Bir
bölgenin, coğrafik bir alanın veya özerk bir yapının varlığı uluslararası
siyasette her zaman bir çatışma unsuru olmuştur. Belki de geçmişte meydana
gelen savaşların barış sebebi kılınmışlardır. Ancak söz konusu alanlar daha
fazla toprak parçasına sahip olmak, ülke sınırlarını daha fazla genişletmek
veya bir devletin başka bir devlete karşı koz olsun diye gündeme getirdiği
alanlar olmuştur. Bu hususun dikkatimizi celbeden en önemli yönü ise genellikle
jeopolitik, stratejik ve ekonomik değere haiz bölgeler olmasıdır.
Rusya ve ABD’nin menfaat
çatışması
1. Statü Savaşı
Bu
noktada özerk bir bölge olan Kırım’ın siyasi statüsünü anlamak için Kırım ile
direkt ilişkili olan Rusya’nın hayati çıkarlarına göz atmak kaçınılmaz
olmaktadır. Ukrayna’nın çıkarları demedim zira 1954 yılında Rusya’ya bağlanmış
ve 1991 yılında ise bağımsızlığını ilan etmiş ancak o günden bugüne Avrupa ve
Rusya arasında ikilem bir dış politika takip etmiş, çok programlı bir ülke
görünümündedir! Dolayısıyla Ukrayna’daki halk eylemleri sırasında Rus dış
politikasının tavırlarının nedenlerini doğru tespit etmek gerekmektedir. Özelde
Rusya’nın Karadeniz hattındaki manevraları genelde ise Balkan politikasındaki
siyasi ana hatlarını ortaya koymak ‘Kırım’ vakıasını doğru analiz etmemizi
sağlayacaktır.
Bilindiği
üzere Rusya son üç yüz yıldır Karadeniz havzasını kullanarak boğazlar üzerinden
güneye inme ve Balkanlar üzerinde ticari bir erk elde etmek için
çabalamaktadır. Güneye açılmasının önündeki en büyük engel yüzyıllar boyunca
boğazlardan askerî donanma geçirememiş olmasıdır. Balkanlar üzerindeki siyasi hâkimiyet
arzusu ise tamamen ticari eksende şekillenmekte, bunu Kuzey-Güney Akım Projeleri
vesilesiyle Avrupa’ya petrol ve gaz satışı yaparak gerçekleştirmektedir.
Bu açıdan Karadeniz’e hâkim olmak hayati bir
öneme sahiptir. Bu hayatiyet noktası Rusya’nın olduğu gibi ABD’nin de ana
hedefleri arasında yer almaktadır. ABD’nin, Sovyetler birliğinin 90’lı yıllarda
dağılması sonrasında bölgeye olan ilgisi artmış ve özellikle Hazar denizinde
bulunan muazzam enerjiye tamah etmiş ve bir dizi siyasi politikalar takip
etmiştir. Rusya ise Karadeniz’e kıyısı bulunan Hazar havzasındaki ülkelerle
sıcak bir ticari konsept oluşturmuş ve enerji koridorunda bulunan Gürcistan,
Moldova ve Ukrayna gibi ülkelerin iç politikasında siyasal darbeler yapmaya
uğraşmıştır.
2010
yılında Ukrayna’da Yanukoviç’i Cumhurbaşkanlığı koltuğuna getirtmeyi
başarmıştır. Oysa ABD, 2004 yılında gerçekleştirdiği “Turuncu devrim” sonrası
Yuschenko’yu iktidara taşımış, o günden bu güne enerji konusunda Avrupa ciddi
bir sorun yaşamamıştır. Yanukoviç’in iktidarında ise Rusya, AB‘in gündeme
getirdiği ve 6 ülkenin (Belarus, Ukrayna, Moldova, Ermenistan, Azerbaycan ve
Gürcistan) içinde bulunduğu bir ortaklık oluşturma çabasını kırmaya uğraşmıştır.
Birazdan detaylarını ifade edeceğim ABD’nin Ukrayna üzerinde giriştiği halk
hareketi veya “2. Turuncu devrimi” de diyebileceğimiz muhalif siyasi hamleler
tamamen Rusya’ya karşı sivil bir darbe girişimidir. Ki bu sayede ABD, “Turuncu Devrim”
sayesinde sahip olduğu siyasi başarıyı yeniden elde edebileceğini düşünmüştür.
ABD,
2008 yılında Güney Osetya (Gürcistan) krizinde olduğu gibi Gürcü kıyılarına
kadar deniz donanmasını getirterek fiili bir durum oluşturmuş olsa da Rusya’nın
askerî müdahalesi bu hamleyi geri püskürtmüştür. Aslında Amerika Gürcistan’ı
siyaseten kendisine bağlamak için güç gösterisinde bulunmuş, aynı zamanda 1936 Montrö
Ateşkes Anlaşması’nın ilgili maddelerini delmiştir. ABD bununla yetinmemiş
Romanya ve Bulgaristan’ı da NATO’ya üye yaparak donanma üssü kurmak istemiştir.
Bu sayede Karadeniz üzerinde görece bir deniz filosu oluşturabilecekti. ABD’nin
tüm bu abluka siyaseti, Rusya’yı Karadeniz’in kuzey doğu kıyılarına hapsetmiş
ve hareket alanını daraltmıştır. Tüm bu açılardan Rusya’nın siyaset alanı
daralmış, bölge üzerindeki görsel de olsa statükosu azalmış ve daha askerî
çözümlere yönelmiştir. Bu açıdan Kırım, Rus deniz filosuna ev sahipliği yapması
yönüyle önemli bir noktadır.
2. Enerji Savaşı
Dünyada
alternatif enerji kaynakları bulunmadığı müddetçe ispatlanmış enerji rezervleri
bol alanlar her zaman devletlerin iştahını kabartmıştır. Bu alanlar dünya
enerji ihtiyacının büyük bir kısmını karşılaması yönüyle üç alandan
müteşekkildir. Bunlar; Kazak-Hazar Denizi ve Azerbaycan hattı, Irak-İran-Kerkük
hattı ve Suudi Arabistan hattıdır. Bu alanlardaki petroller Karadeniz, Akdeniz,
Süveyş kanalı ve Hürmüz Boğazı’ndan taşınmaktadır.
Hazar
denizinde Rusya, ABD ile olan çekişmesinden dolayı Hazar’ın statüsünü
gündeme getirmekte, doğalgaz ve petrolün kendi kontrolü dışında taşınmasına
engel olmaktadır. Buna karşılık ABD, Kazaklarla anlaşma sağlayarak petrolü
tankerlerle Bakü-Ceyhan-Tiflis hattına boşaltmaktadır. Bu vesileyle Akdeniz
üzerinden farklı bir enerji koridoru oluşturmuştur. Yine ABD, Nabukko projesi
ve Mavi Akım Projeleri ile Rusya’ya rağmen yeni enerji koridorları oluşturmayı
başarmıştır. Türkiye gibi bir kısım ülkelerde terörün bitirilmesine dönük
adımlar, petrol boru hatlarına yapılacak sabotajlarının önüne geçilmesiyle
yakın ilişkili olan konulardandır.
Rusya’ya
gelince; ülkenin kuzeyi, soğuklardan dolayı enerji nakil hatları zarar gördüğü
için daha çok güney hattını kullanmakta ve güney koridorunda bulunan geniş ülke
sınırlarında nakil hatları oluşturarak ticari kazanç elde etmektedir. Karadeniz
bu koridorun vazgeçilmez öğesi olduğu için Ukrayna’ya bağlı Kırım üzerinde
özellikle durmaktadır. Polonya’yı hesaba katmadan Baltık Denizi kıyılarından
yeni hatlar oluşturarak Avrupa’ya petrol satması da ABD’ye rağmen
gerçekleştirdiği hamlelerdir.
Ukrayna’da iç karışıklık ve
Kırım’ın Rusya’ya bağlanması
Ukrayna’nın
başkenti Kiev’de halk eylemleriyle başlayan ve Kırım’ın Rusya’ya resmen bağlanmasıyla
sonuçlanan olaylara göz attığımızda; Kırım’ı farklı kılan en önemli unsurun
jeostratejik konumu olduğu net olarak görülecektir. Bu coğrafik konum az önce
bahsini ettiğimiz güney koridorunun geçiş güzergâhıdır. Bu açıdan söz konusu bu
özerk bölge üzerindeki uluslararası çatışmanın enerji nakil hatları açısından
değerlendirilmesi daha doğrudur. Sürecin gelişimi ve değerlendirilmesine
gelince;
-
2014’ün hemen başında Ukrayna’nın doğusunda, Avrupa Birliği ile ilişkilerinin
güçlendirilmesini öngören anlaşmaya karşı ilk halk eylemleri ile başladı. Bu
eylemleri başlatanlar, AB’nin “Doğu Ortaklığı Programı” adı verilen anlaşmaya
karşı duran Rus yanlılarıydı. Bu vesileyle AB’nin, Enerji paktı da
diyebileceğimiz bu oluşuma karşı Rusya, ilk tepkisini vermiş oluyordu. Bu
vesileyle Ukrayna’nın doğu bölgelerinde kendisine yakın STK’ları harekete
geçirmiş ve 2010’dan beri iktidarda olan Yanukoviç’e destek olmak istemişti.
-
Daha sonra Başkent Kiev’in Bağımsızlık Meydanı’nda Rusların bu ilk tepkisine
karşın, muhalif batı yanlısı eylemler yapılmaya başlandı. Rusya hükümetine ve
Ukrayna’nın Rusya ile Gümrük Birliği Anlaşması yapmasına karşı olduğunu
söyleyen bu guruplar ortalığı savaş alanına çevirdi. Tüm bu olaylarda 10’dan
fazla kişi ölünce Ruslara yakın Yanukoviç hükümeti basının karşısına çıkıp “Ukrayna’nın Rusya ile ticari
ilişkilerinin bozulmasını göze alamayacağını” söyledi.
ABD
ve AB, beklediği halk desteğini bulunca, siyasi gücü elde edebileceğine kani
oldu ve eylemcileri destekleyen açıklamaları peş peşe sıraladı. 18 Ocak 2014’te
Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, “Ukrayna'nın
geleceği AB'ye bağlıdır” diyerek eylemlerdeki söylemi destekleyen bir
açıklama yaptı. Benzer bir açıklamayı 28. Ocak 2014’te ABD Dışişleri Bakanı
John Kerry yaptı ve “Ukrayna'nın
demokrasi için verdiği savaşımı desteklediklerini” söyledi. Bir başka
konuşmasında “ABD ve AB bu mücadelede
Ukrayna halkının yanında yer alıyor” diyerek açıktan eylemlerin
arkasında ABD’nin olduğunu deklare etti.
Kerry, “Ukraynalıların
geleceği tek bir ülkeyle ilişkili olmak zorunda değildir ve buna
zorlanmamalıdırlar” diyerek Rusya’nın Ukrayna üzerindeki siyasi gücünü
kıracak seçime işaret etti. Sivil bir darbe girişiminin farkında olan Rusya
ise, “Ukrayna'ya seçim yapmasının
dayatıldığını ve Moskova'nın bunun bir parçası olmayacağını” söyleyerek
mevcut hükümeti desteklediğini yineledi.
Ancak
bu karşılıklı siyasi demeçlerden hemen sonra Ukrayna Meclis Başkanı
Cumhurbaşkanını azlettiğini duyurdu. Seçime kadar geçici bir Cumhurbaşkanı
atadı. Görevden alınan Cumhurbaşkanı Yanukoviç Kırım Özerk Bölgesine kaçtı.
Rusya
tüm bu hamlelere karşı Kırım kartını oynadı ki; zaten nüfusun çoğunluğunu
Rusların lehine çevirmişlerdi. Zira 1944 yılında binlerce Tatar Müslüman, Balkanlara
sürgün edilmişlerdi. Dolayısıyla bunu bir avantaj olarak kullanan Rusya Kırım
Özerk Bölgesi’nde bulunan Ukrayna askerî üssüne askerî bir operasyon yaptı ve
Kırım’da referanduma ihtiyaç olduğunu söyledi. Referandum sonuçlarına ne
Avrupa’nın ne de ABD’nin itiraz etmeyeceğini biliyordu. Öyle de oldu. Kırım
resmen Rusya’ya bağlandı ve Ukrayna askeri Kırım’ı terk etti. Rusya Kırım’ı
resmen ülkesine ilhak etti. Peki, bu bir başarı mıydı? Yoksa ABD ve AB ülkeleri
sürece müdahil olmayarak başka bir hesap mı yaptılar? Bu soruları süreci analiz
ederek değerlendirelim.
1.
Ukrayna’da Rusya yanlısı bir hükümete karşı, muhalif halk hareketleri
desteklenerek Rusya tahrik edilmiştir. Tıpkı 2008’de Gürcistan kıyılarına ABD
donanmaları getirilerek Rusya’nın Güney Osetya’yı işgal etmesi sağlandığı gibi.
ABD’nin kısa vadede kazançlı çıktığını söylemek güç ama Karadeniz’de donanma
bulundurmayı yasaklayan Montrö Anlaşması’nın ilgili maddelerini delmek suretiyle
Kafkas ülkelerinde prestijli bir konuma gelmiş ve Gürcistan’da yandaş siyasi
gücünü korumayı başarmıştır. Sonrasında Kazakistan’da bir kısım enerji
anlaşmaları imzalamıştır. Dolayısıyla Kırım konusunda Rusya Kapitalist
ideolojiye göre meşru sayılan referandum olmadan Kırım’ı ilhak etmeye
yeltenseydi benzer bir donanma hamlesi yapması kaçınılmaz olurdu. Bu noktada şu
hususun altını çizmek istiyorum; Türkiye hükümeti seçim sonrası ABD lehine Montrö
Anlaşmasını yeniden gündeme getirmesi olası bir durumdur. ABD, Rusya’nın bu tür
fevrî askerî operasyonlarını gerekçe göstererek, Montrö’ye ihtiyacın olmadığı
yönünde ikna turlarına çıkabilir.
2.
Özellikle ABD, bu krize öncülük ederek Avrupa ülkelerine kendi sunduğu enerji
nakil hatlarına yönlendirmek istemiş olabilir. Çünkü daha önce de Ukrayna ile
benzer bir kriz yaşanmış ve AB’nin, Rusya’ya enerji yönünden bağımlı ülkeler
olmaları ABD’nin lehine bir atmosferi önlemektedir. Zaten Rusya’nın Kırım’ı
ilhak etmesi sürecinde bir kısım Avrupa Birliği ülkelerinin tepkisinin düşük
düzeyde kalması bunun sonucudur. Özellikle Rusya’ya ortak yaptırım kararında
çekimser davranılmıştır. Dolayısıyla Nabukko, Mavi Akım, Bakü-Ceyhan-Tiflis
(BTC) gibi yeni enerji koridorlarına rağbeti arttırmak istemektedir. Her ne
kadar daha kısa mesafelerde ve daha ucuz enerji elde etme arzu edilen yöntem
ise de bunun daimi ve güvenli olması da bir o kadar önemlidir. Bu açıdan
Rusya’nın her seferinde fiyat arttırma tehdidinde bulunması Avrupa Birliği
ülkelerini çıkmaza sokmaktadır. Bu da farklı arayışlara sevk etmektedir.
3.
İran’la 2013’ün sonlarına doğru yapılan nükleer anlaşma ve yaptırımların
hafifletilmesi anlaşması sonrası, İran petrolünün ve petrol ürünlerinin dünyaya
taşınması gündeme gelmişti. Benzer bir vakıa da 12 Mart 2014‘de Kuzey Irak Kürt
Yönetimi’nin Bağdat’a karşılıksız petrol sevkiyatı yapacağını taahhüt etmesi
olmuştur. Tam da Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edildiği haberleri dünya medyasında
bolca yer alıyorken böyle sevindirici bir haberin de olması zamanlama açısından
dikkat çekicidir doğrusu! Irak ve İran’ın petrol ve doğalgaz satışı dünya
petrol ihtiyacının büyük bir kısmını karşılamaktadır. Dolayısıyla Avrupa’nın
enerji ihtiyacı Akdeniz üzerinden de karşılanabilir fikri cazip gelebilir.
Sonuç olarak
Tüm
bu hesaplar sömürgeci kâfir devletlerin İslâmî beldelerdeki Müslümanların
yeraltı kaynaklarını, kendi hayatiyetlerini devam ettirme yönünde kullanma
çabalarından başka bir şey değildir. Kırım da bu İslâmî beldelerden biridir.
Zira Fatih Sultan Muhammed Han bölge halkının talebi üzerine, Kırım’ın fethi
için Gedik Ahmet Paşa’yı 1475 yılında bu bölgeye göndermiş ve Osmanlı’ya
bağlamıştır. Bağlılıkları 1783’te Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edilmesi
tarihine kadar sürmüştür. Kırım Hanlığı özel statülü imtiyazlı bir emîrlik
halinde 300 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalmış İslâmî bir beldedir. Dolayısıyla
dünyada İslâmî bir Hilâfet Devleti kurulduğunda tüm bu hassas stratejik
noktalar üzerinde özel bir siyaset güdülecek ve İslâm’ın korunağı olacak birer
kale olacaklardır. Kırım’da aslına ilhak edilip, İslâmî bir belde olarak
kalmaya devam edecektir inşAllah.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış