Zilan Deresi Katliamı

Mehmet Nazif Yıldırım

Zulümler, katliamlar, sürgünlerle dolu Türkiye Cumhuriyeti tarihinin Şeyh Said Rahmetullahi Aleyh’in mübarek kıyamının ardından Müslüman halka reva gördüğü uygulamaların bir kısmı hepimizce malumdur. Temelini kanla müstahkemleştirme gayretindeki Türkiye Devleti, Allah’ın indirdiği hükümlerin hâkim kılınması uğruna gerçekleştirilen Şeyh Said Kıyamı’nın bastırılmasından sonra, özellikle doğudaki Müslümanların Cumhuriyet ile barışık olmayacağını idrak edince, bu bölgeyi -sözde- ıslah etme adına son derce vahşiyane ve sert tedbirler benimsemiştir. 

“Şark Islahat Planı” adı verilen ve aslında Sistem’e entegrasyonu sağlamayı amaçlayan icraatlarla Şark vilayetlerindeki Müslümanlar, Sistem’in istediği çerçevede bir ‘te’dip ve terbiyeye’ tâbi tutuldular! Bu plan gereği alınacak tedbirlerin bir kısmı şöyle sıralanmaktaydı:

“•Bu reform planı uygulanıncaya kadar Doğu illerinde uygulanmakta olan sıkıyönetim sürdürülecek. (Madde 1)

•Şeyh Said Kıyamı’na katılmış olan köylerden ‘isyan sırasında devletin harcadığı masraflar’ özel vergiler konularak karşılanacak; isyana katılmayan köyler bu vergiden muaf tutulacaktır. (Maddi 8)

•Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan berveçhi ati Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve sair müessesat ve teşkilatta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada (başka) lisan kullananlar evamir-i hükümete (hükümetin emirlerine) ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler (cezalandırılırlar). (Madde 13)

•Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide ile temini lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacelen leyli iptidailer açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır. (Madde 14)

•Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemehâl (mutlaka) men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır. (Madde 16)

İşte bu ve benzeri icraatlarla, Şeyh Said Kıyamı’nın Cumhuriyet elitlerinde husule getirdiği kin, uzun bir intikam ajandasıyla yürürlüğe kondu. Bu ağır zulümler altında yaşamaya mahkûm bırakılan bölge halkı ise Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar bir türlü devlet ile barışmamış, daima fiilî veya zihnî bir münakaşa içerisinde olmuştur. Müslüman bölge halkında, Cumhuriyet’in Laik diktasına karşı sürekli bir düşmanlık hali mevcut olagelmiştir. Ve bu öfke kimi zaman kendini ‘isyan’ olarak dışa vurmuş, karşılığı ise ağır bir şekilde bu halka ödetilmiştir. İşte bu isyanlardan biri de Ağrı İsyanları’dır. Bu isyan, Şeyh Said Kıyamı’ndan sonra görülmüş en büyük isyandır. Kemalistler ve Kürtçü kesimlerce ‘Kürtçülük’ kılıfı giydirilmeye çabalanmışsa da; bu ayaklanmalar, Şeyh Said Kıyamı’nın bir nevî devamı durumundadır ve İslâmî duygulardan bağımsız değildir. Bunu bizzat dönenim Başbakanı İsmet İnönü, 28 Temmuz 1930 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nin diploma töreninde yaptığı konuşmasında şöyle belirtiyor: 

“…Son günlerde memlekette askerî harekâtı gerektiren bazı olaylar oldu. Biliyorsunuz, Van civarında huduttan geçen silahlı çetelerin baskısı ile kısmen bunların telkinine kapılarak, onların aymazlığına düşerek bazı köylerde siyasî ve gerici nitelikte ayaklanma görüldü. “Gerici nitelikte” diyorum çünkü öteden beri bu memlekette gerici vesilelerle fesat çıkarmak ümidi ile kolay gerçekleştirilebilir bir şey zannolmuştur. Dolayısıyla buna kalkışanlar aldatabilecekleri saf kişileri buldukları sürece buna girişeceklerdir. Kendileri ve aldatılanlar kanunların kuvveti karşısında tekrar tekrara aciz kaldıkça bu nesil nihayet sönecektir ve sönmektedir. Bu olayı da gericilik vesilesiyle tahrik etmek istemişlerdir.” 

İsmet İnönü, bu konuşmasıyla ayaklanmanın dinî boyutuna vurgu yaparak klasik Cumhuriyetçi zihniyetiyle ayaklananları, ‘gericilikle’ itham etmektedir.

Burada şunu vurgulamak gerekir ki; ayaklanmaya öncülük edenler arasında Kürtçülük davası, liderlik davası güdenlerin olması, yukarıda bahsettiğimiz durumu değiştirmez. Çünkü neticede isyana kalkışanlar ağrılıklı olarak İslâm için ayaklanmışlardır. Bu da İslam’ın, Kürt halkı üzerindeki güçlü siyasetini göstermektedir. Zaten ehl-i akl olan herkes bilir ki -bilhassa Kürtlerin ulusçuluk belasıyla henüz tanışmadığı o yıllarda- bu halkı İslamiyet’ten başka harekete geçirecek bir şey yoktur. PKK bile bugün bunu gördüğü için İslamî bazı prensiplere göz kırpmaktadır. Fakat Cumhuriyetçi zihniyet, o yıllarda -Şeyh Said Kıyamı da dâhil- ortaya çıkan bütün ayaklanmalara ‘Kürtçülük’ yaftası vurmuştur. Bunun sebebi, Anadolu’nun batısındaki Müslümanların bölgede gerçekleşen hareketlere destek vermesini engelleyip devletin cürümlerine kılıf uydurmaktır. Bu konuyu uzatmakta bir fayda görmüyoruz. Cumhuriyet sonrası Doğu’da çıkan ayaklanmalar -PKK sürecine kadar- ‘ulusçu’ nitelik taşımayıp ya doğudan doğruya İslâmî taleplerle ya da içerisinde İslamî kaygıların yoğun veya seyrek tonlarda bulunduğu hareketlerdir. Ama burada asıl üzerinde duracağımız husus, isyan bahane edilerek bölge Müslümanlarının maruz kaldığı kıyım ve infâzdır.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, rejimin gayr-i resmî sözcüsü konumundaki Cumhuriyet Gazetesi, 16 Temmuz 1930 tarihli sayısında katliamı şöyle veriyordu: “Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş'e sevk ve orda iskân olunmuştur. Zilan harekâtında imha edilen eşkıya miktarı, 15 binden fazladır. Buradaki harp, pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan Deresi, lebalep (ağzına kadar) cesetlerle dolmuştur.” 

Zilan Harekâtı’nda katledilenlerin sayısı, kimi rakamlara göre 15.000’den fazladır; Ağrı isyanına katılanlardan bazılarının (Kürt yazar Hesen Hîşyar Serdî) verdiği rakamlar ise 47.000 köylünün katledildiği yönündedir. 

Katliamın boyutlarını daha net ortaya koyma adına, katliama şahit olanların bazı haber ajanslarına verdikleri bilgileri aktaralım:

Katliam sırasında 17 yaşında bir genç olan Kakil Erdem gördüklerini şöyle anlatıyor: 

“Askerler, hamile kadınların karnını deşiyorlardı. Hamile kadınları öldürüp, çocuklarını karınlarından çıkarıyorlardı. İnsanları gözlerimin önünde kesiyorlardı. Benim gözümün önünde 3 akrabamın kafa derisini yüzdüler. İki kardeşi ağaçlarla döverek öldürdüklerini gördüm.”

“Günlerce dağlarda aç kaldık. Askerler gittikten sonra köye geri döndük. 35 akrabamı öldürmüşlerdi. Birçok insanı gözümün önünde kestiler.”

“O katliamı hiç unutamadım. Esir alınanları da öldürdüler. Bu katliamda ölenlerin çoğu Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış insanlardı. Bu ülke için de savaştılar.” 

Katliamın bir başka tanığı, Hacı Şebap Kandemir ise (olay esnasında 10 yaşında) katliamı şöyle anlatıyor:

“Êrşat’a geldiğimizde askerler Sılêmanê Mamê ailesinin evlerini yakmıştı. Cenazeleri de ateşe atıp yakıyorlardı, Bunları o zaman Êrşat (Işıklı) Köyünde gördüm. Bizi sonra Erciş’e getirdiler.” 

Seyid Camisi’nden Êrşat mezarlığına kadar yolun her iki tarafı kurşuna dizilmiş insan cesetleriyle doluydu. Yazın başlarıydı. Kanları toprağın üzerinde simsiyah bir tabaka oluşturmuştu; annem yine gözlerimi kapattı. Korkmamam için.”

“Erciş’in büyük camisi (Kara Yusuf Cami) var ya işte orasını cezaevi olarak kullanıyorlardı. Askerler Gelîyê Zilan’daki (geli: dere, boğaz) insanları gündüz getirip bu camiye kapatıyorlardı. Akşam olunca da götürüp öldürüyorlardı. Aşê Davuda’ya ve Aşê Keşiş’e (aş: un değirmeni) götürüp öldürüyorlardı.

Heyderbeg (Haydarbey) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Örene (Wêrane) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Yekmal yolu üzerinde öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı.”

“Şimdiki Erciş emniyet müdürlüğü binası var ya işte o zamanlar, emniyet binasının olduğu yer ve önündeki dükkânların olduğu yer bomboştu, camiyi (Kara Yusuf Paşa Camii) cezaevi olarak kullanıyorlardı. O boş alana topluyorlardı önce. Bazıları ayaktaydı. Bazıları oturuyordu. Bazıları zincirlerle birbirlerine bağlıydı. Bazıları elbiselerini çıkarıyordu. Sonra askerler dipçiklerle vura vura camiye götürüyordu onları. Akşam oldu mu götürüp öldürüyorlardı. Sonra başka bir kafileyi… Bu şekilde öldürülmeler 2 ay boyunca sürdü.” 

“İsyandan 10 yıl sonra Milis başının (Süleyman Erdinç) izniyle yaylalara çıkabiliyorduk. O yaylalar o zamanlar yemyeşildi. Kemikler ise yeşilliğin içinde bembeyaz mantarlar gibi görünüyordu. İnsan kemikleri… Etlerini zaten hayvanlar yemişti… Cenazeleri yakıyorlardı. Bazı cenazeler de toplu olarak gömüldü... Daha çok kemikler gömüldü…”

En az 15.000 kişinin katledildiği, 44 köyün devlet tarafından yakıldığı Zilan Deresi Katliamı, Müslüman Kürt halkının zihninde öyle bir tesir bırakmıştır ki “agır bârî” yani “ateş yağmuru” şeklinde bir deyim Kürtçeye girmiştir. Bu katliam, Cumhuriyet’in Müslüman halka yönelik işlediği cürümlerden sadece bir tanesidir. Cumhuriyet’in değerlerine bir türlü ısınamayan bölge halkını imha etme veyahut ulusçuluğu telkin ve tahrik etme adına bu cürümler işlenmiştir. Mesela bugün Uludere’de yaşananlar en çok neye hizmet etti? Bütün o “nasıl oldu, kim yaptı, kaza mı, değil mi?” tartışmaları bir tarafa, hiç kimse inkâr edemez ki Uludere katliamı, İslam Ümmeti’nin iki kıymetli mensubu olan Türkler ve Kürtler arasına çizilen sınırların, üzerinden kalınca bir şekilde daha geçti. Şu açıktır ki o zamanki küresel güçler de ayrışmamızı istiyordu bugünküler de. Keza o zamanki uşaklar ile bugünkü uşaklar da… Kan, bazen kardeşlikler kurarken bazen de kardeşlikleri bozar. Şiî ve Sünnî camilerinde bombaların patlaması da aynı şeyi sağlamıyor mu? 

İşin asıl kötü yanı, bu katliamlar silsilesi sadece Anadolu’da gerçekleşmemiştir. Patani, Keşmir, Balkanlar… Müslümanların yaşadığı tüm bu coğrafya, geçmişte Avrupa’nın -başta İngiltere- “Şark Meselesi/Eastern Question” ismi altında sömürüye şahit olurken, bugün de “Yeni Dünya Düzeni, BOP” gibi isimlerle sömürülmektedir. İslam beldeleri artık katliamların çetelesinin tutulduğu yerler olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun da yegâne yolu ortak köklerimize dönmektir. “Köklerimiz” derken soyut veya mecazî bir şeyden bahsetmiyoruz. Açık ve net bir şekilde ‘Kur’an ve Sünnet’ten bahsediyoruz. Bugün bu, Demokrasiden de Sosyalizmden de daha mümkün bir şeydir. Bugün olması en mümkün şey budur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz