Başörtüsü Cumhuriyet tarihiyle özdeş bir
tartışma konusudur bu ülkede. Tarihin hangi sayfasını çevirseniz bir halkın
hınç ve nefretini görürsünüz. Bu kızgınlık ve öfke başörtüsüne dokunulmaya
kalkışıldığında daha belirgindir. Her sayfası karanlıktır. Zira küfür ile
yönetilen beldelerde fesadın temsilcileri her zaman İslami değerlere saldırmayı
ve inançla alakalı somut fikirlere karşı buğzetmeyi âdet edinmişlerdir. Bu
menfur davranışlarını hayat sahasında icra eden batı hayranı aristokrat kesim, Batılılardan
daha batıcı ve daha özgürlükçü olduklarını da iddia etmektedirler. Oysaki Batılılar
farklı fikirlere karşı özgürlükçü olarak bilinseler de söz konusu İslami
fikirler olunca onların, müntesiplerine hakaret, aşağılama ve toplumdan tecrit
politikası güttüklerini de bilmeyenimiz yoktur.
Bu anlamda başörtüsünü sorun olarak
telakki eden kesimler Türkiye’de tek partili dönemden başlamak üzere günümüze
kadar farklı versiyonlarla başörtüsünü onu takan kadınlara bir zulüm aracına
dönüştürmüştür. Bir kısım siyasi kesimler de Müslümanların reyini kazanmak için
bu vesileyle yapılan zulümleri siyasi bir vesile olarak kullanmışlardır. Ancak,
günümüze gelinceye kadar her geçen zamana oranla yükselen bir trendle
başörtüsünde bir dezenformasyon gerçekleşmiştir. Birazdan detaylı olarak
işleyeceğim tesettürün şerʾî sınırları törpülenmiş, farklılaşmış ve arzu
edilmeyen bir görünüme bürünmüştür. Bu anlamda, Cumhuriyet tarihinden bu yana İslam’a
göre şerʾî bir fariza olan başörtüsünün farklı kıskaçlardan geçtiğini
söyleyebiliriz.
1950'li yıllarından önceki dönemler, CHP
zihniyetinin hükümferma ve katı laik uygulamaların varlık sahnesinde olduğu bir
dönem olmuştur. Müslümanlar, dinî tedrisattan mahrum oldukları gibi İslami
kültüre ait değerlerin aşağılandığı, buna tahammül gösteremeyen din âlimlerinin
İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak asıldığı ve dahası ezanın bile Türkçe
okutulduğu bir dönemdi. Necip Fazıl’ın, dönemin başbakanı Fevzi Çakmak'a
yönelik sarf ettiği “İslam katliamlarına
seyirci kalmakla iman bağdaşmaz. Bedava Müslümanlık yoktur.” sözüne
karşılık “Ah Necip Fazıl, senin şu
Müslüman tarafını nasıl takdir ediyorum bilemezsin!” cümlesi dönemin gayriİslami
zihniyetini yeterince ortaya koyuyor sanırım. Öyle ki aynı zihniyet, top
mermilerini çarşaflarına sarıp cephane taşımış kadınların, çarşaflarıyla
şehirlere gelmesine müsaade etmiyordu. Ne acı değil mi? Ancak, bu dönemde
kadınlar peçe ve çarşafını çıkarmak yerine kendilerini evlerine hapsetmeyi daha
doğru buluyorlardı. Bunu bir namus ve şeref simgesi olarak telakki ediyorlardı.
1950-1960’lı yıllara gelindiğinde ise
eskiden CHP’li olan ancak halkın dinî değerlerini iktidarı kazanmasına vesile
yapan Adnan Menderes dönemi göze çarpar. Bu dönemde başörtülü kadınlar kısmen
sosyal hayatta varlık gösterebildiler. Neticede Demokrat Parti ile “katılımcı
demokrasi” uygulanan halk, rejimin ipine tutundu. Ancak, bu 10 yıllık dönemde Ümmet
yeni korku paranoyalarına maruz bırakıldı. imam hatip okulları bu dönemde
açıldı. Açıldı açılmasına ama bir taraftan bu okullara evlatlarını yazdıranlar
bir şekilde rejimin mahkemelerinde yargılanırken öte taraftan “Atatürk'ü Koruma
Kanunları” gibi bir kısım somut kanunlar Meclis’ten geçirilerek yargılamalara
meşruiyet kazandırılıyordu. İşte dönemin en çelişkili gibi görünen yüzü bu idi.
1960’lı yıllardan sonra ise “irtica ve gericilik”
gibi kavramlarla Müslümanlara karşı psikolojik bir savaş başlatıldı ve toplumdan
itilerek âdeta “öteki”leştirildi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde
başı örtülü bir şekilde derse girdiği ve bu örtüsünün siyasi bir simge olduğu
gerekçesiyle 1968 yılında başörtülü bir kadına ilk soruşturma açıldı. Bu
dönemde imam hatip okullarına giden kızların zorla başı açtırılıyordu. Sonunda
toplum 50’li yılların öncesine tekrar döndü. 1980 Darbesi sonrasında Başbakan
olan Turgut Özal ise rejime karşı olan öfkeyi âdeta şırıngayla çekti ve halkı “liberal
demokrasi” eksenine yerleştirmeyi başardı. Türkiye’de birçok reform
gerçekleştiren Özal, Batı kapitalizmine paralel bir demokrasi algısı oluşturdu.
Ancak 28 Şubat Dönemi, rejim ile toplumun
kopuş sürecini getirdi. “Korku Savaşı” diyebileceğimiz bu savaşta yenilen yine
Müslümanlar olmuştu fakat bu yenilgi maddi değildi. 28 Şubat 1997 tarihinde
ünlü MGK bildirisiyle gerek dönemin Anasol-M hükûmeti ve gerekse YÖK,
üniversitelerde ve kamu kurumlarında fişlemeler yoluyla bir korku cumhuriyeti
inşa etti. Belki de Cumhuriyet tarihinin Müslüman zihniyette bıraktığı en derin
kültürel zafiyet bu idi çünkü bu savaşın sonunda halkın belleğine derin
kaziyeler işlenmişti. Artık, demokrasi vazgeçilmezdi. Çarelerin tükenmediği bir
memba idi. Köprüyü geçene kadar sabredilmeliydi, zulümlere ve tahakkümlere.
Artık “özgürlük” kaçınılmaz bir arzu ve hamasetin nihai ve ideal fikriydi.
İşte bu zihniyetle yetişen yeni nesil
kendine sığınacak limanlar aradı durdu. Cumhuriyet tarihi boyunca İslami bir
eğitimden yoksun olarak yetişen yeni nesil, İslami hükümleri daha kaypak, daha
yüzeysel ve daha özgürlükçü yorumlarla değerlendiriyordu. Özellikle yıkımın en
sarsıcı olanı tesettürde gerçekleşiyordu. Buna sebep olan temel saik, yıllarca
baskıcı politikalarla toplumun güdülüyor olmasıydı. Artık toplum tüm bu olup
bitenlere dur demek yerine eyvallah demeyi tercih etmişti.
Kapitalist Batılılar, bu son 28 Şubat
hamlesinden sonra, nihai kültürel sömürü darbesini vurmaya hazırdı. AKP
yönetimi eliyle çoğulcu demokratik bir toplum inşa ederek bunu başardılar.
Radikal değil muhafazakâr olunmalıydı. Aşırı değil uyumlu ve diyalogcu
olunmalıydı. Şeriatçı değil demokrat olunmalıydı. Neticede İslam’ın tesettür
fikri de bundan nasibini aldı ve yaşlıların giyindiği gibi değil daha modern
daha çağdaş bir kıyafetle uyumlu olması gerekiyordu. Bunun için de ilk elden
medya ile görsel anlamda sunumlar gerçekleştirildi. Tesettür modasıyla,
ünlülerin kızlarının giyim kuşamıyla rol modeller oluşturuldu. Siyasi
liderlerin aile efradının giyimleri örnek gösterildi. Sonuçta ise tesettürün
şerʾî çerçevesini araştırmadan gelişigüzel giyinen veya sadece başını örtmenin İslami
tesettür olduğunu tevehhüm eden ezici bir çoğunluk oluştu. Öyle ki buluğ çağına
eren genç kızlar çoğunluğun giyindiği gibi giyinmeyi İslami tesettür olarak
algıladı.
Oysa şimdilerde “Demokrasi Paketi” ile Müslümanlar
paket paket demokrasinin süslü dünyasına alıştırılıyor. Pakette yer alan
düzenlemelere sahih bir nazarla bakıldığında bunun devlet eliyle İslami şerʾî
bir hükmün insanların keyfine bırakıldığını ve mubahlaştırıldığını görecektir.
Şimdi, mevcut düzenlemeleri inceleyecek
olursak; Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine
Dair Yönetmelikte 5. maddesinde yer alan ''Elbise,
pantolon, etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade
ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün
taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur.” cümlesi
çıkarıldı. Ayrıca Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararnameden
de “Binalar dâhilinde başı açık bulunmak
kaidedir.” şeklindeki madde çıkarıldı. Sonrasında ise medyada “Başörtüsüne
özgürlük getirildi.” şeklinde seçim propagandası yapıldı. Aslında bu maddelerin
çıkarılması iki şekilde özetlenebilir.
1. İsteyen başı açık, isteyen başı kapalı
yani isteyen Allah Subhanehu ve Teala'nın başı açmayı haram kıldığı hükümlerini
çiğneyebilir, isteyen yerine getirebilir. Yani devlet bu maddeyi çıkarmakla
şöyle demiş olmaktadır. “Tesettür bana
göre mubahtır. İslam'ın buna farz demesi şu anda ilgi alanına girmiyor.”
2. Daha evvel devlet “Kamu dâhilinde başın açık olması kaide idi.” derken şimdi “Hem açık hem de kapalı olmakta vatandaşım
hürdür.” demektedir.
Her iki durumda açıkça görüldüğü üzere
İslam ile çelişmektedir fakat yıllarca Allahın emrettiği gibi giyinip söz
konusu alanlara girmekten mahrum bırakılan Müslümanlar kısmi özgürlük alanı
bırakıldığında bunu büyük bir lütuf olarak aldılar. İster bu özgürlük,
kapitalizmin “insan hak ve hürriyetleri”
kapsamında olsun isterse “din ve vicdan
hürriyeti” kapsamında olsun Müslümanların bu türden kısmi haklarla mutlu
olmalarına gerek yok. Zira bize farz olan namazı ister serbest kılsınlar ister
yasaklasınlar vakıamızda bir değişme olur mu? Yani onlar yasakladıklarında veya
serbest kıldıklarında biz namazımızı terk edecek miydik? Allah içkiyi haram
kıldı. Yönetmeliklerin “camilerden ve
okullardan 100 metre uzağına içkili lokantalara izin vermesi” o haramı
işlemeye bizi sevk edebilir mi? İşte tıpkı bunun gibi tesettür de Allah
Subhanehu ve Teâlâ’nın farz kıldığı bir şerʾî hükümdür. Birilerinin
yönetmeliklerle veya yönergelerle serbest kılması veya yasaklaması Müslümanlar
açısından bir anlam ifade etmemesi gerekir.
O hâlde gelin, tesettürü yeniden ele
alalım. Vakıasını şerʾî naslar ışığında değerlendirelim. Allah Subhanehu ve Teala’nın
biz aciz kullarına yeniden rahmet etmesini umarak salim bir akılla ve salih bir
kalp ile yeniden nazar edelim.
Allah Subhanehu ve Teala Ahzab Suresi 59.
ayette
“Ey Nebi!
Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki baş örtülerini omuzlarının
üzerlerine salıversinler.”
buyurmaktadır. Celil âlim Takiyuddîn en-Nebhânî, İslam’ın İctimaî Nizamı
isimli kitabında bu ayeti şöyle izah etmektedir. “Yani yüz ve el hariç, ziynet yerlerini açığa vurmasınlar. Ayette geçen
‘hımar’ kelimesi başörtüsüdür. ‘Ceyb’ kelimesi ise gömleğin yakasıdır. Yani
gömleğin boyundan göğse kadar olan kısmıdır. Müslüman kadınlar, başörtülerini
boyun ve göğüslerine kadar salıversinler demektir. Cilbabın aşağı
salıverilmesi, giysinin en aşağıya kadar bırakılmasıdır.”
Özellikle cilbab kavramını Ebu-l âlâ El
Mevdudi Tefhim-ul Kuran’da “iki
parçalı elbise” olarak tarif etmektedir. Devamla “Bir parçası başı örterken diğer parçası ise ayaklara kadar uzanan bir
dış örtüdür.” demektedir.
Yine Allah Subhanehu ve Teala Nur Suresi
31. ayette
“Kendiliğinden
görünen kısım hariç, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini de yakalarının
üzerine salıversinler.”
buyurmaktadır. Oysa görülüyor ki
günümüzde tesettür Rabbimizin çerçevesini çizdiği bu hâlden çok uzaktır maalesef.
“Kendiliğinden görünen kısmı müstesna” ifadesine
gelince Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Aişe RadiyAllahu Anha’ya hitaben ve
işaret ederek “el ve yüz” olduğunu
buyurmuştur. “Salıversinler!” derken de nereye kadar salıverileceğini
de bir hadisinde şöyle buyurmuştur.
“Kim kibirlenerek elbisesini yerde sürüklerse
kıyamet günü Allah ona bakmaz.”
bunun üzerine Ümmü Seleme: “Kadınlar eteklerini ne yapacaklar.”
dedi. Allah’ın Rasulü
“Bir karış salsınlar.”
buyurdu. Ümmü Seleme “Bu takdirde ayakları açılır.” deyince Allah’ın Rasulü:
“Bir dirsek salsınlar, artırmasınlar.”
buyurdu.
Görüldüğü üzere Allah ve Rasulü İslami
farizaların en ince detayını izah buyurmuşlardır. İslami hükümleri merak eden her
Mümin kul Allah’ın muradını merak etmeli ve hükmüne ram olmalıdır. Özellikle
tesettür konusunda çoğunluğun görüntüsüne değil Rabbinin ne istediğini
araştırmalıdır. Paketleri değil Rabbinin Kitab-ı Kerim’ini incelemelidir.
Ahiret hayatına hazırlığını iyi yapmalıdır ki Rabbinin huzuruna yüzü ak bir
şekilde çıkabilsin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış