. Arazi sayısındaki düşüş ise küçük arazilerin büyük arazi
sahipleri tarafından alınmasından başkası değildir. Küçük çiftçiler, devlet
onaylı çiftçilik ve kayıtlı çiftçilik gibi zorunluluklarla vergilendirilirken
aynı zamanda entegre sisteminde hayata geçirilmesi sonucu kazancı elinden
çalınınca tarlasını satmayı daha kârlı bulmaktadır. Köyden kente gelerek asgari
ücretle geçinmeyi, çiftçilikle uğraşmaktan daha kârlı gören çiftçinin bu tavrı
aslında ürün bazında TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi)’nun bir zulmüdür. Çünkü TMO’nun,
alım yaptığı ürünlerde belirlediği tavan fiyatlar çiftçinin masraflarını bile
kurtarmıyor bu da çiftçileri tek tip ürün yetiştirmeye sevk ediyordu. Ve bu
sayede Türkiye dış politikasının hedef ürünleri üretilerek kafirlerin karnı
doyurulurken, Müslümanların topraklarında rahatlıkla yetiştirilebilen ancak
ekilmeyen ürünler ise ithal ediliyordu.
İslami yönetimin hakim olacağı Hilafet
Devleti’nde ise tarım politikasının temel mihenk taşı ‘üretim ve tarım arazilerin mülkiyetinde azami fayda’ olacaktır. Bu
hususta sıkıntı yaşayan çiftçiler ise tarımsal geri dönüşümsüz ve faizsiz
hibelerle desteklenecek ve tarım arazilerini yeniden işletenlerin mülkiyetine
bırakılacaktır. Tema Vakfı gibi vakıfların kurulmasına ihtiyaç bırakmayacak
olan tarım politikalarıyla kurak alanlar ‘ölü arazi’ vasfı alacak ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ifade
ettiği şekil üzere;
“Kim ölü bir araziyi ihya ederse,
orası onun olur” (Buharî,
Kitabu’l-Muzârah) kapsamında ihya edenin mülkiyetine geçirilecektir. Yani su,
boru, gübre, tohum vs. neye ihtiyacı olursa olsun ihya etmek koşuluyla
karşılanacaktır.
Türkiye’de AKP iktidarı döneminde 2001 yılında
ekim yapılan arazi alanı 18 milyon hektar iken 2012’de ise 15 milyon hektar
alana gerilemiştir. 2001 yılında Türkiye nüfusu 66 milyon iken 2012 yılında
75,5 milyon oldu. Yani %15 civarı bir artış var. O halde ya 3 milyon hektar
alan nadasa bırakıldı yahut 10 milyon insan için ithal tarım ürünleri alındı,
hesap ortada. Türkiye’de ekilebilir arazi alanlarının çoğu sulama dışı
tutulmuştur. 5,5 milyon hektar alan sulandığı halde 3 milyon hektar alan ise
sulanmayı bekleyen dahası kurak alan olarak adeta terk edilmiştir.
Türkiye’de uygulanan hayvancılık
politikasına gelince; çiftçilere hayvancılık sektöründe devlet eliyle zarar
ettirilmiştir. Şöyle ki, 2006 Şubat ayında gündeme getirilen kuş gribi ile
kanatlı hayvan besleyen çiftçiler ve 2009 yılında gündeme gelen domuz gribiyle
de büyük baş hayvan besleyen çiftçiler büyük zarara uğradı. Ve çoğu çiftçi
hayvan beslemekten vazgeçti. Hali hazırda milyonlarca tavuk itlaf edildi. İtlaf
edilmiş olmasa bile insanlar uzun süre tavuk eti yemeyerek sektör ciddi zarara
uğratıldı. Kırmızı ette de insanlar endişeye sevk edildi. Domuz gribinin inek
etinden insana bulaştığı medya aracılığıyla sürekli olarak anlatıldı. Sonuçta
ise hem kümes hayvancılığı hem de büyükbaş hayvancılık sektöründe bu işi ciddi
ve hijyenik yapacağını söyleyen kelli felli firmalar türemeye başladı. Entegre
üretim tesisleri ortaya çıktı ve bu sektörde de uluslararası aktörlere kapı
aralandı. O dönemde bazı siyasi çevreler de rant elde etmedi değil. Dönemin
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın onlarca tavuk şirketinin %100’ün üzerinde kâr
elde etmesi gibi. Oysa asıl hasarı fakir çiftçiler gördü, %60 düzeyinde
köylerde ikamet eden insanlar kümesini ve ahırını satarak şehirlere göç etmek
zorunda bırakıldı.
Şu sıralar ise Türkiye, Avrupa
ile ortak tarım politikaları belirlemeye çalışıyor. Bu anlamda kapitalist
yöntemleri tarım sektörüne uyarlamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Zira 10.
Kalkınma planı çerçevesinde taslağı çizilen 2014-2018 yıllarını kapsayan planda
şu maddeler yer almaktadır.
1. Tarımda sosyal yapı
gözetilerek üretim türüne göre yeter gelirli işletme büyüklüğü temelinde
tarımsal işletmelerin etkinlikleri artırılacaktır. Burada yer alan ‘işletme
büyüklüğü’ ifadesi maddi anlamda büyük tarım arazilerine sahip işletmelerin
öncülleneceği anlamına geliyor. Zaten AB ülkeleri büyük ölçekli tarım
işletmelerine 2013 yılı itibariyle bütçeden %38 rekor maddi meblağ düzeyinde
hibe desteği sunarak tarımsal üretimi azaltan kapitalist bakışını kapatmaya
çalışmaktadır.
2. Sertifikalı üretim
yöntemlerine önem verilecektir. Yani salt parasal yükümlülükler getirmekle
beraber ürün pazarlama esnasında etiketlendirme zorunluluğunun getirilmesini de
kapsayan bir uygulamadır. Bu da
çiftçileri daha da bir kıskacın içine alacak ve bunaltacaktır.
3. Tarımsal ürün ihraç pazarları
geliştirilecek, talebe uygun nitelik ve nicelikteki ürünlerin ihracatı
amacıyla, üretim aşamasını dikkate alan destek programları uygulanacaktır. İşte
bu maddede yer alan talebe uygun ifadesi, hükümetin belirleyeceği bazı ürünler
için desteğin söz konusu olabileceğini ancak diğer ürünlerde bunun olmayacağını
ve yine ihraç edilecek ürünlerin dışındaki ürünlere yönelik bir kota
oluşturulacağını göstermektedir.
Dolayısıyla tüm bu uygulamalar
Avrupa Birliği Tarım Uyumlaştırma Programı çerçevesinde hayata geçirilmesi istenen
uygulamalardır. Avrupa 2. Dünya Savaşı sonrası açlıktan kurtulmak için ‘hibe
destek program’larıyla boş bırakılan tarlalara çiftçileri yönlendirmek için
‘ortak tarım politikaları’ belirlemeye çalışmıştır.
Oysa İslam nizamında tarlaların
boş bırakılması ve ekimin durması diye bir şey söz konusu değildir. İslam bunu
nehyetmiştir. İslam’ın iktisadi nizamının temel kaynaklarından birini de tarım
oluşturmaktadır. Tarım bu anlamda halkın temel ihtiyaçlarını garanti altına
almak isteyen devletin de gözünü diktiği alandır. Bu alanda görülecek bir
aksaklık toplumun tümüne olumsuz anlamda sirayet edecektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış