Günümüzde devletlerarası sistemde yaklaşık 200 devlet bulunuyor. Hepsinin
ayrı birer bağımsızlık hikâyesi, sınırları belirlenmiş “vatan” toprağı, çeşitli
sembol ve renklerle bezenmiş bayrağı, gurur ve saygıyla dinlenen milli marşı, “bağımsız”
hükümet sistemi, “serbest” ekonomisi, “özgün” iradesi, demokratik veya monarşik
iktidarı, ülkeyi savunan “güçlü” ordusu, kendi çıkar ve menfaatleri temelinde
bir iç ve dış politikası olduğu söyleniyor. Peki bu bir hakikat mi, yoksa 1648
Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası hukukun temel taşı kabul edilen bu “‘eşit
egemenlik’ fikri”, modern dünyanın en büyük ve en tehlikeli illüzyonlarından
biri mi?
Devletlerarası duruma, güçler dengesine, devletlerarası ilişkilerin
dinamiklerine ve devletlerarası sistemin doğasına bakıldığında, kâğıt üstünde
çizilen ve halkların kendilerine ait bir devlet olduğunu sanmalarına neden olan
bu pembe tablonun, sahadaki acımasız güç ilişkilerini, yani neo-kolonyalizmi
perdelemek için kullanılan parlak bir paravandan ibaret olduğu görülür.
Gerçekte, küresel devletlerarası düzen, karşılıklı saygı ve ortak çıkarlara
dayalı bir eşitler düzeni değil, aksine güç, nüfuz ve hegemonyanın yegâne
belirleyici olduğu katı bir hiyerarşidir.
Bu piramidin en tepesinde, süper güç olarak tanımlanan, rakip devletlerden
görece üstün ve hegemonik nüfuz alanı daha geniş olan birinci devlet bulunur.
Ardından iç ve dış işlerinde bağımsız davranabilen, kendi çıkar ve
menfaatlerini savunabilen, dış dünyada kendi nüfuz alanlarını oluşturabilen
diğer büyük devletler yer alır. Bunlar bir nevi besin zinciri piramidinin üst
katmanlarını teşkil eden yırtıcıları temsil eder. Siyasi, askerî, ekonomik ve
hukuki açıdan baskın ve nüfuzlu olan, devletlerarası sistemin kurallarını
koyan, diğer devletler üzerinde tahakküm kurmak isteyenler, bu büyük
devletlerdir. Görünüşte bağımsız, gerçekte iradesi zincirlerle ipotek altına alınmış
olan devletler ise büyük devlet sayılmaz, aksine bunlar ya uydu devlet ya da
tâbi devlet konumundadır. Uydu devlet, üzerinde nüfuz sahibi olan büyük devletin
yörüngesinde hareket eden, dış politikasını o büyük devletin dış politikasına
uyarlayan, kendi iç işlerinde ise görece serbest olan devlet demektir. Tâbi
devlet de hem iç hem de dış işlerinde tamamen bağlı olduğu büyük devlete tâbi
olan, modern köle statüsündeki devlettir. Bir devletin büyük, uydu veya tâbi
devlet olup olmadığını anlamak için dış politikasına, askerî bağımsızlığına,
ekonomik gücüne, coğrafi konumuna, demografik değerine ve stratejik önemine
bakılmalıdır. Örneğin, bugün Rusya büyük devlet sayılır, çünkü; Birleşmiş Milletler
(BM) Güvenlik Konseyi üyesidir, bağımsız bir dış politikası, ekonomisi ve askerî
sanayisi vardır. Ayrıca Kafkaslar ve Orta Asya devletlerinde nüfuzu ve
hegemonyası baskındır, dilini ve kültürünü başka milletlere dayatabilmiştir.
Dolayısıyla Rusya’nın nüfuz ve etkisi bulunan bu Orta Asya devletlerinin büyük
devlet olmaları mümkün değildir.
Günümüzde cari olan devletlerarası düzenin II. Dünya Savaşı’ndan sonra,
savaşın galibi sayılan büyük devletler tarafından kurulduğu malumdur. O vakit
ABD ve Rusya’nın selefi olan SSCB, en büyük süper güçler olarak dünyayı; Doğu
ve Batı bloğu olarak ikiye ayırmıştı. İngiltere ve Fransa, önceki dönemin büyük
devletleri ve sömürgeci güçleriydi. BM, NATO, Varşova Paktı, IMF, Dünya Bankası,
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü, uluslararası hukuk kurumlarını ve
normları, devletlerarası ilişkilerin temel referansları ve dokümanları, hep o
dönemde bu devletler tarafından oluşturulmuştu.
Devletlerarası sisteme entegre edilen ve bugün sayısı 200’e yaklaşan devletler
ise I. Dünya Savaşı öncesi süreçte başlayan; imparatorlukların ulus-devletlere
dönüştürülmesi sürecinde peydah olmuş devletlerdir. Bu süreç, 19. Yüzyıldan 20.
Yüzyılın sonlarına kadar devam etmişti. Daha basit ifadeyle; devletlerarası
sistemin kurucu büyük devletleri, bugün uydu ve tâbi konumunda olan
ulus-devletlerin de mimarlarıydı. Sınırlarını, bayraklarını, yönetim
sistemlerini, askerî ve ekonomik bağımlılıklarını, anayasa ve kanunlarını
belirleyen, her birine bağımsızlık ve kurtuluş hikâyesi yazdıran, tarihlerini
ve idolünü yeniden inşa eden, onlardı.
Dolayısıyla modern sömürgecilik (neo-kolonyalizm), klasik sömürgecilikteki
gibi toprak işgali veya vali ataması yerine, ulus devletlerin ve halkların
kendilerine bağımlılığını garanti altına alan çok daha sofistike mekanizmalarla
işler. Bu mekanizmalar, ulus devletin büyük devletlere olan “göbek bağı”nı
oluşturur ve efendilerine, sadık yöneticiler aracılığıyla devletlerarası düzene
uyum ve entegrasyon, devletlerarası kurumlar, anlaşmalar ve nüfuz ilişkileri
yoluyla siyasi, ekonomik, finansal, askerî ve teknolojik bağımlılık kurulur. Örneğin,
ekonomik esaret, modern tahakkümün en güçlü ve en etkili zincirlerinden biridir.
Bir devleti askerî olarak işgal etmek pahalı ve riskli iken ekonomisini rehin
almak, sessiz ve daha etkilidir. 1970’lerde ABD, Doların altına
endekslenmesinden vazgeçtiğinde, yoğun bir para basımına gitmiş, emisyon
hacmini artırarak harcamaları ve yatırımları artırmış; bu yolla piyasaya yüklü
miktarda para enjekte etmiş; insanlar ve yatırımcılar, ellerinde biriken bu
parayı bankalara aktarmış, bankalar da bunu halka ve devlete kredi olarak
vermiş, bankalar sürekli kar ederken halk ve hükümet, sürekli borçlandırılmıştır.
Bu döngü, sadece Amerika’da değil, serbest ekonomiye geçen tüm ülkelerde de
uygulanmıştı. Öyle ki tüm dünya devletlerinin toplam GSYH’si 100 trilyon dolar
civarındayken borç toplamı, 300 trilyon doları aşmıştı. Bu aslında borcun
değil, borcun faizinin bile ödenmesinin imkânsız olduğu bir balon ortaya
çıkarmıştı. Şu anda bu kronik sistem arızası nedeniyle Türkiye dahil tüm
ülkeler, geri dönülmez bir borç batağına saplanmış durumda ve bunun, enflasyon
üreten para basma seçeneği, halkı bezdiren vergi artırma seçeneği veya
bağımlılığı daha derinleştiren dışarıdan borçlanma seçeneği dışında başka bir
çıkar yolu yok.
Nitekim Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, kâğıt üzerinde
küresel ekonomik istikrarı sağlamak amacıyla kurulmuş gibi görünse de ciddi analizler
bu kurumların, ABD başta olmak üzere büyük devletlerin ekonomik vesayet araçları
olarak işlediğini göstermektedir. Ekonomik kriz yaşayan bir ulus devlete “yardım”
adı altında verilen borçlar, gerçekte bir teslimiyet anlaşması olan Yapısal
Uyum Programları şartlarına bağlıdır. En kârlı varlıkların (limanlar, rafineriler,
telekom) özelleştirilmesi istenir. Bu varlıkları genellikle büyük devletlerin
şirketleri satın alır. Yerli sanayiyi bitirecek şekilde, Batı menşeli mallara
pazarın gümrüksüz açılması istenir. “Bütçe disiplini” adı altında sosyal
yardımların kesilmesi istenir. Bu sürecin nihai sonucu, ulus devletin borcunu
ödemek için sürekli daha fazla borçlanan, kendi ekonomik politikalarını
belirleme yetisini tamamen kaybeden bir “borç kölesi” haline gelmesidir. Örneğin,
Pakistan’ın tarihinde 23 kez IMF’nin kapısını çalması, bu kronik bağımlılığın
yapısal bir kanıtıdır. “Türkiye’de IMF yok!” denilse de uygulanan
ekonomik ve finansal programların, IMF dayatmalarının yerli replikası olduğu
açıktır.
Ekonomik vesayet, sadece finansal değil, aynı zamanda siyasi istikrarı da
doğrudan kontrol eden çift katmanlı bir mekanizma oluşturur. IMF dayatmaları
(özelleştirme ve kemer sıkma politikaları), ulus devletlerde yoksulluğun
artmasına ve toplumsal muhalefetin yükselmesine yol açar. Bu toplumsal istikrarsızlık,
yerel liderin (örneğin, Pakistan’da İmran Han veya Müşerref’in), Washington’ın
çizgisine daha fazla hizmet etmesi için bir kaldıraç olarak kullanılır. Yani
aslında bu, ulus devletlerin bağımlılığını kalıcılaştırmak amacıyla kullanılan kontrollü
bir istikrarsızlık aracıdır. Hatırlayın; Müşerref’in kovulduktan sonra Amerikalı
senatörlere, “bana bir şans daha verin.” diyerek yalvardığı video, büyük
yankı uyandırmıştı.
Pakistan, bir “bağımlı devlet” prototipidir. Varlığı, kuruluşundan bu yana
önce İngiliz, sonra Amerikalı efendilerinin stratejik çıkarlarına
endekslenmiştir. Pakistan’ın kaderi, kendisine biçilen “cephe ülkesi”
(frontline state) rolünü oynadığı sürece istikrarlı, bu rolden sapmaya
çalıştığı anda ise istikrarsız olmuştur. ABD’nin, 2002-2018 arasında Pakistan’a
verdiği 33 milyar dolarlık “yardım”, aslında bir “hizmet alımı”ydı. Bu ödeme,
Pakistan’ın kendi topraklarını ve askerlerini, ABD’nin Afganistan’daki savaşı
için kullandırmasının bedeliydi. Bu “hizmet alımı” rolünü sorgulayan her lider,
efendisinin tepkisiyle karşılaşmıştı. ABD, “terörle savaş” konseptine tam
destek istediğinde para akışı açılırken; Pakistan, (örneğin, İmran Han dönemi
gibi) Rusya’dan petrol almak gibi efendisinin çıkarlarına aykırı bir hamle
yaptığında, para akışı kesilip hükümet krizi tetiklenmiştir. Efendisinin
desteğini çekmesi, ordu içindeki “efendiye sadık” kanadın da desteğiyle liderin
devrilmesine giden süreci başlatmıştır. Bu durum, bu liderlerin koltukta kalış
sürelerinin, yerli ve milli başarılarına değil, efendilerine olan
sadakatlerinin devamlılığına bağlı olduğuna işaret ediyor.
Türkiye, daha büyük ekonomisi, güçlü ordusu ve jeopolitik konumu nedeniyle
Pakistan’dan daha karmaşık bir vakadır. Türkiye, basit bir “uydu” değil,
pazarlık gücü olan bir “stratejik müttefik” konumundadır. Ancak Türkiye’nin “bağımsız
dış politika” denemeleri, her defasında Batı’nın ekonomik ve askerî sistemine
olan “göbek bağı”nın sınırlarına çarpmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
iktidara geldiği ve “altın çağ” adı verilen 2002-2013 dönemi, Batılı finans merkezlerinden
Türkiye’ye trilyonlarca dolarlık “sıcak para” akışıyla mümkün olmuştur. Ancak
bu ilişkinin kırılganlığı, Ağustos 2018’deki Rahip Brunson krizi ile ortaya
çıkmıştır. ABD Başkanı Trump, Türkiye’nin bir iç hukuk meselesine karşı alenen
siyasi bir talepte bulunmuş, tek bir tweet atarak uluslararası finans
kurumlarını sermayeyi çekmeye yönlendirmiştir. Türk Lirası’nın bir gecede
çökmesi, Türkiye’nin ekonomik egemenliğinin ABD’nin sermaye hareketlerine karşı
ne kadar kırılgan ve bağlı olduğunu göstermiştir. Bu olay, ekonomisi ABD
kontrolündeki finansal akışlara bağlı olan bir devletin dış politikasının “bağımsız”
olamayacağının kesin kanıtıdır.
Küresel sistemin efendisi olan ABD’nin para birimi dolar, dünyanın rezerv
parası statüsündedir. Petrol, altın ve uluslararası ticaretin büyük
çoğunluğunun dolar ile yapılması, ABD’ye muazzam ve benzersiz iki güç sağlar.
Bunların ilki; ABD, istediği gibi para basarak kendi borcunu ve enflasyonunu
tüm dünyaya ihraç edebilir. İkincisi ise ulus devletleri sistemden çıkarma
yeteneğidir. Bir ülkeyi SWIFT sisteminden (uluslararası dolar transfer sistemi)
çıkarmak (Rusya’ya uygulanmıştı) o ülkenin modern dünyada nefes borusunu kesmek
ve uluslararası ticaretini felç etmek demektir. Bu tehdit, ulus devletlerin dış
politika hamlelerini daima kısıtlayan görünmez bir zincirdir.
Diğer bir bağımlılık alanı, askerî ve güvenlik sistemine ilişkindir. Ulus devletlerin,
kendilerini tam anlamıyla korumalarına izin verilmez; aksine onlar, efendileri
tarafından “korunurlar.” Bu koruma, aslında bir askerî vesayetten başka bir şey
değildir. Körfez ülkelerinin ABD’ye trilyonlarca doları peşkeş çekmeleri,
Türkiye’nin askerî uçak alımı için ABD’nin kapısında beklemesi, bunun çarpıcı
örneklerinden sadece birkaçıdır.
Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO ittifakı, kâğıt üzerinde “eşitler arası
bir savunma paktı” olarak sunulsa da gerçekte ABD’nin diğer üyeler üzerindeki askerî
vesayet aracından başka bir şey değildir. İttifakın askerî komuta kademesi,
kritik teknolojisi ve stratejisi tamamen ABD’nin kontrolündedir. Bu vesayet,
fiziksel olarak da kendini gösterir: ulus devletler (Türkiye, Almanya, İtalya),
kendi egemenliklerinin fiziksel olarak delindiği askerî üslere (İncirlik,
Ramstein gibi) ev sahipliği yapmak zorundadırlar. ABD bu üsleri, ulus devletin
rızası olmasa bile kendi küresel operasyonları için bir sıçrama tahtası olarak
kullanma hakkını saklı tutar.
NATO’nun işleyiş modeli, ABD liderliğindeki bir ittifak olmanın ötesinde, ulus
devletlerin ödeme yaparak satın aldığı bir “koruma hizmeti” (protection racket)
modeline dönüşmüş durumdadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın, gerekli savunma
harcamalarını yapmayan NATO müttefikleri için kullandığı sözler bunun en net
kanıtıdır. İlk dönemi sırasında Trump, bu müttefikleri korumayacağını, hatta
Rusya’yı onlara saldırması için teşvik edeceğini söylemiştir: “Sizi
korumazdım, hatta size (Rusya’nın) ne isterlerse yapmalarını desteklerim.
Ödemelerinizi yapmak zorundasınız.” Bu açıklama, ittifakın kolektif savunma
ilkesinin, ABD’nin finansal ve siyasi çıkarları karşısında tamamen anlamsızlaştığını
göstermiştir. Ulus devletler, sadece düşmana karşı değil, aynı zamanda ABD’nin iradesine
karşı da güvenliklerini sürekli olarak müzakere etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu
kibirli bakış açısı, ABD’nin bu devletlere bakışını özetlemektedir: Onlar, eşit
müttefikler değil, korunma bedelini askerî ve siyasi sadakatle ödeyen
müşterilerdir.
Türkiye’nin F-35 programında yaşadığı kriz, bu teknolojik şantajın en somut
ve maliyetli kanıtıdır. Türkiye, milyarlarca dolar ödediği ve üretim ortağı
olduğu projeden, ABD’nin istemediği bir hamle (Rusya’dan S-400 hava savunma
sistemi alımı) yaptığı için tek taraflı bir kararla atılmış, düşman devletlere
uygulanan CAATSA yaptırımlarıyla cezalandırılmıştır. Oysa NATO çerçevesine
bağlı olan Türkiye’nin; NATO sistemine entegre edilmesi mümkün olmayan S-400
füzelerini satın alması, ABD’nin Rusya ve Suriye politikasıyla bağlantılı
olarak fiilen izin verdiği bir hamle olmasına rağmen, bu alım Türkiye’ye
milyarlarca dolara mal olmuş ve nihayetinde hangarda çürümeye terk edilmiş;
buna rağmen ABD’nin Türkiye’yi programdan çıkarıp yaptırım uygulaması, bu
bağımlılık ilişkisinin ne denli tehlikeli ve maliyetli olduğunu göstermiştir.
Türkiye gibi “stratejik” konuma sahip ulus devletlerin sözde pazarlık gücü,
yüzeysel olarak bağımsızlık göstergesi gibi algılanabilir. New York Times’ın
yaptığı bir analizde; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok taraflı ve faydacı dış
politikasının Türkiye’yi küresel krizlerin yönetiminde aranan bir muhatap ve “vazgeçilmez
bir aktör” hâline getirdiği belirtilmiştir. Ancak bu sözde “vazgeçilmezlik”
statüsü, gerçek bağımsızlıktan ziyade, ABD’nin bölge ülkelerine birbirinden
farklı ve çelişkili görünen roller vererek karmaşık bölgesel çıkarlarını
yönetme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Gazete, Batı’nın Türkiye ile
ilişkilerini koparmamasının temel sebeplerinden birinin, Ankara’nın Gazze gibi
hassas konularda dahi hem Filistin halkının haklarını savunan hem de Batı
başkentleriyle diplomatik kanalları açık tutan bir çizgiyi sürdürmesi olduğunu
belirtmiştir. Bu durum, ulus devletin dış politikasını kendi ulusal çıkarına
göre değil, devletlerarası sistem için gerekli olan dengeleyici rolü oynamak
suretiyle kendi bağımlılığını yönetmesi anlamına gelir. ABD, güdümündeki ulus devleti
daha etkin kullanmak istediği için ona daha esnek bir tahakküm uygular, ancak
kırmızıçizgiler aşıldığında ceza mekanizmaları hızla devreye girer.
Tahakküm, sadece ekonomik ve askerî yollarla değil, aynı zamanda diplomatik
ve siyasi araçlarla da sağlanıyor. BM Güvenlik Konseyi, devletlerarası sistemde
“bağımsızlık yalanının” zirvesini temsil ediyor. BM’de 193 devletin eşit olduğu
iddia edilse de 5 büyük devlet (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) veto hakkına
sahip ve bu devletler ulus devletlerin kaderini belirlerken, kendilerinin veya Yahudi
varlığı gibi müttefiklerinin aleyhine çıkacak her türlü kararı tek bir oyla yok
edebilmektedir. Bu durum, ulus devletlerin hiçbir iradesinin olmadığının en
açık kanıtlarından biridir.
“Efendi-Köle” ilişkisinin en net ve en acımasız biçimde görüldüğü coğrafya,
hiç kuşkusuz, I. Dünya Savaşı’nın enkazından doğan yapay İslâm coğrafyasıdır.
Bu bölgedeki devletlerin köleleştirilmesinin ana nedeni, kuruluş DNA’larının
bizzat efendileri tarafından “bağımlı” olarak kodlanmış olmasıdır. Bölgedeki “devlet”
denilen yapıların çoğu, bir halk iradesinin veya ulusal kurtuluş mücadelesinin
doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Bunlar, iki “Efendi” (İngiltere ve
Fransa) arasında 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’nın bir sonucudur.
Osmanlı Devleti’nin enkazı paylaşılırken, sınırlar etnik, kültürel veya coğrafi
gerçekliklere bakılmaksızın, tamamen sömürgeci devletlerin çıkar bölgelerine
(petrol sahaları, ticaret yolları, stratejik limanlar) göre çizilmiştir. Irak,
Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi devletler, daha doğmadan “bağımlı” olarak
tasarlanmıştır. Bu yapay sınırlar, içeride kalıcı etnik ve mezhepsel
istikrarsızlığı garanti altına almıştır. Bu iç zafiyet, devletlerin hayatta
kalabilmek için sürekli olarak dışarıdan bir efendiye (hamiye) ihtiyaç
duymasını sağlamıştır.
Bu yapay devletlerin başına, Efendiler tarafından seçilen ve onlara
sadakatle hizmet edecek “yerel valiler” veya komprador elitler atanmıştır. Bu
liderlerin, geçmişte de, günümüzde de tek bir görevi vardı: Halkın iradesini
değil, sömürgeci efendilerinin küresel çıkarlarını korumak. “Atanmış valilik”
sisteminin ilk örnekleri, İngiliz ajanı T. E. Lawrence’ın yönlendirmesiyle Irak
ve Ürdün’ün başına “kral” olarak atanan Hâşimî ailesidir. Soğuk Savaş ve
sonrası dönemde, bu kralların yerini, dışarıdan “milliyetçi” gibi görünen ancak
sömürgeci efendilerine aynı derecede sadık olan generaller veya parti liderleri
almıştır. Mısır, bu değişimin klasik bir örneğidir; Cemal Abdunnasır, Enver
Sedat ve Hüsnü Mübarek, on yıllar boyunca Mısır’ın kaynaklarını Batı’ya açan,
Yahudi varlığının güvenliğini sağlayan ve karşılığında ABD’den milyarlarca
dolarlık askerî yardım alan modern “sömürge valisi” prototipleriydi. Bunların
koltuklarındaki meşruiyeti Mısır halkından değil, doğrudan Washington’dan geliyordu.
Körfez monarşileri (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Umman),
Efendi-Köle ilişkisinin en sofistike ve ekonomik temelli modelini temsil eder.
Buradaki anlaşma son derece basittir: Körfez monarşileri, sömürgeci
efendilerinin küresel finans ve enerji sisteminin (petro-dolar) istikrarını
koruyacak, karşılığında hanedanlıklarını kendi halklarına karşı ayakta
tutacaklardır. Bu devletlerin orduları, ülkelerini ve halklarını korumaktan
ziyade, hanedanı halka karşı korumak ve efendilerinden silah alarak ona
milyarlarca dolar transfer etmek için vardır.
Başta Türkiye olmak üzere ulus devlet liderlerinin, kendi halklarına karşı
sık sık “bağımsızlık” ve “milliyetçilik” retoriği kullanırken, gerçek
meşruiyetlerini Batı başkentlerinden sağlaması, bu ilişkinin en önemli
özelliğidir. Bu ikiyüzlülük, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi
Tom Barrack’ın, Trump’ın Erdoğan’a meşruiyet verdiğine ilişkin açıklamalarıyla
ifşa olmuştu. Bu açıklama, liderlerin koltukta kalmasının halk desteğinden
ziyade, ABD’nin onları “güvenilir partner” olarak görmesine bağlı olduğunu,
seçimlerden önce onayın Washington’dan alındığını göstermişti. Hal böyle
olunca, ulus devlet liderlerinin önceliğinin halklarının refahı veya iradesi
değil, sömürgeci efendilerine hizmet olduğu basiret sahipleri için açıktır. Tom
Barrack’ın bir başka demeci, bu oyunun kurallarını özetliyor: “Arap liderler
bizimle özel görüşmelerinde farklı, halklarına açık konuşmalarında farklı
konuşurlar. Bu oyunun kuralıdır. Onlar bizim istikrarımızı, biz onların tahtını
garanti ederiz.” ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, Eylül 2025’teki BM
toplantıları sırasında, bu ulus devlet liderlerinin bağımsızlık iddialarına
rağmen, sistemin işleyişini gözler önüne seren çarpıcı bir yanıt vermiştir: “Bu
insanlar istediklerini söyleyebilir, bölgesel güç olduklarını iddia
edebilirler. Ama günün sonunda ekonomileri için paraya, orduları için
teknolojiye ihtiyaç duyduklarında nereye geleceklerini biliyorlar. Liderler,
Başkanımızla beş dakikalık bir görüşme için adeta yalvarıyorlar.” Bu
hiyerarşik düzen, artık ABD tarafından gizlenme gereği bile duyulmadan açıkça
ifade edilmektedir ki “diplomatik nezaket” maskesine artık ihtiyaç kalmamıştır.
Trump, Barrack ve Rubio’nun pervasız açıklamaları, devletlerarası sömürgecilik sistemine
entegrasyonunun geri dönülmez bir noktaya ulaştığını kanıtlamaktadır.
Gazze’de 2023 yılından beri devam eden ve on binlerce Müslümanın hayatına
mal olan soykırım süreci de bu Efendi-Köle sisteminin ahlaki iflasını ve
özellikle bölge rejimlerinin bağımlılık derecesini tüm çıplaklığıyla gözler
önüne sermiştir. Halkı Müslüman ülkelerin liderleri, sokaklarında milyonların
öfkeyle yürüdüğü bir dönemde bile, bu soykırım karşısında etkili bir adım atmak
bir yana, birçoğu perde arkasında Yahudi varlığı ve efendileri ABD ile güvenlik
ve istihbarat iş birliğini sürdürmüştür. Bu durum, basit bir ahlaki zafiyetten
öte, yapısal bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu rejimlerin varlığı ve
güvenliği, kendi halklarının iradesine değil, onları iktidarda tutan ABD’nin
desteğine bağlıdır. Bu yapısal ikiyüzlülük, en son Eylül ayında toplanan BM
Genel Kurulu’nda bir kez daha kendini göstermiştir. Birçok halkı Müslüman ülke
lideri, BM kürsüsünden Filistin halkının acılarını dile getiren, Yahudi varlığını
kınayan ve uluslararası toplumu göreve çağıran tumturaklı konuşmalar
yapmışlardır. Ancak aynı liderler, kulislerde Amerikalı yetkililerle bir araya
gelerek yeni ticaret anlaşmalarını, ekonomik “yardım” paketlerini ve güvenlik iş
birliklerini görüşmüşler, masa başında Gazze planlarını tasdik etmişlerdir. Konuşmalar
sona erdiğinde, Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması veya soykırım
faillerinin yargılanması için tek bir somut, ortak ve bağlayıcı karar
alınamamıştır. Bu olay, ulus devletlerin sömürgeci efendilerinin izin verdiği
sınırlar içinde “konuşma özgürlüğü”ne sahip olduğunu, ancak “eylem özgürlüğü”ne
sahip olmadığını kanıtlayan acı bir derstir.
Uluslararası ilişkiler, Polyannacı bir “uluslararası toplum” veya “eşit
egemenlik” masalı değildir. Sistem, gücün kanunlarının yazdığı, acımasız bir
hiyerarşidir. Bu analizler neticesinde, bağımsız olarak görünen birçok devletin
aslında sömürgeci efendilerine nasıl göbekten bağlı olduğunu ve “milli irade”
söyleminin çoğunlukla bu bağımlılığı gizleyen bir maske olduğunu görmeliyiz.
Bağımsızlık, BM’de bir koltuğa sahip olmakla, renkli bir bayrağa veya milli
marşa sahip olmakla elde edilen hukuki bir statü değildir. Gerçek bağımsızlık;
kendi parasını kontrol edebilen, kendi teknolojisini üretebilen, kendi enerjisine
sahip olan, kendi kendine yetebilen, kendi ümmetine hesap veren ve dış
politikasını başka bir başkentin çıkarlarına göre değil, kendi ümmetinin
çıkarlarına göre belirleyebilen, sömürgeci Batılı devletlerin coğrafyamızdaki
sömürülerine son verebilen, ileri karakolları Yahudi varlığını haritadan
silebilen bir sarsılmaz iradeye sahip olmaktır ki böylesi bir devletin yegane
adayı; Allah’ın vaadi, Rasulü’nün müjdesi ve yakın siyasi geleceğin yükselen
yıldızı olan Râşidî Hilâfet Devleti’dir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış