Erdoğan’ın İşaret Fişeği; Numan Kurtulmuş!

Murat Savaş

Bilindiği gibi AK Parti kendi iç tüzüğünde en fazla üç dönem milletvekili seçilebilme şartı getirerek kurulmuş bir partidir. Her ne kadar bu yasal bir gereklilik olmasa ve gerektiğinde bu tüzük maddesi değiştirilebilme imkânı olsa da Erdoğan AK Parti dördüncü olağan kongresinde son kez Genel Başkan adayı olduğunu açıklayarak bu maddeye bağlı kalacaklarını göstermiştir. Zira Erdoğan son yapılan olağan kongrede üçüncü dönem milletvekilliğini Genel Başkan olarak sürdürebilmesi için dördüncü ve son kez Genel Başkan adayı olmuş ve seçilmiştir. Böylece Erdoğan üçüncü dönemden sonraki siyasi hayatını Cumhurbaşkanı olarak sürdüreceğinin sinyalini vermiştir. Ayrıca danışmanlar üzerinden Abdullah Gül ile bir rekabet içerisinde olunduğu kamuoyuna bilinçli olarak nabız tutma ve saptırma babında yansıtılmıştır.

Fakat önce en başından Cumhurbaşkanı’nın görev süresini düzenleyen Anayasal bir değişiklik yapılması, daha sonra mevcut Cumhurbaşkanı’nın bu yasa kapsamında olup olmadığıyla alakalı tartışmalar ve AK Parti’nin bu sorunu yasal bir düzenlemeyle halletmesi, bu yasal düzenlemenin yargıya taşınması ve yargının bu konudaki kararı… derken şimdi de AK Parti ile HAS Parti’nin bütünleşme çalışmaları gündeme gelmiştir. Dört Ağustos’ta HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş AK Parti ile birleşme hususunda Erdoğan ile mutabakata varıldığını açıklamıştır. Bütün bu yaşananlar zihinlerde “acaba bu gelişmeler daha önceden tasarlanmış bir politika mıdır? Yoksa bu gelişmeler AK Parti’nin günübirlik hareket etmesinden mi kaynaklanmaktadır?” sorusunu canlandırmıştır. Bu gelişme ve zihinlerde oluşan sorular AK Parti’nin nasıl bir süreçten geçtiğiyle ve AK Parti’nin yeni politikalarını nasıl okumamız gerektiğiyle alakalı yeni araştırmaların yapılmasını ve bu hususta basiretli analizlerin yapılmasını gerekli kılmıştır. Şimdi bu konudaki düşüncelerimizi, düşünce ve araştırmalarımızın bizi ulaştırdığı neticeleri sevgili okurlarımızla paylaşmak istiyorum.

Öncelikle belirtmek isterim ki ister AK Parti olsun ister başka partiler eğer kendi inandıkları bir ideolojileri olmayıp başka devletlerin ekseninde hareket eden siyasi partilerse -ki şimdiki inceleme konusu olan partiler böyledir- her şey kendilerine bir film senaryosu gibi çizilmiş ve o senaryo çerçevesinde hareket ediyorlar düşüncesi yanlış bir düşüncedir. Zira filmlerdeki ulaşılmak istenen gaye, oyuncular vesair her şey önceden hesap edilerek tasarlanmış senaryodan ibarettir. Gerektiğinde istenilen sahne yeniden çekilip istenmeyen durumlar giderilebilir. Hâlbuki siyasi partilerin böyle bir imkânı yoktur. Siyasi partiler kurulurken elbette belli bir amaca binaen kurulur ve o amaç çerçevesinde hareket ederler. Ancak istenilen hedefe ulaşmada açık ve beliğ bir metot olmadığı ve “gaye vasıtayı meşru kılar” mantığı hâkim olduğu için partilerin ilerleme sürecinde çoğu hususlar doğaçlamaya terk edilmiştir. Bu nedenle güdümlü partilerin çoğu icraatları önceden tasarlanmış olsa da günü kurtarmaya yönelik günübirlik politikaları da oldukça çoktur.

Bu kısa hatırlatmalardan sonra AK Parti’nin dünü, bugünü ve yarınıyla alakalı öngörülerimizi paylaşmaya geçebiliriz. Öncelikle AK Parti’nin dününü yani kurulmadan önceki ve kurulma sürecini inceleyecek olursak ulaşılmak istenilen gaye ve bu gayeye götürecek ana hatlarının belirlenmesi mümkün olacaktır. AK Parti’nin siyasi hayattaki varlığını kapsayan (2003/2012) bugününü, hesapta olmayan arızi durumlarını ve bu arızi durumlara yönelik yapılan çalışmaları incelediğimizde AK Parti’nin geleceğiyle alakalı bazı tespitlerin yapılması mümkün olacaktır.

Bilindiği gibi Erdoğan İslamî kimliğiyle bilinen bir siyasetçi olup daha önce İslamî bir şiir okuduğu için kısa süre ceza evinde yatmış, bataklığa dönen İstanbul’da kısa vadede başarılı bir dönem belediye başkanlığı da yapmış ve halkın gözünde popülaritesi art(ırıl)mış karizmatik bir liderdir. Hatta laiklik karşıtı söylemleri olan ve “haşa demokrasiyle mi yöneteceğiz”, “bir insan ya laik olur ya Müslüman” diyen ve Müslüman halkın teveccühünü kazanmış, milli görüşten sıyrılıp gelmiş bir yöneticidir. Bugün bu söylem ve eylemlerin halkının %98’i Müslüman olan bir ülkede iktidara gelmenin en kestirme yolu olarak kullanılan bir vasıta olduğu gün yüzüne çıkmıştır. Zira Erdoğan’a göre paranın, partinin ve devletin dini olmaz! Yani fert olarak dindar olunabilir ama parti ve devlet olarak dinsiz. Bunları bugün Erdoğan “Suriye’de dini bir oluşuma asla müsaade etmeyiz” dedikten sonra artık uzun uzadıya tartışmaya bile gerek yoktur.

Bu İslamî söylemlerin iktidara gelmenin yolu olarak kullanıldığı anlaşıldıktan sonra AK Parti’nin yetkili kişilerinin zaman içerisinde yapmış olduğu bazı açıklama ve aynı yönde çalışmalarından AK Parti’nin Türkiye’yi üç dönem içerisinde başkanlık sistemiyle yönetilen, daha çok özgürlükçü bir Anayasanın olduğu ve diğer Müslüman halklara hem Müslüman hem demokratik bir ülke olunabileceği imajını veren bir model ülke yapılmak istendiği anlaşılmaktadır. Erdoğan üç dönem içerisinde bu hedefleri gerçekleştirecek ve dördüncü dönem başkanlık koltuğuna oturacaktı. Parti tüzüğünde yer alan en fazla üç dönem milletvekili seçilebilir şartı bu sebeple konmuş ve Erdoğan sonrasını hedef alan bir maddedir, yoksa Erdoğan bu halk üzerinden elini çekecek değildir. AK Parti’nin Cumhurbaşkanının görev süresini yedi yıldan beş yıla ve en fazla iki defa seçilebilmesini öngören Anayasayı getirmesi yedi yıl içerisinde yani 2014 yılına kadar hedeflerine ulaşmaları kesin olmadığı için Abdullah Gül’ü 2017’ye kadar Cumhurbaşkanı olarak tutmak istedikleri için yapılmıştır. Böylece başkanlık sisteminin gelmesi daha rahat olsun ve bu süreçte birde Cumhurbaşkanlığı pürüzü çıkmasın.

Fakat çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi diye tabir edilen bu üç dönemde sistemi tamamen değiştirme gayesi sekteye uğramış ve masa başında yapılan hesaplar AK Parti’nin fiili siyasetinde birçok arızi durumların çıkmasından dolayı değişikliğe gidilmesini zorunlu kılmıştır. AK Parti üçüncü döneme oylarını artırdığı halde milletvekili sayısı Anayasayı değiştirme gücünden mahrum başlamıştır. Hatta Anayasa paketlerini referanduma götürme işi dahi sakata binmiştir. Bu da üçüncü dönemde Anayasayı değiştirme ve beraberinde başkanlık sistemine geçişi imkânsız hale getirmiştir. AK Parti üçüncü dönemde başkanlık sistemine geçiş fikrinden vazgeçmiş fakat yeni Anayasa ile ileriki dönemde buna geçiş imkânı bulma fikrine geçmiştir. Zira yeni Anayasayı yapabilmesi için başka bir partiyle pazarlık yapması gerekmiştir ki o parti CHP olmuştur. Dolayısıyla CHP başkanlık sistemine karşı olduğundan bu hedef ileriye ertelenmiştir. Şimdi AK Parti’nin yapmaya çalıştığı şey CHP’yi kullanarak ilerde başkanlık sistemine geçişe imkân verecek yeni bir Anayasa hazırlamak olmuştur.

AK Parti’nin masa başında yaptığı planlar tutmuş olsaydı artık AK Parti’nin taşıyıcı rol üstlenme işi sona erecek ve varlığı çokta önemli olmayacaktı. Fakat şimdiki durumlar AK Parti’nin taşıyıcı olarak en az bir dönem daha görev yapmasını gerektirmektedir. Bunun ise iki yolu vardı, ya Erdoğan parti tüzüğü değiştirilerek bir dönem daha partide kalacaktı ya da Erdoğan Cumhurbaşkanı olup parti başka bir isme emanet edilecekti. Birinci şık halk nezdinde AK Parti’nin tutarsız olduğu izlenimini oluşturacağından Erdoğan ikinci şıkta yani Cumhurbaşkanı olmakta karar kılmıştır. Bu tercih mevcut Cumhurbaşkanının görev süresi tartışmalarının ortaya atıldığı ve AK Parti’nin mevcut Cumhurbaşkanını kendi yaptığı Anayasa değişikliğinden muaf tutmak için yeni bir değişiklik yapmasından önce yapılmıştır. Zira seçimler yedi yılın sonunda yapılırsa bu tamda Erdoğan’ın milletvekili adayı olmayacağı 2014 yılına denk gelmektedir. Buda bir karışıklık ve boşluk olmaksızın Erdoğan’ın mola vermeden Cumhurbaşkanı olmasına imkân vermektedir. Aksi olsaydı AK Parti’nin hesapları yine bozulacak ve bir belirsizlik olacak, belki de Erdoğan istemediği halde dördüncü kez milletvekili olmasını zorunlu hale getirecekti. Bu yüzden AK Parti ustalıkla kendi yaptığı yasadan 11. Cumhurbaşkanını muaf tutma fikrine yatmış ve yapılan değişiklik kısa süren tartışmaların ardından Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile AK Parti’nin lehine sonuçlanmıştır. Hedeflerinin deşifre olmaması açısından süreç içinde konuyu Gül ile Erdoğan arasında rekabet var mı yok mu haline getirip yeni bir AK Parti ustalığı sergilemişlerdir. Nihayetinde şu an yürürlükte olan plan Erdoğan’ın 2014 seçimlerinde Cumhurbaşkanı olması ve AK Parti’nin dördüncü dönemde de taşıyıcı bir rol üstlenmesidir. Böylece kısaca AK Parti’nin dünü, bugünü ve kısmen yarınıyla alakalı olan ortaya koyduğumuz fikirler “peki AK Parti’nin başına dördüncü dönemde kim getirilecek?” sorusunu akla getirmektedir. Bu ise şüphesiz makalemizin esas konusu olan HAS Parti-AK Parti bütünleşmesinden okuduklarımızdan anlaşılacaktır.

Her ne kadar nihai karar Eylül ayının sonunda belirlenecek olsa da Erdoğan ile Kurtulmuş’un mutabakata varması ve Fitr (Ramazan) Bayramında partiler arası bayramlaşma planlarında HAS Parti ve AK Parti arasında aynı partiymiş gibi izlenim vermek için bayramlaşma ziyareti yapılmayışı bütünleşmenin fiili olarak gerçekleştiğini gösterir. Hatta ağırlıklı olarak HAS partililerden bütünleşmeye karşı çatlak sesler çıksa da bütünleşmeyi partililerinde kabullendiğini gösterir. Peki, bu bütünleşme ne amaçla yapılmıştır ve karşılıklı olarak bir takım tavizler verilmiş midir? Şimdi esas aydınlatılması gereken konu budur.

Şurası muhakkak ki aniden ortaya çıkıp güçlü bir şekilde iktidara gelen partiler parti dinamiklerine uymayan toplama bir tabela partisi olmaktan öteye gidemezler. Zira parti inandıkları ideolojiyi hayata hâkim kılmak için çalışan kitleleşmelere denir. Bu ise parti fertlerinin en az birkaç yıl parti kültürüyle kültürlenmesini gerektirir ki parti üyeleri partiye menfaat ya da başka bağlarla değil de partinin inandığı ideoloji ile bağlansınlar. Hatta öyle olmalı ki partinin neredeyse her bir üyesi partinin fikirlerini, metodunu ve inandığı ideolojiyi kavrayıp gerektiğinde tek başına bile bir parti gibi hareket edebilsin ve böylece parti değişime uğramadan varlığını devam ettirebilsin. Aksi takdirde kişiyi partiye bağlayan menfaat sona erdiğinde ya da birliktelik hissini ortaya çıkartan duygular bittiğinde kişi partiden kopar ve partide parçalanmalar baş gösterir. Böylece aniden parlayan partiler 10/15 yıl içerisinde yok olup gider. Hiç kimse çıkıp ta diyebilir mi ki AK Parti bir ideolojiye inanıp o ideoloji çerçevesinde üyelerini kültürlendirip taban tutarak gelmiş bir partidir? Bu parti milli görüş gömleğinden sıyrılıp çıkmış kişilerin ağırlıkta olduğu bir parti olduğuna göre partililer nezdinde milli görüş kültürü daha bariz olması gerekir. Fakat AK Parti milli görüş fikirleriyle tam bir uyuşmazlık içerisindedir. Peki, dün milli görüşçü iken bugün başka bir parti kuran kişiler hangi kültür ile kültürlenmiştir? Tabi ki herhangi bir kültür söz konusu değildir. Ancak bu birliktelik Erdoğan etrafında toplanmış kuru kalabalık ve neyi savunduğunu dahi bilmeyen insanlardan oluşmaktadır. Öyle ki Erdoğan isteyince mecliste bütün partililerin elleri havaya kalkıyor, Erdoğan veya partinin hiçbir icraatı kimseye ters düşmüyor. Gerektiğinde parti görüşüne ters hareket edilse dahi “yöneticilerimizin bir bildiği vardır elbet” denilip yasama memuru gibi yasa tasarısının ne olduğu bilinmese bile eller kaldırılıyor. Milletin mi vekilleri yoksa Erdoğan’ın mı vekilleri belli değil…

Bütün bu anlatılanlar daha önce de Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın partilerinin başına gelmiş bir kötü akıbetten ibarettir. Aynı rüzgâra kapılmış ve selefleri gibi aniden güçlü bir şekilde iktidara gelmiş AK Parti’nin de sonu seleflerinden biraz daha uzun yaşasa da dağılmaktan başkası olmayacaktır. Zira şahıs etrafında toplanmış her türlü kalabalıklar şahıs öldüğünde ya da lider partiden çıktığında kollara bölünüp ayrılmaya ve yok olup gitmeye mahkûmdur.

Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki AK Parti kurulduğu günden buyana hiçbir devlet adamı yetiştirememiş, Erdoğan gitse bile partinin varlığını devam ettirebilecek bir lider kişi partiye kazandıramamıştır. Bu sebeple Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda partiyi bir arada tutacak karizmatik bir lidere ihtiyaç duyulmuştur. “Abdullah Gül, Bülent Arınç veya başkası ne güne duruyor?” denilmez zira bu kişilerin Erdoğan gibi ağzı laf yapan, karizmatik liderlik özellikleri mevcut değildir. AK Parti dördüncü dönemdeki kilit rolünü dağılma ve kopma olmadan sürdürebilmesi için yukarda saydığım sebeplerden dolayı dışarıdan ithal bir lider ile yani Numan Kurtulmuş ile yoluna devam etmek durumunda kalmıştır. Zaten iki partide muhafazakâr demokrat özelliğinde olduğundan ve doğuşuyla, fikirleriyle ve amaçlarıyla birbirine benzer özelliklerde olduğundan yani kısaca kıblesi ABD olduğundan hiçbir uyuşmazlık söz konusu değildi. Sadece üslup ve detaylarda farklılıklar mevcuttu. Hatta ben AK Parti sonrası HAS Parti’nin iktidarın en güçlü adayı olacağını zira AK Parti’yi bir anda ortaya çıkartan güçlerin onu iktidara taşıyacağını düşünüyordum. Fakat çeşitli arızi durumlardan dolayı bu plan değiştirilmiştir. Anlaşılacağı üzere Numan Kurtulmuş için AK Parti Genel Başkanlığı düşünülmektedir.

Bazı yazarların bütünleşme sinyalleri geldikten sonra Kurtulmuş’un AK Partide ancak kültür bakanlığı elde edebileceğini veya bazı çevrelerin AK Parti’nin oylarını artırmak için böyle bir şey yaptığını düşünmeleri sığ düşüncelerdir. Zira Kurtulmuş gibi karizmatik bir lider bir bakanlık veya birkaç bakanlık elde etmek için partisini kapatmaz. Hele ki iktidar kapısı kendine aralanmışken böyle bir şey siyasi intihar sayılır. AK Parti’nin oy artırmak için yaptığı görüşü ise bu bütünleşme AK Partide belki büyük bir küskünler safı oluşturtma riski olduğundan ve her iki partide taban tutmuş bir parti olmadığından ucuz siyaset anlamına gelir. İleriki süreçte bunu daha net okuma imkânımız olacak ancak öyle zannediyorum ki AK Parti’nin başına dördüncü dönemde Numan Kurtulmuş getirilecektir. Ancak bu çalışma AK Parti’nin ömrünü biraz daha uzatabilir ama ABD’nin hızlı verim alma tamahından olsa gerek parti dağılmaktan kurtulamayacak ve Allah Azze ve Celle nusret verip İslam Hilafet Devleti kurulmazsa Türkiye üzerindeki ABD-İngiltere çatışması daha da sürüp gidecektir.

Bir diğer hususta çoğu Avrupa ve Amerika ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de Cumhuriyetçiler ve demokratlar şeklinde iki güçlü parti oluşturup iktidar partisinin sabıka dosyası kabarınca diğer partiyi iktidara getirip kapitalist ideolojinin çirkin yüzü saklanmaya çalışılacaktır. Son tahlilde bu iki parti CHP ve AK Parti olmaktadır. Ancak kapitalist demokratik laik rejimin bozukluğu ayyuka çıkmış ve mızrak çuvala sığmaz olmuştur. Bu toplumun başına getirilebilecek en iyi liderler getirilmiş ama toplumda herhangi bir kalkınma gözlemlenmemiştir. Bu da artık sorunun kişilerde değil de sistemde aranması gerektiği fikrini güçlendirmiştir. Zira bu kapitalist ideoloji toplumu kanun ve polis zoru ile yönetmekte ve Müslüman halkın dinini yok saymaktadır. Hâlbuki liderlik ancak toplumun kendi fikirleriyle toplumu yönetmekle sağlamlaşır ve devamlılık arz eder. Yoksa 10 yıl, 15 yıl türlü çabalarla bukalemunluk yaparak halklara liderlik yapılamaz. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz