Yunan felsefeciler ve Batılı düşünürler insan mutluluğunun ancak menfaat ve
fayda ile elde edilebileceğini söylediler. İnsanın ne kadar fayda elde ederse
mutluluğun artacağını, faydanın azalması ile mutluluğun da azalacağını iddia
ettiler. Onlara göre insanın bütün amelleri, sözleri ve eşya ile olan
ilişkisini belirleyen tek şey fayda olmalıydı. Bu düşünce kapitalist
ideolojinin birey ve toplum için belirlediği ve ölçü kabul ettiği amellerin
ölçüsü fayda ve menfaattir kaidesini oluşturdu. Ekonomik tanımlamalar, sorunlar
ve çözümler bu temel üzerine bina edildi. Sosyal, siyasi, hukuki ve hayatın diğer
her alanında bu ölçü ile hareket edildi. İşte böylece bugün dünyada uygulanan
kapitalist ideolojinin her konuda en temel ve öncelikli ölçüsü menfaatçilik
oldu. Maalesef bu ideolojiye inanan ve bundan etkilenen insanlar tüm eşya ve
olaylara, söz ve amellere sadece menfaat açısından baktılar ve bu açıdan tavırlarını
belirlediler.
Bu süreç önce bireysel faydacılık ile başladı ve bu yüzyıl bireysel
faydacılığın yüzyılı oldu. Bireysel faydacılıktan sonra ise bu anlayış
toplumlara sirayet etti. Toplumsal faydacılığın ilerlemesi ve toplumları etkisi
altına alması ile toplumsal çöküşler yaşandı. Bu ideolojinin uygulandığı
ülkelerin devlet yönetiminde, toplumsal ilişkilerde, bireysel davranışlarda,
aile ve akrabalık ilişkilerinde, pragmatizm yani fayda ve menfaatçilik ölçü
kabul edildi.
Bugün kapitalist ideolojinin uygulandığı İslam beldelerinde bile maalesef
fayda ve menfaatçilik Müslümanlar için bir ölçü olmaya başladı. İdeolojik
dayatmalar, eğitim sistemi, sosyal çevre, medya araçları ve siyasi ortam
tamamen bu bakış açısına göre belirlendiği için insanlar bu bakış açısından
etkilendi. Batılı felsefeye inananlar gibi olmasa da bu bakış açısı
Müslümanları ve onların yaşadıkları toplumları ciddi olarak etkiledi. Batı’da
yaşanan kriz ve çöküş İslam beldelerinde de yaşanmaya başladı. İslami ve insani
değerler yok olmaya yüz tuttu, insanlar o çağdaş, vahşi ve canavar Avrupalı ve
Amerikalı insan tipine benzemeye ve onlar gibi yaşamaya başladı. Genel olarak
insanlık özel olarak da Müslümanlar fayda ve menfaatçilik anlayışı ile
değerlerini kaybettiler ve ciddi bozulmalar yaşadılar.
Çünkü insan fayda ve zarar konusunda hüküm verirken hevâ ve hevesine göre
hareket etti. Bugün iyi dediğine yarın kötü derken, iyi ve kötüyü aciz,
sınırlı, eksik ve muhtaç aklı ve duyguları ile belirledi. Sonuç tam bir fiyasko
ile neticelendi. Çünkü insanoğlu hangi şeylerin faydalı hangi şeylerin ise
faydasız olduğunu bilecek şekilde yaratılmamıştı. Çünkü “Hak-Batıl”
nedir, “İyi-Kötü” nelerdir, hayır ve şer neydedir, insanoğlu ne ile ve
nasıl mutlu olabilir, birey, aile ve toplum nasıl ıslah ve inşa edilebilir? Bütün
bu soruların cevapları insanın kendi aklı ve duyguları ile bulabileceği veya
tecrübe ile belirleyebileceği şeyler değildi. Bunlar ancak İlahi vahyin
belirleyebileceği şeylerdi. Bu konuda insan yetersiz ve bilgisiz yaratılmış ve
donatılmıştı. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah bu konuları bilebilirdi. Bu
konular ile ilgili bilgi de Nebi ve Rasuller aracılığı ile insanlara
bildirilmişti. İşte kapitalizm bu ilahi vahyi kabul etmemiş ve onun yerine
kendi yararına gördüğü şeyleri ölçü olarak belirlemişti.
Kapitalist ideoloji mutluluğu, haz ve isteklerde gördüğü için bireyin fayda
ve menfaat gördüğü her şeyi yapmasını normal ve yasal olarak belirledi. Yalan,
hile, aldatma, kandırma, rüşvet, fuhşiyat ve benzeri her türlü günah ve çirkin
işleri normalleştirdi. Bireyler bencil, egoist, acımasız, merhametsiz, şefkâtsiz
ve birbirine düşman vahşi şahıslar haline geldi. Fayda ve menfaatçilik ile hareket eden bireyler insani, ruhi ve ahlaki
değerleri kaybetti. Bireyler kendini koruyan aile, toplum gibi koruma
kalkanlarından mahrum edildi. TÜİK verilerine göre sadece Türkiye’de beş
milyondan fazla insan tek başına yaşıyor ve artık 1+1 evler yaygınlaşmaya
başladı.
Bireyler arasında ve toplumsal ilişkilerde birlik
ve beraberlik ortadan kalktı. Toplumsal ayrışmayı önlemek için icat
edilen “ortak menfaatler” birleşmeyi
sağlayamadı. Çünkü milli, ortak veya dini faydalar konusunda da insanlar kendi
anlayışlarına göre ayrı ve birbirine zıt düşüncelere bölündü. Bu bakış açısı ile hareket eden toplumlarda
toplumsal çöküş ve yıkım engellenemedi ve birlik sağlanamadı.
Bu toplumlarda, “büyük balık küçük balığı yutar”, “gemisini kurtaran kaptan iyi kaptandır”, “pazusu kuvvetli
olan aslan güçlüdür”, “ezilmemek için ezmelisin", "bana dokunmayan
yılan bin yaşasın” ve benzeri düşünceler toplum içinde yaygınlaştı ve
pratik uygulanır hale getirildi. Çıkarılan kanunlar, eğitim sistemi, medyada yer
alan haberlerin hepsi bu anlayışı destekleyen fikirlerle dolduruldu. İnsanlar
birbirine yardım etmeye çekinir, kötülüğü engellemeye korkar hale getirildi.
Kimse kimseye karışamaz, dokunamaz, müdahale edemez anlayışı topluma hakim
kılındı! Bütün bunlar bireysel bozulmadan sonra toplumsal bozulmaya sebep oldu.
İşte bu menfaatçilik ve faydacılık nedeniyle bu toplumlar yoldan çıkmış
durumdalar. En temel insani özelliklerini kaybettiler. Bu kapitalist ülkeler
kendi toplumlarını uçurumun kenarına getirdiler.
Bunun en güzel örnekleri, kapitalist sömürgeci Avrupa ve Amerika’dır. Bu
toplumlarda insani, ahlâki ve ruhi değer kalmamıştır. Menfaatleri gereği
uyuşturucuyu bütün dünyada yaygınlaştırdılar. Her ülkede milyonlarca insan,
özellikle hayatının baharındaki gençler uyuşturucu bataklığına saplandı. Uyuşturucu
temin etmek için anne, baba ve en yakınlarını dahi katlettiler, intihara
teşebbüs ettiler. İnsan aklını helak eden alkolü yaygınlaştırdılar. Alkol
nedeniyle şiddet olayları arttı, ailelerin yıkılması hızlandı, kaza ve
hastalıklar çoğaldı. Yine az bir menfaat elde etmek için zina, ahlaksızlık ve
fuhuş gibi toplumu ifsad eden şeyleri yaygınlaştırdılar, medya eliyle
alenileştirdiler. Bu toplum ve devletlerde kadınların satıldığı fuhuş evleri, barlar,
pavyonlar yaygın ve meşrudur. Kumarhaneler, toplumu ifsad eden medya kanalları,
insanlığın zararına mal ve hizmetler sunan büyük şirketler çoktur. Bütün bunlar
devletin belirlediği yasalar çerçevesinde kurulmuş ve devlete vergi veren
kuruluşlar oldukları için yasal kuruluşlardır. Hatta bu şirketler gerektiğinde
devletten maddi teşvik ve yardım alabilirler.
Ancak çoğu zaman bu şirketlere destek veren devletler ibadethanelere
yardımda bulunmazlar. Çünkü onların devlet katında hiçbir kıymeti yoktur. Zira
ekonomik bir katkıları yoktur. Bu
devletlerin “İnsani yardım” adı altında dünyaya pazarladıkları
reklamlar, sömürü planlarının uygulanmasının bir gereğidir. Bu yardımlar ile
mutlaka maddi çıkarlar, sömürü planları ve hileler gizlenir. Bir verdilerse
mutlaka üç veya beş alırlar. Menfaatlerinin bulunmadığı veya menfaatlerine
muhalif olan ülkelerde insanlar açlıktan ölse bile yardım etmezler. Bütün
dünyanın gözleri önünde soykırım ve katliama uğrayan Gazze ve Filistin halkı
açlıktan ölürken bir şey yapmadıkları gibi her zaman siyonist işgalci varlığın
yanında yer alarak onlara en gelişmiş silahları hibe ettiler. Yerleşim
yerlerini, cami, pazar hatta hastaneleri dahi bombaladılar. Küçük bir ilçe olan
Gazze’ye yüz bin tondan fazla bomba attılar. Kendi planlarına hizmet eden hain
ve kukla Abbas yönetimine ise yardımlar göndererek bölgede fitne çıkarmaya
çalıştılar. Bütün bunlar olurken Batılı diğer devletler de ABD ile birlikte
işgalci siyonistlerin yanında yer aldılar ve tam bir kapitalist sömürgeci kâfir
olduklarını en vahşi yöntemler ile bir kez daha dünyaya gösterdiler. Tıpkı
Afganistan, Suriye, Irak ve daha birçok beldemiz işgal edilirken yaptıkları
gibi…
Ülkemizde de bunların tamamı maalesef sistem eliyle planlı ve programlı bir
şekilde uygulandı. Cumhuriyet’in sahip olduğu ideolojiye göre hazırlanmış laik
eğitim programlarında temel felsefe toplumsal faydacılığı nesillere aktarmak
oldu. Bireysel ve toplumsal menfaatleri genç beyinlere her vesile ile anlatarak
mutlu bireyler yetiştirilmek istenirken geçmişimiz, kültürümüz ve geleceğimiz
ile bağları koparıldı. Hatta milli ve resmi gibi isimler ile kumarı
normelleştirdiler ve insanların ellerindeki mülkleri çalındı, milyonlarca
insanın hayatı karartıldı. Sömürünün bir parçası olan faiz, borsa, sanal para gibi
şeytan işi pislikler, devletler ve şirketler eliyle topluma dayatıldı ve
insanları sömürdüler. Halkı fakir, muhtaç ve mazlum hale getirdiler. Menfaat
ölçüsünü kutsallaştırarak değerlerimize saldırdılar. Allah rızası için yapılan
şeyleri engellediler. Akraba, komşuluk, dostluk bağlarını kopardılar. İnsanlar
arasındaki ilişkileri menfaat üzerine dayandırarak toplumsal çürüme, kriz ve
bozulmanın hızlanmasına sebep oldular. Batılı devletlerde olduğu gibi maalesef
ülkemizde de vergisi verilmiş kumar, fuhuş, faiz, içki ve dahi birçok şeytan
işi haram ve günah yaygınlaştırıldı ve bunları yapanlar engellenmedi. Halbuki
Anayasa’nın 58. maddesine göre devlet içki, kumar, alkol, uyuşturucu ve
ahlaksızlıktan nesilleri koruması gerekiyordu!
Maalesef bugün birey, aile ve toplumdaki çöküş, delile ihtiyaç duyulmayacak
kadar çoğalmış ve alenileşmiştir. Bireysel başlayan fayda ve menfaatçilik
toplumsal bir anlayış ve kültür haline geldi. Toplumlar bu anlayıştan etkilendi
ve ilişkiler faydacılık üzerine kuruldu. Toplumun ıslahı için atılan birçok
adım, plan ve proje menfaatçilik engeline takıldı ve bu yüzden başarısız hale
geldi.
İşte birey ve toplumu ifsad eden menfaatçilik ve faydacılık anlayışı,
kendiliğinden doğal ve normal yollarla değil uluslararası sistemin planlı ve programlı
çalışmaları ile yaygınlaştırıldı ve etkisini gösterdi. Bu bozulmada şüphesiz ki
en büyük pay var olan düzenlerin, sistemin payıdır. Bir düzen bozuk olduğu
sürece birey, aile ve toplumun ıslahı çok zordur ve tamamen ıslahı mümkün
değildir. Devletin uyguladığı sistem ve nizamlar, birey, aile ve toplum için
belirleyicidir. Devlet her zaman güçlü olduğu için birey ve toplumu etkilemekte
ve yönlendirmektedir. Bu yüzden menfaatçilik ve faydacılık devlet eliyle
uygulanmış, yaygınlaşmış ve korunmuştur. Bunun ıslahı,
devletin uyguladığı nizam ve ondan çıkan çözümler ile olmalıdır yine bireysel
çabalar ve cemai faaliyetler de bunu destekleyen öğelerdir.
Balık baştan kokar atasözü aslında toplumların düzelmesinde veya
bozulmasında yönetimin ve sistemin ne kadar önemli olduğunu ifade etmek
açısından çok açık ve anlaşılır bir atasözüdür. Tarihi süreç tahlil edildiğinde
kalkınmış toplumların en önemli özelliği yönetimlerin dirayetli, adil, hikmetli
olmalarıdır. Her ne kadar “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” anlayışı
genel olarak kabul görmüş ve meşhur olmuş bir düşünce olsa da toplumun
düzelmesinin sistemin düzelmesi ile olacağı ve yine toplumun bugün bu halde
olmasının asli sebebinin bu sistem olduğu ortadadır. Birey ve toplumlar,
sistemin ve onu uygulayan devletin etkisindedirler. Bu yüzden “Nasıl yönetilirseniz
öyle olursunuz” veya “Halk hükümdarlarının dini üzeredir” diyerek
toplumsal bozulmanın ıslahı için sistemsel değişimin olmazsa olmaz olduğu bir
hakikattir. Tabi bunu söylerken elbette bugün var
olan bu durumu değiştirmek için bireysel olarak çalışmanın farz olduğu, bunun
yanında cemai çalışmanın da farz olduğunu biliyor ve bunları yaparak sistemin
değiştirilmesi gerektiğini ve bu şekilde toplumsal değişimin gerçekleşeceğini
söylemek de gerekiyor. Allah Rasulü ve diğer Nebi ve Rasullerin yaptığı
gibi aile ve en yakınlar ile başlayan davet çalışmaları, topluma, liderlere ve
tüm insanlara yapılmalı ve toplumsal değişim hedeflenmelidir.
Yine Rad suresi 11. ayet ile “Bir
kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” düşüncesi sürekli
telkin edilirken bunun yanında ahirette cehenneme gönderilecek olan zalim ve kâfir
halk liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetledikleri
ayetleri unutabiliyoruz. “Rabbimiz biz
önderlerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.
Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden mahrum
et!” diyeceklerdir.” (Ahzap
67-68)
Bu konuda yine meşhur bir tarihi örneği hatırlatmak faydalı olacaktır. Ömer
B. Abdülaziz döneminde yaşayanlar o günleri şöyle naklediyorlar: “Biz Halife
Velid döneminde bir araya geldiğimiz zaman binalardan, mimari tarzlarından
bahsederdik. Çünkü Velid’in en büyük zevki buydu ve bu bütün toplumu
etkilemişti. Halife Süleyman da midesine ve kadınlara düşkündü, onun döneminde
de toplantılarda söz konusu olanlar bunlardı. Fakat Ömer b. Abdülaziz döneminde
ise ibadetler, tâatlar, zikirler, fikirler, ahlâk toplantılarda konuşulan
konulardı. Nerede dört adam toplansa birbirleriyle bu mevzularda yarışırlardı.”
Ömer RadıyAllahu Anh bu konuda şöyle demiştir; “İnsanlar idârecilerinin
takip ettiği yol, üslûp veya tavır üzeredirler.” (Ebu’l-Hasan
En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/82)
Yöneticiler ülkenin idari ve mali işlerinden, düzen ve asayişinden, can ve
mal emniyetinden, ırz ve namusunun korunmasından, ihtiyaçlarının günün
şartlarına göre karşılanmasından birinci derecede sorumluk taşıyan
otoritelerdir. Kötülüğe engel olmaları ve hadiste ifade edildiği gibi eliyle
düzeltmeye muktedir oldukları için kötülüklere engel olmalıdırlar. Tarihte malum
olduğu gibi halkını helaka sürükleyen Firavun gibi olmamalı, Nebi ve Rasuller
gibi halklarını hayra ve iyiliğe götürmeli, fayda ve menfaatçilikle değil,
helal ve haram ölçüsüne göre hareket etmeli ve topluma da bu bakış açısını aşılamaları
gerekir.
Evet, İslam’da ölçü fayda veya menfaatçilik değil, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Amellerinin ölçüsü şeri hükümlere uymak ve helal olan amelleri yapmaktır. Pragmatizmde olduğu gibi faydaya ulaşmak için her yol mubah değildir. Müslüman amellerini kendisine faydalı olduğundan dolayı hayır ve şer olarak değerlendirmez. Aksine Allah’ın emirlerine uygun veya Allah’ın emirlerine muhalif olması yönüyle değerlendirir. Pragmatizmde olduğu gibi sınırsız ve kontrolsüz bir mutluluk/haz gaye olamaz. Çünkü Müslüman için menfaat anlayışı dünya ve ahireti de kapsar, sadece dünyayı değil. Zira onun için hayat, sadece bu hayat değildir. Bu hayat asıl ve ebedi hayatın yanında çok kısa bir hayattır. Bu yüzden ölçü, menfaatçilik ve fayda değil, helal ve haramlar, mutluluk ise hazzın artması değil, Allah’ın razı olduğu amelleri yapmaktır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış