FAYDACILIĞIN VE MENFAATÇİLİĞİN TOPLUMSAL HAYATA ETKİSİ

Musa Bayoğlu

Yunan felsefeciler ve Batılı düşünürler insan mutluluğunun ancak menfaat ve fayda ile elde edilebileceğini söylediler. İnsanın ne kadar fayda elde ederse mutluluğun artacağını, faydanın azalması ile mutluluğun da azalacağını iddia ettiler. Onlara göre insanın bütün amelleri, sözleri ve eşya ile olan ilişkisini belirleyen tek şey fayda olmalıydı. Bu düşünce kapitalist ideolojinin birey ve toplum için belirlediği ve ölçü kabul ettiği amellerin ölçüsü fayda ve menfaattir kaidesini oluşturdu. Ekonomik tanımlamalar, sorunlar ve çözümler bu temel üzerine bina edildi. Sosyal, siyasi, hukuki ve hayatın diğer her alanında bu ölçü ile hareket edildi. İşte böylece bugün dünyada uygulanan kapitalist ideolojinin her konuda en temel ve öncelikli ölçüsü menfaatçilik oldu. Maalesef bu ideolojiye inanan ve bundan etkilenen insanlar tüm eşya ve olaylara, söz ve amellere sadece menfaat açısından baktılar ve bu açıdan tavırlarını belirlediler. 

Bu süreç önce bireysel faydacılık ile başladı ve bu yüzyıl bireysel faydacılığın yüzyılı oldu. Bireysel faydacılıktan sonra ise bu anlayış toplumlara sirayet etti. Toplumsal faydacılığın ilerlemesi ve toplumları etkisi altına alması ile toplumsal çöküşler yaşandı. Bu ideolojinin uygulandığı ülkelerin devlet yönetiminde, toplumsal ilişkilerde, bireysel davranışlarda, aile ve akrabalık ilişkilerinde, pragmatizm yani fayda ve menfaatçilik ölçü kabul edildi.

Bugün kapitalist ideolojinin uygulandığı İslam beldelerinde bile maalesef fayda ve menfaatçilik Müslümanlar için bir ölçü olmaya başladı. İdeolojik dayatmalar, eğitim sistemi, sosyal çevre, medya araçları ve siyasi ortam tamamen bu bakış açısına göre belirlendiği için insanlar bu bakış açısından etkilendi. Batılı felsefeye inananlar gibi olmasa da bu bakış açısı Müslümanları ve onların yaşadıkları toplumları ciddi olarak etkiledi. Batı’da yaşanan kriz ve çöküş İslam beldelerinde de yaşanmaya başladı. İslami ve insani değerler yok olmaya yüz tuttu, insanlar o çağdaş, vahşi ve canavar Avrupalı ve Amerikalı insan tipine benzemeye ve onlar gibi yaşamaya başladı. Genel olarak insanlık özel olarak da Müslümanlar fayda ve menfaatçilik anlayışı ile değerlerini kaybettiler ve ciddi bozulmalar yaşadılar.

Çünkü insan fayda ve zarar konusunda hüküm verirken hevâ ve hevesine göre hareket etti. Bugün iyi dediğine yarın kötü derken, iyi ve kötüyü aciz, sınırlı, eksik ve muhtaç aklı ve duyguları ile belirledi. Sonuç tam bir fiyasko ile neticelendi. Çünkü insanoğlu hangi şeylerin faydalı hangi şeylerin ise faydasız olduğunu bilecek şekilde yaratılmamıştı. Çünkü “Hak-Batıl” nedir, “İyi-Kötü” nelerdir, hayır ve şer neydedir, insanoğlu ne ile ve nasıl mutlu olabilir, birey, aile ve toplum nasıl ıslah ve inşa edilebilir? Bütün bu soruların cevapları insanın kendi aklı ve duyguları ile bulabileceği veya tecrübe ile belirleyebileceği şeyler değildi. Bunlar ancak İlahi vahyin belirleyebileceği şeylerdi. Bu konuda insan yetersiz ve bilgisiz yaratılmış ve donatılmıştı. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah bu konuları bilebilirdi. Bu konular ile ilgili bilgi de Nebi ve Rasuller aracılığı ile insanlara bildirilmişti. İşte kapitalizm bu ilahi vahyi kabul etmemiş ve onun yerine kendi yararına gördüğü şeyleri ölçü olarak belirlemişti.

Kapitalist ideoloji mutluluğu, haz ve isteklerde gördüğü için bireyin fayda ve menfaat gördüğü her şeyi yapmasını normal ve yasal olarak belirledi. Yalan, hile, aldatma, kandırma, rüşvet, fuhşiyat ve benzeri her türlü günah ve çirkin işleri normalleştirdi. Bireyler bencil, egoist, acımasız, merhametsiz, şefkâtsiz ve birbirine düşman vahşi şahıslar haline geldi. Fayda ve menfaatçilik ile hareket eden bireyler insani, ruhi ve ahlaki değerleri kaybetti. Bireyler kendini koruyan aile, toplum gibi koruma kalkanlarından mahrum edildi. TÜİK verilerine göre sadece Türkiye’de beş milyondan fazla insan tek başına yaşıyor ve artık 1+1 evler yaygınlaşmaya başladı.

Bireyler arasında ve toplumsal ilişkilerde birlik ve beraberlik ortadan kalktı. Toplumsal ayrışmayı önlemek için icat edilen “ortak menfaatler” birleşmeyi sağlayamadı. Çünkü milli, ortak veya dini faydalar konusunda da insanlar kendi anlayışlarına göre ayrı ve birbirine zıt düşüncelere bölündü. Bu bakış açısı ile hareket eden toplumlarda toplumsal çöküş ve yıkım engellenemedi ve birlik sağlanamadı.

Bu toplumlarda, “büyük balık küçük balığı yutar”, “gemisini kurtaran kaptan iyi kaptandır”, “pazusu kuvvetli olan aslan güçlüdür”, “ezilmemek için ezmelisin", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ve benzeri düşünceler toplum içinde yaygınlaştı ve pratik uygulanır hale getirildi. Çıkarılan kanunlar, eğitim sistemi, medyada yer alan haberlerin hepsi bu anlayışı destekleyen fikirlerle dolduruldu. İnsanlar birbirine yardım etmeye çekinir, kötülüğü engellemeye korkar hale getirildi. Kimse kimseye karışamaz, dokunamaz, müdahale edemez anlayışı topluma hakim kılındı! Bütün bunlar bireysel bozulmadan sonra toplumsal bozulmaya sebep oldu. İşte bu menfaatçilik ve faydacılık nedeniyle bu toplumlar yoldan çıkmış durumdalar. En temel insani özelliklerini kaybettiler. Bu kapitalist ülkeler kendi toplumlarını uçurumun kenarına getirdiler.

Bunun en güzel örnekleri, kapitalist sömürgeci Avrupa ve Amerika’dır. Bu toplumlarda insani, ahlâki ve ruhi değer kalmamıştır. Menfaatleri gereği uyuşturucuyu bütün dünyada yaygınlaştırdılar. Her ülkede milyonlarca insan, özellikle hayatının baharındaki gençler uyuşturucu bataklığına saplandı. Uyuşturucu temin etmek için anne, baba ve en yakınlarını dahi katlettiler, intihara teşebbüs ettiler. İnsan aklını helak eden alkolü yaygınlaştırdılar. Alkol nedeniyle şiddet olayları arttı, ailelerin yıkılması hızlandı, kaza ve hastalıklar çoğaldı. Yine az bir menfaat elde etmek için zina, ahlaksızlık ve fuhuş gibi toplumu ifsad eden şeyleri yaygınlaştırdılar, medya eliyle alenileştirdiler. Bu toplum ve devletlerde kadınların satıldığı fuhuş evleri, barlar, pavyonlar yaygın ve meşrudur. Kumarhaneler, toplumu ifsad eden medya kanalları, insanlığın zararına mal ve hizmetler sunan büyük şirketler çoktur. Bütün bunlar devletin belirlediği yasalar çerçevesinde kurulmuş ve devlete vergi veren kuruluşlar oldukları için yasal kuruluşlardır. Hatta bu şirketler gerektiğinde devletten maddi teşvik ve yardım alabilirler.

Ancak çoğu zaman bu şirketlere destek veren devletler ibadethanelere yardımda bulunmazlar. Çünkü onların devlet katında hiçbir kıymeti yoktur. Zira ekonomik bir katkıları yoktur. Bu devletlerin “İnsani yardım” adı altında dünyaya pazarladıkları reklamlar, sömürü planlarının uygulanmasının bir gereğidir. Bu yardımlar ile mutlaka maddi çıkarlar, sömürü planları ve hileler gizlenir. Bir verdilerse mutlaka üç veya beş alırlar. Menfaatlerinin bulunmadığı veya menfaatlerine muhalif olan ülkelerde insanlar açlıktan ölse bile yardım etmezler. Bütün dünyanın gözleri önünde soykırım ve katliama uğrayan Gazze ve Filistin halkı açlıktan ölürken bir şey yapmadıkları gibi her zaman siyonist işgalci varlığın yanında yer alarak onlara en gelişmiş silahları hibe ettiler. Yerleşim yerlerini, cami, pazar hatta hastaneleri dahi bombaladılar. Küçük bir ilçe olan Gazze’ye yüz bin tondan fazla bomba attılar. Kendi planlarına hizmet eden hain ve kukla Abbas yönetimine ise yardımlar göndererek bölgede fitne çıkarmaya çalıştılar. Bütün bunlar olurken Batılı diğer devletler de ABD ile birlikte işgalci siyonistlerin yanında yer aldılar ve tam bir kapitalist sömürgeci kâfir olduklarını en vahşi yöntemler ile bir kez daha dünyaya gösterdiler. Tıpkı Afganistan, Suriye, Irak ve daha birçok beldemiz işgal edilirken yaptıkları gibi…

Ülkemizde de bunların tamamı maalesef sistem eliyle planlı ve programlı bir şekilde uygulandı. Cumhuriyet’in sahip olduğu ideolojiye göre hazırlanmış laik eğitim programlarında temel felsefe toplumsal faydacılığı nesillere aktarmak oldu. Bireysel ve toplumsal menfaatleri genç beyinlere her vesile ile anlatarak mutlu bireyler yetiştirilmek istenirken geçmişimiz, kültürümüz ve geleceğimiz ile bağları koparıldı. Hatta milli ve resmi gibi isimler ile kumarı normelleştirdiler ve insanların ellerindeki mülkleri çalındı, milyonlarca insanın hayatı karartıldı. Sömürünün bir parçası olan faiz, borsa, sanal para gibi şeytan işi pislikler, devletler ve şirketler eliyle topluma dayatıldı ve insanları sömürdüler. Halkı fakir, muhtaç ve mazlum hale getirdiler. Menfaat ölçüsünü kutsallaştırarak değerlerimize saldırdılar. Allah rızası için yapılan şeyleri engellediler. Akraba, komşuluk, dostluk bağlarını kopardılar. İnsanlar arasındaki ilişkileri menfaat üzerine dayandırarak toplumsal çürüme, kriz ve bozulmanın hızlanmasına sebep oldular. Batılı devletlerde olduğu gibi maalesef ülkemizde de vergisi verilmiş kumar, fuhuş, faiz, içki ve dahi birçok şeytan işi haram ve günah yaygınlaştırıldı ve bunları yapanlar engellenmedi. Halbuki Anayasa’nın 58. maddesine göre devlet içki, kumar, alkol, uyuşturucu ve ahlaksızlıktan nesilleri koruması gerekiyordu!

Maalesef bugün birey, aile ve toplumdaki çöküş, delile ihtiyaç duyulmayacak kadar çoğalmış ve alenileşmiştir. Bireysel başlayan fayda ve menfaatçilik toplumsal bir anlayış ve kültür haline geldi. Toplumlar bu anlayıştan etkilendi ve ilişkiler faydacılık üzerine kuruldu. Toplumun ıslahı için atılan birçok adım, plan ve proje menfaatçilik engeline takıldı ve bu yüzden başarısız hale geldi.

İşte birey ve toplumu ifsad eden menfaatçilik ve faydacılık anlayışı, kendiliğinden doğal ve normal yollarla değil uluslararası sistemin planlı ve programlı çalışmaları ile yaygınlaştırıldı ve etkisini gösterdi. Bu bozulmada şüphesiz ki en büyük pay var olan düzenlerin, sistemin payıdır. Bir düzen bozuk olduğu sürece birey, aile ve toplumun ıslahı çok zordur ve tamamen ıslahı mümkün değildir. Devletin uyguladığı sistem ve nizamlar, birey, aile ve toplum için belirleyicidir. Devlet her zaman güçlü olduğu için birey ve toplumu etkilemekte ve yönlendirmektedir. Bu yüzden menfaatçilik ve faydacılık devlet eliyle uygulanmış, yaygınlaşmış ve korunmuştur. Bunun ıslahı, devletin uyguladığı nizam ve ondan çıkan çözümler ile olmalıdır yine bireysel çabalar ve cemai faaliyetler de bunu destekleyen öğelerdir.

Balık baştan kokar atasözü aslında toplumların düzelmesinde veya bozulmasında yönetimin ve sistemin ne kadar önemli olduğunu ifade etmek açısından çok açık ve anlaşılır bir atasözüdür. Tarihi süreç tahlil edildiğinde kalkınmış toplumların en önemli özelliği yönetimlerin dirayetli, adil, hikmetli olmalarıdır. Her ne kadar “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” anlayışı genel olarak kabul görmüş ve meşhur olmuş bir düşünce olsa da toplumun düzelmesinin sistemin düzelmesi ile olacağı ve yine toplumun bugün bu halde olmasının asli sebebinin bu sistem olduğu ortadadır. Birey ve toplumlar, sistemin ve onu uygulayan devletin etkisindedirler. Bu yüzden “Nasıl yönetilirseniz öyle olursunuz” veya “Halk hükümdarlarının dini üzeredir” diyerek toplumsal bozulmanın ıslahı için sistemsel değişimin olmazsa olmaz olduğu bir hakikattir. Tabi bunu söylerken elbette bugün var olan bu durumu değiştirmek için bireysel olarak çalışmanın farz olduğu, bunun yanında cemai çalışmanın da farz olduğunu biliyor ve bunları yaparak sistemin değiştirilmesi gerektiğini ve bu şekilde toplumsal değişimin gerçekleşeceğini söylemek de gerekiyor. Allah Rasulü ve diğer Nebi ve Rasullerin yaptığı gibi aile ve en yakınlar ile başlayan davet çalışmaları, topluma, liderlere ve tüm insanlara yapılmalı ve toplumsal değişim hedeflenmelidir. 

Yine Rad suresi 11. ayet ile “Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” düşüncesi sürekli telkin edilirken bunun yanında ahirette cehenneme gönderilecek olan zalim ve kâfir halk liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetledikleri ayetleri unutabiliyoruz. “Rabbimiz biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden mahrum et!” diyeceklerdir.”  (Ahzap 67-68)

Bu konuda yine meşhur bir tarihi örneği hatırlatmak faydalı olacaktır. Ömer B. Abdülaziz döneminde yaşayanlar o günleri şöyle naklediyorlar: “Biz Halife Velid döneminde bir araya geldiğimiz zaman binalardan, mimari tarzlarından bahsederdik. Çünkü Velid’in en büyük zevki buydu ve bu bütün toplumu etkilemişti. Halife Süleyman da midesine ve kadınlara düşkündü, onun döneminde de toplantılarda söz konusu olanlar bunlardı. Fakat Ömer b. Abdülaziz döneminde ise ibadetler, tâatlar, zikirler, fikirler, ahlâk toplantılarda konuşulan konulardı. Nerede dört adam toplansa birbirleriyle bu mevzularda yarışırlardı.” Ömer RadıyAllahu Anh bu konuda şöyle demiştir; “İnsanlar idârecilerinin takip ettiği yol, üslûp veya tavır üzeredirler.”  (Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/82)

Yöneticiler ülkenin idari ve mali işlerinden, düzen ve asayişinden, can ve mal emniyetinden, ırz ve namusunun korunmasından, ihtiyaçlarının günün şartlarına göre karşılanmasından birinci derecede sorumluk taşıyan otoritelerdir. Kötülüğe engel olmaları ve hadiste ifade edildiği gibi eliyle düzeltmeye muktedir oldukları için kötülüklere engel olmalıdırlar. Tarihte malum olduğu gibi halkını helaka sürükleyen Firavun gibi olmamalı, Nebi ve Rasuller gibi halklarını hayra ve iyiliğe götürmeli, fayda ve menfaatçilikle değil, helal ve haram ölçüsüne göre hareket etmeli ve topluma da bu bakış açısını aşılamaları gerekir.

Evet, İslam’da ölçü fayda veya menfaatçilik değil, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Amellerinin ölçüsü şeri hükümlere uymak ve helal olan amelleri yapmaktır. Pragmatizmde olduğu gibi faydaya ulaşmak için her yol mubah değildir. Müslüman amellerini kendisine faydalı olduğundan dolayı hayır ve şer olarak değerlendirmez. Aksine Allah’ın emirlerine uygun veya Allah’ın emirlerine muhalif olması yönüyle değerlendirir. Pragmatizmde olduğu gibi sınırsız ve kontrolsüz bir mutluluk/haz gaye olamaz. Çünkü Müslüman için menfaat anlayışı dünya ve ahireti de kapsar, sadece dünyayı değil. Zira onun için hayat, sadece bu hayat değildir. Bu hayat asıl ve ebedi hayatın yanında çok kısa bir hayattır. Bu yüzden ölçü, menfaatçilik ve fayda değil, helal ve haramlar, mutluluk ise hazzın artması değil, Allah’ın razı olduğu amelleri yapmaktır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz