İslam’ı hayatın her sahası ile devlet ve toplumda tekrar uygulanır hâle
getirmek Müslümanlar için kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu
Müslümanlar ölüm-kalım mücadelesi olarak ele almıştır. Bu yüzden Müslümanlar,
toplumsal değişimi sağlamak için yaklaşık 100 yıldır ciddi çalışmalar
yapıyorlar. Bu çalışmalar büyük fedakârlıklar ve bedeller ödenerek Allah’ın
yardımı ile bugünlere gelebildi. Müslümanlar bu çalışmalarda ciddi tecrübeler
elde ettiler ancak fikir ve fikrin hayata hâkim olması konusunda hangi
yolu/metodu kullanacakları konusunda ittifak edemediler. Bunlardan bir kısmı
maalesef şer’î ölçülere uygun olmayan yaklaşımlardı. Bir kısmı ise şer’î
ölçülerden yola çıkılarak ancak hatalı usul ile belirlenen hatalı fikir ve
metotlardı. İşte bu metotlardan bir tanesi olan “Toplumsal değişim silahlı
mücadele ile olabilir mi?” konusunu bu makalemizde işleyeceğiz.
Toplumsal değişim, diğer bütün meselelerde olduğu gibi ancak Kur’an ve
Sünnet’ten getirilecek deliller ile anlaşılabilecek bir konudur. Yani “toplumsal
değişimin nasıl olacağı” konusu ilk kez karşılaşılan bir mesele olmadığı gibi
zamana, şartlara, insan aklına bırakılmış bir konu da değildir. Her meselede
olduğu gibi bu meselede de ölçümüz şer’î hükümler olmalıdır.
Toplumsal değişim; toplumun İslami bir hayata hazırlanması ve İslam’ı talep
eder hâle gelmesini sağlamaktır. Bu ise toplumla çatışmayı değil kaynaşmayı esas
alan bir çalışma ile mümkündür. Bunun için toplumu (olumsuz yönde) etkileyen
unsurları bilmek, bunlara karşı toplumu uyarmak ve onlar ile mücadele etmek
gerekir. Yine toplumu fikrî ve siyasi olarak hazırlamak; var olan nizamın
bozukluğunu, İslam nizamının ise insanlığa vaat ettiği müreffeh ve huzurlu
hayatın mahiyetini ortaya koymakla olur. Bunu yapan davetçiler, topluma İslam’ın
fikrî liderliğini taşımalı ve fikrî-siyasi çalışma ile toplumun liderliğini kazanmalıdır.
İslam’a davet, emri bil mağruf ve nehyi anil munker yapılması, toplumun
kendi hâlini değiştirmeden Allah’ın o toplumu değiştirmeyeceği hakikati,
insanların bir kısmı ile Allah’ın insanları değiştirmek istemesi, bunun için
vahiy indirmesi ve bu vahyin ile nebi ve rasullerin toplumları değiştirmesi ile
ilgili ayet ve hadislerde açık şekilde geçen bütün deliller, toplumsal
değişimin silahlı bir mücadele ile olmayacağının açık delilleridir.
Peygamber kıssalarına baktığımızda Davud, Süleyman Aleyhimu’s Selam
gibi tebliğ ve mücadelelerinde ordu ile hareket eden rasuller, iman etmiş
toplumları ile bunu yapmışlardı. Yani yapılan, toplumsal bir değişim değil kâfirlere
karşı cihattı. Ancak Nuh, Hud, Salih, Yunus Aleyhimu’s Selam gibi nebi
ve rasuller toplumları değiştirmek için mücadelelerinde güç ve şiddete asla
başvurmamışlardır. Çünkü insanların değişim metodu asla değişmemiş, bütün
peygamberler bunun için gönderilmiştir. Bu bile tek başına toplumun silahlı bir
mücadele ile değil ancak nebevi davet ile değişeceğinin delilidir. Kaldı ki
silahın olduğu bir yerde hakikatin anlaşılması, hak ile batılın ayrılması,
insanların düşünüp akletmesi ve iman ederek değişmesi mümkün değildir.
Allah Rasulü’nün toplumsal değişim metodunda silahlı mücadelenin izine dahi
rastlayamayız. Ashabının, Mekke’de silah kullanmaya izin talep etmelerine
rağmen Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bunu men ettiğini
hatırlatmak istiyoruz. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle demişti:
“Ben affetmekle emrolundum, kavimle savaşmakla değil.” Yine Mina’da ”Ya Rasulullah istersen hemen şimdi kılıçlarımızı
çekelim ve Mekkeli müşriklerle savaşalım.” teklifinde bulunan Ensar’a
Rasulullah’ın ”Henüz bununla emrolunmadık” şeklinde
cevap vermesi, silahlı mücadelenin Rasulullah’ın toplumu değiştirmek için
uyguladığı bir yöntem olmadığını göstermektedir.
Toplumsal değişimin silahlı mücadele ile olabileceğini düşünen
Müslümanlardan bir kısmı şöyle demektedir: “Toplumsal değişim ve devletin
kurulmasının delilleri için sadece Mekke dönemine değil Medine dönemine de
bakmalıyız ve buradan da deliller almalıyız. Çünkü vahiy, Medine döneminde
inmeye devam etti ve Medine döneminde Allah Rasulü Mekke döneminden farklı
olarak cihat ile fetihler gerçekleştirdi. Bugün de güç ve kuvvet olmadan
toplumun değişimi ve toplumsal değişimin önündeki engellerden bir olan tağuti
otoritelerin yenilmesi mümkün değildir; o hâlde kimse toplumun değişimine ve Hilâfet’in
kurulmasına onay vermeyeceği için bunu güç ile yani silahlı bir mücadele ile
yapmalıyız.”
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, toplumsal değişime en
yakınlarından başlayarak ve tek tek İslam’a davet ederek başladı. Daru’l Erkam’da,
kendisine iman edenlerden bir kitle kurdu. Kitlesi ile Mekke toplumunu açık
şekilde davet etti. Toplumun her kesimine davetini taşıdı, kamuoyu oluşturdu,
gündem belirledi. Her türlü baskı, işkence ve şehadete varan zulümlere karşı
sabrederek davetine devam etti. Mekke’nin içindeki ve dışardan gelen kabilelerle
görüştü. Güç ve kuvvet ehlinden İslam Devleti’ni kurmak için nusret/yardım
talep etti. Nihayet Allah Subhanehu ve Teâlâ ona Ensar’ı gönderdi ve
Medine’ye hicret edip orada devleti kurdu. İşte çok kısa bir özet ile bunlar,
toplumsal değişimin nasıl olduğunun şer’î delilleridir. Bunlardan başka delil
yoktur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sireti bu konuyu
açıklığa kavuşturacak şekilde tüm detayları ile ortadadır ve bizim için
bağlayıcıdır.
Mekke-i Mükerreme’de gelen deliller ile Medine-i Münevvere’de gelen
deliller arasında hiçbir fark yoktur. Bizden istenen şey, meseleye ait olan
delilleri bulmak, bu deliller ile şer’î hükme ulaşarak amel etmektir. Bu açıdan
bakıldığında toplumsal değişimin nasıl olması gerektiği konusundaki deliller,
Mekke döneminde mevcuttur. Medine döneminde toplumsal değişim zaten
gerçekleşmiştir. Medine döneminde yapılanlar, toplumun değiştirilmesi değil İslam’ı,
İslam Devleti’nin kendi hâkim olduğu dârda/bölgede kâmil olarak tatbik etmek,
dünyaya da davet ve cihat yolu ile tebliğ ederek hâkim kılmaktır. Bu yüzden
Mekke dönemindeki deliller meselenin vakıasına uygun olan delillerdir ve sadece
bu delillerden toplumsal değişimin nasıl olacağının delilleri alınmalıdır. Aksi
hâlde hatalı bir hüküm çıkarılmış olur. Mesela; “abdest nasıl alınır?”,
hac hükümleri, “namaz nasıl kılınır?” konularını öğrenmek istiyorsak -ister
Mekke’de isterse Medine’de insin- abdest-hac-namaz delillerine bakarız. Sonra
da benimsenen usule göre onlardan şer’î hükmü çıkarırız. Hâliyle toplumsal
değişim meselesini de aynı şekilde -ister Mekke’de isterse Medine’de insinler-
delillere bakarak anlamalı ve sonra da benimsenen usule göre şer’î hükmü
belirlemeliyiz. Ancak biz, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
toplumsal değişim ve İslam Devleti’nin kurulmasına ilişkin delillerini Mekke’yi
Mükerreme’deki siretinde açıkladığını görüyoruz.
Çünkü mesele, cihat farz kılınmadan önce Mekke dönemi, farz kılındıktan
sonra da Medine dönemi meselesi değildir. Aksine mesele, toplumun değişimi ve
devletin kurulmasına yönelik delillerin araştırılmasıdır. Bu da Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret edip orada devleti kurduğu zamana
kadar ki döneme ait delillerdir ki bu deliller de Mekke dönemindeki
delillerdir.
Allah Rasulü’nün, silahlı bir mücadele yapmadığı ancak güç ve kuvvet
ehlinden nusret talep ettiğini görüyoruz. Allah Rasulü, bütün zorluklara ve
olumsuz cevaplara rağmen nusret arayışından vazgeçmemiştir. Sakif kabilesinden
nusret istedi ve ancak onlar taşlayarak ona düşmanlık ettiler. Ancak nusret
aramaya devam etti. Beni Şeyban’dan, Beni Amer’den ve benzerlerinden
oluşan 10 tane yere gitti; hiçbirinden olumlu yanıt alamadı. Yine de çok
zor, meşakkatli ve imkânsız gibi görülmesine rağmen yöntemi başka bir yöntemle
değiştirmedi. En sonunda güç ehli olan Ensar ile tanıştı ve onlar nusret
vermeyi kabul ettiler. “Zorluklara katlanırken aynı şeyin tekrar edilmesi,
meselenin farz olduğunun alametidir” usul kaidesinden hareketle toplumsal
değişimde güç ehline ulaşmak ve nusret talep etmek farzdır, sonucuna
ulaşılmıştır.
Bazı Müslümanların, “Allah’ın hükmünü ikame etmeyen kötü, şerli
yöneticilere karşı kılıçla karşı çıkılmasını” talep eden hadisini silahlı
mücadeleye delil getirmeleri de hatalıdır. Hadiste kılıçla karşı çıkılmasının
talep edildiği yöneticiler, daru’l İslam’ın yöneticileridir ki bunlara şer’i
kaide ile biat edilmiştir. İşte böyle bir yöneticinin hükmettiği ülke daru’l
İslâm’dır. O ülkenin güvenliği de Müslümanların gücüyle sağlanmaktadır. Bu
durumda Müslümanlar yöneticiye itaat etmekle mükelleftirler. Fakat yönetici
Allah’ın indirdiği hükümlerden saparsa o zaman Müslümanların o yöneticiye karşı
silaha sarılmaları gerekir. İbni Malik el-Eşcai’den rivayet edilir ki: ”Ben
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim: ‘Yöneticilerinizin
en hayırlıları sizin onları sevdiğiniz ve onların da sizi sevdiği, onlara dua
ettiğiniz onların da size dua ettiği kimselerdir. Yöneticilerinizin en kötüleri
de sizin onlara kızdığınız onların da size kızdığı kimselerdir.’ Denildi ki: ‘Ya Rasulullah onlara
kılıçla karşı çıkmayalım mı?’ Dedi ki: ‘Aranızda namazı
ikame ettiği sürece ona silahla karşı çıkmayın.’”
Şüphesiz ki burada “namazın ikamesi”nden maksat, şeriat hükümlerinin tatbik
edilmesidir; “parça” zikredilerek, “bütün” kastedilmiştir.
Daru’l küfrün vakıası tamamıyla farklıdır. Müslümanları yönetse de yönetici,
Müslümanların halifesi değildir. Şer’î bir usul ile onların başına yönetici
tayin edilmemiştir. Kendilerine farz olmuş olsa da esasen adı geçen yönetici,
İslami ahkâmı tatbik etmek için taahhütte bulunmamıştır. Hem Ubade b. es-Samit
hadisinde hem de Taberâni’nin rivayetindeki; “şayet açık bir küfür
görürseniz” tabirinden, “yöneticide, önceden olmadığı hâlde sonradan
küfür açığa çıkarsa” anlamı çıkmaktadır. Yani İslam’ı uygulamakta olan yöneticinin,
İslami hükümleri uygulamayı terk edip açıkça küfür hükümlerini uygulaması
durumunda bu yönetici ile savaşmanın farz olduğu anlatılmaktadır.
Yine toplumsal değişim ile cihat apayrı bir meseledir. Toplumsal değişim
İslami bir hayata, fikrî ve siyasi olarak davet etmektir. Cihat ise İslam Devleti’nin
önündeki engelleri kaldırmak için kullandığı şer’î bir metottur. Yalnız bugün
bazı beldelerimiz kâfirler tarafından işgal edilmesinde olduğu gibi can, namus
gibi kutsalların korunması için maddi güç kullanmak farzdır. Tüm bunlar farklı
meselelerdir ancak bu meseleler toplumsal değişim için yapılan işler değildir.
Yani ABD Irak ve Afganistan’ı, Rusya Çeçenistan ve Dağıstan’ı işgal ettiğinde
oradaki Müslümanlar toplumsal değişimi gerçekleştirmek için değil kâfirlerden
kutsallarını korumak için cihat ediyorlardı. Filistin’de, Afganistan’da, Bosna’da,
Irak’ta Allah yolunda cihat eden mücahitlerin başarılarında birçok kez gördük; “büyük
şeytan” ABD tüm dünyanın desteği ve gücüne rağmen mücahitlerin direnişine karşı
Afganistan’da dayanamamış ve açık şekilde yenilmiştir. Çünkü cihat farzı,
toplumsal değişim olmasa da, Hilâfet Devleti kurulmasa da terk edilmez. Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
“Cihat, Allah Azze ve Celle’nin beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusu
Deccal ile savaşasıya kadar yürürlüktedir. Zalimin zulmü ve âdilin adaleti onu
iptal edemez.”[1]
Dolayısıyla ister Hilâfet olsun isterse olmasın cihat, şer’î hükümlere göre
devam edecektir. Aynı şekilde Hilâfet için çalışmak, kurulana kadar devam
edecektir. Buna göre cihat ve Hilâfet için çalışmak biri diğerine bağlı olmayan,
ayrı meselelerdir.
Ayrıca fiilî işgal edilmeyen Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya gibi
beldelerde silahlı mücadele yapılmıyor. Hâlbuki bu beldelerimizde de toplumsal
değişim için çalışma yapılması gerektiği konusunda herkes hemfikir. O hâlde bu
beldelerde ya silahlı mücadele başlamalı ya da bu yolun hatalı olduğu teyit
edilmelidir. Aksine hareket ederek silahlı mücadele yöntemini kullanan bazıları
art niyetli ve bazıları da samimi olan kimi gruplar, İslam dışı başka güçlerden
yardım aldılar. Bu da, daha yolun başındayken mücadelenin akamete uğramasına
sebep oldu. Bunu yapan bazılarının ellerinde sadece günah ve vebal kaldı.
Münkeri inkâr ve def etmek fert,
cemaat, kitle, ümmet ve devlet olarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bütün
Müslümanlara vacip kıldığı şer’î bir hükümdür. “Sizden her kim bir münker
görürse onu eli ile değiştirsin. Gücü yetmezse dili ile gücü yetmezse ona da
kalbi ile (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.”
Âlimlerin bu hadisten çıkardığı sonuca göre; fertlerdeki kötülüğü yok etmek
için el (güç) kullanmak, kötülüğü yok etmeye güç yetirmeye bağlıdır. Hadis,
münkeri ortadan kaldırmak için maddi güç kullanmaya delalet ettiği gibi
kullanılacak olan bu maddi gücün fitne, öldürme ve silah kullanma gibi daha
tehlikeli bir münkere vesile olmaması gerektiğine de işaret etmektedir. Hadiste
geçen bu hüküm; fertlere ait münkeri ortadan kaldırmada izlenecek yolu
göstermektedir. Ancak hadisin mefhumu Hilâfet’i ikame etmek ya da toplumsal
değişimi sağlamak ile ilgili değildir. Böyle olsaydı, Allah Rasulü silah
kullanırdı.
Yine delil olarak Allahu Teâlâ’nın şu ayetini getirdiler: “Onlara karşı
imkânınız yettiği kadar kuvvet ve eğitilmiş atlar hazırlayın.”[2]
Âlimler, güç hazırlamanın imkân dâhilinde olması gerektiğini söylediler. Ancak
düşman işgali varsa onu uzaklaştırmak için kuvvetin miktarına ve imkânın
bulunup bulunmadığına bakılmadan bütün Müslümanların mücadele etmesi farzdır.
Evet, dünya tarihinde toplumların maddi bir güç ile değiştirildiğine şahit
olunmamıştır. Silahlı mücadele, komünist ideolojinin iktidara gelmek için
çatışma, zıtlık ve anarşi oluşturmak için bir yöntem olarak kullandığı bir
metottur. Çünkü komünistlerin toplumu değiştirebilecek fikirleri, duyguları
tatmin edecek önerileri ve sorunları çözecek nizamları yoktur. Hatta bırakın
toplumu değiştirmeyi onların, bireyleri değiştirebilecek fikirleri dahi yoktur.
Onlar ancak toplumları güç, öfke ve çatışma ile taraf olmaya ve bu şekilde kaos
ortamında değişimi gerçekleştirmeyi arzulamaktadırlar.
Ayrıca bu tür yapılanmaların kendilerine ait bir ideolojileri olmadığı için
asla toplumsal değişimi sağlayamazlar, ancak kriz oluşturabilirler. PKK, kâfirlerin
desteği ile toplumsal değişimi değil ifsadı artırmıştır. Gelinen noktada,
değiştirmek istediği demokrasiye entegre olmuştur. Aynı şekilde Filipinler’de
Moro, İrlanda’da İRA, İspanya’da ETA büyük mücadelelerin ardından silahları
bırakmak zorunda kalmıştır.
Bunun içindir ki hâlihazırdaki vakıamıza dikkatli bir şekilde baktığımızda,
toplumu değiştirmeksizin silaha sarılmanın şer’î, akli delilden yoksun ve
vakıası olmayan bir yöntem olduğunu görüyoruz.
Toplumsal değişim, fikrî ve siyasi bir çalışma ve nusret talebi ile
mümkündür. Halkın desteğine sahip ehli kuvvetin ikna edilmesi önemlidir. Halk,
yöneticilerinin bütün gücüyle yanlarında olduğunu, Allah’ın farz kıldığı İslami
hükümleri onlara tatbik edeceğini bilirse İslam Devleti’ne mutlaka destek
verecektir. Allah Rasulü’nün metodu bütün bunların teminatıdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış