DEVLETLER ARASI İLİŞKİLERDE KÜRESEL SİSTEM GERÇEĞİ: EFENDİ-KÖLE İLİŞKİSİ

Yusuf Yavuzkan

Günümüzde devletlerarası sistemde yaklaşık 200 devlet bulunuyor. Hepsinin ayrı birer bağımsızlık hikâyesi, sınırları belirlenmiş “vatan” toprağı, çeşitli sembol ve renklerle bezenmiş bayrağı, gurur ve saygıyla dinlenen milli marşı, “bağımsız” hükümet sistemi, “serbest” ekonomisi, “özgün” iradesi, demokratik veya monarşik iktidarı, ülkeyi savunan “güçlü” ordusu, kendi çıkar ve menfaatleri temelinde bir iç ve dış politikası olduğu söyleniyor. Peki bu bir hakikat mi, yoksa 1648 Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası hukukun temel taşı kabul edilen bu “‘eşit egemenlik’ fikri”, modern dünyanın en büyük ve en tehlikeli illüzyonlarından biri mi?

Devletlerarası duruma, güçler dengesine, devletlerarası ilişkilerin dinamiklerine ve devletlerarası sistemin doğasına bakıldığında, kâğıt üstünde çizilen ve halkların kendilerine ait bir devlet olduğunu sanmalarına neden olan bu pembe tablonun, sahadaki acımasız güç ilişkilerini, yani neo-kolonyalizmi perdelemek için kullanılan parlak bir paravandan ibaret olduğu görülür. Gerçekte, küresel devletlerarası düzen, karşılıklı saygı ve ortak çıkarlara dayalı bir eşitler düzeni değil, aksine güç, nüfuz ve hegemonyanın yegâne belirleyici olduğu katı bir hiyerarşidir.

Bu piramidin en tepesinde, süper güç olarak tanımlanan, rakip devletlerden görece üstün ve hegemonik nüfuz alanı daha geniş olan birinci devlet bulunur. Ardından iç ve dış işlerinde bağımsız davranabilen, kendi çıkar ve menfaatlerini savunabilen, dış dünyada kendi nüfuz alanlarını oluşturabilen diğer büyük devletler yer alır. Bunlar bir nevi besin zinciri piramidinin üst katmanlarını teşkil eden yırtıcıları temsil eder. Siyasi, askerî, ekonomik ve hukuki açıdan baskın ve nüfuzlu olan, devletlerarası sistemin kurallarını koyan, diğer devletler üzerinde tahakküm kurmak isteyenler, bu büyük devletlerdir. Görünüşte bağımsız, gerçekte iradesi zincirlerle ipotek altına alınmış olan devletler ise büyük devlet sayılmaz, aksine bunlar ya uydu devlet ya da tâbi devlet konumundadır. Uydu devlet, üzerinde nüfuz sahibi olan büyük devletin yörüngesinde hareket eden, dış politikasını o büyük devletin dış politikasına uyarlayan, kendi iç işlerinde ise görece serbest olan devlet demektir. Tâbi devlet de hem iç hem de dış işlerinde tamamen bağlı olduğu büyük devlete tâbi olan, modern köle statüsündeki devlettir. Bir devletin büyük, uydu veya tâbi devlet olup olmadığını anlamak için dış politikasına, askerî bağımsızlığına, ekonomik gücüne, coğrafi konumuna, demografik değerine ve stratejik önemine bakılmalıdır. Örneğin, bugün Rusya büyük devlet sayılır, çünkü; Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi üyesidir, bağımsız bir dış politikası, ekonomisi ve askerî sanayisi vardır. Ayrıca Kafkaslar ve Orta Asya devletlerinde nüfuzu ve hegemonyası baskındır, dilini ve kültürünü başka milletlere dayatabilmiştir. Dolayısıyla Rusya’nın nüfuz ve etkisi bulunan bu Orta Asya devletlerinin büyük devlet olmaları mümkün değildir.

Günümüzde cari olan devletlerarası düzenin II. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşın galibi sayılan büyük devletler tarafından kurulduğu malumdur. O vakit ABD ve Rusya’nın selefi olan SSCB, en büyük süper güçler olarak dünyayı; Doğu ve Batı bloğu olarak ikiye ayırmıştı. İngiltere ve Fransa, önceki dönemin büyük devletleri ve sömürgeci güçleriydi. BM, NATO, Varşova Paktı, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü, uluslararası hukuk kurumlarını ve normları, devletlerarası ilişkilerin temel referansları ve dokümanları, hep o dönemde bu devletler tarafından oluşturulmuştu.

Devletlerarası sisteme entegre edilen ve bugün sayısı 200’e yaklaşan devletler ise I. Dünya Savaşı öncesi süreçte başlayan; imparatorlukların ulus-devletlere dönüştürülmesi sürecinde peydah olmuş devletlerdir. Bu süreç, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyılın sonlarına kadar devam etmişti. Daha basit ifadeyle; devletlerarası sistemin kurucu büyük devletleri, bugün uydu ve tâbi konumunda olan ulus-devletlerin de mimarlarıydı. Sınırlarını, bayraklarını, yönetim sistemlerini, askerî ve ekonomik bağımlılıklarını, anayasa ve kanunlarını belirleyen, her birine bağımsızlık ve kurtuluş hikâyesi yazdıran, tarihlerini ve idolünü yeniden inşa eden, onlardı.

Dolayısıyla modern sömürgecilik (neo-kolonyalizm), klasik sömürgecilikteki gibi toprak işgali veya vali ataması yerine, ulus devletlerin ve halkların kendilerine bağımlılığını garanti altına alan çok daha sofistike mekanizmalarla işler. Bu mekanizmalar, ulus devletin büyük devletlere olan “göbek bağı”nı oluşturur ve efendilerine, sadık yöneticiler aracılığıyla devletlerarası düzene uyum ve entegrasyon, devletlerarası kurumlar, anlaşmalar ve nüfuz ilişkileri yoluyla siyasi, ekonomik, finansal, askerî ve teknolojik bağımlılık kurulur. Örneğin, ekonomik esaret, modern tahakkümün en güçlü ve en etkili zincirlerinden biridir. Bir devleti askerî olarak işgal etmek pahalı ve riskli iken ekonomisini rehin almak, sessiz ve daha etkilidir. 1970’lerde ABD, Doların altına endekslenmesinden vazgeçtiğinde, yoğun bir para basımına gitmiş, emisyon hacmini artırarak harcamaları ve yatırımları artırmış; bu yolla piyasaya yüklü miktarda para enjekte etmiş; insanlar ve yatırımcılar, ellerinde biriken bu parayı bankalara aktarmış, bankalar da bunu halka ve devlete kredi olarak vermiş, bankalar sürekli kar ederken halk ve hükümet, sürekli borçlandırılmıştır. Bu döngü, sadece Amerika’da değil, serbest ekonomiye geçen tüm ülkelerde de uygulanmıştı. Öyle ki tüm dünya devletlerinin toplam GSYH’si 100 trilyon dolar civarındayken borç toplamı, 300 trilyon doları aşmıştı. Bu aslında borcun değil, borcun faizinin bile ödenmesinin imkânsız olduğu bir balon ortaya çıkarmıştı. Şu anda bu kronik sistem arızası nedeniyle Türkiye dahil tüm ülkeler, geri dönülmez bir borç batağına saplanmış durumda ve bunun, enflasyon üreten para basma seçeneği, halkı bezdiren vergi artırma seçeneği veya bağımlılığı daha derinleştiren dışarıdan borçlanma seçeneği dışında başka bir çıkar yolu yok.

Nitekim Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, kâğıt üzerinde küresel ekonomik istikrarı sağlamak amacıyla kurulmuş gibi görünse de ciddi analizler bu kurumların, ABD başta olmak üzere büyük devletlerin ekonomik vesayet araçları olarak işlediğini göstermektedir. Ekonomik kriz yaşayan bir ulus devlete “yardım” adı altında verilen borçlar, gerçekte bir teslimiyet anlaşması olan Yapısal Uyum Programları şartlarına bağlıdır. En kârlı varlıkların (limanlar, rafineriler, telekom) özelleştirilmesi istenir. Bu varlıkları genellikle büyük devletlerin şirketleri satın alır. Yerli sanayiyi bitirecek şekilde, Batı menşeli mallara pazarın gümrüksüz açılması istenir. “Bütçe disiplini” adı altında sosyal yardımların kesilmesi istenir. Bu sürecin nihai sonucu, ulus devletin borcunu ödemek için sürekli daha fazla borçlanan, kendi ekonomik politikalarını belirleme yetisini tamamen kaybeden bir “borç kölesi” haline gelmesidir. Örneğin, Pakistan’ın tarihinde 23 kez IMF’nin kapısını çalması, bu kronik bağımlılığın yapısal bir kanıtıdır. “Türkiye’de IMF yok!” denilse de uygulanan ekonomik ve finansal programların, IMF dayatmalarının yerli replikası olduğu açıktır.

Ekonomik vesayet, sadece finansal değil, aynı zamanda siyasi istikrarı da doğrudan kontrol eden çift katmanlı bir mekanizma oluşturur. IMF dayatmaları (özelleştirme ve kemer sıkma politikaları), ulus devletlerde yoksulluğun artmasına ve toplumsal muhalefetin yükselmesine yol açar. Bu toplumsal istikrarsızlık, yerel liderin (örneğin, Pakistan’da İmran Han veya Müşerref’in), Washington’ın çizgisine daha fazla hizmet etmesi için bir kaldıraç olarak kullanılır. Yani aslında bu, ulus devletlerin bağımlılığını kalıcılaştırmak amacıyla kullanılan kontrollü bir istikrarsızlık aracıdır. Hatırlayın; Müşerref’in kovulduktan sonra Amerikalı senatörlere, “bana bir şans daha verin.” diyerek yalvardığı video, büyük yankı uyandırmıştı.

Pakistan, bir “bağımlı devlet” prototipidir. Varlığı, kuruluşundan bu yana önce İngiliz, sonra Amerikalı efendilerinin stratejik çıkarlarına endekslenmiştir. Pakistan’ın kaderi, kendisine biçilen “cephe ülkesi” (frontline state) rolünü oynadığı sürece istikrarlı, bu rolden sapmaya çalıştığı anda ise istikrarsız olmuştur. ABD’nin, 2002-2018 arasında Pakistan’a verdiği 33 milyar dolarlık “yardım”, aslında bir “hizmet alımı”ydı. Bu ödeme, Pakistan’ın kendi topraklarını ve askerlerini, ABD’nin Afganistan’daki savaşı için kullandırmasının bedeliydi. Bu “hizmet alımı” rolünü sorgulayan her lider, efendisinin tepkisiyle karşılaşmıştı. ABD, “terörle savaş” konseptine tam destek istediğinde para akışı açılırken; Pakistan, (örneğin, İmran Han dönemi gibi) Rusya’dan petrol almak gibi efendisinin çıkarlarına aykırı bir hamle yaptığında, para akışı kesilip hükümet krizi tetiklenmiştir. Efendisinin desteğini çekmesi, ordu içindeki “efendiye sadık” kanadın da desteğiyle liderin devrilmesine giden süreci başlatmıştır. Bu durum, bu liderlerin koltukta kalış sürelerinin, yerli ve milli başarılarına değil, efendilerine olan sadakatlerinin devamlılığına bağlı olduğuna işaret ediyor.

Türkiye, daha büyük ekonomisi, güçlü ordusu ve jeopolitik konumu nedeniyle Pakistan’dan daha karmaşık bir vakadır. Türkiye, basit bir “uydu” değil, pazarlık gücü olan bir “stratejik müttefik” konumundadır. Ancak Türkiye’nin “bağımsız dış politika” denemeleri, her defasında Batı’nın ekonomik ve askerî sistemine olan “göbek bağı”nın sınırlarına çarpmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidara geldiği ve “altın çağ” adı verilen 2002-2013 dönemi, Batılı finans merkezlerinden Türkiye’ye trilyonlarca dolarlık “sıcak para” akışıyla mümkün olmuştur. Ancak bu ilişkinin kırılganlığı, Ağustos 2018’deki Rahip Brunson krizi ile ortaya çıkmıştır. ABD Başkanı Trump, Türkiye’nin bir iç hukuk meselesine karşı alenen siyasi bir talepte bulunmuş, tek bir tweet atarak uluslararası finans kurumlarını sermayeyi çekmeye yönlendirmiştir. Türk Lirası’nın bir gecede çökmesi, Türkiye’nin ekonomik egemenliğinin ABD’nin sermaye hareketlerine karşı ne kadar kırılgan ve bağlı olduğunu göstermiştir. Bu olay, ekonomisi ABD kontrolündeki finansal akışlara bağlı olan bir devletin dış politikasının “bağımsız” olamayacağının kesin kanıtıdır.

Küresel sistemin efendisi olan ABD’nin para birimi dolar, dünyanın rezerv parası statüsündedir. Petrol, altın ve uluslararası ticaretin büyük çoğunluğunun dolar ile yapılması, ABD’ye muazzam ve benzersiz iki güç sağlar. Bunların ilki; ABD, istediği gibi para basarak kendi borcunu ve enflasyonunu tüm dünyaya ihraç edebilir. İkincisi ise ulus devletleri sistemden çıkarma yeteneğidir. Bir ülkeyi SWIFT sisteminden (uluslararası dolar transfer sistemi) çıkarmak (Rusya’ya uygulanmıştı) o ülkenin modern dünyada nefes borusunu kesmek ve uluslararası ticaretini felç etmek demektir. Bu tehdit, ulus devletlerin dış politika hamlelerini daima kısıtlayan görünmez bir zincirdir.

Diğer bir bağımlılık alanı, askerî ve güvenlik sistemine ilişkindir. Ulus devletlerin, kendilerini tam anlamıyla korumalarına izin verilmez; aksine onlar, efendileri tarafından “korunurlar.” Bu koruma, aslında bir askerî vesayetten başka bir şey değildir. Körfez ülkelerinin ABD’ye trilyonlarca doları peşkeş çekmeleri, Türkiye’nin askerî uçak alımı için ABD’nin kapısında beklemesi, bunun çarpıcı örneklerinden sadece birkaçıdır.

Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO ittifakı, kâğıt üzerinde “eşitler arası bir savunma paktı” olarak sunulsa da gerçekte ABD’nin diğer üyeler üzerindeki askerî vesayet aracından başka bir şey değildir. İttifakın askerî komuta kademesi, kritik teknolojisi ve stratejisi tamamen ABD’nin kontrolündedir. Bu vesayet, fiziksel olarak da kendini gösterir: ulus devletler (Türkiye, Almanya, İtalya), kendi egemenliklerinin fiziksel olarak delindiği askerî üslere (İncirlik, Ramstein gibi) ev sahipliği yapmak zorundadırlar. ABD bu üsleri, ulus devletin rızası olmasa bile kendi küresel operasyonları için bir sıçrama tahtası olarak kullanma hakkını saklı tutar.

NATO’nun işleyiş modeli, ABD liderliğindeki bir ittifak olmanın ötesinde, ulus devletlerin ödeme yaparak satın aldığı bir “koruma hizmeti” (protection racket) modeline dönüşmüş durumdadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın, gerekli savunma harcamalarını yapmayan NATO müttefikleri için kullandığı sözler bunun en net kanıtıdır. İlk dönemi sırasında Trump, bu müttefikleri korumayacağını, hatta Rusya’yı onlara saldırması için teşvik edeceğini söylemiştir: “Sizi korumazdım, hatta size (Rusya’nın) ne isterlerse yapmalarını desteklerim. Ödemelerinizi yapmak zorundasınız.” Bu açıklama, ittifakın kolektif savunma ilkesinin, ABD’nin finansal ve siyasi çıkarları karşısında tamamen anlamsızlaştığını göstermiştir. Ulus devletler, sadece düşmana karşı değil, aynı zamanda ABD’nin iradesine karşı da güvenliklerini sürekli olarak müzakere etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu kibirli bakış açısı, ABD’nin bu devletlere bakışını özetlemektedir: Onlar, eşit müttefikler değil, korunma bedelini askerî ve siyasi sadakatle ödeyen müşterilerdir.

Türkiye’nin F-35 programında yaşadığı kriz, bu teknolojik şantajın en somut ve maliyetli kanıtıdır. Türkiye, milyarlarca dolar ödediği ve üretim ortağı olduğu projeden, ABD’nin istemediği bir hamle (Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alımı) yaptığı için tek taraflı bir kararla atılmış, düşman devletlere uygulanan CAATSA yaptırımlarıyla cezalandırılmıştır. Oysa NATO çerçevesine bağlı olan Türkiye’nin; NATO sistemine entegre edilmesi mümkün olmayan S-400 füzelerini satın alması, ABD’nin Rusya ve Suriye politikasıyla bağlantılı olarak fiilen izin verdiği bir hamle olmasına rağmen, bu alım Türkiye’ye milyarlarca dolara mal olmuş ve nihayetinde hangarda çürümeye terk edilmiş; buna rağmen ABD’nin Türkiye’yi programdan çıkarıp yaptırım uygulaması, bu bağımlılık ilişkisinin ne denli tehlikeli ve maliyetli olduğunu göstermiştir.

Türkiye gibi “stratejik” konuma sahip ulus devletlerin sözde pazarlık gücü, yüzeysel olarak bağımsızlık göstergesi gibi algılanabilir. New York Times’ın yaptığı bir analizde; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok taraflı ve faydacı dış politikasının Türkiye’yi küresel krizlerin yönetiminde aranan bir muhatap ve “vazgeçilmez bir aktör” hâline getirdiği belirtilmiştir. Ancak bu sözde “vazgeçilmezlik” statüsü, gerçek bağımsızlıktan ziyade, ABD’nin bölge ülkelerine birbirinden farklı ve çelişkili görünen roller vererek karmaşık bölgesel çıkarlarını yönetme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Gazete, Batı’nın Türkiye ile ilişkilerini koparmamasının temel sebeplerinden birinin, Ankara’nın Gazze gibi hassas konularda dahi hem Filistin halkının haklarını savunan hem de Batı başkentleriyle diplomatik kanalları açık tutan bir çizgiyi sürdürmesi olduğunu belirtmiştir. Bu durum, ulus devletin dış politikasını kendi ulusal çıkarına göre değil, devletlerarası sistem için gerekli olan dengeleyici rolü oynamak suretiyle kendi bağımlılığını yönetmesi anlamına gelir. ABD, güdümündeki ulus devleti daha etkin kullanmak istediği için ona daha esnek bir tahakküm uygular, ancak kırmızıçizgiler aşıldığında ceza mekanizmaları hızla devreye girer.

Tahakküm, sadece ekonomik ve askerî yollarla değil, aynı zamanda diplomatik ve siyasi araçlarla da sağlanıyor. BM Güvenlik Konseyi, devletlerarası sistemde “bağımsızlık yalanının” zirvesini temsil ediyor. BM’de 193 devletin eşit olduğu iddia edilse de 5 büyük devlet (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) veto hakkına sahip ve bu devletler ulus devletlerin kaderini belirlerken, kendilerinin veya Yahudi varlığı gibi müttefiklerinin aleyhine çıkacak her türlü kararı tek bir oyla yok edebilmektedir. Bu durum, ulus devletlerin hiçbir iradesinin olmadığının en açık kanıtlarından biridir.

“Efendi-Köle” ilişkisinin en net ve en acımasız biçimde görüldüğü coğrafya, hiç kuşkusuz, I. Dünya Savaşı’nın enkazından doğan yapay İslâm coğrafyasıdır. Bu bölgedeki devletlerin köleleştirilmesinin ana nedeni, kuruluş DNA’larının bizzat efendileri tarafından “bağımlı” olarak kodlanmış olmasıdır. Bölgedeki “devlet” denilen yapıların çoğu, bir halk iradesinin veya ulusal kurtuluş mücadelesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Bunlar, iki “Efendi” (İngiltere ve Fransa) arasında 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’nın bir sonucudur. Osmanlı Devleti’nin enkazı paylaşılırken, sınırlar etnik, kültürel veya coğrafi gerçekliklere bakılmaksızın, tamamen sömürgeci devletlerin çıkar bölgelerine (petrol sahaları, ticaret yolları, stratejik limanlar) göre çizilmiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi devletler, daha doğmadan “bağımlı” olarak tasarlanmıştır. Bu yapay sınırlar, içeride kalıcı etnik ve mezhepsel istikrarsızlığı garanti altına almıştır. Bu iç zafiyet, devletlerin hayatta kalabilmek için sürekli olarak dışarıdan bir efendiye (hamiye) ihtiyaç duymasını sağlamıştır.

Bu yapay devletlerin başına, Efendiler tarafından seçilen ve onlara sadakatle hizmet edecek “yerel valiler” veya komprador elitler atanmıştır. Bu liderlerin, geçmişte de, günümüzde de tek bir görevi vardı: Halkın iradesini değil, sömürgeci efendilerinin küresel çıkarlarını korumak. “Atanmış valilik” sisteminin ilk örnekleri, İngiliz ajanı T. E. Lawrence’ın yönlendirmesiyle Irak ve Ürdün’ün başına “kral” olarak atanan Hâşimî ailesidir. Soğuk Savaş ve sonrası dönemde, bu kralların yerini, dışarıdan “milliyetçi” gibi görünen ancak sömürgeci efendilerine aynı derecede sadık olan generaller veya parti liderleri almıştır. Mısır, bu değişimin klasik bir örneğidir; Cemal Abdunnasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek, on yıllar boyunca Mısır’ın kaynaklarını Batı’ya açan, Yahudi varlığının güvenliğini sağlayan ve karşılığında ABD’den milyarlarca dolarlık askerî yardım alan modern “sömürge valisi” prototipleriydi. Bunların koltuklarındaki meşruiyeti Mısır halkından değil, doğrudan Washington’dan geliyordu.

Körfez monarşileri (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Umman), Efendi-Köle ilişkisinin en sofistike ve ekonomik temelli modelini temsil eder. Buradaki anlaşma son derece basittir: Körfez monarşileri, sömürgeci efendilerinin küresel finans ve enerji sisteminin (petro-dolar) istikrarını koruyacak, karşılığında hanedanlıklarını kendi halklarına karşı ayakta tutacaklardır. Bu devletlerin orduları, ülkelerini ve halklarını korumaktan ziyade, hanedanı halka karşı korumak ve efendilerinden silah alarak ona milyarlarca dolar transfer etmek için vardır.

Başta Türkiye olmak üzere ulus devlet liderlerinin, kendi halklarına karşı sık sık “bağımsızlık” ve “milliyetçilik” retoriği kullanırken, gerçek meşruiyetlerini Batı başkentlerinden sağlaması, bu ilişkinin en önemli özelliğidir. Bu ikiyüzlülük, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Trump’ın Erdoğan’a meşruiyet verdiğine ilişkin açıklamalarıyla ifşa olmuştu. Bu açıklama, liderlerin koltukta kalmasının halk desteğinden ziyade, ABD’nin onları “güvenilir partner” olarak görmesine bağlı olduğunu, seçimlerden önce onayın Washington’dan alındığını göstermişti. Hal böyle olunca, ulus devlet liderlerinin önceliğinin halklarının refahı veya iradesi değil, sömürgeci efendilerine hizmet olduğu basiret sahipleri için açıktır. Tom Barrack’ın bir başka demeci, bu oyunun kurallarını özetliyor: “Arap liderler bizimle özel görüşmelerinde farklı, halklarına açık konuşmalarında farklı konuşurlar. Bu oyunun kuralıdır. Onlar bizim istikrarımızı, biz onların tahtını garanti ederiz.” ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, Eylül 2025’teki BM toplantıları sırasında, bu ulus devlet liderlerinin bağımsızlık iddialarına rağmen, sistemin işleyişini gözler önüne seren çarpıcı bir yanıt vermiştir: “Bu insanlar istediklerini söyleyebilir, bölgesel güç olduklarını iddia edebilirler. Ama günün sonunda ekonomileri için paraya, orduları için teknolojiye ihtiyaç duyduklarında nereye geleceklerini biliyorlar. Liderler, Başkanımızla beş dakikalık bir görüşme için adeta yalvarıyorlar.” Bu hiyerarşik düzen, artık ABD tarafından gizlenme gereği bile duyulmadan açıkça ifade edilmektedir ki “diplomatik nezaket” maskesine artık ihtiyaç kalmamıştır. Trump, Barrack ve Rubio’nun pervasız açıklamaları, devletlerarası sömürgecilik sistemine entegrasyonunun geri dönülmez bir noktaya ulaştığını kanıtlamaktadır.

Gazze’de 2023 yılından beri devam eden ve on binlerce Müslümanın hayatına mal olan soykırım süreci de bu Efendi-Köle sisteminin ahlaki iflasını ve özellikle bölge rejimlerinin bağımlılık derecesini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Halkı Müslüman ülkelerin liderleri, sokaklarında milyonların öfkeyle yürüdüğü bir dönemde bile, bu soykırım karşısında etkili bir adım atmak bir yana, birçoğu perde arkasında Yahudi varlığı ve efendileri ABD ile güvenlik ve istihbarat iş birliğini sürdürmüştür. Bu durum, basit bir ahlaki zafiyetten öte, yapısal bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu rejimlerin varlığı ve güvenliği, kendi halklarının iradesine değil, onları iktidarda tutan ABD’nin desteğine bağlıdır. Bu yapısal ikiyüzlülük, en son Eylül ayında toplanan BM Genel Kurulu’nda bir kez daha kendini göstermiştir. Birçok halkı Müslüman ülke lideri, BM kürsüsünden Filistin halkının acılarını dile getiren, Yahudi varlığını kınayan ve uluslararası toplumu göreve çağıran tumturaklı konuşmalar yapmışlardır. Ancak aynı liderler, kulislerde Amerikalı yetkililerle bir araya gelerek yeni ticaret anlaşmalarını, ekonomik “yardım” paketlerini ve güvenlik iş birliklerini görüşmüşler, masa başında Gazze planlarını tasdik etmişlerdir. Konuşmalar sona erdiğinde, Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması veya soykırım faillerinin yargılanması için tek bir somut, ortak ve bağlayıcı karar alınamamıştır. Bu olay, ulus devletlerin sömürgeci efendilerinin izin verdiği sınırlar içinde “konuşma özgürlüğü”ne sahip olduğunu, ancak “eylem özgürlüğü”ne sahip olmadığını kanıtlayan acı bir derstir.

Uluslararası ilişkiler, Polyannacı bir “uluslararası toplum” veya “eşit egemenlik” masalı değildir. Sistem, gücün kanunlarının yazdığı, acımasız bir hiyerarşidir. Bu analizler neticesinde, bağımsız olarak görünen birçok devletin aslında sömürgeci efendilerine nasıl göbekten bağlı olduğunu ve “milli irade” söyleminin çoğunlukla bu bağımlılığı gizleyen bir maske olduğunu görmeliyiz.

Bağımsızlık, BM’de bir koltuğa sahip olmakla, renkli bir bayrağa veya milli marşa sahip olmakla elde edilen hukuki bir statü değildir. Gerçek bağımsızlık; kendi parasını kontrol edebilen, kendi teknolojisini üretebilen, kendi enerjisine sahip olan, kendi kendine yetebilen, kendi ümmetine hesap veren ve dış politikasını başka bir başkentin çıkarlarına göre değil, kendi ümmetinin çıkarlarına göre belirleyebilen, sömürgeci Batılı devletlerin coğrafyamızdaki sömürülerine son verebilen, ileri karakolları Yahudi varlığını haritadan silebilen bir sarsılmaz iradeye sahip olmaktır ki böylesi bir devletin yegane adayı; Allah’ın vaadi, Rasulü’nün müjdesi ve yakın siyasi geleceğin yükselen yıldızı olan Râşidî Hilâfet Devleti’dir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz