Hegemonya: Bir devletin grubun veya şahsın başka devlet, grup veya şahıs üzerinde kurduğu üstünlük, hâkimiyet.
Bu tarifin belirttiği hal, iki sebepten ötürü bize çok tanıdık geliyor. Birincisi: Müslümanlar, bin yıldan fazla bir süre hegemonik bir güçtüler. İkincisi: Yaklaşık iki asırdır Batı hegemonyası altındalar. Yani hem pozitif hem negatif olarak hâkimiyet vakasına aşinayız. Fakat sorun şu ki şu an için tahakküm altında olan bizleriz ve bu tahakküm bizim devirlerimizdeki gibi adilane bir hüviyet taşımıyor. Daha kötüsü, Ümmet olarak bu tâbi/edilgen hâli aşacak yolu da henüz bulamadık. Tersine hükmedicilerimize hayranız, hayranlığımız devam ediyor, artıyor.
Yönetimden, aile yaşantımıza, bireysel davranışlarımızdan, eğlence, üzüntü hallerimize ve dahası hayatımızın neredeyse tamamına rengini vermiş Batı. Bu durumu değiştirmeye kalkanlara karşı da kurumlar inşa etmiş, savunmalar kurmuş. Yasal, askerî, medyatik, entelektüel muhafızlarıyla gördüğü yerde yok etmeye çalışıyor muhaliflerini. Kendisinden başka seçeneğimizin olamayacağını söylüyor ve böyle bir isteği cezalandırılması gereken bir istek olarak görüyor. Tartışmaya yanaşmıyor. Fikrimizi, dünya görüşümüzü çürütmeye çalışmak yerine mahkûm etmeyi tercih ediyor, karalıyor. Hapishanelerin yolunu gösteriyor bize, medya tecridine tâbi tutuyor, ismimizin anılmasına dahi izin vermiyor.
Putlarından hiçbirine dokunmamızı istemiyor. Ama en biricik putu olan Demokrasinin daha bir üzerine titriyor. İnsanlığı tehdit ediyor Batı: ‘Eğer bana uymazsanız Demokrasi sizden razı olmaz! Asyalılar, Orta Asyalılar, Ön Asyalılar, Ortadoğulular, Uzakdoğulular Demokrasiye secde edin, biat edin’ diyor. Nasıl olur da Demokrasi bizden razı olmaz! Bu gerçekten çok fena bir şey olmalı!
Bizse biliriz ki put, her zaman için bir sömürü aracıdır. Egemenler, çıkarlarını sağlayabilmek adına sığınır ona. Batıllığı bir yana, toplum üzerinde zulmü tedavülde tutmak isteyenler için bir noter vazifesi görür put. Nasıl ki skolâstik çağda Hıristiyanlık, kral ve seçkinler için bir meşruiyet sağalama aracıysa bugün de Demokrasi, sermaye sahipleri ve yöneticiler için aynı görevi ifâ ediyor. Bir yerde, Demokrasinin ileriliğinden bahsediliyorsa biliyoruz ki orada sömürünün kök salmasından da bahsediliyor. Fakat daha görünmez, daha sorgulanamaz bir sömürü…
Bir diktatörün zalimliğinden bahsetmek ve bunu gözler önüne sermek kolaydır. Zor olan ve insanların kabullenmek istemeyecekleri, seçilmiş hükümetlerin işlediği zulümlerdir. Savaşları özgürlük adınadır, insan sağlığına zarar verdiği bilinen ilaçlara, ürünlere ruhsat verilir, sendikalar satın alınır, vesaire… Bütün bunlar müthiş bir manipülasyon ustalığı ve halkın ‘rızası’ ile yapılır. Görünürde hiçbir sorun yoktur. Çünkü ‘hür’ seçimler yapılmıştır, millet iradesidir, falandır, filandır... Bir şekilde açığa çıkarılan sahtekârlıklar, zulümler ise birer münferit olay muamelesi görür.
İşte bütün bunlara dokunmamızı istemiyorlar. ‘İnsan hakları’, ‘özgürlükler’, ‘hoşgörü’ ile allanıp pullanan maskelerine uzanan elleri kesiyorlar hemen. Kapitalist düzen, karşısında ciddi bir rakip görmek istemiyor. Bir tek, geçmişte mağlup ettiği eski düşmanı (dostu desek daha doğru olur belki) Sosyalizmle sahte bir kavgaya izin veriyor. ‘Alternatif’ olarak bir tek Sosyalizmin akla gelmesini istiyor. Çünkü Sosyalizm daha önce boyunun ölçüsünü alan bir düşman. Çünkü onunla nasıl baş edeceğini biliyor. Ama İslam’ın, insanlar nezdinde bir seçenek olarak yükselmesi, tahtının sallanması değil tahtının parçalanması demektir. Bunun önünü almaya dönüktür bütün askeri operasyonlar, medyatik operasyonlar, entelektüel, sanatsal, kültürel operasyonlar…
Peki, İslam cephesinde işler yolunda mı? Değil! Aslında böyle bir cephenin varlığı bile tartışılabilir bir vakıa. Bazı hareketler, hareketlenmeler söz konusu Batı karşıtlığı yürüten. Geriye kalan yığın ise şöyle ya da böyle entegre olmuş katmanlardan oluşuyor. Jön Türklük başlayıp bitmiş bir şey değildir bu coğrafyada. Çeşitli yansımalarıyla devam eden bir süreçtir. Artık Avrupa’ya gitmeye de gerek yoktur. Avrupa bütün yaşam unsurlarıyla buradadır. Eğitim sistemi, yargı kurumları ve idari mekanizmalar Avrupalıdır artık. Doğal olarak bu kurumların oluşturduğu insan tipi de Jön Türk gibi Batı hayranıdır. Eskisi gibi zorlanmıyor üstelik. Zira artık ‘esas ölçü’ Batı olmuştur, İslam değil. Ciddi bir dirençle karşılaşmamaktadır artık. Roller değişmiştir. İnsanların kendisine ikna edilmesi gereken düşünce İslam olmuştur artık, Batı düşüncesi değil!
Benim diyen İslamcının bile Demokrasi ile yolları bir şekilde kesişiyor. Hiçbir şey değilse bir ‘araç’ olarak kullanmak istiyor onu. Batı düşüncesini İslam içinde var etmeye çalışıyor. ‘Şura’ diyor, ‘hak’ diyor, içeriklerini liberalize ederek. Bugün Mısır cumhurbaşkanlığını aldı İhvan. Mursi, kendi halkına Demokrasiyi tatbik ettiği gibi kalkıp Suriye’ye de Demokrasi ve özgürlük tavsiyesinde bulunuyor. Hatta onlar adına konuşup; ‘Suriyeliler Demokrasi istiyor’ diyor. Onlara sorarsanız Demokrasiye inanmazlar, inanmıyorlar fakat Demokrasinin bir araç olarak kullanılabileceğini söylüyorlar. Türkiye’den bazı İslamcılar da onaylıyor destekliyor bu tavrı. Bu durum Batı dayatmasının bir sonucudur. Batı, Arap Baharı denen Ümmetin uyanışını kendi lehine kanalize ederek işlerin yolunda gitmesine çabalıyor. Bunu sağlamak için ekonomik, askeri imkânlarını kullanarak tehdit ediyor.
Asıl sorun ise Müslümanların bu tehditlere baş eğmesidir. Hemen teminatlar verip Batılıları razı etmeye koyulmalarıdır. Yerel örnekleri uzun bir süredir Türkiye’de de yaşanmaktadır. ‘Çok evliliği’, ‘kadının mirastaki hakkını’, ‘had cezalarını savunurken’ bir sıkıntı kaplıyor onları. Mini etekliyle başörtülünün hakkını aynı görme gibi bir yanlışlığa düşüyorlar. Tüm bunlar Batı’nın dayatmasına karşı yenik duruşu ortaya koyuyor. Bu, başeğenlerin durumudur. Akıllarına hep tâbi olmak gelir. Savaşmak değil sıvışmak isterler. Köprüyü vuruşarak değil de uyuşarak geçmek isterler. Herhangi bir bedel ödemek istemezler. Yahut belli bir miktarın, belli şeylerin dışında fedakârlıkta bulunmazlar. Sıkılmak istemezler.
Peki, başkaldıranlar kimlerdir? Başkaldıranlar marjinal damgası yemişlerdir. Onların ‘geçmişte kaldıkları’ söylenir, ‘kendilerini yenileyemedikleri’… ve yalnızlaştırılırlar. Çemberin dışında tutulmalarına özen gösterilir. İllegal ilan edilirler. Sisteme başkaldırmanın bedeli ağırdır. Üstelik bu baskıları sadece sistem sahipleri uygulamaz. Çoğu zaman kardeşleri de karşılarında durur onların. Sistem muhalifi olanlar da görmezden gelir. Çünkü sahiplenilmelerinin cari bir karşılığı yoktur. Katliamlara imza atmış yapılanmalar dahi sırf Demokratik söylemlerinden dolayı sahip çıkılmayı hak eder de onlardan uzak durulur. İslam’ı esas alan bir karşı koyuş ortaya koymak, ötelenmeniz için yeterlidir. Size uygulanan ambargolara, hukuksuzluklara karşı kimse ses etmez. Çünkü böyle bir tavır sizin nasıl da ‘korkusuz bir aydın’ olduğunuza herhangi bir katkı sunmaz. Birilerinin başkaldıranların değil başeğenelerin safını seçmelerinin sebebi bunca can sıkıcı şeydir belki de. Zira zor bir iştir bu. Sürekli bir dirence ve uyanıklığa ihtiyaç duyar. Sabır ister.
Allah Azze ve Celle ise bizden ‘başkaldıranlar’ olmamızı istektedir. Zalimlere ve onların küfrüne karşı başeğmemizi kesin ve net bir dille yasaklamaktadır. Fakat bunu kuru kuruya bir reddedişle değil hikmet ve aklî izaha dayalı bir enginlikle yapmamızı istemektedir. Dürüstlüğümüzü, İslam adına dahi pazarlık konusu etmemizi istemez.
Her ne kadar bugün bir tabiat kanunu muamelesi görse de Demokrasi, kokuşmuşlukların kökenidir. Fakat aşırı derecede reklam edildiğinden insanlar onu benimsemişlerdir. On yıllar süren bir kampanyanın semeresidir bu algı. Ama aynı zamanda uygun bir zemin, uygun bir üslup, kuvvetli bir fikir ve sabırlı bir mücadele ile değiştirilebilecek bir algıdır. Birinci şart bunun mümkünlüğüne inanmaktır. Başkaldırı ilk burada başlar. Allah da bize yardım edecektir. Başka bir dünya mümkün!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış