21. yüzyılın uluslararası sisteminde veya siyasi arenasında en dikkat çeken
gelişmelerinden biri hiç şüphesiz Çin ile Amerika arasında giderek yoğunlaşan
ticari ve teknolojik rekabettir. Geçmişte dünya siyaseti, ABD ile Sovyetler
Birliği arasındaki ideolojik mücadele tarafından şekillendirilirken, günümüzde
ise bu mücadelenin merkezinde ABD-Çin arasında yaşanan ekonomik ve teknolojik
savaşlar yer almaktadır. Asya’da yükselen güç Çin ile küresel lider Amerika
arasında çok boyutlu bir rekabet yaşanmaktadır.
21. yüzyıl, uluslararası sistemin zayıfladığı bir döneme tanıklık
etmektedir. Özellikle de son ABD-İran savaşında, ABD’nin küresel liderliğinin
ve uluslararası sistemin sorgulandığı, bundan dolayı da devletlerarası bir
siyasi boşluğun var olduğu gözlemlenmektedir.
Bu makalemizde, iki ülke arasındaki siyasi mücadele alanlarını jeopolitik,
ekonomik, teknolojik, ideolojik ve askerî boyutlarıyla ele alıp
değerlendireceğiz. “ABD ile Çin arasındaki var olan bu mücadele sonrasında
Çin, uluslararası sistemi değiştirip yeni bir sistem ortaya çıkarabilir mi? ABD,
Çin’i çevreleme siyasetini neden bu kadar önemsiyor? Çin, küresel bir devlet
olabilir mi? Çin, Amerika ile küresel ölçekte rekabet edebilecek bir vizyona
sahip mi?” gibi sorulara da cevap arayacağız.
Amerika, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu uluslararası sistemde
liderliğini sürdürmektedir. Ancak Çin, kendi bölgesinde büyümeye devam eden
ekonomisiyle, üretim kapasitesi ve askerî modernizasyonuyla bu liderliği tehdit
eden bir güç haline geldi. Bundan dolayı ABD, Çin’in kendisine küresel arenada
rakip olmaması adına Çin’e yönelik birtakım stratejiler benimsedi.
ABD’nin Çin Stratejisi
Amerika, Çin’i uluslararası alanda bir numaralı rakibi olarak görüyor.
Özellikle Çin ekonomisi, Amerikan ekonomisinin büyümesinden çok daha hızlı bir
şekilde büyüyor. Çin, uzun yıllar sonra dünyanın bir numaralı ekonomik gücü
olan Amerika’yı tehdit etmeye başladı.
Bugün ABD’nin öncelikli stratejik hedefinin, Çin’in yükselişini engellemek,
uluslararası ekonomik ve bölgesel askerî risklerini çevrelemek olduğu
aşikârdır. Amerika’nın Çin’e yönelik stratejisine baktığımızda, onun;
Asya/Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı üstünlük kurmaya ve onu çevrelemeye
çalıştığını, Çin’in bölgede lider bir ülke olmasına izin vermek istemediğini
görürüz. Çünkü Amerika açısından bu bölge hayati önem taşımaktadır. ABD, 1990’lı
yılların ortalarından itibaren Çin’i kendisiyle rekabet eden bir güç olarak
tanımladı. ABD, Asya bölgesinde hegemonyasını güvence altına almak, Çin’in bu
bölgedeki yükselişini sınırlamak ve bölgeyi Çin liderliğine bırakmamak için
bölgeye yönelik birtakım politikalar ve stratejiler belirledi. Bugüne kadar bu
politikalar, özellikle de 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılışından bu yana
ABD için esasi bir mesele haline geldi.
Amerika’nın Çin’i çevreleme politikasının iki ana hedefi vardı: Birincisi;
Çin’in bölgesel bir güç olarak ortaya çıkışını önlemek, bir diğeri ise Çin’in
Batı merkezli uluslararası düzeni bir yönüyle değiştirmesine mâni olmak.
Amerika, bu hedeflerini gerçekleştirmek için bir takım siyasi üslupları ön
plana çıkardı. Çin’i uluslararası toplumda köşeye sıkıştırmak ve meşgul etmek
adına Tibet, Doğu Türkistan ve Hong Kong’da Çin’in insan hakları ihlallerinin
propagandasını yaptığını duyurdu. Çin ile Tayvan arasında yaşanan siyasi
gerilimleri bahane ederek, Çin üzerinde siyasi bir baskı kurmak istedi. Çin’i,
Kuzey Kore nükleer krizi ve Güney Çin Denizi’nde bölgesel çatışmalar ile
oyalayarak, Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in askerî amaçlarını ve büyümesini
sınırlandırmak için Hindistan, Japonya ve Avustralya ile ittifaklar kurdu. Yine
aynı zamanda Çin’in son teknolojiye erişimini engellemek ve Kuşak ve Yol
Girişimi (BRI) projesinden vazgeçirmek adına politikalar benimsedi.
Amerika, Clinton ve Obama döneminde Çin’i çevreleme politikasına ağırlık
verdi. Bush ve birinci Trump dönemindeyse Çin’i çevrelemek ve yükselişini
engellemek için daha saldırgan bir tutum sergiledi. Trump, Çin’e karşı açık bir
ticaret savaşı yürütmek için seferber oldu. Ancak 2008’deki küresel finansal
kriz ve Afganistan ile Irak’taki savaşlarından sonra ABD, Çin’i çevreleme
politikasının yetersiz kaldığını fark etti. Obama, kendi döneminde Asya
stratejisi olarak da bilinen stratejisi çerçevesinde, Çin’i baskılamak ve daha
iyi bir şekilde mücadele etmek için bazı politikalar benimsedi. Bu politikalar
çerçevesinde Amerika, öncelikle Avrupa’da konumlandırdığı bazı askerî ekipman
ve birliklerini Asya Pasifik’e kaydırmak istedi. Amaç ise Çin’in askerî
potansiyeli ile mücadele etmekti.
Bununla birlikte ABD, Çin ile mücadele kapsamında Hint-Pasifik bölgesinde
Çin’in artan nüfuzuna karşı denge oluşturmayı ve Çin’i çevrelemeyi amaçlayan
Asya bölgesindeki birtakım devletlerle ittifaklar kurdu. Bu bağlamda AUKUS,
Avustralya (AU), Birleşik Krallık (UK) ve Amerika (US) arasında 15 Eylül 2021’de
imzalanan üçlü bir savunma ve güvenlik paktıdır. Yine bu bağlamda ABD, Japonya,
Avustralya ve Hindistan’la birlikte Quad (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu)
çerçevesinde iş birliği geliştirdi. Tüm bunlara ilave olarak ABD, Çin’i çok
daha fazla köşeye sıkıştırmak adına 13 Nisan 2026 tarihinde Endonezya ile “Büyük
Savunma İşbirliği Ortaklığı” imzaladı. Bu ortaklık, ABD’nin Hint-Pasifik
bölgesinde operasyonel erişimini genişletme ve Güney Çin Denizi’nde ya da
ötesinde yürütülen askerî operasyonlara imkân sağlamaktadır. Yine ABD, NATO’nun
Asya’daki rolünü genişletmek için birtakım girişimlerde bulunmaktadır. ABD, Çin’in
bölgedeki faaliyetlerine karşı Filipinler’le 2014’te, Geliştirilmiş Savunma
İşbirliği Anlaşması (EDCA) adıyla ABD’nin 9 Filipin askerî üssüne erişimine
ve burada tesisler kurmasına izin veren bir anlaşma imzaladı. 2024’te yine
Filipinler’le gizli askerî bilgi paylaşımını ve sivil nükleer iş birliğini
içeren yeni bir anlaşmaya daha imza attı. ABD’nin tüm bu girişimleri; Çin’i
çevrelemek, sınırlandırmak, onun yükselişini durdurmak, kendisiyle küresel
anlamda rekabet edemez duruma getirmek için attığı adımlardır.
ABD-Çin Arasında Ticaret Savaşları
Trump, ilk başkanlığı döneminde, doğrudan Çin ekonomisini hedef aldı.
Trump, Çin’i “para birimi manipülatörü” olarak nitelendirdi ve Çin ile ticaret
savaşı başlattı. Bununla Çin’i, uluslararası normlara dayalı sistem içinde
çevrelemek istedi. ABD, Çin’le olan ticari savaşında öncelikle gümrük
vergilerini bir silah olarak kullanmaya başladı. Nitekim ABD, Biden yönetiminde
gümrük vergilerini yürürlükte tuttu ve elektrikli araçlar ve güneş panelleri
gibi Çin mallarına ağır ek vergiler getirdi. Trump ise 2024 yılındaki başkanlık
kampanyasında, Çin mallarına %60 oranında gümrük vergisi uygulanmasını önerdi.
Trump, ABD’nin ticaret açığını ortadan kaldırmak ve yerli üretimi teşvik etmek
için gümrük vergilerini savunarak ülkesinin ticaret ortakları tarafından
"soyulduğunu" söylemiş ve bunu da başkanlık kampanyasının önemli bir
seçim propagandası haline getirmişti.
Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, yani 2025 yılında, Çin’le olan ticari
çatışmanın önemli ölçüde tırmandığı bir yıl oldu. Çin, nadir toprak
elementlerini çıkarma, eritme, ayırma işlemleriyle bağlantılı teknolojilerin
ABD’ye ihracatına 9 Ekim’de kısıtlama getirdi. ABD Başkanı Trump ise Çin’in bu
kısıtlamasından sonra yaptığı açıklamada, 1 Kasım’dan itibaren ABD’nin Çin
mallarına %145 gümrük vergisi uygulayacağını duyurdu. Çin ise ABD’nin bu
hamlesine karşılık Amerikan mallarına %125 gümrük vergisi uygulayacağını ilan
etti. Trump, gümrük vergileriyle Çin’i kolayca dize getireceğini ve Çin’in geri
adım atacağını düşündü. Fakat ABD’nin bu hamlesi karşısında, Çin’in geri adım
atmamasıyla her iki ülke de bazı ürünleri gümrük vergisi listelerinden çıkardı.
Bununla birlikte ABD-Çin arasındaki ticaretindeki göstergeler, Çin’in
lehinedir. ABD, Çin’le ticaretinde sürekli açık vermektedir. ABD Ticaret
Bakanlığı verilerine göre, ABD’nin Çin’den ithalatı 308,4 milyar dolar iken ABD’nin
Çin’e ihracatı 106,3 milyar dolardır. Çin lehine 202,1 milyar dolar ticaret
fazlası oluşmuştur. Dolayısıyla Çin’in küresel üretim merkezi olma konumunu
koruduğu görülmektedir.
ABD-Çin Teknoloji Savaşları
ABD ile Çin arasındaki diğer bir rekabet alanı ise teknolojik sahadır. ABD,
küresel anlamda teknolojik üstünlüğünü Çin’e kaptırmamak için birtakım önlemler
almaktadır. Bu çerçevede; yarı iletkenler (çip savaşı), kuantum bilgisayarlar,
yapay zekâ (AI), siber güvenlik, uydu internet sistemleri, denizaltı internet
kabloları, bulut teknolojileri, dijital ödeme sistemleri, elektrikli araç
teknolojileri alanında Çin’e karşı üstünlük sağlamak istiyor. Yine aynı şekilde
2019 yılında ABD-Çin arasındaki teknoloji savaşının merkezinde yer alan Huawei,
yıllardır ABD yönetiminin kısıtlamaları ve yasaklarıyla karşı karşıya kaldı.
ABD, Huawei gibi Çinli şirketlere ve CEO’larına yaptırımlar uyguladı. Bunlara
ilaveten ABD ile Çin arasında diğer rekabet alanı ise yapay zekâdır. ABD, yapay
zekâyı geleceğin stratejik üstünlük alanı olarak görüyor. Özellikle de; askerî
sistemler, siber güvenlik, veri kontrolü, finans, medya algoritmaları, otonom
silahlar gibi alanlarda üstünlük sağlamak istiyor. Bu nedenle ABD, gelişmiş çip
ihracatına sınırlama getirdi; Çinli şirketlerin ileri GPU ve AI çiplerine
erişimini kısıtladı, NVIDIA ve AMD ürünlerinin bazı modellerinin Çin’e satışını
engelledi. Bundan maksat ise Çin’in süper yapay zekâ kapasitesinin
yavaşlatılması amaçlandı. ABD ile Çin arasındaki bu mücadele, sadece iki ülke
arasındaki teknolojik rekabet değil aynı zamanda 5G teknolojisi, yapay zekâ ve
çip üretimi gibi kritik alanlardaki küresel üstünlük savaşıdır.
ABD’nin, Çin’in Tedarik Yollarını Engelleme Strateji
Her geçen gün büyüyen Çin sanayisinin büyük bir enerjiye ihtiyacı vardır.
Çin, bu enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü; Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ve
Latin Amerika’dan tedarik etmektedir. Çin, bu tedarikin büyük bir kısmını deniz
yoluyla gerçekleştirmektedir. Bu deniz yollarının çoğu ise Malakka, Babülmendep
ve Hürmüz Boğazı’dır. ABD ise bu deniz yollarında hâkimiyetini artırmak ve
küresel anlamda rakip gördüğü Çin’in enerjiye ulaşımını engellemek için birtakım
stratejiler benimsedi. Bunlardan bazıları şunlardır:
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde Çin, ABD’nin en
büyük uzun vadeli stratejik rakiplerinden biri olarak tanımlandı. Belgede, Çin
artık sadece ekonomik rakip değil askerî, teknolojik ve jeopolitik düzeyde
“yakın denk güç” olarak değerlendirildi. Yine Ulusal Stratejik Belgesi’nde
aynı zamanda özellikle Güney Çin Denizi, Tayvan Boğazı, Hint-Pasifik bölgesi
Çin ile rekabetin ana sahası olarak ifade edildi. Devamla; Çin’i tamamen düşman
ilan etmekten ziyade, onun küresel üstünlük kurmasını engellemek, kritik
teknolojilerde öne geçmesini durdurmak, tedarik zincirlerini Çin’den ayırmak ve
Asya bölgesinde kurduğu ittifaklarla Çin’i dengelemek stratejisini benimsedi.
Yine aynı zamanda 2022’deki Madrid NATO Zirvesi ve kabul edilen yeni
NATO Stratejik Konsepti’nde Çin, ilk kez açık biçimde NATO’nun stratejik
belgelerinde önemli bir güvenlik meydan okuması olarak tanımlandı. Belgede, Çin
için kullanılan en dikkat çekici ifade, “Çin’in ilan edilmiş hedefleri ve
zorlayıcı politikaları; çıkarlarımıza, güvenliğimize ve değerlerimize meydan
okumaktadır.” şeklindedir. Zirvede; özellikle askerî modernizasyon, siber
faaliyetler, uzay faaliyetleri, dezenformasyon, kritik altyapılara nüfuz,
teknoloji kontrolü, Rusya ile yakınlaşma ve Hint-Pasifik’te artan etkisi
nedeniyle Çin’in, NATO açısından önemli bir meydan okuma olarak
değerlendirildiği ifade edildi.
Ayrıca zirveye, ABD’nin Çin’i çerçeveleme siyasetinde bir aparat olarak
kullandığı Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ilk kez davet
edildi. Fakat bununla birlikte NATO, belgede Çin’i “düşman” veya “doğrudan
askerî tehdit” olarak tanımlamadı.
ABD ile Endonezya arasında 13 Nisan 2026 tarihinde imzalanan Büyük
Savunma İşbirliği Ortaklığı, Çin’i bölgesinde sınırlamak ve enerjiye
ulaşımını engellemeye yönelik atılmış bir adımdır. Bu anlaşma ABD’nin küresel
tedarik zincirlerine daha fazla nüfuz etmesinin ve hâkim olmasının önünü
açmıştır. Ve özellikle de Malakka Boğazı üzerindeki kontrolünü daha da
artırmasını sağlamıştır. Malakka Boğazı, bilindiği üzere Endonezya ile Malezya
ve Singapur gibi ülkeler arasında küresel ticaret ve enerji taşımacılığı için son
derece kritik bir öneme sahip deniz yoludur. Bu boğaz, aynı zamanda Çin’in
enerji tedarik yollarından biridir. Çin’in ham petrol ve gaz ithalatının büyük
bir kısmı, Endonezya, Malezya ve Singapur arasında yer alan bu dar koridordan
geçmektedir.
Çin, her geçen gün büyüyen dev sanayi çarklarını çevirebilmek için enerji
ve petrol ihtiyacının bir kısmını Venezuela’dan karşılamaktadır. Venezuela
petrolünün en önemli alıcısı ise Çin’dir. Fakat Çin’i baskılamak ve Çin’in
Venezuela’dan aldığı petrol akışını denetlemek için ABD, 3 Ocak’ta düzenlediği askerî
müdahaleyle Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu yakalayarak ülkesine
getirdi. Bu durum, Çin’in Venezuela’daki ekonomik çıkarlarına ve Venezuela’dan
ithal ettiği petrolün kontrol altına alınması adına Çin açısından büyük bir
tehlike arz etmiştir. Çin, ABD’nin bu eylemini kınamış ve "ABD’nin
hegemonik eylemlerinin uluslararası hukuku ve Venezuela’nın egemenliğini ciddi şekilde
ihlal ettiğini ve Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde barış ve güvenliği
tehdit ettiğini" belirtmiştir.
Yine ABD’nin, Panama Kanalı’nı geri almak ve Grönland üzerinde hâkimiyet
kurmak istemesini, Çin’in enerji tedarik yollarını kontrol altına almak için
atılmış diğer bir adım olarak değerlendirmek mümkündür. Nitekim ABD Başkanı
Trump, göreve başladıktan sonraki ilk konuşmasında, daha önce gündeme getirdiği
"Panama Kanalı’nı geri alma" konusuna değinerek, "Çin, Panama
Kanalı’nı işletiyor. Biz onu Çin’e vermedik, Panama’ya vermiştik ve geri alıyoruz."
ifadelerini kullanmıştı. Yine bu bağlamda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Çin’in
Panama Kanalı üzerindeki etkisinin azaltılması gerektiğini belirterek aksi
takdirde "gerekli önlemlerin" alınacağını ifade etmiştir.
Bu konuda son olarak; ABD-İran savaşının, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilim
ve çatışmanın, Çin üzerinde bir takım yansımaları olmuştur. Hürmüz Boğazı,
Basra Körfezi’nden çıkan petrolün yaklaşık %20’sinin dünyaya deniz yoluyla
taşındığı dar bir geçittir ve bu akışın büyük kısmı, Asya ülkelerine özellikle
de Çin’e yöneliktir. Çin, İran’ın en büyük petrol müşterisidir ve İran’dan
büyük miktarda petrol ithal etmeye devam etmektedir. Çin’in petrol ithalatının
önemli bir bölümü Hürmüz Boğazı üzerinden gelir ve bir kapanma veya ciddi bir
kesinti durumunda, Çin’in enerji arzını doğrudan tehdit edebilir. Çünkü Hürmüz
Boğazı, Çin için kritik bir enerji koridorudur.
ABD ise şu an Hürmüz Boğazı üzerinde abluka siyaseti uygulayarak Hürmüz
Boğazı’na gemi giriş çıkışlarını engellemiştir. Bu durum Çin’in bu bölgede
enerji ve petrole ulaşımı adına bir risk teşkil etmektedir. Büyük bir ihtimalle
ABD tarafından Hürmüz Boğazı üzerinde uygulanan bu abluka, ABD Başkanı Trump’ın
14-15 Mayıs tarihleri arasında Çin’e gerçekleştireceği ziyarete kadar devam
edecektir. Çünkü Trump’ın, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşmesi oldukça
önemlidir. Nitekim bu ziyaret hakkında Trump, yapmış olduğu açıklamada söz
konusu buluşmanın çok önemli ve tarihî bir etkinlik olacağını ifade etti.
Başkan Trump, Çin’i daha fazla köşeye sıkıştırmak adına bu görüşmede elinin
güçlü olmasını arzu etmektedir. Dolayısıyla ABD Başkanı Trump, Çin’e birtakım
taleplerle gitmesine ve özellikle Tayvan ile iki ülke arasındaki ihtilaflı
konular üzerinden baskı kurmak istemesine rağmen, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping
ile yaptığı görüşmeden istediğini elde edemeden ABD’ye dönmüştür. Nitekim
Trump-Şi zirvesi öncesinde ABD, İran petrolünün Çin’e satışları nedeniyle
bankaları tehdit etti ve yeni yaptırımlar uyguladı. Yine aynı şekilde ABD
Başkanı Trump’ın, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşmesinde Çin’in yumuşak
karnı olan Tayvan’a yönelik 11 milyar dolarlık silah paketini gündeme
getireceğini açıklaması, Çin yönetiminde ciddi bir rahatsızlık meydana getirdi.
Buna karşılık Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Tayvan sorununun yanlış ele
alınması durumunda iki ülkenin karşı karşıya gelebileceğini, hatta
çatışabileceğini ifade etti. Ayrıca ABD ile ülkesinin rakip olduklarını,
uluslararası durumun "değişken ve çalkantılı" olduğunu belirterek,
ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak ve Trump ile birlikte ikili
ilişkilerin rotasını belirlemek için hazır olduklarını dile getirdi.
Çin, Amerika ile Küresel Ölçekte Rekabet Edebilecek Bir Vizyona Sahip mi?
Çin, ABD’nin bu çevreleme ve kuşatmasını kırmak için birtakım adımlar
atmaktadır. Bu adımlardan bazıları ise şunlardır:
Kuşak ve Yol Projesi: Çin bu proje ile sanayisine lazım olan enerji ve
petrol ihtiyacını daha güvenilir yollardan tedarik etme adına; demiryolları, limanlar,
otoyollar ve enerji boru hatları kurarak ABD’nin kontrolündeki deniz yolları
bağımlılığını azaltmak istemektedir. Kuşak ve Yol Projesi sayesinde Çin,
Orta Asya-İran-Türkiye ve Avrupa arasında bir ağ örmek istemektedir. Bu şekilde
Çin, ABD’nin deniz kuşatmasını kara koridorlarıyla dengeleme stratejisi
gütmektedir. Bu stratejiyi gerçekleştirmek adına Çin ve Rusya arasında, Eylül
2025’te Sibirya’nın Gücü 2 (Power of Siberia 2) boru hattı projesini
hayata geçirmek için anlaşma imzalandı. Moğolistan üzerinden geçecek bu hat,
yıllık 50 milyar metreküp Rus doğalgazını Çin’e taşıyacak.
Yine bu bağlamda Çin ve İran arasında Mart 2021’de imzalanan ve 2026
itibarıyla yürürlüğe girecek olan 25 yıllık kapsamlı bir stratejik iş birliği
anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, İran’ın petrol ve altyapı sektörlerine Çin
tarafından yaklaşık 400 milyar dolar tutarında yatırım yapılmasını ve iki ülke
arasında ekonomik ve askerî iş birliğinin geliştirilmesini öngörmektedir.
Çin’in bu tür anlaşmalardaki amaçlarından biri de Hürmüz Boğazı’na alternatif
yollar geliştirmektir.
Aynı şekilde Çin’in, kendi bölgesinde ABD’nin siyasi ve ekonomik baskısını
kırmak veya hafifletmek için atmış olduğu adımlardan bir diğeri ise Brezilya,
Rusya, Hindistan ve Güney Afrika’dan oluşan ve zamanla genişleyen jeopolitik ve
ekonomik bir ittifak olan BRICS'i kurmasıdır. Çin, BRICS’in en
büyük ekonomik gücüdür.
Çin, Kuşak ve Yol Projesi kapsamında, ticaret yollarını güvenceye
alma adına liman yatırımlarına da büyük önem vermektedir. Bu bağlamda Çin, Pakistan’ın
Gwadar Limanı’na yaptığı yatırım ile bu hedefini gerçekleştirmeye
çalışmaktadır. Güney Çin Denizi, Hint Okyanusu ve Arap Denizi, Çin için oldukça
önem arz etmektedir. Gwadar Limanı da bu stratejinin önemli ayaklarından birini
oluşturmaktadır. Ayrıca bu liman, Çin’in ticaret yollarını kısaltacak, Hint ve
Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan, Malakka Boğazı’nı baypas etmesine
yardımcı olacaktır. Yine aynı şekilde bu durum, Kamerun ve Nijerya’da da
geçerlidir. Çin devlet şirketleri tarafından finanse edilerek inşa edilen
Kamerun’daki Kribi limanı ve Nijerya’da Lagos limanına, 100 kilometreden daha
az mesafede yeni açılan Lekki derin deniz limanı, ticari faaliyetler için Çin’e
büyük bir avantaj sağlamaktadır. Çin, bu tür stratejik hamlelerle, ABD’de
tarafından tehdit edilen ticaret yollarını güvence altına almak, Hint Okyanusu’nda
varlığını artırmak ve ABD’nin deniz baskısını azaltmayı amaçlamaktadır.
Diğer taraftan Çin’in toprakları, nadir elementler açısından oldukça
zengindir. Çin, ABD ile ticari savaşında, ondan tavizler koparmak için bu nadir
toprak elementlerini ona karşı stratejik bir silah olarak kullanmaktadır.
Özellikle de ABD ile yaşadığı gümrük tarifesi savaşlarında…
Ekonomik açıdan ise Çin, 1980 yılından bu yana son derece hızlı bir ekonomik
büyüme gerçekleştirdi ve halen büyümeye de devam etmektedir. 2010 yılından
itibaren, Amerika’dan sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahiptir. Çin’in
2035 yılına kadar GSYH’sini ikiye katlayabileceği ve bu süreçte dünyanın en
büyük ekonomisi olarak Amerika’yı geçeceği ifade edilmektedir.
Çin aynı zamanda ekonomik gücünü geliştirmenin yanında askerî gücünü de
güçlendirmek için birtakım adımlar atmaktadır. 2026 savunma bütçesini, 1,94
trilyon Yuan yaklaşık 282 milyar dolar olarak açıklamıştır. Uçak gemileri,
hipersonik füzeler, denizaltılar ve Güney Çin Denizi’nde yapay ada üsleri inşa
etmiştir. Buna bağlı olarak ordusunu güçlendirmek ve modernize etmek adına
konvansiyonel ve nükleer yeteneklerini geliştirmek için de politikalar
benimsemiştir. Nitekim bu konuda ABD Savunma Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu
bir raporda, 2024 yılının ortalarında Çin’in 600’den fazla nükleer başlığa
sahip olduğu ve 2030 yılına gelindiğinde bu sayının bini aşacağı
belirtilmiştir.
Yine ABD karşısında askerî üstünlük elde etme adına deniz donanmasını
güçlendirmek için adımlar atmıştır. Çin tarafından atılan bu stratejik adımlar,
ABD’yi son derece rahatsız ve tedirgin etmiştir. Nitekim bu tedirginliğin bir
sonucu olarak Temsilciler Meclisi Üyesi John Garamendi’nin kaleme aldığı
metinde, ABD’nin denizlerdeki üstünlüğünün kaybolduğu ifade ederek ABD’nin
önümüzdeki 10 yıl içerisinde 250 adet gemi inşa etmesi gerektiğini söylemiştir.
Yine aynı şekilde ABD Deniz Kuvvetleri’nde de görev yapmış eski bir astronot
olan Demokrat Partili Senatör Mark Kelly, Fox News için yazdığı bir makalede,
2024 yılında Çin’in sivil ve askerî alanda 1400 adet gemi inşa ettiğini ABD’nin
ise 5 tane inşa ettiğini, Çin’in şu anda dünyanın deniz yollarına hâkim durumda
ve ticaret ve savaş filoları konusunda ABD’yi büyük ölçüde geride bıraktığını
ifade etmiştir.
Dolayısıyla Çin, ABD’nin kendisini çevreleme ve kuşatma siyasetini kırmak
için limanlar kuruyor, kara koridorları açıyor, yeni enerji ağları ve tedarik
yolları oluşturuyor, donanmasını büyütüyor, dolar bağımlılığını azaltmaya
çalışıyor… Evet, tüm bu çabalar Çin’i, maalesef küresel bir aktör yapmaktan
daha ziyade sadece bölgesel bir güç haline getirmektedir. Çünkü Çin, bu tür
adımları ideolojik bir devlet dürtüsü ile atmıyor. Çin, bağımsız bir devlet olmakla
beraber ideolojik bir devlet karakterine sahip değildir. Çin, uluslararası
sistemin bir parçasıdır. Ekonomi, dış siyaset vb. alanlarda kapitalizm ile
komünizmi birbirine karıştıran karma bir sistem uygulamaktadır.
Çin, ABD ile rekabetinde, ABD’nin önüne geçse ya da onu tahtından edip
birinci devlet pozisyonuna yükselse dahi, insanları ve toplumları kapitalizmin karanlıklarından
aydınlığına çıkaracak, hayrı ve adaleti dünyanın dört bir yanına yayacak bir
risalet ve ideolojiden yoksundur. ABD gibi şu an ve ileride insanlığa
kapitalizmden başka sunacağı hiçbir bir mesajı, perspektifi ve şu anki dünya
düzeni yerine yeni bir dünya düzeni projesi de yoktur. Sadece çıkarlarına
yönelik ister ABD ister Avrupa isterse de başka ülkeler tarafından bir tehlike
ya da saldırı gördüğünde, ulus devlet refleksi ile tepkisel bir tavır
sergilemektedir. Çin, sadece kendi ulusal çıkarlarını ve bölgesini korumakla
yetinmektedir. Fakat tüm bunlara rağmen Çin, kendisini küresel alanda ABD ve
Avrupa ile rekabet edebilecek imkân, askerî kapasite ve teknolojiye sahiptir.
Fakat ABD ile rekabet edebilecek güçlü bir siyasi irade, cesaret ve ideolojiden
yoksundur. İşte bu faktörlerden dolayı Çin, Amerika ile küresel anlamda rekabet
edebilecek, boy ölçüşebilecek siyasi bir vizyona sahip değildir.
Sonuç olarak; bugün bütün bir insanlık ABD’nin liderlik ettiği kapitalist
ideolojinin girdabında boğulmakta, talan, sömürü, katliam ve işgallere maruz
kalmaktadır. Bu ideolojinin İnsanlığa vereceği hiçbir değeri ve kıymeti
kalmamıştır. Kapitalizm insanlığın fıtratını bozmuştur. İflas etmiştir.
İnsanları köklerinden koparıp kimliklerinden uzaklaştırmıştır. İnsanlığı maddi
olarak fakirleştirdiği gibi ahlaki yönden de fakirleştirmiştir. İnsanı bir
değirmen misali öğüterek insanı insanın kurdu haline getirmiştir. Günümüzde
insanlık, kapitalist ideolojinin yol açtığı toplumsal ve ahlaki sorunlardan
dolayı ciddi bir bunalım yaşamaktadır. Toplumları ve bireyleri bu karanlık ve
adaletsiz düzenden kurtaracak, can, mal, namus ve akıl güvenliğini sağlayacak; sağlıklı
kanun ve yasalarla adaleti, güveni ve huzuru yeniden tesis edecek; insana
yeniden insan olduğunu hatırlatacak ve toplumları sahih bir ideolojiyle
kalkındıracak yeni bir dünya görüşüne ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ideoloji ise
hiç şüphesiz insanlığın yaratıcısı tarafından formüle edilmiştir. Toplumları
geri bırakan beşerî ideolojilerin esaretinden kurtarıp sadece Allah’a kulluğa
yöneltecek, hayrı ve adaleti dünyanın dört bir yanına yayacak, insan fıtratına
uygun ve 14 asır boyunca tatbik edilmiş olan İslâm ideolojisi ve nizamıdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış