ÜMMETE PAHALIYA MAL OLAN İKİ HATALI KIYAS!

Murat Savaş

Bazen en basit bir hata ya da basit gibi görünen fakat çok önemli hatalar fertlerin, kitlelerin, devletlerin ya da ümmetlerin sonu olabilmektedir. Aynı şekilde küçük görülen bazı hatalar orduların üstün oldukları bir savaşı bile kaybetmesine sebep olur. Aynen İslam Devleti’nin ilk yıllarında Uhud Gazvesi’nde bazı askerlerin önemsiz görüp savaşı kazandıklarını düşünerek bulundukları stratejik yeri terk edip ganimete koştukları ve bu sebeple üstün oldukları bir savaşı aleyhlerine çevirdikleri gibi. Oysa Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara; “ben size haber vermedikçe müşriklerin harap olduğunu görseniz dahi bulunduğunuz yeri terk etmeyin” (İbni Hişam sireti) şeklinde kesin bir emir vermişti. Buradaki zafiyet anlaşılacağı üzere savaş kazanıldı düşüncesiyle sanki verilen emrin önemini yitirmiş gibi algılanmasından kaynaklanmaktadır. Zira aynı okçu askerler savaş devam ederken bulundukları stratejik yerlerini muhafaza ediyorlardı. Sanki savaşın devam etmesi verilen emre bir illetmiş gibi algılanmış ve müşriklerin dağıldığını görmeleri üzerine verilen emrin geçerliliğini yitirdiğini veya gereksiz bir hale geldiğini düşünerek yerlerini terk etmişlerdir.

Şimdiki ve yakın tarihte ne yazık ki İslam Ümmeti kendisini felakete sürükleyen benzeri hatalar yapmıştır. İslam tarihi boyunca âlim, cemaat ya da kitlelerin yapmış olduğu birbirine benzer gibi görünen iki şeyin aynıymış gibi algılanması yalnızca kendilerinin değil koskoca İslam Ümmetinin sıkıntılara girmesine sebep olmuştur. Bu gibi hatalı kıyaslar muhtelif olmakla birlikte bunlardan en etkili olan ve Ümmetin somut çöküntüsüne sebep olan ikisi üzerinde bir değerlendirmeyi Müslümanların tekrar izzet ve şerefine kavuşmasına tesiri olacağını düşündüğümden gerekli gördüm. Zira bir doktorun netice vermeyen tedavide ısrar etmesi yerine dönüp hastalığı yeniden incelemesi ve teşhiste yaptığı hatayı anlaması doğru tedavinin ilk ve en önemli adımıdır. 

Bu hatalardan bir tanesi Müslümanların geri kalmışlıklarının sebebi noktasında bazı kalkınma hareketlerinin yaptıkları ve İslam Hilafet Devleti’nin yıkılmasını beraberinde getiren hatalı kıyastır. Diğeri de çöküntüden kurtulma noktasında İslam Devleti’nin kurulmasına engel olan bazı âlim ve yazar-çizerlerin yaptığı hatalı ya da kasti olarak yaptığı kıyastır. Burada her ne kadar bu hatalı kıyasların yapılması Ümmetin bütününü kapsamayıp bireysel ya da bazı kitlelerin yaptığı hatalar olmuş olsa da neticeleri İslam Ümmetinin tamamını etkileyen hatalar olmaktadır. Burada aynı zamanda bu iki kıyas ileride değineceğim üzere birbiriyle çelişki halindedir ve bunların en azından birinin hatasını gösteren ama bunları görmek istemeyenlerin arkasına attığı kesin bir delil olmaktadır. Önemi ve kapsamının geniş olması hasebiyle konuyu iki bölüm halinde inceleyeceğiz.

 a.) İslam Hilafet Devleti’nin yıkılmasına sebep olan kıyas:

Miladî 622 yılında Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle birlikte kurulan İslam Devleti daha ilk lideri olan Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde hızlı bir yükseliş yapmış ve kısa sürede dünya siyasi arenasına girmiş ve dönemin süper devletleri olan Roma, Fars ve diğer devletlerle boy ölçüşür hale gelmiştir. Bu çıkış olduğu gibi Hulefa-i Raşidin döneminde de devam etmiş ve Müslümanların devleti dünyada etkin ve azametli bir devlet haline gelmiştir. Fakat hicri ikinci asırdan itibaren yapılan bazı hatalar ilerleyişe etki etmesede çıkışı olumsuz etkilemiş ve hicri yedinci asırda eklenen yeni hatalarla birlikte çıkış dönemi duraksamış ve uzun yıllar çıkış yaşanmadan geçmiştir. İlk etapta olmasa da bu duraklama ileride İslam Ümmetinin ilerleyişine de etki etmiş ve sonuçta Miladî 17 ve 18. asırda çöküş dönemi başlamıştır. Fakat İslam’ın ilk yıllarındaki çıkış öyle kuvvetli olmuştur ki Müslümanlar bu çöküş ve geri kalmayı hissedememişlerdir, tâ ki Batı’nın sanayi devrimiyle birlikte Miladî 18/19. asırdaki hızlı kalkınmasını hissedene kadar…

Şüphesiz ki Batı’nın bu kalkınması Müslümanların geri kalmışlığının hissedilmesine sebep olmuştur. Batı’nın hızlı kalkınması karşısında ne yapacağını bilemeyen Müslümanlar bir bocalama yaşamışlar ve düştükleri fikri çöküntüden dolayı hadaratla medeniyeti, kültürle ilmi ve şekille manayı birbirine karıştırmışlardır. Öyle ki bazı âlimler Batı’nın bulduğu matbaada Kur’an-ı Kerim basımının haram olduğunu, bazıları su motorunun kullanılmasının haram olduğunu ve bazıları da yeni olan her şeyin haram olduğunu söylemiştir. Fikri çöküntü öyle derindi olmuştur ki yıllarca âlimler feslerin püskülünün uzunluğunu tartışmışlardır. Sonuçta İslam’ın getirmediği bu her şeyi haram sayan düşünce Müslümanların daha da geri kalmasına sebep olmuştur. Nasıl olmasın ki; Batıda düşünürlerin kitapları matbaada kısa sürede binlerce basılabilirken bizim âlimlerimiz elle günler süren çalışma sonucu bir Kur’an yazabilecek, kâfirler dakikada yüzlerce litre su çıkarırken biz elle kuyudan su çekeceğiz hakeza…

Bu durum oldukça cüretkâr görüşlerin çıkmasına sebep olmuş ve bu sefer hadarat-medeniyet, kültür-ilim gözetmeksizin her şeyin alınmasına cevaz veren fikirler türemiştir. Her tarafa laleler ekilmesi (lale devri), kılık-kıyafet düzenlemeleri ve Tanzimat Fermanı bu dönemde kabul edilmiştir. Hatta o hale gelmiş ki Şeyhu’l-İslam, İslam ile çelişmeyen kanunların alınmasına cevaz vermiştir. Nitekim Osmanlı Ceza Kanunu, Hukuk ve Ticaret Kanunu ve Ceza ve Hukuk Muhakemeleri Usul Kanunu gibi birçok kanun 19. asırda Batıdan alınmış, mahkemeler şer-i ve nizami olmak üzere bu asırda ayrılmıştır. Her ne yapıldıysa Müslümanlar kalkınmayı bir türlü yakalayamamışlar ve Ümmetin felaketine, İslam Devleti’nin yıkılmasına sebep olan birinci hatalı kıyas bundan sonra gerçekleşmiştir.

Batı’nın kalkınmasını mercek altına alan ve okumak üzere Batı’ya giden bazı öğrenciler kâfirlerin de yardımıyla Batı’nın dinlerini hayattan ayırınca kalkındığını görmüştür. Öyle ki gerçekten akıl ve bilimi reddeden kilise ve kralın ortak doktrini onların geri kalmasına sebep oluyordu. Halkların tepesine çöreklenmiş bu Allah adına yönetimde (teokrasi) bulunan kral ve din adamları halkı ağır vergiler altında boğuyor, icat ettikleri bu sahte dinin ifşa olmaması için düşünceyi reddediyor ve bu şekilde koltuklarını koruyordu. Şüphesiz ki düşünme ameliyesini işletmeyen bir toplumun geri kalması, icat ve keşifler yapamaması yadırganacak bir mesele değildir.

Dolayısıyla bu bozuk sahte dini hayattan ayıran aydınlanma hareketi bilim ve akılla Batı kalkınmasını gerçekleştirmiş ve dini kilise içine hapsetmiştir. Dikkat edilirse bu süreçte vahiy ve akıl çatışması gerçekleşmiş ve “ya vahiy ya akıl” gibi bir tercih yapılmasının zaruri olduğu, vahyin geri kalmaya, akılın kalkınmaya sebep olduğu ön planda tutulmuştur. Neticede hem akıl hem vahiyle birlikte hareket edilmesi gerektiği, bu ikisinin hangi alanlara intibak ettiği anlaşılmamış ve keskin bir şekilde birbirinden ayrılmıştır. İşte ilim öğrenmek için Batı’ya giden öğrenciler bunu öğrenmiş ve onların dini ile İslam’ı, onların dini yönetimi (teokrasi) ile Hilafet Devleti’ni ve kâfirlerin değiştirilmiş sahte vahyi ile Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın koruma altına aldığı Kur’an-ı Kerim’i birbirine kapsamlı bir kıyas yaparak bizimde dinimizi hayattan ayırmamız gerektiğini savunmaya başlamışlardır. Kemal Atatürk’ün “dini ve şerefi olan toplumlar kalkınamazlar” sözü de bunu göstermektedir. Veya “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü de vahyi reddedip bilimi ön plana çıkartan zehirli ve bahsettiğim o kapsamlı kıyasın ürünüdür. İslam Ümmeti’nin felaketine ve İslam Hilafet Devleti’nin yıkılmasına sebep olan birinci hatalı kıyas budur.

Yapılan bu kapsamlı kıyas devletimizi kaybetmemize sebep olmuşken hatalı ikinci kıyas Müslümanların o devleti tekrar ortaya çıkarmalarına engel olmaktadır. Fakat ikinci kıyasa geçmeden önce birinci kıyasın hatasını açıklamayı faydalı görüyorum. Öncelikle İslam dini tahrif edilmiş Mesihiyye gibi aklı reddeden bir din değildir. Bilakis muhatabı olan her insanın akıllı olmasını şart koşar. Zira O’nun akidesi akli olup İslam’a girişi akıldan sadır olan bir ikrara bağlı kılmıştır, vicdandan sadır olan ikrara değil. Allah Azze ve Celle yüce lisanı Kur’an-ı Kerim de “Şüphesiz semanın ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilafında akıl sahipleri için (Allah’ın varlığına) deliller vardır.” (Âl-i İmran 190) buyurmuştur. Bunun yanında “düşünmüyor musunuz?”, “akıl sahipleri için” gibi aklı muhatap alan yüzlerce ayet vardır. Ayrıca akidevi konularda zanna uymayı yasaklayıp akidenin ancak yakinden (kesin delil) alınması gerektiğini öğretir. Bu konuda kesin delil ise şüphesiz akli metotla ulaşılmış ve vakıaya mutabık olan fikirlerdir. Ya da aslı akıl ile ispat edilmiş sübut ve delalet açısından kati olan nakli delildir.

Akidenin dışında ameli konularda ise aklı mükellefiyetin merci kılmış ve akla şer-i hükmü anlama rolünü yüklemiştir. Ayrıca vakıanın tespitinde ve şer-i hükmü vakıaya intibak ettirme hususunda tek ölçü akıldır. Kısaca İslam akıl ile vahyi meczeden ve birinin diğerine tercih edilmesini reddeden bir dindir. Buna mukabil tahrif edilmiş Mesihiyye tamamen vicdana dayanmakta ve aklı düşman kabul etmektedir. Ona tabi olacak kimse düşünmeden kendini olduğu gibi teslim etmelidir. Zira düşünen her insan onların bu bozuk akidesini, Allah’ın birden fazla olmasını, yiyip içen bir ilahı reddeder. Dolayısıyla Hristiyanlık ile İslam arasında herhangi bir benzerlik söz konusu değildir. Hristiyanlık sırf ruhi bir din olmasına karşın İslam akidesinin ruhi-siyasi, fikri kaide ve fikri liderlik özelliği bulunmaktadır.

Onların tahrif edilmiş kitabı ile bu tahrif edilişi bize haber veren Kur’an-ı Kerim’i aynı kefeye koymak ise zorlama bir kıyastır. Zira İncil’in değiştirilip tahrif edildiğini bize hem kitabımız Kur’an haber vermekte hem de aklen bunun böyle olduğu müşahede edilmekte, mevcut yazılı İnciller bir birini tutmamaktadır. Dolayısıyla İncil ayetlerinin vahiy olduğunu söylemek Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya iftiradır. Hâlbuki Kur’an ayetlerinin Allah’tan olduğu ispatlanmıştır ve O’nda insan sözü olduğunu söylemek muhaldir.

En önemli husus ise (Batılıların) karanlık çağındaki dini yönetimleri ile İslam Hilafet Devleti’nin kıyaslanmasıdır. Aralarında en ufak bir benzerlik bulunmamasına rağmen beyaz ile siyah birbirinden ayırt edilememiştir. Günümüzde hâlâ aynı hata yapılmakta ve Hilafeti geri getirmek için çalışanlar teokratik bir devlet kurmaya çalışmakla suçlanmaktadır. Hâlbuki Hilafet ilahi bir yönetim değil beşeri bir yönetimdir. Üzerine kurulduğu esasların ve kaidelerin şer-i hükümler olması, onun ümmet içinde bulunmasının farz olması ve anayasa-kanunlarının İslam akidesinden çıkması Batıdaki gibi ilahi bir yönetim (Allah’ın yönetimi) olduğu anlamına gelmez. Zira İslam siyasi, ekonomi veya içtimai bir sorun olmasına bakmaksızın insani bir sorun olarak insanların diğer sorunlarını çözdüğü gibi yönetimleriyle ilgili sorunlarını da çözmüştür. Fakat Halife ile Allah arasında sıradan bir Müslüman ile Allah arasında bulunan rabıtadan başka bir bağ bulunmaz. Yani yönetimle alakalı hususları Halife Allah’tan vahiy ile almaz fakat onları Kitap ile Sünnet’ten istinbat eder. Buna karşılık Hristiyan din adamları İncil’den hükümler çıkartmıyor –ki İncil buna zaten müsait değildir- fakat Allah’tan direk vahiy aldığını telkin ederek yönetimde bulunuyordu. Yani Allah ile aralarında diğer insanlarda olmayan daimi bir bağ bulunduğunu iddia ederek Allah adına yönetiyordu.

Ayrıca Hristiyanlık dini yönetiminin muhasebe edilmesi söz konusu değilken bu İslam’da Ümmete yüklenmiş bir vecibedir. Yani Halife sorgulanamaz bir despot değildir, sorumluluk ve haklarda diğer Müslümanlarla arasında bir fark yoktur. Dokunulmazlık veya hiçbir imtiyaza sahip değildir. Fakat aynı şeyleri kral ve kilise adamları için söylemek mümkün değildir. Örnekleri daha da çoğaltmak ve furuatında dahi benzerlik olmadığını ortaya koymak mümkün ancak bu konu belki bir kitap konusu olacağından bu kadarını yeterli görüyorum. Netice olarak hiçbir benzerliği olmayan bu iki yönetimi birbirine kıyaslamak ancak Batı aşkının gözlerini kör ettiği kimselerin yapabileceği ve kendilerine efendilerinin öğrettiği bir ezbere ve sevdaya tutulmuştan başka kimsenin yapamayacağı bir şeydir.

Şimdilerde bu hata “din ayrı siyaset ayrı”, “paranın, partinin ve devletin dini olmaz” şeklinde ifade bulmakta ve namaz kılan bir yöneticimiz olduğu halde aynı yöneticimiz devlet adına faizde, içkide ve genelevi işletmekte bir beis görmemektedir. Ayrıca kalkınmak üzere yapılan bu kapsamlı kıyas netice verip din ve hayat işleri birbirinden ayrıldığı ve neredeyse bir asırdır uygulandığı halde hiçbir kalkınma ve ilerleme getirmemiş bilakis ahlaki, ruhi, ekonomik, siyasi ve en önemlisi fikri olarak taban yapmış bir toplum meydana getirmiştir. Hiç kimse söyleyebilir mi acaba Osmanlı Hilafet Devleti’nin çöküş dönemindeki dünya siyasetine etkisine karşılık demokrasinin iyice güçlendiği söylenen günümüzdeki laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünya siyasetine etkisi olduğunu? Veya yerden yere vurdukları Hilafet’in son günlerinde olan toplumun ahlaki yapısıyla şimdiki toplumun ahlaki yapısının aynı olduğunu? O hale geldik ki yöneticilerimiz katledilen dokuz vatandaşı için tazminat talep etmekten başka bir şey yapamamakta, dinimiz ve nebimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e yapılan hakaretlere karşı kınamaktan başka bir şey yapamamaktadır. Sözün özü Türkiye Cumhuriyeti’nin en heybetli olduğu şu günlerde ahlaki, siyasi ve kültürel olarak Hilafet’in en zayıf olduğu son günlerindeki başarısını dahi yakalayamamıştır, yakalayamayacaktır…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz