Kimileri “AK parti”
diyerek bilinçaltına “şeffaf bir parti imajı” yakıştırmaya çalıştı, kimileri
ise AKP diyerek öfkesini ve “herhangi bir parti” gibi gördüğünü zımnen
hissettirdi. Gerçekten AKP, herhangi bir
parti mi? Yahut bağımsız Türkiye'nin bağımlı ve kendi başına siyaset
yürütmekten aciz bir siyasi yapısı mı? Yoksa salt kendi başına bir siyaset
yürüten, güçlü halk desteğine sahip bir parti mi?
Aslında her bir sorunun
cevaplandırılmasına olanak sağlayan çok sayıda argüman yok değil. Ancak bu
soruları cevaplandırmadan önce, bilinmesi gerektiğini hissettiğim iki noktanın
altını çizmek istiyorum.
Birincisi; AKP,
Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bir siyasi partisi, yürütme makamındaki siyasi bir gücüdür.
İkincisi ise; her
partinin bir parti programı ve parti tüzüğü olmak zorunda olduğundan, doğal olarak
AKP'nin de Demokratik çerçevede hazırlanmış ve Laik düzenin çizmiş olduğu
çerçevenin dışına taşmayacak bir taslak metni vardır. Yukarıdaki soruları ve
bahsini ettiğim bu taslak metindeki açık ve belirgin yönleri maddeler halinde
açıklayacağım inşaAllah.
1. Sömüren Batı’nın
yerli malı AKP
Öncelikle Batı, Müslüman
coğrafyanın her karış toprağına İslâm ile arasına fetret dönemi çektiği bu
zaman diliminde, Ümmet olarak hiç bir beldemizin bırakın İslâmî bir siyaset
yapmayı bağımsız ve yalın bir siyaset yapmaktan bile uzak olduğunu üzülerek
ifade edeyim. Öyle ki İslâmî beldelerin gayri İslâmî yöneticileri, kendi
halkına zulmeder, kendi servetlerini kendi elleriyle Batılı müsteşriklere hibe
ederler. Ne acıdır ki Türkiye gibi yüzyıllar boyunca bu Ümmet’e liderlik etmiş
bir halk Batı’nın üç koldan yürüttüğü siyasi entrikalarla Batılı fikirlere
bulandırılmış ve ülke siyasetini Batılı fikirlerle sarhoş hale getirilmiş bir
takım yöneticiler terk etmişlerdir.
İşte 90 yıl öncesinden
bugüne değin 60 küsur iktidar değişmiş, ancak hiçbirinin İslâm’ı iktidara
getirmek gibi bir kaygı ve tasası olmamıştır. Bilakis Batılı kavramların
içselleşmesi, yöneticilerden başlamak koşuluyla peyderpey tüm halk tabakasına
doğru yükselen bir ivme ile seyretmiştir. Çeşitli zaman dilimlerinde farklı
kavramlar dünya siyasetinde her ne kadar popüler olmuşsa da 21. yüzyıla
girerken farklı yöntemlerin de katalizör etki yaptığını görmekteyiz. Gerek
sosyal medya adı verilen platformlar ve gerekse Kapitalist siyasette 4. kuvvet
olan medya, etkin bir şekilde sömürü politikalarında belirleyici bir rol
üstlenmiş görünüyor.
“İktidardan bize de bir
pay var mı?” kaygılarıyla Kapitalist kapıyı ısrarla çalan AKP, Kapitalizm’in
son yüzyılda temsil yetkisini gururla elinde taşıyan ABD'yi memnun etmiş ve “dünyevi
nimetlerden sonuna kadar yararlanacağı fırsatlar dünyasını” ayağına sermiştir.
İktidara yürürken “yenilikçiler” yakıştırması yapılarak sözüm ona Ümmet’e eski
siyaset ve eski siyasi partilerden vazgeçirecek bir AK sayfa açtırıldı.
Batılılara göre bu partinin vizyonu, hem dindar ve Batıcı hem muhafazakâr ve Demokrat
olmalıydı. “Sandık bombayı yenecek mi?” manşetinin muhatabı AKP, radikalizmi
temsil eden el Kaide'nin de! baş düşmanı olacaktır. İstenen bu.
Amerikalı strateji
uzmanlarından Dinesh D. Souza 1995 yılında yazdığı bir kitapta “Biz İslâm köktendinciliğini dönüştürmeli,
onları liberalleştirmeliyiz” diyerek buna işaret etmişti.
Amerikan dışişleri ve
istihbaratından bir isim Graham Fuller Türkiye hakkında ABD'nin görüşünü
yansıttığı bir yazısında “Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki
koalisyon partilerinde büyük bir deprem yaratacak. Fazilet Partisi'nden kopan
bir grup ılımlı İslâmcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin
siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni
oluşum kartopu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye'de yakın gelecekte ılımlı İslâmcılar
iktidara gelecek. Ilımlı İslâmcıların yanında İslâmî söylemlere ters düşmeyen
ılımlı sol bir parti de Meclis'e sokulacak.”[i]
diyerek yeni partinin yani AKP'nin geliştirileceği ve ılımlı bir İslâm
modelinin tercümanlığını yapacağını söylüyordu. Farz edelim ki bu sözleri
AKP'li yöneticiler duymadı veya bu yazıyı okuyan bir okuyucu AKP’ye bir iftira
olduğunu düşünüyor. Peki yıllarca Ümmet’in kuyusunu kazmaya çalışan, bunun için
stratejik hesaplar yapan bu analizci ABD'nin projelerini dillendirmiyor mu?
Öyle ise, AKP hükümetinin başından beri
İspanya ile eş başkanlığını yürüttüğü “Dinler
arası diyalog” çalışması ne anlama geliyor, bir izahı var mı?
Pekala Başbakan’ın
siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın şu sözlerini nasıl tefsir edeceğiz. “Son
iki yüzyıl içinde ilk defa iç dinamikler ile dış dinamikler örtüşmektedir.
TBMM'de büyük bir çoğunluğa sahip AKP hükümetinin talepleri ile Batı'nın
talepleri birbirini tutmaktadır. AKP'yi iktidara getiren kitlelerin talepleri
ile ABD'nin ve AB'nin talepleri aynı çizgide birleşmiştir... Simdi ise bugüne
kadar görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP ile söz konusu oldu. Bu defa halkın
istekleri ile Batı'nın istekleri birleşmiştir, Halkın gerçek istekleri ile
Batı'nın talepleri örtüşmüştür. Bu nedenle AKP yeni bir yol açmıştır ve
Türkiye'nin değiştirilmesinde başarılı olacaktır.[ii]
Şimdi soru: Yalçın Akdoğan, Tayyip Erdoğan'ın siyasi başdanışmanı değil mi? El
cevap: Evet. Peki bu sözleri AKP adına bir bağlayıcılığı var mı? Cevap: Evet. O
halde anlaşılmaya muhtaç cümleyi ifade edelim: “Nasıl olur da Ümmet’in mukaddesatını
yüzyıldır çiğneyen Batı’nın talepleri, bizzat sömürülen İslâm Ümmeti’nin
talepleriyle uyuşabilir?” Olsa olsa Batı karşısında aşağılık psikolojisine
müptela olmuş elit kesimin talepleriyle uyuşabilir. Hâl bu iken Yalçın Akdoğan
AKP'nin siyasi görüşlerini ifade eden bir konumda olduğuna göre sözleri bağlayıcı
değil midir?
2. ABD'nin GOKAP
projesinin Ortadoğu ve Afrika ayağı AKP
ABD son yüzyılın en
kapsamlı ve detay devrimine ayak uyduracak AKP gibi bir yapıya şiddetle ihtiyaç
duymaktadır. Çünkü Bill Clinton (1993-2000) döneminde tek taraflı ve baskıcı askerî
yöntemlerle Müslümanları pasifize etme üslubunu kullanıyorken, G.W. Bush ve
Obama döneminde (2000-2014) “geriden liderlik” planıyla daha soft, kültürel,
sosyal ve siyasal yöntemleri kullanması gerektiğini idrak etti. ABD Ortadoğu
coğrafyasında düştüğü çıkmazdan Obama döneminde kısmen geri çıkmaya çalıştı.
Ardından “Asya pivot” denilen yeni plan çerçevesinde Orta Asya'ya yöneldi ve
Çin'i çevreleme stratejisini benimsedi. Hâl böyle olunca Türkiye'ye ciddî
sorumluluklar yüklenmeliydi. Öyle de oldu. Türkiye'ye daha evvel GOP olarak
bilinen “Genişletilmiş Ortadoğu Politikasını” üstlenmesi görevi verilmişken,
sonraları kapsamı daha da genişletilerek GOKAP denilen “Genişletilmiş Ortadoğu
ve Kuzey Afrika Projesini” üstlenmesi istendi.
Erdoğan bu rolün hakkını
vereceğini ve bu misyonu üstleneceğini şu sözleriyle ifade ediyor. “Türkiye’nin
kendi çıkarları istikrarlı ve barış içinde; birbirleriyle her düzeyde
karşılıklı ilişki kurabilen komşulara sahip olmayı gerektirmektedir. Bu yüzden,
Türkiye’nin bölgeye yönelik beklentileri BOP’un olumlu hedefleri ile
uyumludur.”
2011 Mayıs'ında
Ankara’da Türkiye-ABD Ekonomik İşbirliği Komisyonu toplandı ve Arap ayaklanmalarıyla
geçiş süreci içinde olan ülkelerde ve Sahra altı Afrika’da enerji ve altyapı
alanında işbirliği yapma kararı alındı. Bu kararın anlamı şuydu; Afrika'yı ve
Ortadoğu'yu yıllarca aç bıraktık, sömürdük. Şimdi aldığımızdan bir parçayı
onlara Türkiye'nin eliyle verelim de bizim onları sömürdüğümüzü bilmesinler, ne
de olsa Türkiye onlardan bir parça. Yine aynı tarihlerde G-8 ülkelerinin katılımıyla
“Deauville Ortaklığı” adı verilen bir anlaşma gerçekleştirildi. Ekonomiden
sorumlu bakan Ali Babacan bu toplantıya katılmış ve ilerleyen süreçte
Türkiye'nin üstleneceği misyon masaya yatırılmıştı. Zaten sonrasında Türkiye, hâlihazırda
Eximbank vasıtasıyla Tunus’a 500 milyon dolar, Libya’ya da 250 milyon dolar
borç vermişti. ABD bu yöntemle Türkiye'yi kullanarak askerî değil ekonomik bir
sömürü yöntemini tercih etmişti. Burada şu soru sorulabilir: Türkiye bu parayı
verdiği halde neden meseleyi ABD ile ilişkilendirdiniz? İlişkilendirdim; zira,
AKP hükümeti ile ABD arasında bölge siyasetlerini uyumlulaştıran anlaşmalar,
stratejik ortaklıklar ve “vizyon belgeleri” halen yürürlüktedir.
Komşularıyla “sıfır
sorun” politikasıyla kastedilen silahsız çözüm ise, bu ABD'nin GOKAP projesi
ile uyuşmaktadır. 2004 yılında alınan kararla projenin üç ayağı dikkat
çekmektedir.
Birincisi: Sorunlu
bölgelerle alâkalı daha çok Kapitalist siyasi çözümlerin öncüllenmesi.
İkincisi: Hukukun üstünlüğü
ve Demokratik yapıların tesisi. İnsan haklarının, temel hak ve özgürlüklerin
alabildiğine genişletilmesi temel argümanlardır.
Üçüncüsü: Sosyal ve
kültürel alanlarda halkın gücüne olan gereksinim. Kadın erkek eşitliği, ifade
hürriyeti gibi kavramlar bu çerçevede kamuoyu ile paylaşılmaktadır.
Her üç hususu incelediğimizde
Türkiye'nin bu çerçevede hareket ettiğini görebiliriz. Sömürgecilerin büyük
çoğunluğu eski jakoben ve darbe yoluyla yönetimleri ele geçirme yöntemlerinden
vazgeçmiş görünüyor. Askerî yöntemlerden çok halka inme ve halk desteğini
kazanarak başarı elde etme yoluna tevessül etmektedirler. Bundan ötürü geniş
halk kitleleri üzerinde sosyal ve kültürel alt zeminler oluşturularak siyasi
partilere kanalize edilmektedir. Ardından siyaseten halk desteği elde edilmekte ve ekonomik büyüme sağlanarak halk üzerinde
göreceli iyileştirmeler yapılarak bu destek korunmaya çalışılmaktadır.
Sonuç itibariyle ABD
gibi sicili kabarık küfür devletleri kendi Kapitalist politikalarını hayata geçirmek
için, İslâm Ümmeti’ne göreceli olarak daha yakın duran yerel figüranları
kullanması bir zorunluluktur. Eski Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı Paul
Wolfowitz’in yaptığı bir konuşma bunun ispatı mahiyetindedir. Konuşmasında “Terörizme
karşı savaşı kazanmak için, … daha barışçıl bir dünya yaratmak için İslâm
dünyasındaki yüz milyonlarca ılımlı ve hoşgörülü insana ulaşmalıyız. Özgürlüğün
ve serbest girişimin nimetlerinden faydalanmak isteyen insanlara hitap
etmeliyiz. Türkiye, bu değerlerin, modern Demokratik kurumların inşası için dinî
inançların feda edilmesi gerekmeyen modern toplum ile uyumlu olduğunu gösteren
iyi bir örnek sunmaktadır.”[iii]
Evet, AKP de zaten Amerika'yı yalanlamıyor. Bilakis tüm politikalarıyla “durmak
yol yola devam her şey Amerika için” pardon “Türkiye için”di değil mi?
3. Ümmet’in servetlerini
kâfirlere peşkeş çeken parti AKP
AKP, Türkiye'de iktidarı
halkın gücü ile elde edebilmiş ender partilerden biridir. Ancak halkın desteğini
almış olması her yaptığı uygulamayı haklı kılmıyor öyle değil mi? “CHP zihniyeti
mi iktidar olsun” sloganıyla bu Ümmet nispeten dindar görünen bir partiyi
desteklemeye mecbur bırakıldı. Mecbur bırakıldı diyorum zira bu halk dindar.
Dindar bir halkın da göstereceği minimum tepki tarafını belirlemektir. Bu
açıdan değerlendirildiğinde AKP'nin her yaptığı uygulamanın, “milletin iradesini
yansıtıyor” şeklinde meşru karşılanması çok saçmadır. Mesela bu millet ister mi
Filistinli kardeşlerimizin üzerine fosfor bombası bırakan İsrail varlığıyla 700
milyon dolarlık anlaşma yapmanı, 183 milyon dolarlık casus uçaklar almanı,
ticaret hacmini %42 oranında arttırmanı? Eğer bu Ümmet İslâm kardeşliği ile
bağlı bir Ümmet ise, akidesi ve duyguları aynı yönde ise –ki kesinlikle
öyledir-bunu gönül rızasıyla kabullenmesi düşünülemez.
Nabukko ve BTC [iv]
projeleri ile Kafkasya'da bulunan muazzam enerji rezervlerini Batı’ya taşıyan
ve onları besleyen Türkiye İslâm Ümmeti’nin maslahatını mı düşünüyor sizce? 55
yıldır çalışmayan Kerkük-Hayfa ve Musul-Hayfa petrol boru hatlarını onaran AKP,
İsrail limanı Hayfa'ya 5 milyon varil petrol taşıyacak, sonra da “one minute”
ile bu Ümmet’in kaynaklarına sahip çıkmış olacak öyle mi? Aklıma gelmişken
sorayım; Kürt açılımı ile Kürt-Türk kardeşliğinin tesisinden bahsedilmesi bu
petrol boru hatlarına muhtemel saldırıların önlenmesi için olmasın? Öyle ya
halka hizmet hakka hizmetti değil mi!.
4. İslâm'ın reddettiği
Demokrasi'yi pazarlayan parti AKP
Müslüman kimliği ile
şeref duyan bir halk açısından Müslüman olmak yegâne övünç kaynağı iken, Ümmet
için hezimet ve hasaret/hüsran olan Cumhuriyet, AKP'ye göre kazanımdır. Mü’minin hayatında yegâne hâkim Allah Subhanehû ve Teâlâ iken, AKP'ye göre
millet, egemenliğin kayıtsız ve şartsız sahibidir. Müslüman için yegâne yol
gösterici ve hidayet kaynağı vahiy iken, AKP'ye göre bu akıl, bilim ve
tecrübedir. Müslüman için temel referans Kur’an ve Sünnet iken, AKP'ye göre
milletin aklı, Demokrasi ve özgürlüklerdir. İşte ispatı AKP tüzüğünün 4.1.
maddesi; “Türk Milleti'nin en önemli yönetim kazanımının, Cumhuriyet olduğuna
inanır. Egemenliğin, kayıtsız ve şartsız Milletimize ait olduğunu ve Milli
iradenin tek belirleyici güç olduğunu kabul eder. Millet adına egemenlik
yetkisi kullanan kurumların ve kişilerin; gözetmeleri gereken en üstün gücün
ise, hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunu savunur. Akıl, bilim ve tecrübenin yol
gösterici olduğunu, benimser. Milli irade, hukukun üstünlüğü, akıl, bilim,
tecrübe, Demokrasi, bireyin temel hak ve özgürlükleri ve ahlakiliği, siyasal yönetim
anlayışının temel referansları olarak kabul eder.”[v]
Batı’nın, 1789 Fransız
ihtilali ile Hıristiyanlığa karşı giriştiği mücadele neticesinde kazanılan Demokratik
değerler, bugün AKP'nin İslâm'a karşı verdiği mücadelenin adı olmuştur. Zira o
yıllarda Batılı filozoflar ve düşünürler aklın hâkimiyetini öncüllemiş ve dini bireyin
vicdanına hapsetmişken, bugün AKP birey-devlet ilişkilerinde Demokratik
normların dışındaki hiçbir düşünceye yaşam hakkı tanımayacağını beyan etmiştir.
Hele hele İslâm’ı hayata hâkim kılmak isteyen, toplumla bütünleştirmeye çalışan
Müslümanlara asla. İşte AKP tüzüğünün 4.5. maddesi; “birey-devlet
ilişkilerinde, Demokratik toplum olmanın gereklerine uygun düşmeyen
yaklaşımları ve her türlü ayırımcılığı reddeder.”
Eğer “AKP tüzüğü bizim
için önemli değil, o sadece bir formalite icabıdır” denilirse, “Tayyip Erdoğan'ın
sözleri aslında gerçek niyeti yansıtmıyor, mecburiyetten böyle davranıyor”
denilirse, biz Müslümanlar için gerçek ve yalanın ölçütü nedir o halde. Tayyip
Erdoğan'ın sözlerinin hangisi yalan, hangisi gerçek, hangisi takiyye, hangisi
niyet? Nasıl anlayacağız. Bunun için bir cihaz keşfedilmiş mi acaba! Dünyanın
neresinde bir söz söylenir de bu söz tersinden anlaşılır, bunun bir örneği var
mı Allah aşkına. Mesele elbette sadece Tayyip Erdoğan değil, belki daha ötesi
yani topyekûn bir partinin kuruluş amacından, yürüttüğü misyondan ve üstlenmiş
olduğu gayri İslâmî değerlerden bahsediyoruz.
Bir şahsın düşüncesi,
bir partinin hayat görüşü ve felsefesi, bir camianın benimsediği şeylerin anlaşılması
ne ile mümkündür? Bahsi edilen bir şahıs ise o şahıs iç dünyasını, kafatasının
içindeki düşünceleri ancak dilinden dökülen kelimelerle anlatır ve böylece hakkında
bir yargıya varılır. Karşılıklı bakışmakla anlaşılabilen bir mesele değil ki!.
Öte yandan bir partinin hayat felsefesi beyan ettiği tüzüğü incelenir ve
isterse bireyler o partiyi benimser istemezse benimsemez. Bir topluluk ve bir
camia için de bu geçerlidir. Yani varsa camia liderinin bir kitabı, bir
risalesi o incelenir ve hakkında bir yargıya varılır.
Hâl böyle iken
Erdoğan'ın “Demokrasi kavramıyla şekillenen ve insan hakları, hukukun
üstünlüğü, iyi yönetim ilkeleri ile desteklenen evrensel değerler farklı
medeniyetlerden derlenen ortak aklın bir ürünüdür” sözü bir Müslüman olarak Demokrasi
hakkında yeniden bir araştırmaya ve yeniden bir değerlendirmeye bizi sevk
etmeli değil mi?
AKP hükümetinin dış
politikada Demokrasi borazanı yaptığı şu çağda ikiyüzlü politikaları bizleri
düşündürmüyor mu? Örnek mi. Yanı başımızda (Suriye) 4 yıldır ölüme terk edilen
bir halk var iken, bu halk için bir gün olsun şehadet parmağını kaldırıp hiç
değilse hesap sorucu bir kaç cümle sarf etmeyen Tayyip Erdoğan, Mısır da “demokrasi
elden gidiyor” kaygısıyla kanı dökülen Müslümanlar için veryansın etmesi ve
dört parmağı havada gezmesi ne anlama geliyor?
“Mazlum olabiliriz ancak
hiçbir zaman zalim olmamalıyız”[vi]
sözünün mazlumu zalime teslim ettikten sonra bir anlamı var? Mazlum Ümmet kendi
coğrafyasında kendi özlemini duyduğu İslâmî yönetimler için ayaklanmışken bu
mübarek kıyamları Batı yönüne çevirmeye çalışan AKP bunu “Demokrasi” ile
yapmaya çalışmamış mıdır? O halde Demokrasiyi anlamak için Rabbimizin
kelamından araştırılmasını tavsiye ettiğim 2 ayet sunacağım. Bu makaleyi
önyargıyla okuyan bir kardeşim dahi olsa bu 2 ayetin tefsirine imkânlar
ölçüsünde bakmalarını tavsiye ediyorum.
1. ayet:
“Bir şey hakkında ihtilafa düştüğünüz zaman onu Allah'a (Kur’an’a)
ve Resulü'ne (Sünnet’e) götürün.” (Nisa 59) ayetidir.
Bu ayette “insan
kendisiyle mi ihtilafa düşer yoksa başka insanlarla mı ihtilafa düşer” diye bir
soru sorabilirsin. Eğer cevabın kendisiyle ihtilafa düşer şeklinde ise
söyleyecek sözüm yok. Eğer cevabın “başka insanlarla ihtilafa düşer” şeklinde
ise bu durumda insanlar arasındaki ihtilafları hevasından çıkan kanunlarla
çözmeye çalışan Demokratik meclisler muhatabındır.
2. ayet ise:
“Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına
uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından
sakın.”
(Maide 49) ayetidir.
Bu ayette “aralarında”
diye bahsettiği kimlerdir? Ve “Allah’ın indirdiği ile hükmedecek” kişi birey
midir yönetici midir? Eğer cevabın “birey” ise, tamam. Ancak cevabın “yönetici”
ise bu seni yönetenlerin ne ile yönettikleri sorusuna götürecektir.
Sonuç olarak AKP
herhangi bir parti değildir. Bağımlı Türkiye'nin, bağımlı ve kendi başına
siyaset yürütmekten aciz bir siyasi yapısıdır. Farz edelim ki bu siyasi yapı
kendi başına hareket edecek olsa da, yürüteceği kanunlar İslâm dışı
kanunlardır. Referansları Batı kaynaklı, düzeni ve normları Demokrasi
menşelidir. Demokrasi ise bir küfür nizamıdır. Sadece AKP değil, ona benzemeye
çalışan veya onun zıttı gibi görünmeye çalışan tüm siyasi partiler bu küfür
nizamının bir parçasıdır. Vesselam...
[i]
Prof.Dr. Ümit Özdağ, Yenicağ gazetesi, 29.4.2004
[ii]
14 Ocak 2004-Erol Manisalı, Hayatım Avrupa-5, Truva Yayınları, Subat 2007
[iii]
2002 yılı Temmuz ayında- TESEV konuşması
[iv]
[Bakü (Azerbaycan)-Tiflis (Gürcistan)- Ceyhan (Türkiye)]
[v]
http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=9112>.
[vi]
Bülent Arınç Milliyet, 5 Haziran 2010.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış