BOYKOT FIKHI VE TATBİK KEYFİYETİ

Serdar Yılmaz

Yahudi varlığının genelde Filistin özelde Gazze’ye yönelik soykırıma varan katliamlarının başlaması ile birlikte dünya üzerinde tüm Müslümanlar, tek bir yürek olup meydanlara akın ettiler. Aynı şekilde Türkiye’de de kalbi Filistin ile birlikte atan milyonlar, meydanları doldurdu. Müslümanlar tarafından Yahudi varlığına karşı büyük bir öfke ve lanet ile birlikte neredeyse tüm meydanlar, “Ordular Aksa’ya!” nidaları ile inledi. İşgalci Yahudilerin orduların harekete geçirilmesiyle mukaddes topraklardan sökülüp atılması talebi en gür şekilde ifade edildi. Zira sorunun köklü çözümünün ancak bu şekilde gerçekleşebileceği herkes tarafından bilinmekteydi.

Katliamların her geçen gün artarak devam etmesi, çoğu bebek, çocuk ve kadınlardan oluşan binlerce masum Müslümanın katledilmesi, buna mukabil orduların bir türlü harekete geçmemesi, ellerinden bir şey gelmeyen Müslümanları “daha farklı neler yapabiliriz?” arayışına doğal olarak yönlendirmiştir. Müslümanlardan bir kesim, Yahudi mallarının boykot edilmesi çağrısında bulunmuş, başta Coca-Cola, McDonalds, Starbucks gibi şirketlere yönelik boykot çağrıları yükselmiştir.

Müslümanlar tarafından yoğun destek gören bu boykot çağrıları, gün geçtikçe yayılmaya başlamıştır. Ancak Yahudi mezaliminin başladığı günden haftalar sonra bile açığa çıkmıştır ki, daha iktidar belediyelerinin sosyal tesislerinde bile -en azından bu makale yazıldığı âna kadar- bu ürünlerin satışına devam edilmektedir. Zincir marketlerde, birçok kurumda bu ürünler rahatlıkla alınıp satılmakta ve Yahudi mallarına yönelik boykot genelde sadece fertlerle sınırlı kalmaktadır.  

Aslında bu durum, büyük bir sürpriz de değildir. Geçmişten bugüne bu tarz saldırılar sonrasında başlayan boykotlar bilindiği gibi çok etkili sonuçlar doğurmamıştır. Bunun sebebi, bu tarz çağrıların sadece fertlere yönelik kalması, Yahudi şirketlerine kapsamlı boykotu uygulaması gereken ve bu şirketlerin ruhsatlarını ve ticari izinlerini derhal iptal etmesi gereken yöneticilerin her zamanki gibi gereğini yapmaması ve yöneticilere bu yönde çağrıların ve baskıların olmamasıdır. Dolayısıyla boykot denilen uygulamanın fikrî alt yapısı olmaksızın duygusal tepkilerden oluşması ve meselenin şer’î hükmü ile bu hükmün tatbik keyfiyetinin göz ardı edilmesidir.

İşte bu yazımızda bu şer’i hükmü ve tatbik keyfiyetini ortaya koymaya çalışacağız ki, mesele; tepkisel ve şeklî bir boykottan çıkarak gerçek manada kastı ve hedefi gerçekleştirecek şer’i hükmün yerine getirilmesi halini alabilsin.

Boykot ile İlgili Şer’i Hükümler

Öncelikle boykotun şer’i altyapısını, İslam fıkhındaki “zarar kaidesi” oluşturmaktadır. Bu kaidenin başlıca delili ise Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözleridir:

[لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ] “Ne zarar vermek ne de zarara uğramak vardır.”[1]

[مَنْ ضَارَّ ضَارَّ اللَّهُ بِهِ وَمَنْ شَاقَّ شَاقَّ اللَّهُ عَلَيْهِ] “Kim zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim sıkıntı yaşatırsa Allah da ona sıkıntı yaşatır.”[2]

Bu hadisler, [الْأَصْلُ فِي الْمَضَارِّ التَّحْرِيمُ] “Zararlı şeylerde asıl olan haramlıktır.” kaidesinin şer’î kaidelerden olduğunun delili olmaktadır.

İşte “zarar kaidesi” olarak bilinen bu şer’i kaide gereği, Müslümanlarla fiilî harp halinde olan ülkelerin mallarının alınıp satılması, bu ülkeleri güçlendirdiğinden ve Müslümanlara zarar verdiğinden dolayı haramdır. Şimdi bu hükmü biraz daha açıp detaylandıralım.

Bilindiği gibi; fiilî harbî devletlere yani Müslümanların beldelerine saldıran kafir devletlere, fiilî savaş muamelesi uygulanır. Bu durum, dünyanın herhangi bir yerinde Müslüman beldelere savaş açıp oradaki Müslümanlara saldıran tüm ülkeler için aynıdır. Zira yeryüzündeki tüm Müslümanlar tek bir ümmettir. Kanları, canları, malları ve ırzları Allah ve Rasulü’nün zimmeti altındadır ve tüm Müslümanlar için haramdır. Aynı şekilde savaşları ve barışları da tektir. Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ] “İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.”[3] Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise şöyle buyurmuştur:

[بسم الله الرحمن الرحيم، هذا كتابٌ من محمدٍ النبي صلى الله عليه وسلم بين المؤمنين والمسلمين... أنهم أمةٌ واحدةٌ من دونِ الناس... وأنْ سِلمَ المؤمنينَ واحدة، لا يسالم مؤمنٌ دونَ مؤمنٍ في قتالٍ في سبيلِ الله، إلا على سواءٍ وعدلٍ بينهم] “BismillâhirRahmânirRahîm; Bu, müminler, Müslümanlar… arasında, Muhammedi’n-Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den bir mektuptur… Muhakkak ki onlar, diğer insanlar dışında tek bir ümmettirler… Müminlerin barışı tektir, aralarında denklik ve adâlet ile olmadıkça, mümin, Allah yolunda savaşta müminsiz barış yapmaz!”

Bu hükümler çerçevesinde yeryüzünün herhangi bir yerinde İslami bir beldeye savaş açan herhangi bir kafir devlet, diğer tüm Müslümanlar ve beldeler için “fiilî harbî kafirler” hükmündedir. Bunun içindir ki Irak ve Afganistan'a saldırmalarının ardından Amerika ve İngiltere, Suriye’ye saldırması ile birlikte Rusya ve Müslümanların herhangi bir beldesine savaş ilan eden herhangi başka bir devlet, fiilen muharip devlet olmuşlardır. Bizimle onlar arasındaki mevcut savaş hali devam ettiği sürece onlara fiilî savaş hükümleri uygulanır. Dolayısıyla onların şirketlerinden ve tacirlerinden ürünlerin alınması fiilî harp halinde olduğumuz bu devletleri güçlendirip Müslümanlara zarar vermesinden dolayı caiz değildir.

Ancak fiilî harbî devletlerin arasında da bir fark vardır ve bu farka binaen fiilî harbî devletler ikiye ayrılır.

Birincisi: Müslümanlarla kendisi arasında fiilî savaş hali olan devletin, varlığının üzerinde bulunduğu topraklar, İslami olmayan yani Müslümanlara ait olmayan bir araziyse, (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa gibi) onlarla yürütülen fiilî savaş hali, bahsettiğimiz hükümler üzerindedir. Örneğin; bu türde fiilî harbî devletler ile geçici ateşkes yapmak yani onunla savaş halini geçici olarak durdurmak, İslam'ın ve Müslümanların maslahatına ve şeriatın ikrar ettiği şartlara göre olursa caizdir. Bunun delili; Hudeybiye Sulhu'dur. Zira Hudeybiye Sulhu, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de ikame ettiği devlet olan İslam Devleti ile varlığı henüz Müslümanların fethetmediği bir arazi yani İslami olmayan arazi üzerinde kurulu olan Kureyş devleti arasında olmuştur.

İşte bu şekilde olan fiilî harbî bir devlet ile mevcut savaş hali devam ettiği müddetçe onların tacirlerine ait hiçbir mal İslami beldelere sokulmaz. Savaş hali boyunca onlara savaş hukuku uygulanır. Onları güçlendirecek hiçbir malın onlara satılmasına ya da onlara ait malların satın alınmasına müsaade edilmez. Çünkü bunda Müslümanlar için zarar vardır. Savaş hali bitip Müslümanların maslahatına olacak şekilde bir sulh ve muahede oldu ise o vakit, bu kafir devletler “fiilî harbî kafir” hükmünden çıkıp “hükmi kafir devletler” haline döner. Aksi taktirde fiilî savaş hukuku devam ettirilir.

İkincisi: Bizimle kendisi arasında fiilî savaş halinin olduğu devletin varlığının tamamı, İslami bir arazi üzerinde kurulu ise yani Filistin'i gasp eden Yahudi varlığı “İsrail” gibi varlığını Müslümanların topraklarında gasıp olarak sürdürüyorsa onunla sulh yapmak bile caiz değildir. Çünkü hem bu devletin kurulması şer’an batıldır, hem de onunla sulh yapmak kesinlikle İslami bir arazi hakkında ona taviz vermek demektir. Bu ise İslam'a göre haramdır. Bilakis -Müslümanların beldelerindeki meşru olmayan yöneticilerin yaptığı bir ateşkes olsun ya da olmasın-, onunla mevcut fiilî savaş hali her daim devam etmelidir.  İslam, onunla savaşmayı tüm Müslümanlara zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla ordular savaş için seferber edilmeli, savaşmaya muktedir olanlar silah altına alınmalı ve “Yahudi varlığı” yok edilip Müslümanların beldesi ondan kurtarılıncaya kadar bu durum devam ettirilmelidir.

Bundan dolayı Yahudi varlığı “İsrail”e ait hiçbir şirketten ve hiçbir üründen alım-satım yapılamaz. Bu satın alış, “İsrail”den direk veya endirekt -yani ürünü ithal eden yerli bir şirketten- olsun, caiz değildir. Çünkü bu, “İsrail” ilişkilerini güçlendirmek, “İsrail” ekonomisini tanımaya hazırlamak ve desteklemektir. Bunda Müslümanlar için çok büyük bir zarar vardır ve bu nedenle kesinlikle yasaktır.

Onlara, şirketlerine ve tacirlerine ait hiçbir ürün ülkeye sokulamaz. Hiçbir şirket ve tacirine ticari ruhsat verilemez ve önceden verilenler varsa bunlar hemen iptal edilir. İşgalci Yahudi varlığına, Müslüman tüccarların bir şey satmasına da kesinlikle müsaade edilmez. Bu, normal ticari mallar için bile böyleyken; uçak, tank, gemi vb. savaş araçlarına yakıt takviyesi gibi Müslümanlar ile yaptıkları savaş ve saldırılarda kullanacakları herhangi bir stratejik maddeyi onlara temin ve tedarik etmek, bizzat onların safında olmaktır ve Müslümanlara ihanettir.

Bu durum, onların tüm unsurlarıyla işgal ettikleri beldeden sökülüp atılması, işgal ettikleri İslami beldenin bu Yahudi varlığından tamamen temizlenmesi zamanına kadar bu şekilde devam eder. Herhangi bir ateşkes ya da anlaşma bu hükmü kaldırmaz. Zira onlar, işgale devam ettikleri müddetçe -fiilî savaş halinde olunmasa bile- bu hüküm değişmez. Çünkü onlar, işgalci fiilî harbî kafirlerdir ve bu halin sona ermesi ancak işgalin sona ermesi ile mümkündür.

İşte insanların “boykot” diye bildiği bu konu hakkında şer’i hüküm budur. Dolayısıyla gasıp Yahudi varlığına ait hiçbir şirket ile ticari ilişki kurulamaz. Hiçbir ürünü, Müslümanlar tarafından alınıp satılamaz. Bizzat Yahudi varlığına ait olmasa bile gelirinin bir bölümünü “İsrail”e hibe ettiğini açıklayan “Coca-Cola”, “McDonalds”, “Starbucks” gibi firmaların ürünleri de Müslümanlar tarafından boykot edilmelidir. Böylece hem bu ülkeler ve bu şirketler zarar görsün hem de Müslümanlara zarar veremesin.

Boykot Fıkhının Tatbik Keyfiyeti

Topraklarımızı işgal eden, Müslümanları katleden ve fiilî olarak savaş halinde olduğumuz Yahudi varlığı “İsrail”e ait şirketlerin mallarının alınıp satılmaması noktasında Müslümanların bireysel olarak gösterdiği tavır önemlidir. Ama bu hükmün illeti olan, bu şirketlerin zarar görmesi ve Müslümanlara zarar vermekten men edilmesinin gerçekleşmesinin yolu sadece bireysel boykot ile sınırlı kalmamaktan geçer. Aracı şirketlerin ve bu ürünlerin satışına ruhsat veren yöneticilerin de bu boykota zorlanması gerekir.

Zira ancak bu taktirde konu sadece tepkisel ve şeklî bir boykottan çıkıp gerçek manada kastı ve hedefi gerçekleştirecek bir boykota ulaşır. İşgalci ve fiilî harbî kafir hükmünde olan Yahudi varlığına ait malların alınıp satılmasına yönelik şer’i hükmün vakıası ve hedefi budur. Bu kasıt ve hedef için Müslümanların ve İslami kitlelerin yöneticilere talepte bulunması ve baskı oluşturması zaruridir. Bu ürünlerin ülkeye girişinin engellenmesi, raflarda satışının yasaklanması ve bu şirketlerin ruhsatlarının iptali talep edilmeli ve gerçekleştirilmelidir. Aksi taktirde boykotun şer’i keyfiyeti yerine gelmez. Ve maalesef geçmişten bugüne bu tarz boykotlarda hep aynı sorunlar yaşanmış ve etkili bir sonuç alınamamış olur.

Ne yazık ki bir kısım Müslümanlar, bu tarz boykot taleplerini sadece fertlere şamil tutmakta, yöneticilerden talep etmeyi ve onlara bu hükmü uygulama noktasında baskı kurmayı düşünmemektedir. “Yöneticileri sıkıntıya sokmayalım”, “onların bu şirketlere yaptırım uygulaması çok zor” gibi nedenlerle, “safımız belli olsun”, “biz gereğini yapalım” gibi söylemlerle konuya yaklaşmaktadırlar. Bu yaklaşımlar ise hem boykottan gözetilen kastın gerçekleşmesini engellemektedir hem de şer’i bir hükmün tatbikiyle elde edilecek somut neticeyi yok etmektedir. Zira her bir şer’i hüküm, bir sorunun çözümünü ihtiva eder. Bu hükmün gereği gibi tatbik edilmesi, bir problemi ortadan kaldırır ve bir zararı def eder.

Velhasıl, Yahudi varlığına ait şirket ve mallara yönelik bugün uygulanması gereken boykota dair şer’i hüküm; bu şirketlerin ruhsatlarının iptal edilmesi, mallarının ülkeye girmesine izin verilmemesi, tüm ülke sathında alım-satımının durdurulması ve Müslümanların da bu ürünlerden uzak durmasıdır. Aynı şekilde devlet ya da bir kısım tüccarlar tarafından Yahudi varlığını güçlendirecek şekilde herhangi bir malın onlara satılmaması noktasında da gerekenler yapılmalıdır.

Bu sebeple Müslümanların bireyler olarak bu ürünlerden uzak durmaları ile birlikte, gereken somut boykot adımlarının atılması için de her platformda yöneticilere seslenmeleri ve baskı kurmaları zorunludur. Yöneticilerin derhal Yahudi varlığı ile fiilî savaş hukukuna geçmesi, ona destek olan ülkelerin şirketlerine de ambargo uygulaması, bu şirketlerin ticari izin ve ruhsatlarının bir an önce iptal edilmesi gerekmektedir. Bunu yapmadıkları taktirde şer’i bir hükme sırtlarını dönmüş olacakları gibi Filistin’deki Müslümanlara verilen zarara da ortak olacakları açıkça ortaya konulmalıdır. Bu şekilde zalimlere yardımcı ve destekçi olmuş olacakları bilinmelidir.

Burada son olarak; “Ruhu’l Meani” tefsirinde merhum Alusi’nin şu ibaresini nakletmenin konunun önemini ifade etmek için uygun olacağını düşünüyorum.

Alusi’nin zikrettiğine göre; “Terzinin biri, bir âlime, ‘Ben zalimlerin elbisesini dikiyorum. Acaba ben zalimlere yardım edenlerden olur muyum?’ diye sorar. Âlim ise şöyle cevap verir: ‘Hayır sen zalimlere yardım eden değilsin. Bilakis sana iğne satanlar zalimlere yardım edenlerdir; sen ise bizzat zalim olmuşsun.’ diye cevap verir.”

 



[1] İbni Mace; Muvatta

[2] Buhari, Tirmizi

[3] Enbiya Suresi 92


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz