[اَلْحَقُّ
مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟] “Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise
sakın şüphe edenlerden olma!”[1]
Hakikat arayışı
insan kadar eski bir olgu. Şu uçsuz bucaksız evrende insan, zifirî karanlık bir
dehlizde yol alırken ihtiyaç duyduğu fosforlu göstergeler gibi hayatta yolunu
bulabilmesi için hakikatin göstergelerine ve ölçülerine ihtiyaç duymaktadır. Bu
sebeple İslâm insanın önce kendisi, içinde bulunduğu evren ve yaşadığı hayatla
ilgili “nereden” ve “neden” geldiği ve “nereye” gittiği şeklinde zihninde
düğümlenen en temel varoluşsal soruları cevaplandırmakla insanın hakikat
arayışına cevap vermiştir.
İslâm insan, hayat
ve evren gibi hissedilebilir olgular üzerine dikkatleri çeker ve
gerçekliklerine uygun bir şekilde yorumlayarak bunların bir yaratıcısının
olduğu, Abdullah oğlu Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğu ve Kur'an-ı Kerim’in
Allah’tan gelen bir kitap olduğunu aklı ikna edecek şekilde temellendirir. Bu
temel üzerine iyi-kötü, doğru-yanlış, helal-haram, sevap-günah kategorisine
giren hakikat ölçülerini bina eder. Bu hükümler insan, hayat ve evren
maddesinin gerçekliklerine uygun olan ve aklın idrak edebileceği esaslar
üzerine bina edilmiş olduğundan dogma olarak görülemezler. Kulların davranış ve
eylemleri ile ilgili hüküm koyma hakkına kimin sahip (el-Hakim) olduğu, iyi ve
kötünün ne olduğu veya melek ve cinlerin varlığı ve nitelikleri, bu hayatın
sonrasında bizleri nelerin beklediği; ahiret, cennet, cehennem vb. akılla
bilinemeyen (muğayyebât) bilgilerin tümü, Allah’tan geldiği kesin olarak akılla
bilinebilen Kur'an’ın kaynaklık ettiği ikinci dereceden bilgilerdir.
Tarih boyunca
Müslümanlar akideleri ve akide ile temellenen hakikat ölçüleri ve değer
yargıları ekseninde davranış ve eğilimlerini belirlediler. Davranışlarının ölçüsü
şer’î hükümler, gayeleri ise Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bu ölçüler sayesinde
istikrarlı, huzurlu ve mutlu bir hayatı inşa ettiler. Hz. Ömer RadiyAllahu
Anh’ın başından geçen meşhur hikâyenin öznesi, hayatı boyunca mektep
görmemiş, ömrünü devenin peşinde, sütünü sağarak geçirmiş, son derece iptidai
koşullarda; çamurdan evde yaşayan, “Ömer görmüyorsa da bir gören var.” diyen
kızı kastediyorum. Bu kız İslâm akidesi sayesinde hakikatin ölçülerine sahip
olmuştur. Bir kez Allah’a inanmış ve hakikat ölçülerine sahip olmuş bir kimse
için hiç kimsenin görmediği yer diye bir yer yoktur. O’nun rızasını gayelerin
gayesi bellemiş ve helal-haramı davranışlarının ölçüsü edinmiş bir kimseyi
satın alacak bir dünyalık da yoktur. İşte bu kızın sahip olduğu hakikat ölçüleri
pandemi döneminde bilim dünyasına hakim ölçüler olsaydı, aşının patentini
tekellerinde bulundurarak yana yakıla çare arayan milyarlarca insanı ortak
mirasları olan bilgiden mahrum etmezlerdi.
“Kıyametin
kopacağını bilseniz dahi elinizdeki fidanı dikin.” diyen Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in bu öğretisini siyasiler, bilim adamları ve sanayiciler
benimsemiş olsaydı ve kalkınma planlarını bu ölçülere göre yapmış olsalardı
dünyanın ekolojik dengesinin bozulduğundan söz ediyor olur muyduk? Sanayileşme
ve kentleşme elindeki fidanı dikmediğimizde kıyameti kendi ellerimizle
hazırlamış olacağımızı haber veren hakikat ölçülerine göre gerçekleştirilmiş
olsaydı, çevre felaketleri yaşar mıydık? İnsanların yaşadığı şehirler,
meskenleri, mezarları olur muydu?
Lakin İslâm’ın
tarih sahnesinden çekilmesinden birkaç yüzyıl önce Batı’da gelişen seküler
düşünce hakikatin ölçüleri ve insanların değer yargılarını köklü bir değişime
uğrattı. Pozitivist bilgi paradigması insanoğlunun statüsünü değiştirdi. Bu
döneme kadar kendisinin de parçası olduğu evrenin ötesinden gelen bilgi anlam
ve değerin, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin kaynağı iken pozitivizm insanı
değer ve anlamın, iyi ve kötünün kaynağı konumuna taşıdı. Artık hayata dair
doğru ve yanlışı deneyim ve tecrübelerine, gözlem ve değerlendirmelerine bağlı
olarak üreten bir özne olarak insan, her konuda hakikatin temeli hâline
geldi. Sadece insanın inşa ettiği ve ürettiği bilgiler hakikat sayılır
oldu. Bu büyük kırılma ile birlikte bilginin varlık aleminin ötesiyle bağı
koparılmış oldu. Böylece insan hayatında anlam yok edildi.
Anlam ve ruhu yok
edilmiş insan ölü bir insandır. Hakikati salt bilimsellikle tapulayan
pozitivist düşünce insan ve toplumlardan, bilim insanlarının önünde gassalın
önündeki meyyit gibi olmalarını bekliyor. Herhangi bir şeyin bilimsel olduğu
vurgusu yapmak o şeyin hakikat olduğu hakkında sorgulanamaz bir görünüm
kazandırmak anlamına geliyor. Bilimsellik öyle bir dokunulmazlık kazandırıyor
ki, orta çağın skolastiklerine rahmet okutuyor. Hakikati tekelleştiren
bilimsellik, tahtına kurulduğu dogmanın reflekslerini alarak, iddialarını
sorgulayanlar karşısında kilisenin verdiği tepkileri veriyor; mahkûm ediyor,
aforoz ediyor, giyotine çekiyor.
Bilime böylesine
kesinlik atfetmek her şeyden önce bilimin kendi mantığına ve metoduna
aykırıdır. Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel
olamaz. Bilim tarihinin çürütülmüş tezler arşivi olduğuna bakarak bilimin
kesin doğrular üretmediğini kesin olarak anlamak mümkündür. Bilimsel metotla elde
edilen sonuçlar kesin ve değişmeyecek sonuçlar değildir. Dün atomun
maddenin bölünmez en küçük parçası olduğuna müsellem bir hakikat olarak
bakılırken bugün aynı yöntemle bu tez yalanlanmaktadır. Sadece iki yıllık
pandemi sürecinde bile bilim insanlarının iddiaları ile çeliştiklerine dair
sayısız örnekler bulmak mümkündür. Covid atlatanların antikor süreleri
başlangıçta dokuz ay iken altı aya sonra üç aya en son bir aya düştü. İki doz
sinovac aşısı olanlar için şimdi iki doz da biontec öneriliyor. Muhtemelen
yerlisi piyasaya sürüldüğünde iki doz da turnovac önerilecek.
Bununla birlikte
bilimsel metot düşünme metotlarından sadece birisi olup deneysel (pozitif)
bilimlerde kullanılmaya elverişlidir. Deney, gözlem, ölçme ve değerlendirmeye
konu olmayan alanlarda kullanılması ise doğru değildir. Bilimsel metotla
üretilmiş bilgileri değişmez, ezelî ve ebedî hakikatlermiş gibi sunmak
kapitalist ideolojinin kendini merkeze alarak yeni bir dünya tasarımından başka
bir şey değildir. Pozitivist düşünce sosyal, siyasi, ekonomik vb. insan
ilişkilerini de bilimin alanı hâline getirerek insan toplumlarını, yasalarını
kendi tekelindeki “bilimin” ürettiği mekanik varlıklara dönüştürmek istiyor.
Çünkü insanla robotun, toplumla makinanın eşitlendiği bir dünyada toplumları
yönetmek için sadece kumandanın elinizde olması yeterlidir.
Diğer bir açıdan
bakılırsa bilimi hakikatin yegâne ölçüsü olarak dayatmak “Nereden geldim?”,
“Niçin geldim” ve “Nereye gidiyorum?” şeklindeki varoluşsal soruların insan
aklını ikna edecek biçimde cevaplanması ile ulaşılabilecek hakikat ölçülerini
tasfiye etmektir. Bu bilimsellik değil, bilimciliktir. Zira hiçbir bilim, bilim
insanının ait olduğu dünya görüşünden bağımsız üretilmiyor. Örneğin pozitif
bilim anlayışının temelini oluşturan mekanik tabiat anlayışı belirli yasalara
sahip olan evrenin kendiliğinden hareket ettiği dolayısı ile işleyişi için
muharrike muhtaç olmadığı düşüncesine dayanıyor. Batılı bilim anlayışı öncesi
(yaratıcı) ve sonrası (ahiret) ile bağı kopartılmış bir evren tasavvur ediyor.
İnsanın değer yargılarını duyulara ve kişisel deneyimlere indirgeyerek hakikati
parçalıyor, herkesçe kabul edilmiş iyi-kötü, doğru-yanlış ölçülerini yok ederek
bunları göreli, değişken ve değersizleştiriyor. Bütün insanlık için geçerli ve
değişmeyen evrensel ahlak kuralları, doğru-yanlış, iyi-kötü ölçüleri
olmadığında sermaye ve teknolojik gücü elinde bulunduran devletlerin bu gücü
kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarına mani olacak hiçbir mekanizma
kalmıyor.
Peki, böyle bir
bilim anlayışı insanlığa ne sundu veya sunabilir? Taş devrinde komşusunun
meskenindeki ateşi çalmak için kafasına taşla vuran “mağara adamı”ndan
yüzbinlerce yıl sonra teknolojik silahlarla halkların kafasına vura vura Orta Doğu’nun
petrolünü, Orta Asya’nın gazını, Afrika’nın elmasını ve sair servetlerini çalan
“uygar adam” arasındaki fark ne? Sadece hayatı kolaylaştıran alet ve araçları
iyileştirince insan mı olunuyor?
Kimyanın formüllerini açığa çıkaran bilim, bunları nerede, nasıl ve ne
amaçla kullanmak gerektiğine dair doğru-yanlış, iyi-kötü ölçülerini yok
saydıktan sonra nasıl bir dünya inşa edebilir? Zira hayatın öncesi ile bağı
koparılarak Allah’ın buyruklarından bağımsız, sonrası ile bağı koparılarak
dünyada yapıp ettiklerinden hesapsız hâle getirilen insanın elindeki formüller
gözü dönmüş bir katilin elindeki bıçaktan farksızdır. İnsanlığı tümden tehdit
eden kitle imha silahları, ekolojik dengeyi altüst eden sanayileşme bilimin tek
başına hakikatin ölçüsü olamayacağını bizlere çok acı sonuçlarıyla birlikte
göstermiştir. İnsan, hayat ve evren behemehâl yeni bir bilgi paradigmasına
muhtaçtır.
İslâm din ve bilim
kategorilerinden her birini bilgi hiyerarşisi içinde doğru yere
konumlandırmıştır. İnsan davranış ve eğilimlerini belirleyen, hiçbir zaman ve
zeminde değişmeyecek ezeli ve ebedi ölçüler vahyin belirlediği hayat
ölçüleridir. Bu ölçüler esas alınmak kaydıyla her tür bilimsel incelemeler,
teknik ve teknolojik gelişmeler ise sadece hayatı kolaylaştıracak ve daha konforlu
hâle getirecek araç ve gereçlerden ibarettir. Eşyanın iyileştirilmesinde
bilimin, ef’alin (insan davranış ve eğilimlerinin) iyileştirmesinde ise vahyin
ölçüleri geçerlidir. İslâm’ın tevhid akidesi bu iki bilgi kaynağını birbiri ile
çelişmeden kullanmanın yöntemlerini sunmuştur. Vahyin son elçisi Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in hayatında bunun sayısız örneğini görmek mümkündür.
Hurmalıkların aşılanmasıyla ilgili söylemiş olduğu “Siz dünya işlerinizi
benden daha iyi bilirsiniz.” buyruğu vahyin bilimsel alana ilişkin
bilginin kaynağı olmadığını ifade etmektedir. Neticede bir ağacın aşılanması,
verimliliğinin artırılması için yapılacak iş ve işlemler ziraat bilimi alanına
giren işlemlerdir. Hendek Savaşı’na adını veren hendek kazma tekniğinin
ateşperest Farisilerin bir savunma tekniği olmasına rağmen alması ve uygulaması
da teknik hususlarda, işleri kolaylaştıracak araç ve gereçlerde beşerî tecrübe
ve birikimlerden faydalandığına işaret etmektedir. Sonuç olarak hakikatin
ölçüsü eşyada bilim, efalde vahiydir.


Yorumlar