Tüm insanların dünyadaki gayelerinden en önemlisi; bu hayatta daha iyi bir
yaşam sürmek, ilerlemek, yükselmek ve seçkin bir konuma gelmektir. Hiçbir insan
düşük ve geri kalmış bir şekilde yaşamak istemez. Aksine ileri ve yüksek bir
seviyeye çıkmak, seçkin ve izzetli bir hayatı yaşamak ister. İşte insanın bu
arzusu, aslında kalkınma arzusudur.
Tabi “kalkınma” kavramını toplumumuzda kullandığımızda bu kavramı duyanlar,
bunun iktisadi konularla ilgili bir kavram olduğunu zannedebilir. Çünkü her
birimiz bu kavramı, günlük yaşantımızda, eğitim hayatımızda ya da medyada
duyduğumuzda hep ekonomiye ilişkin bağlamlarda duymuşuzdur: “Kalkınmış ve
kalkınmakta olan ülkeler”, “kalkınma politikaları”, “kalkınma bütçesi”, “ekonomik
kalkınma hızı” ve “kalkınma modeli” gibi…
“Kalkınma” kavramının bu şekilde hep ekonomik bağlamda kullanılması, doğal
olarak bunun ekonomiye ilişkin bir kavram olduğu izlenimini oluşturabilir.
Oysaki bu durum, kapitalist Batılı devletlerin kendi ideolojileri çerçevesinde bu
kavramı, “maddi ve ekonomik yükseliş” olarak tanımlamalarının ve bu kalkınma
mitini tüm insanlığa dayatmalarının neticesinde oluşan bir durumdur.
Sömürgeci ve kapitalist Batılılar, “kalkınma” kavramını, maddi ve ekonomik
yükseliş olarak tanımlayarak ve bu tanımla da tedavüle sokarak, dünyadaki tüm
insanlar ve toplumlar için büyük bir tuzak kurdular. Ve maalesef bu tuzaklarına
da günümüz insanlığını düşürebilmişlerdir. Yukarıda zikrettiğim kalkınma arzusu
içinde olan insanların önüne, yanlış bir kalkınma tanımı ve bozuk bir kalkınma
modeli koymuşlardır.
Batı’nın ortaya koymuş olduğu bu kalkınma modeline göre; insanoğlunun bu
hayatta geri kalmışlık ve düşüklükten kurtulup ilerlemesi, yükselmesi ve
kalkınması ancak maddi ve ekonomik bir yükseliş ile mümkün olur. Kalkınmayı “maddi
yükseliş” olarak tanımlayan bu anlayışa göre; insanın hayattaki amacı, zengin
olmak, maddi imkânlarını olabildiğince genişletmek ve böylece kalkınmış ve
ilerlemiş bir insan olarak bu hayatı yaşamaktır. Aynı şekilde toplumların amacı
da kalkınmak için sürekli maddi ve ekonomik değerler üretmek, sanayi ve
teknoloji alanında ilerleme kaydetmek, gayrisafi milli hasılayı ve kişi başına
düşen milli geliri artırmaktan ibarettir.
Batılı Filozoflara Göre Kalkınma Miti:
Batılı filozofların birçoğu temel meselenin, insanoğlunun kullanacağı
hürriyetler noktasında odaklandığını düşündüler. Onlara göre: “İnsan hür olduğu oranda üretebilir, yeni
fırsatlar açabilir ve bu da kesinlikle onun gelişme ve kalkınmasını sağlayacaktır.
Tersine bir vaziyet yani insanın kayıt altına alınması, bir şekilde boyun
eğmesi onu kısır döngü içerisine alacak, kudretlerini törpüleyecek ve üretken
olmasına mâni olacak, böylece insan kesin olarak geri kalıp çöküşe
sürüklenecektir.
Bu noktada onlar, “insan ile üretme arasında yer alan unsuru, algılanabilir
olmayan ruhani hayat şeklinde tarif edilen gaybi mitolojilere olan bağlılığı” olarak
gördüler. Onlara göre; “dinî düşünme, hayata, devlete ve topluma ruhi yön
hâkim olduğunda o toplumun algılanabilir olan vakıa ile akli bağı kesilir.
Madde, kâinat ve hayatın ardına hapsolur ve hareket, üretme ve kudretlerini
ortaya koyup fırsatlar açmasının önünde duran mitoloji ve dinî mefhumlara esir
olur. Böylece bu hâl onu hayatın vakıasına, hakikat yönüne ehemmiyet vermemeye
ve dolayısıyla geri kalmaya iter.”
Çağdaş Batılı filozoflar, söz konusu bu teorilerine şahit olarak Orta Çağ
Avrupa tarihini gösterdiler ve dediler ki: “Orta Çağ ruhani ve dinî
devirlerdi ve teokratik nizam hüküm sürmekteydi. Mütedeyyin bir Avrupalı
kalkınma ve din arasında, başka bir ifadeyle madde ve ruh arasında bir çatışma
gördüğünde geri kalmaya paralel olarak dinî tutuculuğu, küfür ve sapık bir
yaşam tarzına paralel kalkınmaya tercih ediyordu.”
Çağdaş Batılı filozoflar, bu görüşlerini, “insanın ruh ve maddeden
müteşekkil olduğu” şeklindeki felsefeye dayandırıyorlardı. Onlara göre; “İnsanda
bir ruhi yön bir de maddi yön vardır. İnsanın fıtratındaki bu iki kutup
birbirlerine zıtlık göstermektedir. Nitekim onlardan biri ancak biri hesabına,
diğerini ihmal ederek doyuma ulaştırılabilir. Şayet insan, arınmak ve melekler
sınıfına katılmak istiyorsa ruhunu bedenine galip kılmalıdır. Bunu ise dünya
nimetlerinden, meşgalelerinden sıyrılıp kendini ibadete ve bedene eziyete
yoğunlaştırmak, metafizik ile meşgul olmak ve ruhaniyete sığınmakla başarabilir.
Ancak insan, dünyayı ve nimetlerini ister, onun imar ve güzelliğine kapılırsa
bu vaziyette bedenini ruhuna galip getirmiş ve ruhtan, ruhani hayattan,
ardından da nefsî arınmadan, melekler mertebesine yükselmekten uzaklaşmaya
karar vermiştir. Böylece gaybî hayata boş vermiş, ahireti hüsrana uğramıştır.”
Will Durant, Orta Çağ toplumunda, mütedeyyinlerin davranışlarını şu şekilde
vasıflandırıyor: “Hıristiyanların çoğu,
tüm dikkatlerini kirlerden arınmış bir şekilde o korkunç hesap gününü
karşılamaya yönelik gayret göstermeye kilitlemişlerdi. Bundan dolayı hissî
zevklerden herhangi birisini şeytanın tuzaklarından bir tuzak olarak
görüyorlardı. Bu itibarla dünyevi, bedenî ihtiyaçlarını sindirmeye yöneliyor,
oruç gibi birçok işkence çeşitleri ile şehvetlerini bastırmaya yönelik gayret
sarf ediyorlardı. Dolayısıyla müzik, beyaz ekmek, pahalı şarap, sıcak hamam ve
sakal kesmeyi endişe ile karşılıyorlardı. Bu tür davranışları, açık olarak
Allah’ın iradesine karşı çıkma olarak yorumluyorlardı.”
Bu sebeple, kendini diğer yaratıklardan farklılaştıran insan, hayat ve
kâinatın hakikatlerini tanımasını sağlayan aklı, din adamları tarafından “din
ve akide karşıtı olduğu” şeklinde birçok aşağılanma ve dışlanmaya maruz kalmıştır.
Genel olarak Avrupalılar -Durant’ın ifade ettiği gibi-; din adamlarının, endişelerini gideren cevaplarına inanma ihtiyacı
hissediyorlardı. Kilise kimi zaman doğru kimi zaman hata yapabileceğini itiraf
etseydi ona olan itimatlarını kaybederlerdi. Bu sebeple Orta Çağ’da zaman ve
şartların çoğunda akıl, inanca teslim olmuştu. Bugünün insanı bilim ve devlete
nasıl itimat ediyorsa Orta Çağ insanı da itimadını kilise ve Tanrı’ya
bağlamıştır.
Böylece çağdaş Batılı filozoflar, sanki bütün tarih onların tarihiymiş gibi,
Avrupa tarihini ele alıyor, kendilerince dine karşı tutumlarında deliller aramaya
devam ediyor ve onların ifadesi ile; -on beşinci asırla başlayan- “Yeni Çağ”a
kadar ulaşıyorlardı. Söz konusu asırda, kalkınma hamleleri ile topluma tamamen
kendi şahsiyetini yansıtmaya yönelik baskı kuran kilise ile bu baskıya karşı
cephe alan devrimci ve ıslahatçılar arasında bir ilişki kuruyorlardı.
Bunun yanında, gerek dini kökten inkâr eden fikirler gerekse dinin devlet,
toplum ve hayattan ayrılması ve onun kiliseye, eve hapsedilmesi talebinde
bulunan; kilisenin hâkimiyetine ve mitolojilerine karşı tavır alan filozoflar
ortaya çıktı. Beraberinde, üretken olabilmesi, kudretlerini ortaya koyabilmesi
ve kendini tarif edebilecek davranışlarda bulunabilmesi için insanın hür
kılınmasının icap ettiğini; herhangi bir toplumda kalkınmayı getiren esas
unsurun “hürriyetler fikri” olduğunu söylüyorlardı.
Meşhur İtalyan mütefekkir Niccolò Machiavelli (ö. 1527), Hıristiyanlığın en
parlak devirlerinde insanı tahkir eden faziletleri nasihat ettiğine inanıyordu.
Ona göre bu nasihatler; bedenin yok sayılması, aşağılanması, boyun eğdirilmesi
ve lokmanın küçük bir parçasının sunulması, daha sonra da insanın hedefini ölüm
sonrasındaki saadet ve rahatlıkla sınırlandırmasıydı. Machiavelli’nin
erdemlilik fikri, Hıristiyanlığı temsil edenlerin erdemlilik fikirlerinin zıddıydı.
O, insanın saadetini ve iyi yaşamını yeryüzü merkezli buluyor; bunun da nefsin
aşağılanması değil, onurlandırılması ve büyüklenmesi ile gerçekleşeceğine
inanıyordu. Çağdaşlarıyla karşılaştırıldığında Machiavelli’ye göre din ve
dünyanın birbirine karıştırılması asla kabul edilemezdi.
On altıncı asırda, İtalya’da kilise için yeni bir devrin kapıları
açılmaktaydı. Kiliseyi dünyevi hayattan koparıp onu sadece “diyanet işleri”
olarak ayırdıktan sonra, cumhuriyet tarzı ile eski Roma’nın ruhu üzerinde yeni
ve asıl vazifesi, hisleri canlı tutacak ve vatani üstünlükleri sunacak “zamane
diyanet” teşkilatları meydana getirme hedefi bayraklaştırılıyordu. Aynı devirde
Fransız yazarlarının tümü de benzer şekillerde Orta Çağ kültürüne karşı
çıkmışlardır.
Daha sonra on yedinci asırda, Avrupalı filozof ve yazarlarda insan ve
kâinatın tabiatının akılla aydınlatılabileceği fikri filiz verdi. Aynı zamanda
mukaddes kitapların yorumlanması ve dinlerin mukayese edilmesine gösterilen
ilgi, resmî din anlayışının tesirini zayıflattı. Bu bilim devri, mucize ve
ilahî vahyi inkâra götürdü. Şahsın akidesini başka birine ve topluma
dayatmasının makul olmadığı fikri, aydınlanmacı (dine karşı cephe alan) mütefekkirlerin
düşüncelerindeki özelliklerden biriydi. Böylece bütün gayretleri, dinleri ortak
bir noktada bütünleştirmeye dönüştü. En sonunda bu gayretleri, varlığın kaynağı
olması bakımından Tanrı’ya ve Tanrı’nın dünyayı yarattığı hakikatine inanmanın
haricinde, dünyanın dinin gidişatını ve kaidelerini terk ettiği akidesi hâlini
aldı.
On sekizinci asırda ise aydınlanmacı filozoflar, dinin devlet, toplum ve
hayattan ayrılması esasına dayanan laiklik fikrini kökleştirmek üzere
yoğunlaştılar. İşte bunlardan Charles-Louis de Secondat Montesquieu (ö. 1755)
ateist olmasa da kilise ve din adamlarına kin kusuyordu. Aynı şekilde tarihî
eserlerinde İncil ve Hıristiyanlığa yaklaşımı eleştiren ve insanlık tarihi
noktasında genel hatlar çizen François Marie Arduet Voltaire’in (ö. 1778) felsefe
tarihi; toplumların Tanrı iradesinden bağımsızlaştıkça göreceli olarak gelişme
ve ilerleme kazandığı esasına dayanmaktaydı. Kendi tarifiyle dinî ütopya ve
mitolojilere karşı mücadele veren Voltaire’e göre, gelişme önünde duran en çetin
engel olarak hedef seçtiği başlıca unsur, Katolik Kilisesi ve Hıristiyanlıktı.
Yine Fransız İhtilali’nin bel kemiği ve ihtilalden sonra da Fransız
toplumunun İncil’i pozisyonunu kazanan Toplum
Sözleşmesi kitabının yazarı Jean Jacques Rousseau (ö. 1778), Tanrı’ya
inanmaya fakat vahyi inkâra daha sonra da dinin hayattan ayrılmasına
çağırıyordu. Ona göre, kanunları koyanlar ve daha sonra yönetimi elde tutan
kral ve yöneticiler, kanunları toplumu karşı çıkmaktan alıkoysun ve
bağlayıcılık kazansın diye Tanrı’ya dayandırıyorlardı. Rousseau bu hususu şöyle
ifade etmektedir: “Yasa yapanın kuvvet
kullanma imkânı bulamayınca kendisine bu imkânı sağlayacak başka bir otoriteye
yönelmesi gerekiyordu. İşte bu sebepledir ki bütün zamanlarda toplumun boyun
eğmesi için yöneticiler, Tanrı’ya ve göğün kudretlerine sığınmışlardır.”
Son olarak 1789 Fransız İhtilali hasıl oldu ve kiliseyi devlet, toplum ve
hayattan nihai olarak uzaklaştırdı. Durant diyor ki: “Daha evvelki ihtilaller ya devlet ya da kiliseye karşı yapılıyordu.
Her ikisine birden karşı tutum almak çok nadir görülmüştür. Fakat Fransız
İhtilali, krallara ve kiliseye karşı ortak tavır almıştır.”
Bu şekilde Batılı çağdaş mütefekkir ve tarihçiler, söz konusu şartları
canlı delil olarak kabul etmektedirler. Nitekim genel olarak toplum hayatında
dinin ve dolayısıyla kilisenin nüfuzunun kırıldığı oranda Avrupa’da büyük
kalkınmanın yavaş yavaş sağlandığı inancını taşımaktadırlar. Sonunda onların
teorilerini doğrulayan Fransız İhtilali meydana geldi, kilisenin hâkimiyeti
ortadan kaldırıldı ve “Tanrı adına yönetim” fikri yıkılarak toplum genel
hürriyetlere kavuşturuldu. Böylece Avrupa, kalkınma yolundaki hazırlıklarını
tamamlamış oldu ve Batılıların bugüne kadar övündükleri mahsullerini vermeye
başladı.
İşte Batılı filozoflarca, Batı’nın çağdaş tarihin başlamasından bu yana
benimsediği fikirlerin kaidesi hâline getirdiği, toplumuna fikrî önderlik
olarak takdim ettiği akli akidenin ortaya çıkmasının altında yatan hadarat
teorisi; “dinin hayattan ayrılması fikri” yani “laiklik”tir.
Zira onlara göre; insan ve hayat, maddi ve ruhi yönden oluşur. Din, ruhi
yönü temsil eder. Dinin öğretileri diğer hayata yöneliktir. İnsanlar, toplum ve
devlet, ruhi yöne yönelince, maddi yön hep geride kalır. Dolayısıyla ruhi yön,
maddi yükselişin önünde engeldir ve toplum ile devlet hayatından
uzaklaştırılması gerekir.
Yani aslında onlar “maddi yükseliş” derken öncelikle ruhun
karşısında maddi yükselişi kastettiler. İşte “Din tekamülün önündeki engeldir”
anlayışının da kaynağı budur.
Batı’nın ortaya koyduğu bu tanım ile gerek insanın gerekse de toplumların
kalkınmasının ancak maddi yükseliş ile gerçekleşeceği görüşü, günümüzde genel
kabul gören bir görüştür. Maalesef kalkınmanın hatalı ve yanlış biçimde “maddi
yükseliş” olarak tanımlanması ile kabul edilmesinin, günümüz insanları ve
toplumları üzerinde yol açtığı tahribat çok büyüktür. Müslümanların bir türlü
kalkınamamasının en büyük sebeplerinden birisi bu tanımdır. Beldelerimizin ve
tüm kaynaklarımızın Batılılar tarafından sömürülmesinin sebeplerinden birisi bu
tanımdır. Batılı yaşam tarzının ve Batılı kanunların Müslümanlar üzerinde
tahakküm etmesinin en büyük sebeplerinden birisi de bu tanımdır. İnsanları
hiçbir değer ve kıymet tanımaksızın sadece maddeye ve maddi kıymetlere
yönelten, “insan insanın kurdudur” diyecek kadar insanları vahşileştiren ve her
türlü çürümüşlüğün, bozukluğun ve ahlaksızlığın kapılarını ardına kadar açan
yine bu tanımdır. Çünkü Batı ve Batı düşüncesi, maddi yükseliş tanımının
üzerine öyle şeyler bina etti ki nesilleri, ekinleri, değerleri ve kısacası
hayatı baştan sona ifsat ettiler. İnsanlar ve toplumlar sadece maddiyat peşinde
koşan, ilerlemeyi ve seçkinliği yalnızca maddede arayan, mal ve servet sahibi
olmak için her şeyi feda eden mahluklar hâline döndüler.
Kalkınmayı Batılıların tanımladığı bu içerik ve mefhumla kabul eden ve
sürekli Batı’yı taklit eden Müslümanların yaşadığı beldelerdeki yöneticiler,
aydınlar ve kanaat önderleri de toplumlarının her yönden geri kalmışlığını ve
çöküntü içerisinde oluşlarını görmezden gelerek sadece milli gelir hesaplamalarına
ve kalkınma bütçesi saçmalıklarına yoğunlaşmaktadırlar. Kalkınmanın hakikatini
ve vakıasını anlayamadıklarından dolayı da toplumlarını kalkındırmak bir yana
her geçen gün daha da çöküşe sürüklemektedirler.
Batılı kalkınma mitinin dayatılması sonucunda hayatı, tarihi ve insanı
yalnızca Batı’nın verdiği bakış açısıyla okuyan ve aydınlığı yine Batı’nın
izinde arayan sözde aydınlarımız ile mütefekkirlerimizin; bir müddettir
bulutlar arasında kalmış güneşi görmezden gelip ellerindeki fenerle dünyayı
aydınlattıklarını sanma gafletinden uyanıp, insanlığı karanlıklardan aydınlığa
çıkaracak vahiy temelli kalkınma mefkuresine sarılmaları duası ve ümidiyle…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış