İslamcılığın yeniden tartışılmaya başlandığı şu günlerde yeni bir gelişme yaşandı ve Mustazaflar Hareketi dernek sürecinden partileşme sürecine girdiğini duyurdu. ‘Yeni bir gelişme’ diyoruz ama sabık olaylar bugünü haber veriyordu. Hareketin yerel seçimlerde aday gösterebileceği birkaç seçim süreci boyunca alttan alta dillendirilmekteydi. Kimilerince bu, bir ‘Kürt Haması’ demekti. Filistin’de Hamas’ın FKÖ’ye rakip olarak ortaya çıkması gibi buralarda da PKK’nin karşısına çıkacak bir hareketten söz ediliyordu. Tabi 14 Temmuz günü Diyarbakır’da yaptıkları 2. İstişare Toplantısı’nda Mustazaflar, ‘kendilerinin herhangi bir yapının alternatifi olmadıklarını’ ısrarla vurguladılar. Fakat bu açıklama bazı yorumların yapılmasını engelleyemeyecektir. Zira bölgenin şartları ortadır ve seçilen kulvar [partileşme/yerel seçimler], bölgeye [Kürdistan] ve geçmişe dair göndermeler, vaatler [anadilde eğitim] bir ‘alternatifliği’ ister istemez akla getirmektedir. Tabi bu değerlendirmeler hareketin, toplantı sırasında sunduğu ‘program taslağı’ baz alınarak ortaya konmaktadır. Bunun yanında ‘henüz tam bir programa karar vermediklerini’ ve ‘gerek iç gerekse de dış tartışmalara açık olduklarını’, ‘bütün konuşmalara bu nazarla bakılması gerektiğini’ sıklıkla belirtiyorlar.
Biz ise yazımızda istişare toplantısının genel bir değerlendirmesini yapıp, partileşmeye dönük endişe ve tavsiyelerimizi dile getireceğiz inşallah.
İstişare mi, Duyuru mu?
Elimize geçen davetiyede toplantının bir ‘istişare toplantısı’ olduğu belirtilmekteydi. Fakat Diyarbakır’a gidip te gördüğümüz şey istişareden ziyade bir duyuru toplantısıydı adeta. Bir sunucu, üç konuşmacının hareket adına verdikleri birkaç saatlik sunumlara karşın davetlilere verilen süre 3 dakika gibi kısa bir zamandı. Farklı görüşlere böyle dar bir alan verilmişken bir ‘istişare’ toplantısından söz etmek biraz zor. Elbette ki isteyenlerin yazılı veya birebir görüşmelerle fikirlerini sunabileceklerini belirttiler ama bu tür şeyler, takdir edersiniz ki toplantı dışında olabilecek şeylerdir. Üstüne üstlük biz dâhil bazı davetlilere koltuk arasında konuşma hakkı verilmesi ise farklı bir üzücü noktaydı.
Açıkçası karşılaşılan görüntü, sanki her şeye karar verilmiş gibi bir hava oluşturmaktadır. Elbette kimsenin kimse ile istişare etmek gibi bir zorunluluğu yok. Ama işin adına uygun olması da bir zorunluluk. Hal böyleyken biz gerek mikrofon uzatıldığında gerek molalardaki ikili görüşmelerde fikirlerimizi ve nasihatlerimizi dile getirmeye çalıştık. Bu yazı ise fikirlerimizin hem detaylandırılması hem de vakit darlığından değinemediğimiz hususların belirtilmesidir.
İslamî Siyasetin Gerekliliği ve Partileşme
İslam’ı ön yargısız inceleyen herkes çok rahat bir şekilde görür ki İslam siyasî bir dindir. İnen ilk ayetinden son ayetine değin bu özelliğini vurgulayan bir dindir. Kitabı’nın sürekli olarak ‘Allah’ın yasama yetkisi’nden bahsettiği, Rasulü’nün, devlet başkanlığı yapmış olduğu bir din nasıl siyasî olmasın ki! Allah’ın kendilerinden razı olduğunu belirttiği Ashabın siyasete verdiği önem, Halife olup ümmeti ‘siyase etmeleri’, 1924 yılına değin dünyaya siyaset eden bir ümmete mensup oluşumuz… Bunların hepsi ve daha fazlası tabiidir ki İslamî bir siyasetin gerekliliğini gösterir. Allah Rasulü’nün Mekke’de ortaya koyduğu ‘muhalif siyaset’, Medine’de ‘hâkim bir siyaseti’ hazırlamıştır. Her iki dönemdeki siyaset de tamamen orijinal ve tavizsiz bir siyasetti. Hiçbir zaman değiştirmek istediği düşünceye ve düzene tâbi olmayan bir siyasetti.
Ama gerek bu Türkiye’de gerekse başka Müslüman beldelerde uzun yıllardır denenen partileşme yöntemi, maaleseftir ki uygulayıcılarına demokrasinin arka sokaklarında kendi karakterlerini kaybettirmiştir. MSP’den Saadet’e oradan AKP’ye değin takip eden süreci izleyen herkes bahsettiğimiz şeyin somut halini görecektir.
Bu tür iyi niyetli girişimlerin başladığı yerden çok uzak bir noktada seyrediyor olması ‘sistem içi kanallar’ın tabiatından ileri gelmektedir. Sistem, her zaman kendi reyini dayatmakta ve muhatabı olan hareketleri ya evrilmeye ya da sistem dışına itilmeye ve gayr-i yasal bir hal almaya zorlamakta, bunun dışında bir hareket tarzını ise reddetmektedir. ‘Tağut’, ‘Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse’, ‘İnkılab’, ‘İslam Devleti’ gibi kavram ve söylemlerle yola çıkan birçok Müslüman, hedeflerini küçültmüş, sistem içinde varolma adına tavizkar hallere bürünmüştür. Bunun böyle olmadığını iddia edenlerin sadece o ülkelerdeki gazete arşivlerine bakmaları yeterlidir. Başlarken verilen beyanatlarla bugün gelinen noktada ortaya konan söylemler arasındaki uçurum ne kadar da hazindir.
Hal böyleyken Mustazaflar Hareketi’nin siyasileşmesi nasıl olacaktır?
Biz biliyoruz ki kardeşlerimiz uzun yıllardır çetin bir jeopolitikte var olmaya çalışıyorlar. Kendileri de toplantı sırasında geçmiş acılara, ödenen bedellere dikkat çektiler zaten. Hâlihazırda BDP’ye ait belediyelerin, kendilerine birçok zorluklar çıkardığı halk arasında da konuşulmaktadır. Keza hareketin sözcüsü Hüseyin Yılmaz da “Hükümete eskiden beri tepkimiz var. Bize yönelik dernek kuruluşundan beri hem yerel güçler hem de PKK çizgisindeki yapılar saldırılarda bulundular. İki tarafında şiddetine maruz kaldık. Bizi şiddet ortamına çekmek istediler. Devlet benim genel merkezimi kapattı. PKK fiili olarak benim Yüksekova şubemi kapattı. Bu şubemiz 17 defa saldırıya uğradı. Ubeydullah Durna kardeşimiz bu saldırılarda şehit oldu. 2007’den beri saldırılara maruz kalıyoruz. Bu yüzden tepki değil de ihtiyaç olarak seçimlere giriyoruz. Çünkü ne AKP ne de BDP bizi temsil etmiyor.” diyerek durumu izah etmişti.
Ama şartların tavırlarımızı belirlemesi değil tavırlarımızın şartları belirlemesi gerekir öyle değil mi! Bizi yanılmaya sevk edecek en tehlikeli oyun ‘konjonktür’ oyunudur. O konjonktür ki kendisiyle nice haramlar helal, nice yasaklar serbest olur! Şartların bütün zorlamalarına, baskısına rağmen İslamî tavırdan taviz vermemeli, sistem dışı kalma pahasına nebevî siyasette ısrar edilmelidir. Ki yine Hüseyin Yılmaz’ın konuşmasında belirttiği ‘rejimin alternatifi olma’ da ancak bu ısrarla sağlanır. Eğer İslamî duruşumuzu muhafaza ederek legal bir parti olacaksak tamam! Ama mevcut ‘Siyasi Partiler Kanunu’ İslamî bir partiye olanak vermemektedir.
Yani siz bugünkü yasalar dâhilinde meclise girmeye çalışırsanız, baştan kaybetmişsiniz demektir. “Ben parti olarak Allah’ın indirdiğiyle hükmedeceğim ve başka bir düşünce ve düzeni kabul etmiyorum” diyemezsiniz bu yasalar varken:
“Amaç:
Madde 1 – Bu Kanunun amacı, siyasi partilerle ilgili esasları düzenlemektir.
Kapsam:
Madde 2 – (Değişik: 12/8/1999 - 4445/1 md.)
Bu Kanun, siyasi partilerin kurulmaları, teşkilatlanmaları, faaliyetleri, görev, yetki ve sorumlulukları, mal edinimleri ile gelir ve giderleri, denetlenmeleri kapanma ve kapatılmalarıyla ilgili hükümleri kapsar.
Tanım:
Madde 3 – Siyasi partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır.
Siyasi partilerin vazgeçilmezliği ve niteliği:
Madde 4 – Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar.
Siyasi partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.”
Hal böyleyken bir İslamî hareketin yasal yoldan partileşmesi, onun İslamîliğinin bitmesiyle aynı şeydir. Eğer İslamîlik muhafaza edilerek partileşmek isteniyorsa, bu yasaların gayr-i İslamîlikten arındırılması gerekmektedir. Bir de tamamen Ankara’da belirlenen yasa ve mevzuata göre işleyen kurumlar olan belediyelerin edilgenliğinde durum daha da çetrefilli bir hal almaktadır. Zira bu kez yasayı değiştiremiyor ancak yasalara tabi oluyorsunuz demektir.
Bugün dünyanın, ümmetin ve Türkiye’nin ihtiyacı olan yegâne şey ise peygamberî bir siyasettir. Nebevî metoda uygun her siyasî girişim Müslümanlar tarafından desteklenmeli, baş tacı edilmelidir. Bu anlamda Mustazaflar Hareketine mensup kardeşlerimizin ortaya koyacağı böyle bir siyaset takdire şayandır ve desteklenmelidir. Ama bunun tersi olacak bir tavır da yine aynı Müslümanlar tarafından muhasebe edilmeli, ‘ellerinden tutup onlara yardım edilmeli’dir. Bizim ümidimiz ve temennimiz Mustazafî/Hizbullahî kardeşlerimizin böyle bir duruma duçar olamayacakları, demokratik yöntemlere başvurmayacaklarıdır.
Bir Not:
İstişareye davet edilen kanaat önderlerinden biri de Şah Merdan Sarı Hoca’ydı. Dışarıdan katılanlara verilen kısacık bir süreye coşkulu bir konuşma sığdırdı. Nebevî metoda yönelik vurgusu ve öteki yöntemlerin tümünün reddedilmesi gerektiğine dair konuşması salonu dolduran kalabalık tarafından da ilgiyle karşılandı. Fakat toplantıyla ilgili hiçbir haberde Şah Hoca’nın tavrına değinilmedi. Bu meyanda en azından biz, yazımızda belirtmiş olalım istedik. Rabbim ondan, onun gibi Müslümanlardan ve İslamî yöntemde ısrar eden tüm müminlerden, mustaz’aflardan razı olsun.
İlerleyen günlerde meselenin daha elle tutulur bir görünüm alacağını hesaba katarak değerlendirmelerimizin bir kısmını o zamana tehir ettik. İnşallah o gün bir muhasebe/eleştiri yazısı değil de bir tebrik yazısı yazarız.
وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
“Sen yine de öğüt verip hatırlat. Çünkü öğüt verip hatırlatma müminlere fayda verir.”
“Din nasihattir.” Dedik ki: “Kimin için?” Dedi ki: “Allah için, Kitabı için ve Rasulü için, Müslümanların liderlerine ve genelinedir.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış