KALKINMA MİTİ! BATI MODELİNİN DAYATILMASI

Serdar Yılmaz

Tüm insanların dünyadaki gayelerinden en önemlisi; bu hayatta daha iyi bir yaşam sürmek, ilerlemek, yükselmek ve seçkin bir konuma gelmektir. Hiçbir insan düşük ve geri kalmış bir şekilde yaşamak istemez. Aksine ileri ve yüksek bir seviyeye çıkmak, seçkin ve izzetli bir hayatı yaşamak ister. İşte insanın bu arzusu, aslında kalkınma arzusudur.

Tabi “kalkınma” kavramını toplumumuzda kullandığımızda bu kavramı duyanlar, bunun iktisadi konularla ilgili bir kavram olduğunu zannedebilir. Çünkü her birimiz bu kavramı, günlük yaşantımızda, eğitim hayatımızda ya da medyada duyduğumuzda hep ekonomiye ilişkin bağlamlarda duymuşuzdur: “Kalkınmış ve kalkınmakta olan ülkeler”, “kalkınma politikaları”, “kalkınma bütçesi”, “ekonomik kalkınma hızı” ve “kalkınma modeli” gibi…

“Kalkınma” kavramının bu şekilde hep ekonomik bağlamda kullanılması, doğal olarak bunun ekonomiye ilişkin bir kavram olduğu izlenimini oluşturabilir. Oysaki bu durum, kapitalist Batılı devletlerin kendi ideolojileri çerçevesinde bu kavramı, “maddi ve ekonomik yükseliş” olarak tanımlamalarının ve bu kalkınma mitini tüm insanlığa dayatmalarının neticesinde oluşan bir durumdur.

Sömürgeci ve kapitalist Batılılar, “kalkınma” kavramını, maddi ve ekonomik yükseliş olarak tanımlayarak ve bu tanımla da tedavüle sokarak, dünyadaki tüm insanlar ve toplumlar için büyük bir tuzak kurdular. Ve maalesef bu tuzaklarına da günümüz insanlığını düşürebilmişlerdir. Yukarıda zikrettiğim kalkınma arzusu içinde olan insanların önüne, yanlış bir kalkınma tanımı ve bozuk bir kalkınma modeli koymuşlardır.

Batı’nın ortaya koymuş olduğu bu kalkınma modeline göre; insanoğlunun bu hayatta geri kalmışlık ve düşüklükten kurtulup ilerlemesi, yükselmesi ve kalkınması ancak maddi ve ekonomik bir yükseliş ile mümkün olur. Kalkınmayı “maddi yükseliş” olarak tanımlayan bu anlayışa göre; insanın hayattaki amacı, zengin olmak, maddi imkânlarını olabildiğince genişletmek ve böylece kalkınmış ve ilerlemiş bir insan olarak bu hayatı yaşamaktır. Aynı şekilde toplumların amacı da kalkınmak için sürekli maddi ve ekonomik değerler üretmek, sanayi ve teknoloji alanında ilerleme kaydetmek, gayrisafi milli hasılayı ve kişi başına düşen milli geliri artırmaktan ibarettir.

Batılı Filozoflara Göre Kalkınma Miti:

Batılı filozofların birçoğu temel meselenin, insanoğlunun kullanacağı hürriyetler noktasında odaklandığını düşündüler. Onlara göre: “İnsan hür olduğu oranda üretebilir, yeni fırsatlar açabilir ve bu da kesinlikle onun gelişme ve kalkınmasını sağlayacaktır. Tersine bir vaziyet yani insanın kayıt altına alınması, bir şekilde boyun eğmesi onu kısır döngü içerisine alacak, kudretlerini törpüleyecek ve üretken olmasına mâni olacak, böylece insan kesin olarak geri kalıp çöküşe sürüklenecektir.

Bu noktada onlar, “insan ile üretme arasında yer alan unsuru, algılanabilir olmayan ruhani hayat şeklinde tarif edilen gaybi mitolojilere olan bağlılığı” olarak gördüler. Onlara göre; “dinî düşünme, hayata, devlete ve topluma ruhi yön hâkim olduğunda o toplumun algılanabilir olan vakıa ile akli bağı kesilir. Madde, kâinat ve hayatın ardına hapsolur ve hareket, üretme ve kudretlerini ortaya koyup fırsatlar açmasının önünde duran mitoloji ve dinî mefhumlara esir olur. Böylece bu hâl onu hayatın vakıasına, hakikat yönüne ehemmiyet vermemeye ve dolayısıyla geri kalmaya iter.”

Çağdaş Batılı filozoflar, söz konusu bu teorilerine şahit olarak Orta Çağ Avrupa tarihini gösterdiler ve dediler ki: “Orta Çağ ruhani ve dinî devirlerdi ve teokratik nizam hüküm sürmekteydi. Mütedeyyin bir Avrupalı kalkınma ve din arasında, başka bir ifadeyle madde ve ruh arasında bir çatışma gördüğünde geri kalmaya paralel olarak dinî tutuculuğu, küfür ve sapık bir yaşam tarzına paralel kalkınmaya tercih ediyordu.”

Çağdaş Batılı filozoflar, bu görüşlerini, “insanın ruh ve maddeden müteşekkil olduğu” şeklindeki felsefeye dayandırıyorlardı. Onlara göre; “İnsanda bir ruhi yön bir de maddi yön vardır. İnsanın fıtratındaki bu iki kutup birbirlerine zıtlık göstermektedir. Nitekim onlardan biri ancak biri hesabına, diğerini ihmal ederek doyuma ulaştırılabilir. Şayet insan, arınmak ve melekler sınıfına katılmak istiyorsa ruhunu bedenine galip kılmalıdır. Bunu ise dünya nimetlerinden, meşgalelerinden sıyrılıp kendini ibadete ve bedene eziyete yoğunlaştırmak, metafizik ile meşgul olmak ve ruhaniyete sığınmakla başarabilir. Ancak insan, dünyayı ve nimetlerini ister, onun imar ve güzelliğine kapılırsa bu vaziyette bedenini ruhuna galip getirmiş ve ruhtan, ruhani hayattan, ardından da nefsî arınmadan, melekler mertebesine yükselmekten uzaklaşmaya karar vermiştir. Böylece gaybî hayata boş vermiş, ahireti hüsrana uğramıştır.”

Will Durant, Orta Çağ toplumunda, mütedeyyinlerin davranışlarını şu şekilde vasıflandırıyor: “Hıristiyanların çoğu, tüm dikkatlerini kirlerden arınmış bir şekilde o korkunç hesap gününü karşılamaya yönelik gayret göstermeye kilitlemişlerdi. Bundan dolayı hissî zevklerden herhangi birisini şeytanın tuzaklarından bir tuzak olarak görüyorlardı. Bu itibarla dünyevi, bedenî ihtiyaçlarını sindirmeye yöneliyor, oruç gibi birçok işkence çeşitleri ile şehvetlerini bastırmaya yönelik gayret sarf ediyorlardı. Dolayısıyla müzik, beyaz ekmek, pahalı şarap, sıcak hamam ve sakal kesmeyi endişe ile karşılıyorlardı. Bu tür davranışları, açık olarak Allah’ın iradesine karşı çıkma olarak yorumluyorlardı.”

Bu sebeple, kendini diğer yaratıklardan farklılaştıran insan, hayat ve kâinatın hakikatlerini tanımasını sağlayan aklı, din adamları tarafından “din ve akide karşıtı olduğu” şeklinde birçok aşağılanma ve dışlanmaya maruz kalmıştır. Genel olarak Avrupalılar -Durant’ın ifade ettiği gibi-; din adamlarının, endişelerini gideren cevaplarına inanma ihtiyacı hissediyorlardı. Kilise kimi zaman doğru kimi zaman hata yapabileceğini itiraf etseydi ona olan itimatlarını kaybederlerdi. Bu sebeple Orta Çağ’da zaman ve şartların çoğunda akıl, inanca teslim olmuştu. Bugünün insanı bilim ve devlete nasıl itimat ediyorsa Orta Çağ insanı da itimadını kilise ve Tanrı’ya bağlamıştır.

Böylece çağdaş Batılı filozoflar, sanki bütün tarih onların tarihiymiş gibi, Avrupa tarihini ele alıyor, kendilerince dine karşı tutumlarında deliller aramaya devam ediyor ve onların ifadesi ile; -on beşinci asırla başlayan­- “Yeni Çağ”a kadar ulaşıyorlardı. Söz konusu asırda, kalkınma hamleleri ile topluma tamamen kendi şahsiyetini yansıtmaya yönelik baskı kuran kilise ile bu baskıya karşı cephe alan devrimci ve ıslahatçılar arasında bir ilişki kuruyorlardı.

Bunun yanında, gerek dini kökten inkâr eden fikirler gerekse dinin devlet, toplum ve hayattan ayrılması ve onun kiliseye, eve hapsedilmesi talebinde bulunan; kilisenin hâkimiyetine ve mitolojilerine karşı tavır alan filozoflar ortaya çıktı. Beraberinde, üretken olabilmesi, kudretlerini ortaya koyabilmesi ve kendini tarif edebilecek davranışlarda bulunabilmesi için insanın hür kılınmasının icap ettiğini; herhangi bir toplumda kalkınmayı getiren esas unsurun “hürriyetler fikri” olduğunu söylüyorlardı.

Meşhur İtalyan mütefekkir Niccolò Machiavelli (ö. 1527), Hıristiyanlığın en parlak devirlerinde insanı tahkir eden faziletleri nasihat ettiğine inanıyordu. Ona göre bu nasihatler; bedenin yok sayılması, aşağılanması, boyun eğdirilmesi ve lokmanın küçük bir parçasının sunulması, daha sonra da insanın hedefini ölüm sonrasındaki saadet ve rahatlıkla sınırlandırmasıydı. Machiavelli’nin erdemlilik fikri, Hıristiyanlığı temsil edenlerin erdemlilik fikirlerinin zıddıydı. O, insanın saadetini ve iyi yaşamını yeryüzü merkezli buluyor; bunun da nefsin aşağılanması değil, onurlandırılması ve büyüklenmesi ile gerçekleşeceğine inanıyordu. Çağdaşlarıyla karşılaştırıldığında Machiavelli’ye göre din ve dünyanın birbirine karıştırılması asla kabul edilemezdi.

On altıncı asırda, İtalya’da kilise için yeni bir devrin kapıları açılmaktaydı. Kiliseyi dünyevi hayattan koparıp onu sadece “diyanet işleri” olarak ayırdıktan sonra, cumhuriyet tarzı ile eski Roma’nın ruhu üzerinde yeni ve asıl vazifesi, hisleri canlı tutacak ve vatani üstünlükleri sunacak “zamane diyanet” teşkilatları meydana getirme hedefi bayraklaştırılıyordu. Aynı devirde Fransız yazarlarının tümü de benzer şekillerde Orta Çağ kültürüne karşı çıkmışlardır.

Daha sonra on yedinci asırda, Avrupalı filozof ve yazarlarda insan ve kâinatın tabiatının akılla aydınlatılabileceği fikri filiz verdi. Aynı zamanda mukaddes kitapların yorumlanması ve dinlerin mukayese edilmesine gösterilen ilgi, resmî din anlayışının tesirini zayıflattı. Bu bilim devri, mucize ve ilahî vahyi inkâra götürdü. Şahsın akidesini başka birine ve topluma dayatmasının makul olmadığı fikri, aydınlanmacı (dine karşı cephe alan) mütefekkirlerin düşüncelerindeki özelliklerden biriydi. Böylece bütün gayretleri, dinleri ortak bir noktada bütünleştirmeye dönüştü. En sonunda bu gayretleri, varlığın kaynağı olması bakımından Tanrı’ya ve Tanrı’nın dünyayı yarattığı hakikatine inanmanın haricinde, dünyanın dinin gidişatını ve kaidelerini terk ettiği akidesi hâlini aldı.

On sekizinci asırda ise aydınlanmacı filozoflar, dinin devlet, toplum ve hayattan ayrılması esasına dayanan laiklik fikrini kökleştirmek üzere yoğunlaştılar. İşte bunlardan Charles-Louis de Secondat Montesquieu (ö. 1755) ateist olmasa da kilise ve din adamlarına kin kusuyordu. Aynı şekilde tarihî eserlerinde İncil ve Hıristiyanlığa yaklaşımı eleştiren ve insanlık tarihi noktasında genel hatlar çizen François Marie Arduet Voltaire’in (ö. 1778) felsefe tarihi; toplumların Tanrı iradesinden bağımsızlaştıkça göreceli olarak gelişme ve ilerleme kazandığı esasına dayanmaktaydı. Kendi tarifiyle dinî ütopya ve mitolojilere karşı mücadele veren Voltaire’e göre, gelişme önünde duran en çetin engel olarak hedef seçtiği başlıca unsur, Katolik Kilisesi ve Hıristiyanlıktı.

Yine Fransız İhtilali’nin bel kemiği ve ihtilalden sonra da Fransız toplumunun İncil’i pozisyonunu kazanan Toplum Sözleşmesi kitabının yazarı Jean Jacques Rousseau (ö. 1778), Tanrı’ya inanmaya fakat vahyi inkâra daha sonra da dinin hayattan ayrılmasına çağırıyordu. Ona göre, kanunları koyanlar ve daha sonra yönetimi elde tutan kral ve yöneticiler, kanunları toplumu karşı çıkmaktan alıkoysun ve bağlayıcılık kazansın diye Tanrı’ya dayandırıyorlardı. Rousseau bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Yasa yapanın kuvvet kullanma imkânı bulamayınca kendisine bu imkânı sağlayacak başka bir otoriteye yönelmesi gerekiyordu. İşte bu sebepledir ki bütün zamanlarda toplumun boyun eğmesi için yöneticiler, Tanrı’ya ve göğün kudretlerine sığınmışlardır.”

Son olarak 1789 Fransız İhtilali hasıl oldu ve kiliseyi devlet, toplum ve hayattan nihai olarak uzaklaştırdı. Durant diyor ki: “Daha evvelki ihtilaller ya devlet ya da kiliseye karşı yapılıyordu. Her ikisine birden karşı tutum almak çok nadir görülmüştür. Fakat Fransız İhtilali, krallara ve kiliseye karşı ortak tavır almıştır.”

Bu şekilde Batılı çağdaş mütefekkir ve tarihçiler, söz konusu şartları canlı delil olarak kabul etmektedirler. Nitekim genel olarak toplum hayatında dinin ve dolayısıyla kilisenin nüfuzunun kırıldığı oranda Avrupa’da büyük kalkınmanın yavaş yavaş sağlandığı inancını taşımaktadırlar. Sonunda onların teorilerini doğrulayan Fransız İhtilali meydana geldi, kilisenin hâkimiyeti ortadan kaldırıldı ve “Tanrı adına yönetim” fikri yıkılarak toplum genel hürriyetlere kavuşturuldu. Böylece Avrupa, kalkınma yolundaki hazırlıklarını tamamlamış oldu ve Batılıların bugüne kadar övündükleri mahsullerini vermeye başladı.

İşte Batılı filozoflarca, Batı’nın çağdaş tarihin başlamasından bu yana benimsediği fikirlerin kaidesi hâline getirdiği, toplumuna fikrî önderlik olarak takdim ettiği akli akidenin ortaya çıkmasının altında yatan hadarat teorisi; “dinin hayattan ayrılması fikri” yani “laiklik”tir.

Zira onlara göre; insan ve hayat, maddi ve ruhi yönden oluşur. Din, ruhi yönü temsil eder. Dinin öğretileri diğer hayata yöneliktir. İnsanlar, toplum ve devlet, ruhi yöne yönelince, maddi yön hep geride kalır. Dolayısıyla ruhi yön, maddi yükselişin önünde engeldir ve toplum ile devlet hayatından uzaklaştırılması gerekir.

Yani aslında onlar “maddi yükseliş” derken öncelikle ruhun karşısında maddi yükselişi kastettiler. İşte “Din tekamülün önündeki engeldir” anlayışının da kaynağı budur.

Batı’nın ortaya koyduğu bu tanım ile gerek insanın gerekse de toplumların kalkınmasının ancak maddi yükseliş ile gerçekleşeceği görüşü, günümüzde genel kabul gören bir görüştür. Maalesef kalkınmanın hatalı ve yanlış biçimde “maddi yükseliş” olarak tanımlanması ile kabul edilmesinin, günümüz insanları ve toplumları üzerinde yol açtığı tahribat çok büyüktür. Müslümanların bir türlü kalkınamamasının en büyük sebeplerinden birisi bu tanımdır. Beldelerimizin ve tüm kaynaklarımızın Batılılar tarafından sömürülmesinin sebeplerinden birisi bu tanımdır. Batılı yaşam tarzının ve Batılı kanunların Müslümanlar üzerinde tahakküm etmesinin en büyük sebeplerinden birisi de bu tanımdır. İnsanları hiçbir değer ve kıymet tanımaksızın sadece maddeye ve maddi kıymetlere yönelten, “insan insanın kurdudur” diyecek kadar insanları vahşileştiren ve her türlü çürümüşlüğün, bozukluğun ve ahlaksızlığın kapılarını ardına kadar açan yine bu tanımdır. Çünkü Batı ve Batı düşüncesi, maddi yükseliş tanımının üzerine öyle şeyler bina etti ki nesilleri, ekinleri, değerleri ve kısacası hayatı baştan sona ifsat ettiler. İnsanlar ve toplumlar sadece maddiyat peşinde koşan, ilerlemeyi ve seçkinliği yalnızca maddede arayan, mal ve servet sahibi olmak için her şeyi feda eden mahluklar hâline döndüler.

Kalkınmayı Batılıların tanımladığı bu içerik ve mefhumla kabul eden ve sürekli Batı’yı taklit eden Müslümanların yaşadığı beldelerdeki yöneticiler, aydınlar ve kanaat önderleri de toplumlarının her yönden geri kalmışlığını ve çöküntü içerisinde oluşlarını görmezden gelerek sadece milli gelir hesaplamalarına ve kalkınma bütçesi saçmalıklarına yoğunlaşmaktadırlar. Kalkınmanın hakikatini ve vakıasını anlayamadıklarından dolayı da toplumlarını kalkındırmak bir yana her geçen gün daha da çöküşe sürüklemektedirler.

Batılı kalkınma mitinin dayatılması sonucunda hayatı, tarihi ve insanı yalnızca Batı’nın verdiği bakış açısıyla okuyan ve aydınlığı yine Batı’nın izinde arayan sözde aydınlarımız ile mütefekkirlerimizin; bir müddettir bulutlar arasında kalmış güneşi görmezden gelip ellerindeki fenerle dünyayı aydınlattıklarını sanma gafletinden uyanıp, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak vahiy temelli kalkınma mefkuresine sarılmaları duası ve ümidiyle…

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz