İnsanlar ve cinler
için yaşanmış ve yaşanacak tüm sorunlara köklü ve kapsamlı mükemmel çözümler
sunan İslâm nizamı her konuda tek ölçümüz olmalı. Çünkü bütün insanlar ancak bu
şekilde mutlu ve huzurlu olabilir. Aksi takdirde huzur ve mutluluk mümkün
olmayacaktır. Bu yüzden Müslümanların Allah’ın indirdiği İslâm nizamını hayatın
her alanında uygulamaları ve bunun çalışmaları hayati derecede önemlidir. Zira
bu amaçla Müslümanlar 100 yıldır farklı isimler altında, çoğu Allah’ın rızası
ve İslâm’ın hâkim olması için ciddi çalışmalar ortaya koydular. Ancak yapılan
davet çalışmaları İslâmi ölçüler ile belirli bir metot dâhilinde yapılamadığı
için maalesef çoğu başarısızlığa uğradı. Bu hareketlerin bazıları fikirde,
bazıları metotta tavizler verdi; bazılarında liderlik, bazılarında kitleleşme
sorunluydu!
Ben bu makalede; bazı
İslâmi hareketlerin verdikleri tavizlere delil olarak getirdikleri “Hudeybiye Anlaşması”nı
işleyeceğim. Bu anlaşma; verilen tavizlere delil olabilir mi, hakikatte nasıl
anlaşılması gerekir ve sonrasında ne gibi önemli sonuçlar ortaya çıkmıştır,
gibi önemli konuları izah etmeye çalışacağım.
Hudeybiye Anlaşması
Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, bir gün rüyasında ashabıyla birlikte Mekke’ye girip, umre
yaptığını görür ve bu rüyasını ashabına anlatır. Hicret’in 6. yılında haram ay
olan Zilkade ayında kurbanlık develeri de alarak, hafif silahlar ile umre
yapmak için Mekke’ye doğru yola çıkarlar. Mekke müşrikleri, bu durumdan
endişelenirler. Osman RadiyAllahu Anh Mekke’ye elçi olarak gönderilir
ancak bir süre sonra Osman RadiyAllahu Anh’ın şehit edildiği
haberi Müslümanlara ulaşır. Bunun üzerine Allah Rasulü, 1400 kişilik ashabı ile
bütün güçleriyle savaşacaklarına dair Semure ağacının altında biatleşir.
Tarihte bu biat “Rıdvan Biatı” anılacaktır. Osman RadiyAllahu Anh’ın
öldürülmediğinin anlaşılmasının ardından savaşmaktan vazgeçilir fakat Mekke’nin
ileri gelenleri Müslümanların umre yapması fikrine sıcak bakmamaktadır. Bu
sebeple Süheyl bin Amr’ı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile bir anlaşma
yapması için gönderirler. Süheyl ile Allah Rasulü arasında “Hudeybiye” denen
bir mevkide “Hudeybiye Anlaşması” olarak bilinen meşhur anlaşma yapılır. Anlaşmanın
maddelerinden bazıları şöyledir:
1- Anlaşmanın süresi
on yıldır.
2- Müslümanlar
Kâbe’yi bu yıl ziyaret edemeyecekler, bir sonraki yıl ziyaret edebileceklerdir.
Gelecek yıl Müslümanlar Mekke’de üç gün kalacak, o zaman içinde müşrikler Mekke
dışına çıkacaklardır.
3- Kureyşlilerden
biri Müslüman olarak da olsa, Medine’ye sığındığı takdirde iade edilecek ama
Medine’den Mekke’ye sığınanlar iade edilmeyecektir.
4- Diğer Arap
kabileleri dilerlerse Müslümanların tarafına, dilerlerse Kureyşlilerin safına
katılabileceklerdir.
…
İşte bu anlaşma ve beraberinde
Medine Vesikası, Yusuf Aleyhi’s Selam kıssası, Necaşi ile ilgili bazı
konular aslından koparılarak, hatalı teviller ile gayri İslâmi söylem ve
metotlara şer’î delil olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Böylelikle kimi
İslâmi hareketlerde; demokratik parlamenter sisteme girme, onun usul ve
yöntemleri ile hareket etme, tağuti rejimler ile uzlaşma ve tavizler verme,
iktidarda olduğu hâlde yapması gerekenleri yapmama veya yapmaması gerekenleri
yapmayı zaruret ve hikmet fıkhı ile Hudeybiye Anlaşması’na dayandırma ve gayri İslâmi
fikir ve metotlara meyletmeler yaşanıyor. Tabii ki bütün bunlar yapılırken
Kur’an ve Sünnet’teki açık nasslar ile çelişen küfür ve günahlar görülmüyor ve
tavizler maalesef meşrulaştırılıyor! Hâlbuki Hudeybiye barış anlaşması asla bir
taviz anlaşması değildi ve bugünkü partilerin demokratik parlamento veya tağuti
sistemler ile kurdukları gayri İslâmi ilişkilere delil getirilebilecek bir yönü
de yoktu! Bu anlaşmada taviz gibi görülen birkaç küçük meselenin sürekli öne
çıkarılması, anlaşmanın hikmetlerinin ve sonuçlarının görülmemesi gerçekten
düşündürücü ve üzücü bir durumdur!
Hudeybiye
Anlaşmasında Taviz Verilmedi
Bu anlaşmada taviz
gibi görülen ve sürekli tekrarlanan birkaç konuya baktığımızda bunların taviz
olmadığı açık şekilde görülecektir:
1- Anlaşma metnine
Süheyl bin Amr’ın “Bismillahirrahmanirrahim” yerine “BismikeAllahumme”
ve “Rasulullah” yerine “Abdullah oğlu Muhammed” kelimelerini
yazdırması bir taviz değildi. Çünkü Allah, “Bismillahirrahmanirrahim” ve
“Rasulullah” kelimelerinin anlaşma veya başka bir yerde yazılması; “BismikeAllahumme”
ve “Abdullah oğlu Muhammed” kelimelerinin yazılmaması ile ilgili bir emir/yasaklama
koymamıştı. Yani “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Rasulullah”
yazılması ilahi bir emir değildi. Şayet Rabbimiz Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e böyle bir şeyi emretmiş ve Efendimiz de Allahu Teâlâ’nın
emrine muhalefet etmiş olsaydı –ki böyle bir şey Rasulullah için söz konusu
değildir-, işte o zaman tavizden bahsedilebilirdi. Dolayısıyla bu konu, küfür
veya haram olan söylemlere, Kur’an ve Sünnet’teki nasslara aykırı hareket
etmeye delil getirilemez!
2- Allah Rasulü’nün
gördüğü rüyaya binaen Kâbe’yi tavaf edememelerine başta Ömer RadiyAllahu Anh
olmak üzere pek çok sahabe Rıdvanullahi Aleyhim itiraz etmiş ve anlam
verememişlerdi. Hatta anlaşma sonrası kurbanlarını kesmelerini söylediği hâlde sahabeler
kurbanlarını kesmemiş ancak Allah Rasulü kurbanını kestikten sonra kurbanlarını
kesmişlerdi. Allah Rasulü sahabelere, rüyada görülen umrenin bu seneki umre
olmadığını söyleyerek burada taviz olmadığını da bildirmiş oluyordu.
Ömer RadiyAllahu
Anh “Sen bize Allah'ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe'yi hep beraber
tavaf edeceğimizi vadetmiş değil miydin?” diye sorduğunda, Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Evet, vadetmiştim. Ancak, bu yıl
gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?” diye sormuş, Ömer
RadiyAllahu Anh da, “Hayır!” cevabını vermişti. Bunun üzerine Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “O hâlde tekrar ediyorum: Sen muhakkak
Mekke'ye gidecek ve Kâbe'yi tavaf edeceksin.” buyurmuştu.
3- Taviz olarak görülen
bir diğer konu da; Mekke'den Medine’ye sığınacak Müslümanların geri iade edilme
şartıydı. Bu madde de maslahat gereği Müslümanlar aleyhine atılan adımlara şer’î
bir delil olarak getiriliyor. Anlaşma metni imzalanmadan müşriklerden kaçarak
gelen Ebu Cendel, Allah Rasulü’nün ısrarına rağmen müşriklere iade edilmişti. Hâlbuki
bu konuda da bir vahiy gelmemişti ve bu madde Müslümanların aleyhine görünse de
Allah Rasulü bu konuda Allah’ın bir genişlik, bir çıkar yol yaratacağını
söylemişti ve böyle de oldu. Müşriklerin elinden kaçan birçok Müslüman Ebu
Cendel komutasında Mekkelilerin Şam ticaretini engellediler. Sonuçta müşrikler,
Medine’ye elçi göndererek kendilerinden kaçan Müslümanların artık geri Mekke’ye
iade edilmelerine gerek olmadığını, bu maddeden vazgeçtiklerini söylediler.
Böylece başlangıçta Müslümanların aleyhine gibi görünen bu şartın aslında
müşriklerin aleyhine olduğu da anlaşılmış oldu.
Hudeybiye’nin Demokratik
Seçimlerle Kıyaslanması
Hudeybiye Anlaşması
ile Allah Rasulü akide, şer’î hükümler ve davetinden asla taviz vermemiş aksine
İslâm davası için siyasi, stratejik bir adım atmıştı. Allah Rasulü taviz
verecek olsa tebliğin ilk yıllarında, işkence, boykot ve ambargonun olduğu sayı
ve güç bakımından çok güçsüz olduğu dönemlerde verirdi. Yani İslâm’ın güçlü
olduğu Medine döneminde değil Mekke döneminde uzlaşmaya, gelen teklifler ile
kazanımlar elde etmeye çalışırdı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem, en zor zamanlarda -Mekke’de- bile kendisine yapılan teklifleri
kabul etmemiş, Allah’ın hükümlerinden asla taviz vermemişti. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem davası uğrunda türlü eziyetlere maruz kaldığı hâlde, sahabeler
çok sıkıntılı süreçler yaşadığı hâlde davasından vazgeçmemiştir.
Hudeybiye Anlaşması’ndan
önce kâfirlerle olan ilişki ne ise sonrasında da aynı kalmıştır. Bu anlaşmadan
sonra kâfirlere karşı yumuşama, ılımlılaşma olmadığı gibi kâfirlere karşı
yağcılık yapılmamış, onların küfrüne rıza gösterilmemiş, “kavgayı bırakalım
kardeşçe yaşayalım” denilmemiş, onların ve diğer kâfirlerin hidayeti ve İslâm’ın
hâkimiyeti için mücadele edilmiştir. İşte bu nedenlerden dolayı Mekke
müşrikleri ile stratejik bir hamle olarak sulh anlaşması yapılıyor ve İslâm’ın hâkimiyeti
için alanlar oluşturuluyordu. Anlaşma sonrasına baktığımızda anlaşmanın
Müslümanlara geniş imkânlar hazırladığı, İslâm’ın yayılmasına ve İslâm Devleti’nin
güçlenmesine vesile olduğu görülecektir.
Başından sonuna kadar
vahyin kontrolünde gerçekleşmiş olan Hudeybiye Anlaşması’nı, İslâm’dan taviz
olarak görmek ve demokratik siyasete delil göstermek hayatı boyunca azameti
tercih eden Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve ashabına
en büyük iftiradır. Çünkü Hudeybiye Anlaşması ile bugünkü demokratik siyaset
arasında bir benzerlik bulunmamaktadır. Hudeybiye Anlaşması’nda Allah Rasulü
Medine’de kurulan İslâm Devleti’nin başkanı olarak, akide ve şer’î hükümlerden
taviz vermeden müşriklerin devleti ile anlaşma imzalamıştı. Bugün ise güçlü
olan iki taraf bulunmamakta, Müslümanlar gayri İslâmi olan rejimlerin isteği ve
kuralları çerçevesinde, kendi akide ve nizamlarından açık tavizler vererek bir
yol takip etmektedirler. Müslümanların mevcut düzenin belirlemiş olduğu
meşruiyet çerçevesinin dışına çıkmalarına asla müsaade edilmediği gibi bunu yaparken
de Müslümanlar şer’î hükümlere aykırı hareket ederek İslâmi fikir ve metottan
sürekli tavizler vermek durumunda kalıyorlar.
Hudeybiye Anlaşması,
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından imzalanmış
ve zerre miktarı taviz olmayan, ilahi emir ile imzalanan ve maddeleri Allah
Rasulü’nün onayından geçen İslâm Devleti’nin siyasi bir adımıydı. Hâlâ bu
anlaşmayı taviz olarak görenlere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in,
Ömer RadiyAllahu Anh’a verdiği şu cevabı hatırlatmanın yeterli
olacağını düşünüyorum:
Ömer RadiyAllahu
Anh Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e; “Sen Allah’ın hak
ile gönderdiği Rasulü değil misin?” diye sordu. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, “Elbetteki ben Allah’ın Rasulü’yüm.” dedi. …
Ömer RadiyAllahu Anh, “Bu hâlde dinimizi küçük düşürmeye neden meydan
veriyoruz?” diye sorunca da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, [أَنَا عَبْدُ
اللَّهِ وَرَسُولُهُ لَنْ أُخَالِفَ أَمْرَهُ] “Ben Allah’ın kulu ve
Rasulü’yüm; asla O’na asi gelmem!”[1] şeklinde
cevap verdi.
Hudeybiye
Anlaşmasının Kazandırdıkları
Hudeybiye Anlaşmasının,
İslâm Devleti’nin güçlenmesi, davetin yayılması, kâfirlere karşı birçok
kazanımların sağlanması gibi sayılamayacak pek çok hikmeti, siyasi, askerî,
stratejik birçok kazanımları oldu. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- İslâm düşmanı Kureyş
müşrikleri bu sulh ile İslâm Devleti’ni resmen tanımış oluyorlardı. Böylelikle
Medine’de kurulan İslâm Devleti tüm dünya tarafından düşmanları ile anlaşma
yapabilen bir devlet olarak tanınmış oldu.
2- Bu anlaşma, İslâm Devleti’nin
siyasi, askerî, sosyal ve diplomatik bir hamlesiydi. Anlaşma sonrası İslâm,
güven ve emniyet içinde Arap Yarımadasında yayılma imkânı buldu. Müslümanlar, terk
etmek zorunda kaldıkları Mekke’ye, umre için girme imkânı elde etti. Diğer
kabileler ile ilişki kurma imkânı oluştu ve ilişkiler güçlendi.
3- Hudeybiye Anlaşması
büyük bir fetihti. Anlaşma imzalandıktan sonra, Medine’ye dönüş esnasında
Allah, Fetih Suresi’ni indirerek Hudeybiye Anlaşması’nın “büyük bir fetih”
olduğu bildiriyor ve bu surenin son ayetinde yer alan “Muhammedun Rasulullah”
ifadesi ile de anlaşmaya bu ifadeyi yazdırmayan müşriklere adeta cevap
veriyordu. Yine aynı surede, Allah Rasulü ve Müslümanların kısa zaman sonra
Kâbe'yi tavaf edecekleri müjdesi de veriliyordu. Allahu Teâlâ bu anlaşmadan
önce kazanılan Bedir gibi bir zaferi değil de Hudeybiye Anlaşması’nı “Feth-i
Mübîn” olarak isimlendiriyordu.
İmamı Zührî, “İslâm’da
Hudeybiye Musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır.”
demiştir. İbn-i Kesîr Rahimehullah şöyle demektedir: “Allah
Teâlâ bu barışı, ihtiva ettiği maslahat ve vardığı netice itibariyle bir fetih
olarak değerlendirdi.” Nitekim Abdullah bin Mesud RadiyAllahu Anh ve
başkasından şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Siz, fetih olarak Mekke’nin
fethini kabul ediyorsunuz; ama biz fethi Hudeybiye barışı olarak kabul ediyoruz.”[2]
4- Hudeybiye Anlaşması,
İslâm davetinin hızla yayılmasına vesile oldu. Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra
geçen iki yıllık sürede Müslüman olanların sayısı, Allah Rasulü’nün peygamber
olarak gönderilmesinden Hudeybiye anlaşması gününe kadar geçen on dokuz yıllık
sürede iman edenlerin sayısından çok daha fazla olmuştu. Yani Hudeybiye
anlaşmasından önceki on dokuz yıllık süre içerisinde Müslüman olanların
sayısından fazla kişi, iki senelik bu döneminde iman etmiş oldu.
5- Mekke müşrikleri ile
anlaşma yapılması Hayber Yahudilerini yalnızlaştırdı. Böylelikle İslâm Devleti
için tehdit olan Hayber kolay bir şekilde fethedildi.
6- Hudeybiye Anlaşmasını
müşriklerin bozması ile 2 yıllık sürede güçlenen İslâm Devleti, ciddi bir
direnişle karşılaşmadan on bin kişilik bir ordu ile 630 yılında Mekke’yi
fethetme gücüne ulaştı. Mekke halkı kısa sürede iman etti ve davet ve cihad
yoluyla insanlar fevc fevc İslâm’a girdi.


Yorumlar