İSLÂM’DA DEVLETLER ARASI İLİŞKİLER: BARIŞTA ADALET, SAVAŞTA ÖLÇÜ

Dr. Abdurrahim Şen

Son birkaç yılda sadece birkaç bölgede yaşananlar, geçen yüzyıl boyunca hissettirdiğinden daha fazla bir biçimde dünyanın gittikçe güvensizleştiğini hissettiriyor. Ukrayna-Rus savaşı, Sudan Ordu-HDK çatışması, Yahudi varlığının Gazze soykırımı… Küresel kapitalist sistemin kaptan köşkünde oturan ve devletlerarası ilişkilere yön veren Amerika’nın, mevcut konumunu bir sonraki yüzyıla taşımak adına dünyanın çeşitli noktalarında sebep olduğu gerilimler ve savaşlar, açlık ve sefalet devletlerarası düzenin sürdürülebilirliğini imkansızlaştırıyor.

Bu durum aslında beklenmedik değildir. Dünyanın içine sürüklendiği düzensizlik, kaos ve krizler; kapitalizmin sömürgeci doğasıyla, ruhî, ahlakî ve insanî hiçbir değere sahip olmamasıyla, yalnızca maddî çıkarı esas almasıyla doğrudan ilişkilidir. Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak bir devlet tipi ve devletlerarası ilişkiler biçimi ortaya çıkmıştır. 1648 Vestfalya Anlaşması ile temelleri atılan ulus-devlet sistemi ve devletlerarası ilişkiler düzeni, Avrupa sömürgeciliğinin ürünüdür.

İbtidaen, ittifaklar ve konferanslar aracılığıyla devletlerarası düzenin denge-kontrolünü sağlayan Avrupa, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla (1920) devletlerarası düzeni uluslar üstü bir kurum aracılığıyla kontrol etme imkanına erişti. Amacı, savaş esnasında bozulan dünya düzenini sağlamak olan Millet Cemiyeti birkaç on yıl sonra İkinci Dünya Savaşı’na dahi mâni olamadı ve savaş sonrasında yerini Birleşmiş Milletler’e bıraktı. 1945’ten bugüne BM’nin kontrolünde olan devletler arası durum, öylesine gerilimler yüklü ki, yeni bir dünya savaşının her an patlak vereceğine ilişkin ürkütücü senaryolar havada uçuşuyor.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletler tarafından kurulan uluslararası sistem, dünyaya düzen vermek değil, uluslar üstü kurumlarıyla dünyayı sömürmek için kuruldu. Geçen yüzyıldan itibaren siyasi sahneye çıkan her ulus devlet, ihtiyaç duyduğu “meşruiyet” payesini böyle bir uluslararası sisteme entegre olmakla elde edebiliyordu. Çin, Fransa, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde kurulan Birleşmiş Milletler’in bugün üye ülke sayısı 193. Milletler Cemiyeti veya Birleşmiş Milletler’in kurulumu sonrasında kurulan devletler, Batı’nın akreditasyonundan geçtikten sonra şartlı bağımsızlık verilmesiyle tanındılar. Dolayısıyla Batı dışı dünyada, özellikle İslâm dünyasında kurulan bu devletler, egemenlik niteliğinden yoksun “niteliksiz devlet”lerdir.

Gerçek egemen devletlerin -ki bunlar “ideolojik devlet” ve “büyük devlet” kategorisinde olan Avrupa, ABD gibi devletlerdi- işleyişini belirlediği uluslararası sistemde meşruiyet, tanınma ve uluslararası topluma kabul edilmenin standartları vardı. Birincil standart hem laik hem de ulus devlet niteliğine sahip olmaktı. Bu, Batı’nın “laik ulus devlet” modelinin Batılı olmayan dünyaya transferi anlamına geliyordu.

Laik ulus devlet modeli, bir tür “taşıyıcı annelik” görevini üstlenerek kapitalist sömürü ideolojisini tüm dünyaya, özelde İslâm dünyasına taşıdı. Tamamen Avrupa sömürge mühendisliğinin ürünü olan ulus devlet aygıtı, de-monte bir yapı olarak İslâm coğrafyasına kuruldu. Bu sebeple Birinci Dünya Savaşı sonrası Hilâfet’in enkazı üzerinde kurulan devletlerin tümünün patenti Avrupa’ya aittir.

İdeolojileri, hukuk ve yönetim sistemleri tümden Avrupa’dan alınmıştır. O sebeple meşruiyetlerini halklarından değil, patentini aldıkları Batılı devletlerden ve devletler üstü kurumlarından almışlardır. Ancak bu meşruiyet alımı, egemenlik niteliklerinden BM gibi devletler üstü kurumlar lehine ödün verme koşuluyla gerçekleşmiş bir alımdı.

Bu durum, gerçek egemenlik niteliğine sahip olmayan “devletimsi” yapıları doğurdu. İslâm dünyasında son yüzyılda yaşananlar ve özellikle Gazze soykırımı karşısında “57 devlet”in hiçbir somut adım atmaması, bu yapıların egemenlik vasfından yoksun, “devlet” denemeyecek yapılar olduklarını ifşa etmiştir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “vehen” hadisini bu bağlamda yeniden düşünmek gerekir. Aynı anda ayaklarını yere vursalar zelzele meydana getirebilecek sayıya sahip bir ümmetin yönetimleri, egemenliklerini uluslararası kurumlara; İngiltere ya da Amerika gibi uydusu oldukları devletlere teslim ettikleri için siyasî irade ortaya koyamamakta, çerçöp misali büyük devletlerin yörüngesinde sürüklenmektedirler. Devletimsi yapılar çöplüğü!

Çünkü bu devletler siyasi sahnede var olmalarını ve tanınmalarını sömürgeci devletlere borçludurlar. Sömürgeci Batılı devletler ise Batı dışındaki dünyanın insanlarını “halk” olarak görmedikleri için “kendi kaderlerini belirleme hakkı”nı onlara layık görmemektedirler. Laik-ulus olmadan “halk” olunmaz. Batılı standartlara uymayan, “halk” olarak tanınmayı hak etmez. Kimin halk tanımı içine dahil olduğuna karar veren egemen devletler, kimin self-determinasyon hakkına sahip olduğuna da karar vermiş oluyorlar. O yüzden ülkelere “demokrasi götürüyorlar!” Çünkü o ülkelerin insanları henüz “halk” kategorisine terfi etmemişlerdir. “Laik ulus devlet” oluncaya kadar halk olmaya terfi ettirilmeyecek, kendilerine cehennem seçenekleri sunulacaktır!

İşte bu uluslararası sistem, Batı’nın meşruiyet çerçevesine uymayan ve laik ulus devlet konseptine uygun olmayan halkların kendi kaderlerini belirleme haklarını daha baştan ellerinden almaktadır. 2010 yılındaki Ortadoğu ayaklanmalarında “Halk rejimi devirmek istiyor!” sloganıyla ortaya çıkan kader belirleme iradesini; konvansiyonel ve hatta kimyasal silahlarla bastıran, halkların İslâmi taleplerini kanla ve katliamla cezalandıran yine bu uluslararası sistemdi. Aynı sisteme öncülük eden Amerika, kendi kaderini belirleme eğilimleri gösteren her halkın yurtlarını cehenneme çevirmektedir. Keza Yahudi varlığını coğrafyanın merkezinde bir savaş makinesi olarak kuran; halkların kendi kaderlerini, dinleri ve siyasal sistemleri doğrultusunda belirleme eğilimlerine karşı yürüttüğü savaşta onu askerî üssü olarak konumlandıran da bu uluslararası sistemdir. Amerika’nın, sömürge ikizi İngiltere’yle nüfuz mücadelesi uğruna Sudan’ı cehenneme çevirdiği uluslararası sistem… Bu sistem, bırakın kendi kaderini belirleme hakkını, Müslüman halklara yaşam hakkını dahi tanımamakta; emperyal emelleri uğruna milyonlarcasını öldürmekte, açlık ve sefalete mahkûm etmektedir.

İşte böyle bir uluslararası sistemin —adeta kapanın— içinde, herhangi bir ulus devletin laik kimliğini koruyarak devletlerarası ilişkilere müdahil olması bir yana; kendi ülkesine yönelik müdahaleleri engellemesi dahi mümkün değildir. Vesfalyan devlet ve devletlerarası sistem paradigması çökmüştür. Bu sistem Müslümanlar için değildir. Bu sebeple Müslümanların devletlerarası ilişkiler paradigmasını köklü bir şekilde değiştirmeleri, tarihî bir zorunluluk olduğu kadar stratejik ve şer'i bir sorumluluktur.

Yeni Bir “Devletlerarası İlişkiler” Tasarımı Olarak “Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Küfür”

İslâm, dünyayı ikili bir taksime tabi tutar: Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Küfür. İslâm ahkamının uygulandığı ve uygulanmadığı ülke/ler.

İslâm, kişinin kendisi ile, kişinin Rabbi ile ve kişinin diğerleri ile ilişkilerini düzenleyen kapsamlı bir kurallar bütünüdür. Bu bağlamda İslâm, iktisadi, içtimai, siyasi vb. devletin otoritesi altında yaşayan insanların tüm ilişkilerini düzenlediği gibi devletlerarası ilişkileri de düzenleyen kurallar manzumesidir.

Verilen söze sadık kalmak, karşılıklı güveni zedeleyecek tutumlardan uzak durmak, insanlar arasında ayrım yapmamak, aleyhine bile olsa adaletten sapmamak, düşman dahi olsa haddi aşmamak ve haksızlığa tevessül etmemek gibi İslâm’ın genel prensipleri; devletlerarası ilişkilerde ve farklı milletlerle temaslarda da gözetilmesi gereken esaslardır. İslâm, evrensel bir dindir ve Müslümanlara İslâm’ın mesajını âleme taşıma misyonu yüklemiştir. Bu ise Müslümanların diğer toplumlarla ilişki kurmalarını zaruri kılar.

Keza yeryüzünde bozgunculuk, kriz ve kaos çıkartılmasına mâni olmak, fitneyi izale ederek din (dünyanın düzeni) yalnız Allah’ın oluncaya; dünyada istikrar ve güven ortamı sağlanıncaya kadar cihat etmek, kulluğun/İslâm’ın zirvesi telakki edilmektedir. İslâm böylece barışta adaletin, savaşta ölçünün gözetildiği ideal bir devletlerarası düzeni kurmaya namzet yegane düzendir.

Bu kurallar, asırlar boyunca İslâm’ı uygulayan devletleri dünyanın birinci devleti konumuna taşımış; devletlerarası ilişkilerde adaletin ve düzenin güvencesi hâline getirmiştir. Zira İslâm, ruhi, ahlaki ve insani değerleri maddi değerlerin ve kaynakların üzerine yerleştirmiştir. Nitekim Semerkant ahalisinin şikâyeti üzerine Halife Ömer b. Abdülaziz, Orta Asya fatihi Kuteybe b. Müslim’i yargılatmış; İslâm teklifinde bulunmadan fetih gerçekleştirdiği için hukuka aykırı davrandığı tespit edilmiş ve Semerkant’tan garnizonu, valisi ve tüm devlet kurumlarıyla birlikte çekilmesi yönünde hüküm verilmiştir. Bu ve benzeri örnekler, İslâm’ın devletlerarası ilişkilerde adaleti gözettiğini; hukuku maddi kazanımların üzerinde tuttuğunu göstermektedir. Fiilen savaşa katılmamış olanlara, kadın, çocuk ve yaşlılara dokunulmaması; meskûn mahallerin, mabetlerin, ağaçların ve çevrenin hedef alınmaması prensipleri de Müslümanların, düşmanlarına karşı dahi ölçüyü muhafaza ettiklerini ortaya koymaktadır.

Dünyayı güçlünün zayıfı ezdiği bir vahşi ormana dönüştüren; gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını sömürdüğü; milyonlarca insanın ölümüne ve milyarlarcasının açlık ile kötü yaşam koşullarına mahkûm edilmesine sebep olan mevcut devletlerarası düzene alternatif olabilecek yegâne sistem İslâm nizamıdır. Ancak bu nizamın siyasi sahneye çıkması, devlet dinamiklerine sahip bir ülkede yönetime taşınmasıyla mümkündür. İslâm beldelerini Vesfalyan ulus devlet kafesinden ve mevcut devletlerarası düzen kapanından kurtaracak tek seçenek de budur.

İslâm dünyasında devlet dinamiklerine sahip bir beldenin İslâm’a yurt (Dâru’l-İslâm) olması, Vesfalyan tipi devletin laik ve ulus kıskaçlarından kurtulmasının ön adımıdır. Zira İslâmî yönetimde egemenliğin Şârî’ye (Allah’a) ait olması, kapitalist sistem ve politikalarıyla devletleri egemenlikleri altına alan sömürgecilerin tasallutundan kurtarıcı bir unsurdur. Keza İslâmî yönetimde otoritenin (iktidarı belirleme hakkı ve denetleme görevi vb.) ümmete ait olması, ümmet tanımı içine girmeyen unsurların ve devletler üstü kurumların vesayetinden kurtarıcı bir unsurdur. İslâm, [وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا] “Kâfirlerin, müminler üzerinde herhangi bir yol (otorite) kurmalarına Allah asla izin vermemiştir.”[1] [وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ] “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidir…”[2]

Velâyet, tasarruf yetkisidir; dolayısıyla kâfirler müminler üzerinde tasarruf yetkisine sahip değillerdir. Fakihlerin Dâru’l-İslâm tanımını yaparken aradıkları iki nitelik —İslâm ahkâmının uygulanması ve emanın/otoritenin Müslümanların elinde olması— gerçek bir egemenliğe, gerçek bir devlet niteliğine kavuşmanın; böylece Vesfalya’dan bu yana sömürgecilerin kurduğu devletlerarası düzen kapanından kurtulmanın yegâne yoludur.

Büyük devletlerin dahi ittifaklar kurduğu ve bloklaşmaya gittiği bir dünyada Müslümanların ekonomik, coğrafi, siyasi ve askerî imkânlarını birleştirmemeleri stratejik bir intihardır. Mevcut uluslararası sistemin bir parçası olarak kaldıkları sürece, bu sistemi kuran ve işleten devletler bu imkânları sömürmeye devam edeceklerdir. Böyle bir koalisyon içinde yer almak hem ümmete ihanet hem de ağır bir günahtır. Çünkü bu koalisyon ve kurumlar; küfrü hâkim kılmak, fesadı yaygınlaştırmak, toplumlara tasallut etmek, toprakları işgal etmek ve kaynakları sömürmek için kurulmuştur. Kurdukları bu düzeni tehdit ettiğini düşündükleri için de İslâm’ı terörize edip Müslümanları katletmektedirler.

Cahiliye döneminde Arap kabileleri, bir kabileye savaş açmak ve ona tasallut etmek için aralarında koalisyon kurarlardı. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem böyle bir koalisyona katılmayı yasaklamıştır:

[لا حِلْفَ في الإسلام] “İslâm’da koalisyon yoktur.”[3]

Allah’a ve Rasulü’ne iman eden hiçbir toplum ve hiçbir yönetici, sömürgeci devletlerin koalisyonlarına katılamaz, BM, IMF, Dünya Bankası, NATO gibi kurumlara üye olamaz ve kafirlerin belirlediği uluslararası sistemin bir parçası olarak kalamaz.

İşte İslâm’ın hayat veren bu fikirleri; sömürgecilerin kurduğu mevcut devletlerarası düzeni bozma ve insanlık için bir Selamet Yurdu (Dâru’s-Selam) olacak yeni bir devletlerarası düzen kurma potansiyeline sahip, güçlü ve gerçekçi fikirlerdir.

Dâru’l-İslâm olan herhangi bir devlet, sömürgecilerin çizdiği sınırları tanımaz; Fas’tan Endonezya’ya ümmeti tek bir siyasi liderlik etrafında birleştirecek politikalar izler. Zira İslâm, tek bir halifenin/devletin varlığını zorunlu kılmış, ikincisinin dahi varlığına izin vermemiştir ki elli yedincisi meşru olsun!? Rabbimizin [وَإِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً] “Sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir.”[4] buyruğu, Rasulümüzün [أَلْمُؤْمِنُونَ كَجَسَدٍ وَاحِدٍ] “Müminler bir beden gibidir…”[5] benzetmesi, Allah’ın ipine (vahye) toptan sarılmayı emreden ve ayrılmayı yasaklayan ayet ve hadislerin tümü; Müslümanların ulus devletler olarak 57 parça hâlinde yaşamasının meşru olmadığını göstermektedir.

Bu hükümler siyasi fikirdir. Tüm açılımlarıyla birlikte bu fikirlerle ümmet kamuoyu lebalep doldurulduğunda, Fas’tan Endonezya’ya İslâm eski hinterlandına yeniden dönecektir.

O vakit dünya, sömürgecilik öncesi döneme dönecek; devletlerarası ilişkilere yeni bir düzen getirilecektir. Bu düzende hak ile batıl, kapitalizm ile İslâm arasında—İslâm’ın üstünlüğüyle sonuçlanacak—gerçekçi bir hesaplaşma yaşanacaktır. Kapitalist devletlerin sömürmek için gittiği coğrafyalara İslâm, rahmet ve adalet getirmek için gidecek; maddi kaynakları sömürmek amacıyla üretilmiş yapay krizleri, ruhi, insani ve ahlaki değerleri esas alan politikalarla aşacak; coğrafyalardan önce gönülleri fethedecek; fitne ve sömürge savaşlarını sonlandırıp dünyada barış ve güven ortamını yeniden tesis edecektir.

[وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ] O gün Allah’ın yardımıyla inananlar (ve onların kuracağı devletlerarası düzende tüm insanlar) sevineceklerdir (mutlu, mesut ve güven içinde yaşayacaklardır).”[6]

 

 

 



[1] Nisa Suresi 141

[2] Tevbe Suresi 71

[3] Buhari

[4] Muminun Suresi 52

[5] Buhârî, Edeb 27

[6] Rum Suresi 4


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz