VEHİM İLE GERÇEKLİK ARASINDA DOĞU AKDENİZ KRİZ ANALİZİ

Yusuf Yavuzkan

Bugün Tunus ile Sicilya Adası’nın doğusundaki bölgeyi ifade eden Doğu Akdeniz, Doğu-Batı ticaretinin en önemli kavşaklarından biridir. Zira dünyanın en stratejik geçiş noktaları arasında sayılan Boğazlar, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı bu bölgeden geçmektedir. Uluslararası taşımacılık, ticaret ve enerji akışı açısından da son derece kritik konumdadır. Bölgede son dönemde hidrokarbon rezervlerinin tespit edilmesiyle birlikte Doğu Akdeniz, giderek artan stratejik bir öneme kavuşmuştur. Bölgede var olan geniş hacimli enerji yataklarının ekonomik-politik etkisi sadece Akdeniz ile sınırlı değildir. Aynı zamanda Ortadoğu coğrafyasının politik ve ekonomik dinamiklerini de etkileyecek potansiyele sahiptir. Nitekim Doğu Akdeniz bölgesinin önemi, sadece gazın keşfinden dolayı değildir. Bunun yanında, dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık %47’si ve gaz rezervlerinin %41’ini içeren Ortadoğu bölgesinin jeopolitik öneminden kaynaklanmaktadır.

Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve Filistin/Gasıp Yahudi varlığı “İsrail” arasında kalan bölgenin genel adı Levant Havzası olarak isimlendirilmektedir. Bu bölge Afrodit, Tamar ve Leviathan olarak üçe bölünmüştür. Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve gasıp Yahudi varlığı arasındaki bölgede ciddi petrol ve doğalgaz kaynağı bulunmaktadır. Delta havzasında 7 trilyon metreküp doğalgaz ve 1 milyar 800 milyon varil petrol olduğu tahmin edilmektedir. Kıbrıs, gasıp Yahudi varlığı “İsrail” ve Mısır arasında kalan alanda ise 10 trilyon metreküp doğalgaz, 8 milyar varil petrol mevcuttur. Doğuya uzanan bölgede ise 3 trilyon metreküp doğalgaz vardır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin verdiği arama izinleri ile bölgede çalışmalar yapan Noble Energy adlı şirket yaklaşık 33 trilyon metreküp gaz tespit etmiştir. ABD-“İsrail” ortaklığı olan Noble Energy’nin Leviathan’da (Levant bölgesi) %40, Afrodit bölgesinde ise %30 payı bulunmaktadır. Akdeniz’de toplam değeri 3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon rezervi olduğu belirtilmektedir. Bu da Türkiye’nin 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak devasa bir rezervdir. Gasıp Yahudi varlığı “İsrail”in Leviathan ve Tamar sahalarında ispatlanmış doğalgaz miktarı yaklaşık 700 milyar metreküptür. Bunun 1,8 trilyon metreküpe kadar çıkabileceği tahmin edilmektedir. Sadece Leviathan sahasındaki ispatlanmış 453 milyar metreküplük doğalgaz miktarı 512 milyon nüfusa sahip 25 Avrupa ülkesine altı yıl yetecek büyüklüktedir ve bu oran sadece gasıp Yahudi varlığı “İsrail”in Filistin’den gasp ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde kalan doğalgaz miktarı için geçerlidir.

Gerek küreselleşen ve sanayileşen dünyanın muazzam üretim ve ulaşımı açısından, gerekse devletler arasındaki bağımlılık ilişkisi açısından enerjinin son derece kritik bir rol oynadığı açıktır. Bölgede böylesine ciddi bir potansiyelin ortaya çıkması, hâliyle bölge ülkelerinin ve sömürgeci güçlerin ilgisini çekmekte, aralarındaki rekabeti kızıştırmaktadır.

Kıbrıs Türk Kesimi, Ada’nın servetlerinin Ada’nın tümüne ait olduğunu savunmaktadır. Ancak Güney Kıbrıs Rum Kesimi, 2004 yılında “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında tüm adayı temsilen AB üyesi hâline geldiği ve Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlüğün sürdüğü dikkate alındığında KKTC’nin etkisiz bir konumda ve Türkiye’nin desteğine muhtaç olduğu açıktır. Kıbrıs Rum tarafı sahip olduğu bu avantajı kullanarak kendine ait MEB sınırlarını çizerek, 2010 yılında tek taraflı olarak gaz servetini kullanma girişiminde bulunmuştur.

Türkiye, Yunanistan ile Ege Denizi’nde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle kıta sahanlığını belirleyen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin aleyhine olduğu gerekçesiyle bir üyesi değildir. Türkiye, Kıbrıs Yunan kesimince belirlenen Münhasır Ekonomik Bölge’nin, Türk kıta sahanlığı ile henüz resmen açıklanmamış olsa da Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi ile iç içe geçmiş olduğunu iddia etmektedir. Münhasır Ekonomik Bölge, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve güneş enerjisi de dâhil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir. Bu hak iddiasına istinaden Türkiye, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Münhasır Ekonomik Bölge belirlemek için Mısır, Yahudi varlığı ve Lübnan ile yapmış olduğu anlaşmaları tanımamakta, haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle bu bölgede yabancı şirketlere verilen gaz arama ve sondaj ihalelerini yasadışı olarak görmektedir. Türkiye yakın zamanda edindiği arama ve sondaj gemilerini NAVTEX ilan ederek bölgede dolaştırmakla birlikte, gaz tespit etmek ve çıkarmaktan ziyade bölgede var olduğunu, denklemden dışlanamayacağını göstermek istemektedir. Nitekim geçen yıl yapılan ve Cumhuriyet tarihinin en büyük tatbikatı olarak nitelenen Mavi Vatan tatbikatı ile gövde gösterisi yapmıştır. Mavi Vatan, Türkiye’nin denizler üzerindeki haklarını ifade etmek üzere Türk Deniz Kuvvetleri tarafından geliştirilmiş bir doktrindir zaten. Buradaki temel sorun, “Mavi Vatan” denilen bölgenin uluslararası hukuk açısından taşıdığı niteliktir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi esas alındığında, AB tarafından hazırlatılan ve birçok AB ülkesi tarafından zımnen tanınan Seville Haritası gündeme gelmekte, buna göre adaların da kıta sahanlığı olduğundan hareketle Türkiye’nin burnunun ucundaki Yunan adaları nedeniyle Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’de neredeyse hiçbir hakkı olmadığı iddia edilmektedir. Mevcut hâliyle sorunun çözümsüz olduğu ve taraflar arasında uzlaşma sağlanmadığı sürece hiçbir neticeye varılamayacağı açıktır. Türkiye, bölgedeki faaliyetlerinin yanı sıra Libya ile yaptığı mutabakat anlaşmasıyla, hem elini güçlendirmiş, hem de denklemde dışlanamaz bir parametre olduğunu teyit etmiştir.

Tam da bu noktada Türkiye’nin haklarını yok sayan, dış politika, ekonomi ve mülteciler meselesi yüzünden Türkiye ile gergin ilişkiler yaşayan ve Rusya’nın doğalgazına bağımlılıktan kurtulmak isteyen Avrupa Birliği’ne gelince; doğalgaz ve petrol yönünden fakir olan Avrupa Birliği için enerji ölüm-kalım meselesidir. Akdeniz’deki enerji savaşında Fransa ve İtalya öne çıkmaktadır. ABD’nin baskısı ile sık sık Rusya ile ilişkileri kötüleşen AB, tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek istemektedir. Doğu Akdeniz gazı ile özellikle Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinin Rus gazına olan bağımlılıklarının azaltılmasına katkıda bulunacağı planlanmaktadır. Avrupa Birliği, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan gibi AB üyesi bazı ülkeler arasında petrol ve gaz sondaj şirketleri yoluyla bir çıkar ilişkisi vardır. Fransa, kendisi ve AB’nin çıkarları hususunda öne çıkan lokomotif devlet konumunda iken Almanya da bu çekişmede Fransa ve Yunanistan’ın yanında yer almaktadır.

Öte yandan keşfedilen rezervler, Yahudi varlığının enerjide Mısır’a olan bağımlılıktan kurtulmasına yardımcı olacaktır. Akdeniz’deki büyük pastanın üzerine Filistin’i işgal ederek konmuştur. Gazze ve işgal ettiği toprakların sahillerinde ciddi büyüklükte rezervler bulunmuştur. Ayrıca bu rezervleri çıkartmak Akdeniz’deki diğer bölgelere göre daha kolaydır. Zira derin bir sondaj gerekmemektedir. Mevcut Filistin’in hakkı olan karasularında (Gazze sahilleri) Yaser Arafat ve İngiltere arasında petrol ve doğalgaz arama ve çıkarma çalışmaları için 1999’da 25 yıllık bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma, bölgede süren savaş ve katliamlar, ayrıca gasıp Yahudi varlığı “İsrail”in girişimleriyle sonuçsuz kalmıştır. Arafat’ın imzaladığı anlaşmada cüzi bir pay Filistin’e verilecekti. British Gas gasıp Yahudi varlığı ile yaptığı müzakerelerden 2007’de çekilmiş, ertesi yıl da gasıp Yahudi varlığı “İsrail”deki ofisini kapatmıştır.

Doğalgaz, Mısır rejimi için sadece ekonomik değerinin ötesinde, iktidarını perçinlemenin, darbeci Sisi rejiminin ekonomik teşvikler yoluyla bölgesel ve uluslararası meşruiyeti elde etmesinin bir aracıdır.

Lübnan’a gelince; Yahudi varlığı ile diplomatik ilişkileri olmadığından denkleme dâhil olamayan Lübnan, ülkenin içinden geçtiği korkunç ekonomik krizin baskısı, bilhassa Beyrut’taki liman patlaması sonrasında Yahudi varlığı ile “normalleşmenin” ilk adımı niteliğinde, sınır anlaşmazlıklarının çözümü için müzakere masasına oturmuş, gerekçe olarak enerji gelirlerinin ülkenin ekonomik buhrandan çıkışının tek çaresi olduğu argümanını öne sürmüştür.

Akdeniz’e kıyısı olan ve denklemde yer alması beklenen Suriye ise onuncu yılına yaklaşan halk devrimini müttefikleri ile birlikte elbirlik yok etmenin ve önümüzdeki yıl beklenen çözüm sürecinin arifesinde, ülkenin yeniden imarı için duyulan muazzam maliyeti karşılamak için taraflarla masaya oturmak durumunda olacaktır.

İşte bu çerçevede geçtiğimiz Ocak ayında toplanan ve nihai imzaları Eylül ayında atılan Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu, Yahudi varlığı, Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin arasında kurulmuştur. Doğu Akdeniz havzasına kıyısı olmasına rağmen Türkiye, Lübnan, Suriye ve Kuzey Kıbrıs Türk Kesimi kuruluşu anında forum üyeliğine dâhil edilmedi. Belirttiğimiz gibi Lübnan Yahudi varlığı ile normalleştiği zaman, Suriye de ülkede istikrar sağlandığı ve belki de Yahudi varlığı ile normalleştiği zaman denkleme dâhil olacaktır. Ancak Türkiye ve KKTC, yaşanan hukuki sorunlar nedeniyle süreçten dışlanmaktadır ve Türkiye’nin son dönemde attığı adımların tamamı; Libya mutabakatı, arama ve sondaj gemilerinin gönderilmesi, düzenlenen tatbikatlar, KKTC’nin haklarının öne sürülmesi ve son olarak Maraş’ın açılması gibi adımlar, Türkiye’nin bu denkleme dâhil olabilmesine matuftur.

Fakat mesele sadece bölgede rezervlerin bulunmasıyla sona erecek değildir. Zira rezervin aranması, tespit edilmesi, çıkarılması ve uluslararası pazarlara, bilhassa Avrupa Birliği’ne ulaştırılması dikkate alındığında ortada kompleks bir denklemin bulunduğu açıktır. Arama, tespit, sondaj ve çıkarma süreçleri bu alanda uzmanlaşmış Amerikan, İngiliz, Fransız şirketleri gibi uluslararası aktörler tarafından yürütülmektedir. Rezervlerin çıkarılıp işlenmesi ve pazara ulaştırılması hususunda gerekli teknolojileri olmayan Akdeniz’e kıyısı olan devletler Batılı şirketlerle bu konuda ortaklık yapmakta ve cüzi bir miktara razı olup nihayetinde “ticaret” adı alında şirket sahipleri tarafından sömürülmektedir. Dolayısıyla sadece bölge ülkeleri değil, bu güçler de işin içinde aktif olarak yer almaktadır.

ABD, uydu ve tâbilerinin sadakati sayesinde bölgeye en hâkim egemen devlettir. Ortadoğu’daki öncelik ve çıkarları ABD’yi Akdeniz’de hâkim olmaya itmektedir. Enerji akışı ve Yahudi varlığının güvenliği öncelikleri arasındadır. ABD, şirketleri ile de bölgede çıkarılacak kaynakları sömürmek için hazır beklemektedir. Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının yanı sıra bölgedeki gazdan aslan payını almak ve kontrol altında tutmak için de siyaset gütmektedir.

Rusya’ya gelince; Doğu Akdeniz gazı, Rusya’nın devasa gaz boru hatlarının şimdilik alternatifi konumunda değildir. Moskova, Akdeniz’deki doğalgaz projelerinde yer almak ve enerji ihracatındaki liderliğini kontrol altında tutmak için çalışmaktadır. Rusya, enerji savaşında küçük de olsa bir pay kapabilmek için Lübnan, Suriye, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’la sondaj, askerî üs ve finansman anlaşmaları yapmıştır. Rusya konumunu, sözünde durmayan ve imzaladığı anlaşmalardan çekilmekle maruf ABD’nin siyasi çıkarlarına ve bölgedeki dengeye balans ayarı olmak sayesinde elde etmiştir. Ancak önümüzdeki süreçte, özellikle yeni ABD Başkanı Biden’ın Rusya’yı kuşatma planını yeniden devreye sokma olasılığı dikkate alınırsa Rusya’nın bölgede etkin olması beklenemez.

Meselenin can alıcı noktası, tespit edilip çıkarılan rezervlerin nasıl ve nereye taşınacağı konusudur. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı Avrupa, Akdeniz’deki enerjiyi boru hattıyla Kıtaya naklederek bir nebze de olsa Rus tekelini kırma arzusundadır. Enerji yönünden fakir olan Avrupa, her ne kadar alternatif enerji için büyük bir yol kat etmişse de doğalgaz ve petrol hâlâ onlar için bir ölüm-kalım meselesidir. Bu konuda dışa bağımlılığı olmayan ABD, kuzeyde Rus gazı ve petrolünün, güneyde ise Akdeniz’in gaz ve petrolünün Avrupa’ya akışını bir siyasi enstrüman olarak kullanıp her iki tarafı da şantajla baskı altında tutmaktadır. Rusya’ya Ortadoğu’da özellikle Suriye ve Libya’da kirli işlerini yaptıran ABD, boru hatlarını ve Rusya ile Avrupa arasında yer alan devletçiklerin kontrolü ve egemenliği için süren siyasi çekişmeyi tehdit malzemesi olarak kullanmaktadır. ABD, bir yandan Avrupa’nın Rusya’ya bağımlı kalmasını, ancak bu bağımlılığın sınırlı olmasını isterken, aynı zamanda Doğu Akdeniz rezervlerini Avrupa’ya taşıyarak enerjide kaynak çeşitliliği sağlamasını da engellemek istemektedir. Öte yandan sahip olduğu kaya gazını Avrupa’ya yeni bir alternatif olarak sunmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Avrupa’nın Rusya, ABD ve Doğu Akdeniz arasında sıkıştığı açıktır; ne Rusya’ya veya ABD’ye bağımlı kalmak istemekte, ne de Doğu Akdeniz’den rahatça istifade edebilmektedir. İşte bu noktada Türkiye kritik bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin deniz hukuku konusunda yaşadığı hukuki ve diplomatik sorunlar, çözümsüzlüğü süren Kıbrıs sorunu ve Doğu Akdeniz ülkelerinin çoğu ile sorunlu ilişkilere sahip olması ve Avrupa Birliği ile ilişkilerinin gergin olması gibi faktörler, Türkiye’yi ABD açısından önemli bir avantaja dönüştürmektedir. Türkiye bu denklemde yer almak ve kendi kontrolünde bir boru hattı kurulmasını istemekte, aksi takdirde Mavi Vatan doktrini, Libya ile deniz yetki anlaşması ve KKTC ile ilişkiler çerçevesinde Doğu Akdeniz rezervlerinin Avrupa’ya taşınmasına engel olacaktır. İşte bu nedenle Avrupa Birliği zirvelerinde son dönemde Türkiye’ye yaptırım konusu gündeme gelmektedir. Ancak bunun pek etkili olacağı beklenemez. Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu’ndan dışlanan Türkiye açısından, önümüzdeki süreçte katil Suriye rejimi ve darbeci Mısır rejimi ile ilişkilerini normalleştirebileceği, Kıbrıs meselesi çözümsüz kalsa bile KKTC’nin payı bahane edilerek Kıbrıs Rum Kesimi ve hamisi Yunanistan ile bir tür mutabakata varmaya çalışacağı öngörülebilir. Elbette bütün bunlar, bölge devletlerinin kendi istek ve iradelerinden ziyade, yeni Amerikan yönetiminin izleyeceği bölge politikasına bağımlı olacaktır.

Yazıktır ki kâfirler bu paha biçilmez kaynakları sömürürken, üzerinde yaşayan Müslümanlar ise açlık ve sefalet içinde yaşıyorlar. Bu haydutluk devam ederken, işbirlikçi yöneticiler ise saltanatlarının bekası ve bu devasa zenginlikten kalan azıcık bir pay için küçülüyorlar. Doğudan batıya zengin kaynaklara, korkusuz evlatlarından kurulu ordulara ve ambargo uygulanması mümkün olmayan geniş bir pazara sahip İslâm coğrafyası, bu kudreti elinde toplayıp haydutlara, sömürgecilere had bildirecek makamın Râşidî Hilâfet olduğunu idrak ettiğinde, önünde duracak beşerî bir güç kalmayacaktır. Râşidî Hilâfet yeraltı kaynaklarını ve madenleri gerçek sahiplerine, Müslümanlara geri döndürecektir. Zira İslâm nizamının mütekâmil uygulandığı topraklar, koltuğunda oturmak pahasına tüm zenginlikleri, Batı’ya peşkeş çeken yöneticilerin yaşam ortamı olmayacaktır. Orada izzet, şeref ve refah vardır. Râşidî Hilâfet ümmetin kalkanı, ırz, can ve malının bekçisidir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz