Silahlı Mücadele Toplumsal Değişimi Gerçekleştirebilir mi?

Musa Bayoğlu

İslam’ı hayatın her sahası ile devlet ve toplumda tekrar uygulanır hâle getirmek Müslümanlar için kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu Müslümanlar ölüm-kalım mücadelesi olarak ele almıştır. Bu yüzden Müslümanlar, toplumsal değişimi sağlamak için yaklaşık 100 yıldır ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmalar büyük fedakârlıklar ve bedeller ödenerek Allah’ın yardımı ile bugünlere gelebildi. Müslümanlar bu çalışmalarda ciddi tecrübeler elde ettiler ancak fikir ve fikrin hayata hâkim olması konusunda hangi yolu/metodu kullanacakları konusunda ittifak edemediler. Bunlardan bir kısmı maalesef şer’î ölçülere uygun olmayan yaklaşımlardı. Bir kısmı ise şer’î ölçülerden yola çıkılarak ancak hatalı usul ile belirlenen hatalı fikir ve metotlardı. İşte bu metotlardan bir tanesi olan “Toplumsal değişim silahlı mücadele ile olabilir mi?” konusunu bu makalemizde işleyeceğiz. 

Toplumsal değişim, diğer bütün meselelerde olduğu gibi ancak Kur’an ve Sünnet’ten getirilecek deliller ile anlaşılabilecek bir konudur. Yani “toplumsal değişimin nasıl olacağı” konusu ilk kez karşılaşılan bir mesele olmadığı gibi zamana, şartlara, insan aklına bırakılmış bir konu da değildir. Her meselede olduğu gibi bu meselede de ölçümüz şer’î hükümler olmalıdır.

Toplumsal değişim; toplumun İslami bir hayata hazırlanması ve İslam’ı talep eder hâle gelmesini sağlamaktır. Bu ise toplumla çatışmayı değil kaynaşmayı esas alan bir çalışma ile mümkündür. Bunun için toplumu (olumsuz yönde) etkileyen unsurları bilmek, bunlara karşı toplumu uyarmak ve onlar ile mücadele etmek gerekir. Yine toplumu fikrî ve siyasi olarak hazırlamak; var olan nizamın bozukluğunu, İslam nizamının ise insanlığa vaat ettiği müreffeh ve huzurlu hayatın mahiyetini ortaya koymakla olur. Bunu yapan davetçiler, topluma İslam’ın fikrî liderliğini taşımalı ve fikrî-siyasi çalışma ile toplumun liderliğini kazanmalıdır.

İslam’a davet, emri bil mağruf ve nehyi anil munker yapılması, toplumun kendi hâlini değiştirmeden Allah’ın o toplumu değiştirmeyeceği hakikati, insanların bir kısmı ile Allah’ın insanları değiştirmek istemesi, bunun için vahiy indirmesi ve bu vahyin ile nebi ve rasullerin toplumları değiştirmesi ile ilgili ayet ve hadislerde açık şekilde geçen bütün deliller, toplumsal değişimin silahlı bir mücadele ile olmayacağının açık delilleridir.

Peygamber kıssalarına baktığımızda Davud, Süleyman Aleyhimu’s Selam gibi tebliğ ve mücadelelerinde ordu ile hareket eden rasuller, iman etmiş toplumları ile bunu yapmışlardı. Yani yapılan, toplumsal bir değişim değil kâfirlere karşı cihattı. Ancak Nuh, Hud, Salih, Yunus Aleyhimu’s Selam gibi nebi ve rasuller toplumları değiştirmek için mücadelelerinde güç ve şiddete asla başvurmamışlardır. Çünkü insanların değişim metodu asla değişmemiş, bütün peygamberler bunun için gönderilmiştir. Bu bile tek başına toplumun silahlı bir mücadele ile değil ancak nebevi davet ile değişeceğinin delilidir. Kaldı ki silahın olduğu bir yerde hakikatin anlaşılması, hak ile batılın ayrılması, insanların düşünüp akletmesi ve iman ederek değişmesi mümkün değildir.

Allah Rasulü’nün toplumsal değişim metodunda silahlı mücadelenin izine dahi rastlayamayız. Ashabının, Mekke’de silah kullanmaya izin talep etmelerine rağmen Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bunu men ettiğini hatırlatmak istiyoruz. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle demişti:

“Ben affetmekle emrolundum, kavimle savaşmakla değil.” Yine Mina’da ”Ya Rasulullah istersen hemen şimdi kılıçlarımızı çekelim ve Mekkeli müşriklerle savaşalım.” teklifinde bulunan Ensar’a Rasulullah’ın ”Henüz bununla emrolunmadık” şeklinde cevap vermesi, silahlı mücadelenin Rasulullah’ın toplumu değiştirmek için uyguladığı bir yöntem olmadığını göstermektedir.

Toplumsal değişimin silahlı mücadele ile olabileceğini düşünen Müslümanlardan bir kısmı şöyle demektedir: “Toplumsal değişim ve devletin kurulmasının delilleri için sadece Mekke dönemine değil Medine dönemine de bakmalıyız ve buradan da deliller almalıyız. Çünkü vahiy, Medine döneminde inmeye devam etti ve Medine döneminde Allah Rasulü Mekke döneminden farklı olarak cihat ile fetihler gerçekleştirdi. Bugün de güç ve kuvvet olmadan toplumun değişimi ve toplumsal değişimin önündeki engellerden bir olan tağuti otoritelerin yenilmesi mümkün değildir; o hâlde kimse toplumun değişimine ve Hilâfet’in kurulmasına onay vermeyeceği için bunu güç ile yani silahlı bir mücadele ile yapmalıyız.”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, toplumsal değişime en yakınlarından başlayarak ve tek tek İslam’a davet ederek başladı. Daru’l Erkam’da, kendisine iman edenlerden bir kitle kurdu. Kitlesi ile Mekke toplumunu açık şekilde davet etti. Toplumun her kesimine davetini taşıdı, kamuoyu oluşturdu, gündem belirledi. Her türlü baskı, işkence ve şehadete varan zulümlere karşı sabrederek davetine devam etti. Mekke’nin içindeki ve dışardan gelen kabilelerle görüştü. Güç ve kuvvet ehlinden İslam Devleti’ni kurmak için nusret/yardım talep etti. Nihayet Allah Subhanehu ve Teâlâ ona Ensar’ı gönderdi ve Medine’ye hicret edip orada devleti kurdu. İşte çok kısa bir özet ile bunlar, toplumsal değişimin nasıl olduğunun şer’î delilleridir. Bunlardan başka delil yoktur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sireti bu konuyu açıklığa kavuşturacak şekilde tüm detayları ile ortadadır ve bizim için bağlayıcıdır.

Mekke-i Mükerreme’de gelen deliller ile Medine-i Münevvere’de gelen deliller arasında hiçbir fark yoktur. Bizden istenen şey, meseleye ait olan delilleri bulmak, bu deliller ile şer’î hükme ulaşarak amel etmektir. Bu açıdan bakıldığında toplumsal değişimin nasıl olması gerektiği konusundaki deliller, Mekke döneminde mevcuttur. Medine döneminde toplumsal değişim zaten gerçekleşmiştir. Medine döneminde yapılanlar, toplumun değiştirilmesi değil İslam’ı, İslam Devleti’nin kendi hâkim olduğu dârda/bölgede kâmil olarak tatbik etmek, dünyaya da davet ve cihat yolu ile tebliğ ederek hâkim kılmaktır. Bu yüzden Mekke dönemindeki deliller meselenin vakıasına uygun olan delillerdir ve sadece bu delillerden toplumsal değişimin nasıl olacağının delilleri alınmalıdır. Aksi hâlde hatalı bir hüküm çıkarılmış olur. Mesela; “abdest nasıl alınır?”, hac hükümleri, “namaz nasıl kılınır?” konularını öğrenmek istiyorsak -ister Mekke’de isterse Medine’de insin- abdest-hac-namaz delillerine bakarız. Sonra da benimsenen usule göre onlardan şer’î hükmü çıkarırız. Hâliyle toplumsal değişim meselesini de aynı şekilde -ister Mekke’de isterse Medine’de insinler- delillere bakarak anlamalı ve sonra da benimsenen usule göre şer’î hükmü belirlemeliyiz. Ancak biz, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in toplumsal değişim ve İslam Devleti’nin kurulmasına ilişkin delillerini Mekke’yi Mükerreme’deki siretinde açıkladığını görüyoruz.

Çünkü mesele, cihat farz kılınmadan önce Mekke dönemi, farz kılındıktan sonra da Medine dönemi meselesi değildir. Aksine mesele, toplumun değişimi ve devletin kurulmasına yönelik delillerin araştırılmasıdır. Bu da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret edip orada devleti kurduğu zamana kadar ki döneme ait delillerdir ki bu deliller de Mekke dönemindeki delillerdir.

Allah Rasulü’nün, silahlı bir mücadele yapmadığı ancak güç ve kuvvet ehlinden nusret talep ettiğini görüyoruz. Allah Rasulü, bütün zorluklara ve olumsuz cevaplara rağmen nusret arayışından vazgeçmemiştir. Sakif kabilesinden nusret istedi ve ancak onlar taşlayarak ona düşmanlık ettiler. Ancak nusret aramaya devam etti. Beni Şeyban’dan, Beni Amer’den ve benzerlerinden oluşan 10 tane yere gitti; hiçbirinden olumlu yanıt alamadı. Yine de çok zor, meşakkatli ve imkânsız gibi görülmesine rağmen yöntemi başka bir yöntemle değiştirmedi. En sonunda güç ehli olan Ensar ile tanıştı ve onlar nusret vermeyi kabul ettiler. “Zorluklara katlanırken aynı şeyin tekrar edilmesi, meselenin farz olduğunun alametidir” usul kaidesinden hareketle toplumsal değişimde güç ehline ulaşmak ve nusret talep etmek farzdır, sonucuna ulaşılmıştır.

Bazı Müslümanların, “Allah’ın hükmünü ikame etmeyen kötü, şerli yöneticilere karşı kılıçla karşı çıkılmasını” talep eden hadisini silahlı mücadeleye delil getirmeleri de hatalıdır. Hadiste kılıçla karşı çıkılmasının talep edildiği yöneticiler, daru’l İslam’ın yöneticileridir ki bunlara şer’i kaide ile biat edilmiştir. İşte böyle bir yöneticinin hükmettiği ülke daru’l İslâm’dır. O ülkenin güvenliği de Müslümanların gücüyle sağlanmaktadır. Bu durumda Müslümanlar yöneticiye itaat etmekle mükelleftirler. Fakat yönetici Allah’ın indirdiği hükümlerden saparsa o zaman Müslümanların o yöneticiye karşı silaha sarılmaları gerekir. İbni Malik el-Eşcai’den rivayet edilir ki: ”Ben Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim: ‘Yöneticilerinizin en hayırlıları sizin onları sevdiğiniz ve onların da sizi sevdiği, onlara dua ettiğiniz onların da size dua ettiği kimselerdir. Yöneticilerinizin en kötüleri de sizin onlara kızdığınız onların da size kızdığı kimselerdir.’ Denildi ki: ‘Ya Rasulullah onlara kılıçla karşı çıkmayalım mı?’ Dedi ki: ‘Aranızda namazı ikame ettiği sürece ona silahla karşı çıkmayın.’” Şüphesiz ki burada “namazın ikamesi”nden maksat, şeriat hükümlerinin tatbik edilmesidir; “parça” zikredilerek, “bütün” kastedilmiştir.

Daru’l küfrün vakıası tamamıyla farklıdır. Müslümanları yönetse de yönetici, Müslümanların halifesi değildir. Şer’î bir usul ile onların başına yönetici tayin edilmemiştir. Kendilerine farz olmuş olsa da esasen adı geçen yönetici, İslami ahkâmı tatbik etmek için taahhütte bulunmamıştır. Hem Ubade b. es-Samit hadisinde hem de Taberâni’nin rivayetindeki; “şayet açık bir küfür görürseniz” tabirinden, “yöneticide, önceden olmadığı hâlde sonradan küfür açığa çıkarsa” anlamı çıkmaktadır. Yani İslam’ı uygulamakta olan yöneticinin, İslami hükümleri uygulamayı terk edip açıkça küfür hükümlerini uygulaması durumunda bu yönetici ile savaşmanın farz olduğu anlatılmaktadır.

Yine toplumsal değişim ile cihat apayrı bir meseledir. Toplumsal değişim İslami bir hayata, fikrî ve siyasi olarak davet etmektir. Cihat ise İslam Devleti’nin önündeki engelleri kaldırmak için kullandığı şer’î bir metottur. Yalnız bugün bazı beldelerimiz kâfirler tarafından işgal edilmesinde olduğu gibi can, namus gibi kutsalların korunması için maddi güç kullanmak farzdır. Tüm bunlar farklı meselelerdir ancak bu meseleler toplumsal değişim için yapılan işler değildir. Yani ABD Irak ve Afganistan’ı, Rusya Çeçenistan ve Dağıstan’ı işgal ettiğinde oradaki Müslümanlar toplumsal değişimi gerçekleştirmek için değil kâfirlerden kutsallarını korumak için cihat ediyorlardı. Filistin’de, Afganistan’da, Bosna’da, Irak’ta Allah yolunda cihat eden mücahitlerin başarılarında birçok kez gördük; “büyük şeytan” ABD tüm dünyanın desteği ve gücüne rağmen mücahitlerin direnişine karşı Afganistan’da dayanamamış ve açık şekilde yenilmiştir. Çünkü cihat farzı, toplumsal değişim olmasa da, Hilâfet Devleti kurulmasa da terk edilmez. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

“Cihat, Allah Azze ve Celle’nin beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusu Deccal ile savaşasıya kadar yürürlüktedir. Zalimin zulmü ve âdilin adaleti onu iptal edemez.”[1]

Dolayısıyla ister Hilâfet olsun isterse olmasın cihat, şer’î hükümlere göre devam edecektir. Aynı şekilde Hilâfet için çalışmak, kurulana kadar devam edecektir. Buna göre cihat ve Hilâfet için çalışmak biri diğerine bağlı olmayan, ayrı meselelerdir.

Ayrıca fiilî işgal edilmeyen Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya gibi beldelerde silahlı mücadele yapılmıyor. Hâlbuki bu beldelerimizde de toplumsal değişim için çalışma yapılması gerektiği konusunda herkes hemfikir. O hâlde bu beldelerde ya silahlı mücadele başlamalı ya da bu yolun hatalı olduğu teyit edilmelidir. Aksine hareket ederek silahlı mücadele yöntemini kullanan bazıları art niyetli ve bazıları da samimi olan kimi gruplar, İslam dışı başka güçlerden yardım aldılar. Bu da, daha yolun başındayken mücadelenin akamete uğramasına sebep oldu. Bunu yapan bazılarının ellerinde sadece günah ve vebal kaldı.

 Münkeri inkâr ve def etmek fert, cemaat, kitle, ümmet ve devlet olarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bütün Müslümanlara vacip kıldığı şer’î bir hükümdür. “Sizden her kim bir münker görürse onu eli ile değiştirsin. Gücü yetmezse dili ile gücü yetmezse ona da kalbi ile (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.”

Âlimlerin bu hadisten çıkardığı sonuca göre; fertlerdeki kötülüğü yok etmek için el (güç) kullanmak, kötülüğü yok etmeye güç yetirmeye bağlıdır. Hadis, münkeri ortadan kaldırmak için maddi güç kullanmaya delalet ettiği gibi kullanılacak olan bu maddi gücün fitne, öldürme ve silah kullanma gibi daha tehlikeli bir münkere vesile olmaması gerektiğine de işaret etmektedir. Hadiste geçen bu hüküm; fertlere ait münkeri ortadan kaldırmada izlenecek yolu göstermektedir. Ancak hadisin mefhumu Hilâfet’i ikame etmek ya da toplumsal değişimi sağlamak ile ilgili değildir. Böyle olsaydı, Allah Rasulü silah kullanırdı.

Yine delil olarak Allahu Teâlâ’nın şu ayetini getirdiler: “Onlara karşı imkânınız yettiği kadar kuvvet ve eğitilmiş atlar hazırlayın.”[2] Âlimler, güç hazırlamanın imkân dâhilinde olması gerektiğini söylediler. Ancak düşman işgali varsa onu uzaklaştırmak için kuvvetin miktarına ve imkânın bulunup bulunmadığına bakılmadan bütün Müslümanların mücadele etmesi farzdır.

Evet, dünya tarihinde toplumların maddi bir güç ile değiştirildiğine şahit olunmamıştır. Silahlı mücadele, komünist ideolojinin iktidara gelmek için çatışma, zıtlık ve anarşi oluşturmak için bir yöntem olarak kullandığı bir metottur. Çünkü komünistlerin toplumu değiştirebilecek fikirleri, duyguları tatmin edecek önerileri ve sorunları çözecek nizamları yoktur. Hatta bırakın toplumu değiştirmeyi onların, bireyleri değiştirebilecek fikirleri dahi yoktur. Onlar ancak toplumları güç, öfke ve çatışma ile taraf olmaya ve bu şekilde kaos ortamında değişimi gerçekleştirmeyi arzulamaktadırlar.

Ayrıca bu tür yapılanmaların kendilerine ait bir ideolojileri olmadığı için asla toplumsal değişimi sağlayamazlar, ancak kriz oluşturabilirler. PKK, kâfirlerin desteği ile toplumsal değişimi değil ifsadı artırmıştır. Gelinen noktada, değiştirmek istediği demokrasiye entegre olmuştur. Aynı şekilde Filipinler’de Moro, İrlanda’da İRA, İspanya’da ETA büyük mücadelelerin ardından silahları bırakmak zorunda kalmıştır.

Bunun içindir ki hâlihazırdaki vakıamıza dikkatli bir şekilde baktığımızda, toplumu değiştirmeksizin silaha sarılmanın şer’î, akli delilden yoksun ve vakıası olmayan bir yöntem olduğunu görüyoruz.

Toplumsal değişim, fikrî ve siyasi bir çalışma ve nusret talebi ile mümkündür. Halkın desteğine sahip ehli kuvvetin ikna edilmesi önemlidir. Halk, yöneticilerinin bütün gücüyle yanlarında olduğunu, Allah’ın farz kıldığı İslami hükümleri onlara tatbik edeceğini bilirse İslam Devleti’ne mutlaka destek verecektir. Allah Rasulü’nün metodu bütün bunların teminatıdır.

 

 



[1] Beyhaki

[2] Enfal Suresi 20


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz