Son birkaç yılda sadece birkaç bölgede yaşananlar, geçen yüzyıl boyunca
hissettirdiğinden daha fazla bir biçimde dünyanın gittikçe güvensizleştiğini
hissettiriyor. Ukrayna-Rus savaşı, Sudan Ordu-HDK çatışması,
Yahudi varlığının Gazze soykırımı… Küresel kapitalist sistemin kaptan
köşkünde oturan ve devletlerarası ilişkilere yön veren Amerika’nın,
mevcut konumunu bir sonraki yüzyıla taşımak adına dünyanın çeşitli noktalarında
sebep olduğu gerilimler ve savaşlar, açlık ve sefalet devletlerarası düzenin
sürdürülebilirliğini imkansızlaştırıyor.
Bu durum aslında beklenmedik değildir. Dünyanın içine sürüklendiği
düzensizlik, kaos ve krizler; kapitalizmin sömürgeci doğasıyla, ruhî, ahlakî ve
insanî hiçbir değere sahip olmamasıyla, yalnızca maddî çıkarı esas almasıyla
doğrudan ilişkilidir. Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak bir devlet tipi
ve devletlerarası ilişkiler biçimi ortaya çıkmıştır. 1648 Vestfalya
Anlaşması ile temelleri atılan ulus-devlet sistemi ve devletlerarası
ilişkiler düzeni, Avrupa sömürgeciliğinin ürünüdür.
İbtidaen, ittifaklar ve konferanslar aracılığıyla devletlerarası düzenin
denge-kontrolünü sağlayan Avrupa, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler
Cemiyeti’nin kurulmasıyla (1920) devletlerarası düzeni uluslar üstü bir
kurum aracılığıyla kontrol etme imkanına erişti. Amacı, savaş esnasında bozulan
dünya düzenini sağlamak olan Millet Cemiyeti birkaç on yıl sonra İkinci
Dünya Savaşı’na dahi mâni olamadı ve savaş sonrasında yerini Birleşmiş
Milletler’e bıraktı. 1945’ten bugüne BM’nin kontrolünde olan
devletler arası durum, öylesine gerilimler yüklü ki, yeni bir dünya savaşının
her an patlak vereceğine ilişkin ürkütücü senaryolar havada uçuşuyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletler tarafından kurulan
uluslararası sistem, dünyaya düzen vermek değil, uluslar üstü kurumlarıyla
dünyayı sömürmek için kuruldu. Geçen yüzyıldan itibaren siyasi sahneye çıkan
her ulus devlet, ihtiyaç duyduğu “meşruiyet” payesini böyle bir uluslararası
sisteme entegre olmakla elde edebiliyordu. Çin, Fransa, Sovyetler Birliği,
İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde kurulan Birleşmiş
Milletler’in bugün üye ülke sayısı 193. Milletler Cemiyeti veya Birleşmiş
Milletler’in kurulumu sonrasında kurulan devletler, Batı’nın
akreditasyonundan geçtikten sonra şartlı bağımsızlık verilmesiyle tanındılar.
Dolayısıyla Batı dışı dünyada, özellikle İslâm dünyasında kurulan bu
devletler, egemenlik niteliğinden yoksun “niteliksiz devlet”lerdir.
Gerçek egemen devletlerin -ki bunlar “ideolojik devlet” ve “büyük devlet”
kategorisinde olan Avrupa, ABD gibi devletlerdi- işleyişini belirlediği
uluslararası sistemde meşruiyet, tanınma ve uluslararası topluma kabul
edilmenin standartları vardı. Birincil standart hem laik hem de ulus devlet
niteliğine sahip olmaktı. Bu, Batı’nın “laik ulus devlet” modelinin
Batılı olmayan dünyaya transferi anlamına geliyordu.
Laik ulus devlet modeli, bir tür “taşıyıcı annelik” görevini üstlenerek
kapitalist sömürü ideolojisini tüm dünyaya, özelde İslâm dünyasına taşıdı.
Tamamen Avrupa sömürge mühendisliğinin ürünü olan ulus devlet aygıtı, de-monte
bir yapı olarak İslâm coğrafyasına kuruldu. Bu sebeple Birinci Dünya Savaşı
sonrası Hilâfet’in enkazı üzerinde kurulan devletlerin tümünün patenti
Avrupa’ya aittir.
İdeolojileri, hukuk ve yönetim sistemleri tümden Avrupa’dan alınmıştır. O
sebeple meşruiyetlerini halklarından değil, patentini aldıkları Batılı
devletlerden ve devletler üstü kurumlarından almışlardır. Ancak bu meşruiyet
alımı, egemenlik niteliklerinden BM gibi devletler üstü kurumlar lehine ödün
verme koşuluyla gerçekleşmiş bir alımdı.
Bu durum, gerçek egemenlik niteliğine sahip olmayan “devletimsi” yapıları
doğurdu. İslâm dünyasında son yüzyılda yaşananlar ve özellikle Gazze
soykırımı karşısında “57 devlet”in hiçbir somut adım atmaması, bu yapıların egemenlik
vasfından yoksun, “devlet” denemeyecek yapılar olduklarını ifşa etmiştir.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “vehen” hadisini bu
bağlamda yeniden düşünmek gerekir. Aynı anda ayaklarını yere vursalar zelzele
meydana getirebilecek sayıya sahip bir ümmetin yönetimleri, egemenliklerini
uluslararası kurumlara; İngiltere ya da Amerika gibi uydusu oldukları devletlere
teslim ettikleri için siyasî irade ortaya koyamamakta, çerçöp misali büyük
devletlerin yörüngesinde sürüklenmektedirler. Devletimsi yapılar çöplüğü!
Çünkü bu devletler siyasi sahnede var olmalarını ve tanınmalarını sömürgeci
devletlere borçludurlar. Sömürgeci Batılı devletler ise Batı dışındaki dünyanın
insanlarını “halk” olarak görmedikleri için “kendi kaderlerini belirleme hakkı”nı
onlara layık görmemektedirler. Laik-ulus olmadan “halk” olunmaz. Batılı
standartlara uymayan, “halk” olarak tanınmayı hak etmez. Kimin halk tanımı
içine dahil olduğuna karar veren egemen devletler, kimin self-determinasyon
hakkına sahip olduğuna da karar vermiş oluyorlar. O yüzden ülkelere “demokrasi
götürüyorlar!” Çünkü o ülkelerin insanları henüz “halk” kategorisine terfi
etmemişlerdir. “Laik ulus devlet” oluncaya kadar halk olmaya terfi
ettirilmeyecek, kendilerine cehennem seçenekleri sunulacaktır!
İşte bu uluslararası sistem, Batı’nın meşruiyet çerçevesine uymayan ve laik
ulus devlet konseptine uygun olmayan halkların kendi kaderlerini belirleme
haklarını daha baştan ellerinden almaktadır. 2010 yılındaki Ortadoğu
ayaklanmalarında “Halk rejimi devirmek istiyor!” sloganıyla ortaya çıkan kader
belirleme iradesini; konvansiyonel ve hatta kimyasal silahlarla bastıran,
halkların İslâmi taleplerini kanla ve katliamla cezalandıran yine bu
uluslararası sistemdi. Aynı sisteme öncülük eden Amerika, kendi kaderini
belirleme eğilimleri gösteren her halkın yurtlarını cehenneme çevirmektedir.
Keza Yahudi varlığını coğrafyanın merkezinde bir savaş makinesi olarak kuran;
halkların kendi kaderlerini, dinleri ve siyasal sistemleri doğrultusunda
belirleme eğilimlerine karşı yürüttüğü savaşta onu askerî üssü olarak
konumlandıran da bu uluslararası sistemdir. Amerika’nın, sömürge ikizi
İngiltere’yle nüfuz mücadelesi uğruna Sudan’ı cehenneme çevirdiği uluslararası
sistem… Bu sistem, bırakın kendi kaderini belirleme hakkını, Müslüman halklara
yaşam hakkını dahi tanımamakta; emperyal emelleri uğruna milyonlarcasını
öldürmekte, açlık ve sefalete mahkûm etmektedir.
İşte böyle bir uluslararası sistemin —adeta kapanın— içinde, herhangi bir
ulus devletin laik kimliğini koruyarak devletlerarası ilişkilere müdahil olması
bir yana; kendi ülkesine yönelik müdahaleleri engellemesi dahi mümkün değildir.
Vesfalyan devlet ve devletlerarası sistem paradigması çökmüştür. Bu sistem
Müslümanlar için değildir. Bu sebeple Müslümanların devletlerarası ilişkiler
paradigmasını köklü bir şekilde değiştirmeleri, tarihî bir zorunluluk olduğu
kadar stratejik ve şer'i bir sorumluluktur.
Yeni Bir “Devletlerarası İlişkiler” Tasarımı Olarak “Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Küfür”
İslâm, dünyayı ikili bir taksime tabi tutar: Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Küfür. İslâm
ahkamının uygulandığı ve uygulanmadığı ülke/ler.
İslâm, kişinin kendisi ile, kişinin Rabbi ile ve kişinin diğerleri ile
ilişkilerini düzenleyen kapsamlı bir kurallar bütünüdür. Bu bağlamda İslâm,
iktisadi, içtimai, siyasi vb. devletin otoritesi altında yaşayan insanların tüm
ilişkilerini düzenlediği gibi devletlerarası ilişkileri de düzenleyen kurallar
manzumesidir.
Verilen söze sadık kalmak, karşılıklı güveni zedeleyecek tutumlardan uzak
durmak, insanlar arasında ayrım yapmamak, aleyhine bile olsa adaletten
sapmamak, düşman dahi olsa haddi aşmamak ve haksızlığa tevessül etmemek gibi
İslâm’ın genel prensipleri; devletlerarası ilişkilerde ve farklı milletlerle
temaslarda da gözetilmesi gereken esaslardır. İslâm, evrensel bir dindir ve
Müslümanlara İslâm’ın mesajını âleme taşıma misyonu yüklemiştir. Bu ise
Müslümanların diğer toplumlarla ilişki kurmalarını zaruri kılar.
Keza yeryüzünde bozgunculuk, kriz ve kaos çıkartılmasına mâni olmak,
fitneyi izale ederek din (dünyanın düzeni) yalnız Allah’ın oluncaya; dünyada
istikrar ve güven ortamı sağlanıncaya kadar cihat etmek, kulluğun/İslâm’ın
zirvesi telakki edilmektedir. İslâm böylece barışta adaletin, savaşta ölçünün
gözetildiği ideal bir devletlerarası düzeni kurmaya namzet yegane düzendir.
Bu kurallar, asırlar boyunca İslâm’ı uygulayan devletleri dünyanın birinci
devleti konumuna taşımış; devletlerarası ilişkilerde adaletin ve düzenin
güvencesi hâline getirmiştir. Zira İslâm, ruhi, ahlaki ve insani değerleri
maddi değerlerin ve kaynakların üzerine yerleştirmiştir. Nitekim Semerkant
ahalisinin şikâyeti üzerine Halife Ömer b. Abdülaziz, Orta Asya fatihi Kuteybe
b. Müslim’i yargılatmış; İslâm teklifinde bulunmadan fetih gerçekleştirdiği
için hukuka aykırı davrandığı tespit edilmiş ve Semerkant’tan garnizonu, valisi
ve tüm devlet kurumlarıyla birlikte çekilmesi yönünde hüküm verilmiştir. Bu ve
benzeri örnekler, İslâm’ın devletlerarası ilişkilerde adaleti gözettiğini;
hukuku maddi kazanımların üzerinde tuttuğunu göstermektedir. Fiilen savaşa
katılmamış olanlara, kadın, çocuk ve yaşlılara dokunulmaması; meskûn
mahallerin, mabetlerin, ağaçların ve çevrenin hedef alınmaması prensipleri de
Müslümanların, düşmanlarına karşı dahi ölçüyü muhafaza ettiklerini ortaya
koymaktadır.
Dünyayı güçlünün zayıfı ezdiği bir vahşi ormana dönüştüren; gelişmiş
ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını sömürdüğü; milyonlarca
insanın ölümüne ve milyarlarcasının açlık ile kötü yaşam koşullarına mahkûm
edilmesine sebep olan mevcut devletlerarası düzene alternatif olabilecek yegâne
sistem İslâm nizamıdır. Ancak bu nizamın siyasi sahneye çıkması, devlet
dinamiklerine sahip bir ülkede yönetime taşınmasıyla mümkündür. İslâm
beldelerini Vesfalyan ulus devlet kafesinden ve mevcut devletlerarası düzen
kapanından kurtaracak tek seçenek de budur.
İslâm dünyasında devlet dinamiklerine sahip bir beldenin İslâm’a yurt
(Dâru’l-İslâm) olması, Vesfalyan tipi devletin laik ve ulus kıskaçlarından
kurtulmasının ön adımıdır. Zira İslâmî yönetimde egemenliğin Şârî’ye (Allah’a)
ait olması, kapitalist sistem ve politikalarıyla devletleri egemenlikleri
altına alan sömürgecilerin tasallutundan kurtarıcı bir unsurdur. Keza İslâmî
yönetimde otoritenin (iktidarı belirleme hakkı ve denetleme görevi vb.) ümmete
ait olması, ümmet tanımı içine girmeyen unsurların ve devletler üstü kurumların
vesayetinden kurtarıcı bir unsurdur. İslâm, [وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى
الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا] “Kâfirlerin, müminler üzerinde herhangi bir yol
(otorite) kurmalarına Allah asla izin vermemiştir.”[1]
[وَالْمُؤْمِنُونَ
وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ] “Mümin erkekler ve
mümin kadınlar birbirlerinin velisidir…”[2]
Velâyet, tasarruf yetkisidir; dolayısıyla kâfirler müminler üzerinde
tasarruf yetkisine sahip değillerdir. Fakihlerin Dâru’l-İslâm tanımını yaparken
aradıkları iki nitelik —İslâm ahkâmının uygulanması ve emanın/otoritenin
Müslümanların elinde olması— gerçek bir egemenliğe, gerçek bir devlet
niteliğine kavuşmanın; böylece Vesfalya’dan bu yana sömürgecilerin kurduğu
devletlerarası düzen kapanından kurtulmanın yegâne yoludur.
Büyük devletlerin dahi ittifaklar kurduğu ve bloklaşmaya gittiği bir
dünyada Müslümanların ekonomik, coğrafi, siyasi ve askerî imkânlarını
birleştirmemeleri stratejik bir intihardır. Mevcut uluslararası sistemin bir
parçası olarak kaldıkları sürece, bu sistemi kuran ve işleten devletler bu
imkânları sömürmeye devam edeceklerdir. Böyle bir koalisyon içinde yer almak
hem ümmete ihanet hem de ağır bir günahtır. Çünkü bu koalisyon ve kurumlar;
küfrü hâkim kılmak, fesadı yaygınlaştırmak, toplumlara tasallut etmek, toprakları
işgal etmek ve kaynakları sömürmek için kurulmuştur. Kurdukları bu düzeni tehdit
ettiğini düşündükleri için de İslâm’ı terörize edip Müslümanları
katletmektedirler.
Cahiliye döneminde Arap kabileleri, bir kabileye savaş açmak ve ona
tasallut etmek için aralarında koalisyon kurarlardı. Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem böyle bir koalisyona katılmayı yasaklamıştır:
[لا حِلْفَ في
الإسلام] “İslâm’da koalisyon yoktur.”[3]
Allah’a ve Rasulü’ne iman eden hiçbir toplum ve hiçbir yönetici, sömürgeci
devletlerin koalisyonlarına katılamaz, BM, IMF, Dünya Bankası, NATO gibi
kurumlara üye olamaz ve kafirlerin belirlediği uluslararası sistemin bir
parçası olarak kalamaz.
İşte İslâm’ın hayat veren bu fikirleri; sömürgecilerin kurduğu mevcut
devletlerarası düzeni bozma ve insanlık için bir Selamet Yurdu (Dâru’s-Selam)
olacak yeni bir devletlerarası düzen kurma potansiyeline sahip, güçlü ve
gerçekçi fikirlerdir.
Dâru’l-İslâm olan herhangi bir devlet, sömürgecilerin çizdiği sınırları
tanımaz; Fas’tan Endonezya’ya ümmeti tek bir siyasi liderlik etrafında
birleştirecek politikalar izler. Zira İslâm, tek bir halifenin/devletin
varlığını zorunlu kılmış, ikincisinin dahi varlığına izin vermemiştir ki elli
yedincisi meşru olsun!? Rabbimizin [وَإِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً] “Sizin bu
ümmetiniz tek bir ümmettir.”[4]
buyruğu, Rasulümüzün [أَلْمُؤْمِنُونَ كَجَسَدٍ
وَاحِدٍ] “Müminler bir beden gibidir…”[5] benzetmesi, Allah’ın ipine (vahye) toptan sarılmayı emreden ve ayrılmayı
yasaklayan ayet ve hadislerin tümü; Müslümanların ulus devletler olarak 57
parça hâlinde yaşamasının meşru olmadığını göstermektedir.
Bu hükümler siyasi fikirdir. Tüm açılımlarıyla birlikte bu fikirlerle ümmet
kamuoyu lebalep doldurulduğunda, Fas’tan Endonezya’ya İslâm eski hinterlandına
yeniden dönecektir.
O vakit dünya, sömürgecilik öncesi döneme dönecek; devletlerarası ilişkilere
yeni bir düzen getirilecektir. Bu düzende hak ile batıl, kapitalizm ile İslâm
arasında—İslâm’ın üstünlüğüyle sonuçlanacak—gerçekçi bir hesaplaşma
yaşanacaktır. Kapitalist devletlerin sömürmek için gittiği coğrafyalara İslâm,
rahmet ve adalet getirmek için gidecek; maddi kaynakları sömürmek amacıyla
üretilmiş yapay krizleri, ruhi, insani ve ahlaki değerleri esas alan
politikalarla aşacak; coğrafyalardan önce gönülleri fethedecek; fitne ve
sömürge savaşlarını sonlandırıp dünyada barış ve güven ortamını yeniden tesis
edecektir.
[وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ] “O gün Allah’ın
yardımıyla inananlar (ve onların kuracağı devletlerarası düzende tüm insanlar)
sevineceklerdir (mutlu, mesut ve güven içinde yaşayacaklardır).”[6]
[1]
Nisa Suresi 141
[2]
Tevbe Suresi 71
[3]
Buhari
[4]
Muminun Suresi 52
[5]
Buhârî, Edeb 27
[6]
Rum Suresi 4


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış