OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK ORDUSUNUN SINIR DIŞI HAREKÂTLARI

Yılmaz Çelik

Tarih boyunca merhamet ve adaletle üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı, dünyanın her neresinde bir mezalim olduysa oraya yardım elini uzatmaktan asla geri durmamıştır. Bu konuda dil, din, ırk gözetmeksizin her türlü imkânı seferber eden, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir devletti.

Osmanlı Hilâfet Devleti bu nedenle “cihanın koruyucusu” anlamına gelen “cihan-penah” olarak anılıyordu. Öyle ki “Osmanlı” dendiğinde Müslümanlar nezdinde dinin bekçisi, imanın bekçisi, ırzın ve namusun bekçisi, can ve malın bekçisi, kutsal beldelerin bekçisi ve Müslümanların kılıcı akla geliyordu. İşte Müslümanlar, bu kılıcın gölgesi altında sömürgeci kâfirlerin korkusu olmadan uzun seneler emin ve güvenilir bir hayat yaşadılar. Çünkü onları zulmün ve mezalimin her türlüsünden koruyacak olan bir kalkanları vardı. Aynen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde işaret ettiği gibi: “İmam (halife) bir kalkandır; onunla korunulur ve onunla savaşılır.”

1500’lü yıllarda sömürgeci Portekiz, Hindistan’a karşı tam bir tehdit unsuru hâline gelmiş, Hindistan’dan mukaddes topraklara olan hac yolunu da tehdit etmeye başlayınca Müslümanlar tek çareyi dönemin en güçlü İslam devleti olan Osmanlı’dan yardım istemekte bulmuştur. Zamanın Halifesi olan Kanuni; Papalığa, Portekiz’e ve bunların birinci destekçisi olan Alman İmparatorluğu’na karşı cihat ilan etmiştir. Hindistan Müslümanlarının yardım çağrısına Kanuni Sultan Süleyman, önce 2000 kişilik ilk donanmayı 1531’de Diu’ya göndererek karşılık vermiş, daha sonra 1538 yılında Hadım Süleyman Paşa komutasındaki Hilâfet Donanması ile de Hıristiyan dünyasının Hindistan’a doğrudan müdahalesini önlemiştir.

Endülüs Müslümanları, 1501-1502 yıllarında II. Bayezid’den yardım istediler. II. Bayezid, 1505 yılında Kemal Reis kumandasında bir donanmayı Endülüs Müslümanlarının yardımına gönderdi. Kemal Reis, İspanya kıyılarını ve Balear Adaları’nı vurdu ve çok sayıda Müslüman’ı bu mezalimden kurtararak güvenli bir şekilde Kuzey Afrika’ya taşıdı.

Görüldüğü gibi; Osmanlı Hilâfet Devleti, okyanus ötesinde zulme maruz kalan Müslümanlar için ordularını harekete geçirmede bir an bile tereddüt etmemiştir. Çünkü Osmanlı, dış siyasetini Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın; [وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ] “Sizden, dinlerini korumak için yardım isterlerse kardeşlerinize yardım etmeniz üzerinize vaciptir!” ayeti üzerine temellendiriyordu.

Müslümanların hamisi Osmanlı bu koruma ve kalkan görevini sadece Müslümanlar için değil, her nerde bir mazlum toplum ve zulme uğramış birisi varsa onun için de yapıyordu.

Bugün; Müslümanlara zulmeden, İslam’ın tüm şiarlarına savaş açan Fransa’nın, İspanya ile yaptığı savaşta esir olan Kral’ı, Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman'dan kendisini kurtarması için yardım istemiş, Sultan Süleyman da 1526 yılında kendisine yardım edeceğine dair bir mektup göndermişti. Böylece, o dönem, Osmanlı Devleti'nin desteğini alan Fransa, İspanya istilasından kurtulmuştu.

Yine İsveç, 1742 yılında Rusya karşısında zor durumda kalmış ve İsveç'in imdadına Osmanlı Sultanı I. Mahmut yetişmişti. Osmanlı Devleti'nin yardımı üzerine İsveç Kralı, Osmanlı sultanının rızası dışında hareket etmeyeceğini mektubunda belirtmişti.

Bu hamilik ve kalkan görevini Osmanlı, 3 Mart 1924 yılına yani Hilâfet yıkılıncaya kadar sürdürdü. Hilâfet’in yıkılmasıyla beraber Osmanlı enkazı üzerine kurulan yeni Cumhuriyet, “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışı ile hareket ederek dünyada mezalime uğrayan Müslümanların imdadına koşmaz oldu. Müslümanların yardım çığlıklarına karşı kulaklarını tıkadı. Ulus-devlet anlayışı içerisinde politikalar benimsedi. Dış siyasetini bu eksen üzerine kurdu. Hâlbuki Osmanlı Hilâfet Devleti, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yüce kitabında “ancak Müslümanlar kardeştir” ayetini ya da Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu düşmanına teslim etmez” hadisini kendisine düstur edinerek hüküm sürdüğü yıllar boyunca Müslümanlara yönelik nerede bir mezalim varsa anında müdahale etti. O mezalimi kökünden söküp atmak için ordularını göndermede bir an bile tereddüt etmedi.

Fakat bugün Müslüman kardeşlerinin yardımlarına icabet etmeyen Türkiye Cumhuriyeti, bugün maalesef sömürgeci Batılı devletlerin talepleri doğrultusunda orduları yürütmekten çekinmemektedir. Roller değişti; bugün Türkiye, dünyanın birçok beldesinde zulme ve katliama uğrayan Müslümanların değil sömürgeci kâfir devletlerin işlerini yürütür bir duruma geldi.

Meclis'ten 71 Yılda 76 Yurt Dışına Asker Gönderme Tezkeresine İzin

Türkiye’deki iktidarlar, sömürgeci Batılı devletleri razı ve memnun etmek ve işgallerini meşrulaştırmak adına, BM veya NATO şemsiyesi altında yurt dışına asker gönderilmesi için 76 kez izin verdi. TSK, bugüne kadar geçen tezkerelerle başta Kore olmak üzere Kıbrıs, Filistin, Somali, Bosna Hersek, Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Azerbaycan'ın arasında bulunduğu birçok ülkeye asker gönderdi.

1950: Türkiye’nin Kore’ye Asker Göndermesi

Türkiye, 1950 sonrası dönemde ilk kez hiç tanımadığı bir coğrafyada bulunan Kore’ye asker gönderdi. Sırf Amerika istedi diye ordu büyük bir maceraya atıldı. Sömürgeci kâfir devletler sırf kendi çıkarlarını ve askerî hedeflerini gerçekleştirmek adına, halkı Müslüman olan ülkelerin ordularını bir aparat ve taşeron olarak kullanmaktan geri durmadı. Nitekim George Soros, 2002’de, Sabancı Üniversitesi’ndeki konferansında “Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü, ordusudur.” demişti. Yine aynı şekilde ABD eski Savunma Bakanı John Dulles, Kore Savaşı sırasında, “Müttefik güçler, en ucuz askeri, Türkiye'den temin ediyor; bir Türk askerinin maliyeti 23 cent'e denk geliyor.” demişti. Aynı şeklide “1 Mart tezkeresi” döneminde, Hürriyet gazetesi şöyle bir haber yayımlamıştı: “Amerikan ordusu Afganistan’daki bin askeri için ayda 28 milyon dolar harcıyor, bin Türk askeri için 4.5 milyon dolar harcanıyor. Türkiye aynı görevi altı kat ucuza yapıyor. Türkiye’nin Irak’a 10 bin asker göndermesi, ABD için her ay 240 milyon dolar tasarruf demek.”

2009 yılında, Amerikan eski Başkanı Reagan, hatıralarını anlattığı “Reagan Günceleri” isimli kitabının bir bölümünde, Turgut Özal’la çok iyi şekilde anlaştıklarını belirterek şöyle diyordu: “Türkiye, güvenliğimizin bir parçası, bir Türk askeri yılda 6 bin dolara mal oluyor, şayet onu bir Amerikan askeriyle değiştirmeye mecbur kalırsak, maliyet 90 bin dolara çıkıyor.” Görüldüğü üzere Amerika, kendi askeri yerine Türk askerini bir yakıt olarak gönderiyor ve bu duruma Türkiye iktidarları tarafından göz yumuluyordu.

1974: Kıbrıs Barış Harekâtı

Türkiye bu defa da Hilâfet’i yıkan diğer bir sömürgeci ve işgalci olan İngilizlerin yeşil ışık yakmasıyla 1974 yılında Kıbrıs’a askerî operasyon düzenledi. Türkiye’deki iktidar sahipleri, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar her daim sömürgeci kâfirlerin istek ve talepleri doğrultusunda hareket etmişler, onlar istedikleri zaman ordu göndermişler, sair zamanda ise ordularını kışlalara hapsetmişlerdir.

Bosna Hersek'ten Afganistan'a

Türk askeri, Körfez Krizi sonrasında dünyanın farklı köşelerindeki savaş ortamlarında görev aldı. Bu amaçla TBMM'nin izniyle Türk askeri, Bosna-Hersek'ten Afganistan'a kadar geniş bir coğrafyada görev yaptı. Hükümetler; Aralık 1992'de iki ayrı tezkereyle Somali ve Bosna Hersek'e, Şubat 1997'de “İsrail”-Filistin çatışmalarının yaşandığı El-Halil'e, Nisan 1997 ve Temmuz 1998'de Arnavutluk'a, Ekim 1998'de Kosova'ya, Ekim 2001'de Afganistan'a asker gönderdi. Yine Lübnan’a BM Geçici Görev Gücü (UNIFIL) kapsamında orduyu gönderdi.

Yine TSK deniz unsurlarının, Aden Körfezi, Somali karasuları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görevlendirilmesi için Şubat 2009’da asker gönderildi.

Türkiye, BM Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde, Libya'da -sözde- istikrar ve güvenliğin yeniden tesisine yönelik uluslararası çabalara çok boyutlu katkıda bulunmak üzere Ocak 2020’de TSK'nın yabancı ülkelere gönderilmesine izin verdi.

Türk Askeri, Mali ve Orta Afrika'da

Türk ordusu, 2014’te BM kapsamında birçok ülke ve coğrafyadaki faaliyetlerine Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ni de ekledi. BM'nin, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına asker gönderdi. Aynı şekilde Kasım 2020 tarihli kararı ile TSK'nin, "Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması hükümlerinden kaynaklanan taahhütleri yerine getirmek, ateşkesin tesisi, ihlallerin önlenmesi, bölgede barış ve istikrarın sağlanması amacıyla hudut, şümul, miktar ve zamanı Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacak şekilde, Ortak Merkezin görevlerinin ifası yönünde hareket etmek" üzere yabancı ülkelere gönderilmesine izin verdi.

TSK, Kuzey Irak’a sınır ötesi askerî operasyonlarının yanı sıra Suriye’ye de askerî operasyonlar gerçekleştirdi. Suriye'ye ilk harekâtı Şah Fırat Operasyonu ile 22 Şubat 2015'te gerçekleştirdi. Bunu sırasıyla 2016 yılında Fırat Kalkanı Harekâtı, 2017 İdlib operasyonu, 2018 Zeytin Dalı Harekâtı, 2019 Barış Pınarı Harekâtı takip etti. Türkiye, Amerikan planları, talepleri ve izni doğrultusunda bu askerî operasyonları gerçekleştirirken diğer yandan Suriye’de Banyas halkının ileri gelenleri bir mektupla o dönem başbakan olan Erdoğan’dan yardım istemişlerdi. Söz konusu mektupta; “Sizden, Banyas ili ve çevre köylerindeki kardeşlerinizin içinde bulunduğu kan gölüne ‘dur!’ demenizi rica ediyoruz. Suçları ‘Allah… Suriye… Özgürlük…’ demekten başka bir şey olmayan kardeşlerinizin bugün El-Beyda kasabasının caddelerinde ve sokaklarında dökülen kanlarının yüzü suyu hürmetine kuşatma ve katliamı durdurmak için zat-ı âlilerinizi acilen müdahale etmeye çağırıyoruz!” demişlerdi. Peki, Erdoğan Müslümanların bu yardım çağrısı karşısında ne yaptı? Her zaman yaptığı gibi cılız kınama açıklamaları ile yetindi. Müslümanların çağrılarına icabet etmedi. O, soykırım ve katliama son verecek ordularını göndermedi. Fakat aynı Erdoğan, Amerika’nın talebi doğrultusunda Suriye’deki mücahitlerin direncini kırma adına az önce zikrettiğimiz askeri operasyonları gerçekleştirmişti.

Böylece Meclis'ten 71 yılda 76 yurt dışına asker gönderme tezkeresine izin çıktı.

Tüm bunlara ek olarak başta Irak, Suriye ve Katar olmak üzere Türkiye’nin Asya, Afrika ve Avrupa olmak üzere üç kıtada 10’dan fazla ülkede askerî varlığı bulunuyor.

Fakat Türkiye, bölgedeki çıkarları için ordusunu Amerika’nın emrine amade kılarken, her fırsatta ordunun büyüklüğü ile övünen iktidar bugün, Gazze’de büyük bir katliam ve soykırım yaşayan Filistinli kardeşlerinin yardım çığlıklarını duymazlıktan geliyor. Amerika’nın talepleri doğrultusunda Ukrayna’ya askerî ekipman, İHA ve SİHA’larını gönderen Türkiye, işgalci gasıp Yahudi varlığının Gazze ve Filistin’in diğer bölgelerinde sistematik bir şekilde uyguladığı mezalim, katliam ve soykırıma son verecek olan ordularını Aksa’ya göndermedi.

Sadece Aksa’ya mı?

Amerika, Irak’ta ve Afganistan’da büyük bir katliama imza atarken; Rusya, Orta Asya, Kafkaslara ve Suriye’ye saldırırken; Hindu müşrikleri, Keşmir’de Müslümanlara yönelik büyük bir mezalim gerçekleştirirken; Çin, Doğu Türkistan’da asimilasyon ve sistematik bir soykırım gerçekleştirirken; Sırp kasapları, Bosna ve Kosova’da uzun yıllar Müslümanları katlederken bu yöneticiler, her zaman yaptıkları gibi estiler, gürlediler fakat bir türlü yağmadılar. Müslümanlara dönük tüm bu katliamları, tribünden maç seyreder gibi seyrettiler. Üç maymunu oynadılar. Tüm bu mezalim karşısında sadece cılız açıklama yapmakla yetindiler. Sömürgeci kâfirler için ordularını harekete geçiren bu yöneticiler, Müslümanların izzeti ve şerefi, namusu ve ırzları söz konusu olduğunda Allah için, Rasulü için, Müslümanlar için ordularını maalesef seferber etmediler. Bilakis onların işgallerini güvence altına almak ve meşrulaştırmak için askerlerini seferber ettiler. Hatta bununla da yetinmeyip daha da ileri giderek işgalci kâfirlerin Müslümanları katleden NATO ve BM gibi paktlarında yer aldılar. Müslümanların safında değil kâfirlerin safında yer almayı tercih ettiler. İslam beldelerinin sömürgeci kâfirler tarafından daha kolay bir şekilde işgal edilmesi ve daha kolay bir lokma haline getirilmesi için onlara askerî destek verdiler. Sömürgeci Batılı devletlerin güdümünde olan bu yöneticiler, sömürgeci kâfirlerin İslam beldelerinde varlıklarını ve çıkarlarını korumak adına kendilerini ve ordularını sömürgeci kâfirlerin emrine amade kıldılar.

Bununla birlikte yaklaşık 1400 yıldır İslam’ın tarihî sürecine baktığımızda; devlet başkanları/halifeler, kâfirler tarafından Müslümanlara yapılan saldırılara, katliamlara ve ihanetlere onların saflarında yer alarak, cılız kınama mesajları yayımlayarak, onlar adına konferanslar ve siyasi oturumlar düzenleyerek değil bilakis cihat aşkı ile tutuşan ordularıyla/güçle karşılık vermiştir. Müslümanların ırzları, namusları ve kutsallarını korumak söz konusu olduğunda ordularını asla kışlalara hapsetmemişlerdir. Sömürgeci kâfire had bildirmek için anında ordularını harekete geçirmişlerdir. Bugün olduğu gibi Müslümanları yalnızlığa ve çaresizliğe asla terk etmemişlerdir. Zilleti asla kabul etmemişlerdir.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken; geçmişte olduğu gibi kâfire had bildiren izzetli ve şerefli halifelerin ve ordu komutanlarının şanlı yolunu takip etmektir. Başta Amerika olmak üzere mübarek toprakları işgal eden gasıp Yahudi varlığını ve diğer sömürgeci devletleri, havucu topraktan söker gibi İslam beldelerinden tüm kökleriyle beraber sökecek olan orduların seferber edilmesidir.

[وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَص۪يرًاۜ] “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” [Nisa Suresi 75. Ayet]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz