Geçen Sayı’dan devam…
Böylece 13 küsur asırdır insanlara yaptıkları liderlikle dünyaya hidayet dağıtan koskoca İslam Ümmeti, köle ruhlu insanlar aracılığıyla kâfirlerin egemenliğine girmiş oldu. Ataları dünyanın efendisi olduğu halde birileri artık İngiliz Valisi olmanın hayallerini kurmuş ve bu hayaline kavuşmuştu. İslam Ümmeti her ne kadar bu durumu kabullenmeyip dini hayattan ayıran bu yeni devlete karşı kıyama kalkmış ise de şizofren hastalığına tutulmuş bazı âlimlerin fetvasıyla bu kıyama Ümmetten yeterli destek gelmemiş ve dolayısıyla kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kurulan bu yeni Devlet, bu sebeple halkını düşman kabul etmiş ve çok sıkı bir şekilde sathı müdafaaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti İstiklal Mahkemeleri’nin arşivleri vatana ihanet, Şapka Kanunu’na Muhalefet ve Şeyh Said gibi isyancıların idam kayıtlarıyla doludur. Dersim, Zir Vadisi ve nice katliamları ise hiç saymaya gerek yok…
Fakat demir yumrukla İslam Ümmeti’nin yönetilemeyeceği, er ya da geç uyuyan devin tekrar uyanacağı korkusu, 50’li yıllara doğru kâfirleri yeni projeler yapmaya sevk etmiş ve bu çerçevede Türkiye’de çok partili sisteme geçişle birlikte Demokratikleşme çalışmaları başlatılmıştır. Zira onlar İslam Ümmeti’nin yavaş-yavaş kalkınma hareketleri başlattığını görüyorlardı. Bununla birlikte birinci felaket yaşanırken kıyam hareketlerinin başarısız olmasına sebep olan bazı âlimlerin halefi olan âlimlerin fetvalarına benzer Ümmetin çöküntüden çıkmasına engel olan ikinci hatalı kıyasları geliyordu.
b.) Yönetim Nizamı Bağlamında İçine Düşülen Hatalı Kıyas
İslam Ümmeti yaklaşık bir asırlık esaretin ardından kalkınma hamleleri başlatan ve bu hususta ciddi başarılar elde etmiş doğru hareketi bulmuş, onu bağrına basmış ve bu hareketin yazmış olduğu reçeteyi uygulayacakken, Batı’nın sinsi planlarını icra eden bazı yazar ve kanaat önderleri Cumhuriyet ve demokrasinin İslam’dan olduğunu ifade etmeye başlamıştır. Bu seçkin hareket; “İslam Dini’nin hayata hâkim olmasını, ibadet, ahlak ve yeme-içmede olduğu gibi ekonomi, içtimai, ukubat ve yönetim nizamı gibi konularında İslam’dan alınması gerektiğini, İslam’ın müstakil ve seçkin yönetim nizamının Hilafet Devleti olduğunu, bütün Müslümanların onun çatısı altında birleşmesi gerektiğini, Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Afganistan ve Kıbrıs gibi işgal edilmiş İslami beldelerin ancak onunla kurtarılacağını ve bütün bunların olabilmesi için Batı’dan alınmış fikir, mefhum, ölçü ve kanunlar gibi değerlerin tamamen hayatımızdan söküp atmamız gerektiğini…” savunuyordu.
Bu ciddi başarıyı engellemek için kâfirlerin hizmetçisi uşak yöneticiler öldürme, hapsetme, kaçırma ve her türlü sindirme çalışmaları yapmakla birlikte, kâfirler sadece bu yöntemlerle Hilafet Devleti’nin kurulmasını engelleyemeyeceklerini biliyordu. Bunun için en etkili olan yöntemlerini, hak ile batılı birbirine karıştırma projeleri olan ılımlı İslam projesini devreye soktular. İcat ettikleri bu projeyi Müslümanlara daha önce olduğu gibi işbirlikçi hainler eliyle ancak kabul ettirebileceklerini biliyorlardı. Bu çerçevede bazı yazar, kanaat önderi ve âlimler! İslam’ın bir yönetim nizamı olmadığını savunmaya başladığı gibi bazıları da Cumhuriyet ve Demokrasinin İslam’dan olduğunu, İslam’ın yönetim prensipleri ile Demokrasinin prensiplerinin örtüştüğünü, insan hakları, özgürlükler ve çoğulculuk gibi Batılı değerlerin İslam’da da olduğunu gevelemeye başladılar. Hatta bazıları daha da ileri giderek Kur’an-ı Kerim’de işaret edildiğini düşündükleri, ampül, uçak ve benzeri teknolojik gelişmelerde olduğu gibi batılıların demokratik tüm değerleri de İslam’dan aldığını iddia ediyorlardı.
Köpeksiz köyü bulup değneksiz gezen Batı taklitçisi köhnemiş zihniyetli şahsiyetlerden -bu kadarına da pes dedirten- çıkan en ilginç tezlerden birine şahit olduğumda ise şapla şekeri birbirine iyice karıştırdıklarına kanaat getirdim. Yazar katıldığı bir tv programında son günlerde tartışma konusu olan başkanlık sistemiyle ilgili “esasen bu sisteme yabancı olmadığımızı, atalarımızın doksan yıl önce böyle bir mekanizmayı işlettiğini” saçmalıyordu. Bütün bu tezlere ilaveten kıyamet alâmetlerinden sayılan güneşin batıdan doğmasını; “İslam’ın güneşi Batıdan doğacak” (yani İslam toplumu-devleti batıda kurulacak) yorumunu da eklerseniz neredeyse Batılı kâfirlerin bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını söyleyecekler. SubhanAllah 14 asırlık İslam tarihinde gıbta ile baktığımız yüzlerce fakih, müfessir, muhaddis ve âlimlerin tüm çabalarını boşa çıkartan şu iğrenç düşünceye bakın. Nasıl da efendilerinin bâtıl düşüncelerini meşrulaştırıyor?
Şüphesizki tüm bu farklı tezlerin esasında Demokrasi çerçevesinde ve onun detayları olduğunu görüyoruz. İster kasıtlı olsun, ister olmasın bütün bu çabaların Cumhuriyet ile Hilafeti aynileştirmek, Demokrasi ile İslam’ı kapsamlı bir şekilde kıyaslamak olduğunu biliyoruz. Bu nedenle teferruatına girmeden kısaca Demokrasi ile İslam arasında varolan kan uyuşmazlığını açıklamak yeterli olacaktır. Ayrıca mevcut çöküntüden kurtulmak isteyen İslam Ümmeti’ne bu kıyasın hatasını izhar edip birbirine benzer gibi görünen şeylerin tıpkısının aynısı olmadığını hatırlatmak istiyoruz. Böylece çözüm yollarını Batıda değil kendi dinlerinde arasınlar, İslam Dini’nin hiçbirşeyi eksik bırakmayan mütekâmil ve evrensel bir din olduğunu görsünler.
Öncelikle belirtmek isterim ki, Demokrasi ile İslam arasında kıyas yapanlar düşüncelerini şura ve meşveret ayetlerine dayandırıp Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Uhud Gazvesi’nde kendi görüşü aksi olduğu halde çoğunluğun görüşüne uyup Medine dışına çıkmasını delil olarak göstermektedirler. Biz bu düşüncenin kasti değilde hatalı olduğunu varsayıp konu hakkında doğru düşünceyi paylaşmaya ve diğer düşüncenin hatasını açıklamaya çalışacağız.
İslami düşüncenin ortaya çıkmasının birinci adımının tartışma konusu olan vakıa üzerinde tam bir tespit olduğunu konunun uzmanları bilirler. Aynen reçete yazmadan ve tedaviye başlamadan doktorun önce hastalığı tespit etmesi gibi… Dolayısıyla mevzu bahis olan Demokrasi kavramının öncelikli olarak vuzuha kavuşturulması gerekir. Bu konuda daha önce fazlaca söz söylediğimizden hatta 80. sayımızda enine boyuna Demokrasiyi incelediğimizden dolayı fazlaca üzerinde durmayacağım. Bu konuda tam bir idrak etme ihtiyacı hissedenlerden 80. sayımıza bakmalarını yazarımız Süleyman Uğurlu’nun “Dekokrasiye Eleştiri” kitabına müracat etmelerini rica ederim. Fakat kâfirlerin kendi kokuşmuş fikirlerini bize kabul ettirmek için mefhumunu değil de İslam ile örtüşen bazı yönlerini bize göstererek kabul ettirdiklerini hatırlatmak isterim. Demokrasinin de hakiki manasını gizleyip Müslümanlara bir seçim sistemiymiş gibi kabul ettirmeye çalıştıklarını, yöneticiyi halkın seçtiği yönünü ön plana çıkartıp esas manasını vücudumuza enjekte ettiklerini. Dört, beş yılda bir seçim olduğu doğrudur ancak bu seçilmiş yöneticiler dört, beş yıl boyunca ne yapmaktadırlar? Gerçek şu ki Demokrasi ister teşri ile ilgili olsun, ister ileri görüşlülük ve uzmanlık gerektiren konularda olsun, isterse de ileri görüş ve uzmanlık gerektirmeyen dünyalık işlerde olsun hepsinde çoğunluğun görüşünün geçerli olduğu, egemenliği insanlara veren ve aklın kutsandığı bir paradigmadır.
İslami görüşü ortaya çıkartmanın ikinci adımı vakıaya ilişkin şer-i nasları toplamayı ve bütünlük içerisinde incelemeyi gerektirir. Hiçbir nas (delil) tek başına değerlendirilemeyeceği gibi ortaya çıkan görüşünde İslam’ın bütünü ile çelişmemesi gerekmektedir. Bu açıdan baktığımızda Demokrasi ile İslami yönetimi kıyaslayanların şura ve meşveret ayetlerini anlama konusunda sadece Uhud Gazvesi’ne bakıp, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Bedir’de yalnızca Habbab bin Munzir’in görüşüne uyduğunu, Hudeybiye Anlaşması’nda ashabın itirazına rağmen hiç kimsenin görüşüne uymadığını göz ardı ettikleri ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla şura konusunu anlamak istiyorsak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hangi konularda ashabı ile istişare ettiğini, hangi konularda çoğunluğun görüşüne uyduğunu ve hangi konularda hiç kimseye danışmadan hareket ettiğini Siretin tamamına bakarak anlamamız gerekir. Yoksa bazı konularda Rasul Aleyhissaltu ve-s Selam’ın çoğunluğun görüşüne uyduğunu gösterip, bir soylu kadının elinin kesilmemesi için Zeyd ve bazı Sahabelerin RadıyAllahu Anhum araya girdiği halde; “vallahi ey Zeyd kızım Fatıma da hırsızlık yapsa elini keserdim.” dediğini kulakardı etmek, ya da bazı konularda sadece konu hakkında uzmanlığı olan kişilerin görüşüne uyduğunu gözardı etmek ya cahillikten olur ya da hainlikten.
Dolayısıyla şura ile ilgili nasları Uhud hadisesi ile sınırlamadan baktığımızda, Bedir’de bir kişinin görüşüne göre hareket edildiğini, Hudeybiye’de yalnızca vahye uyulduğunu görürüz. Yani Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bazı konularda çoğunluğun görüşüne, bazı konularda uzman (bilirkişi) kişilerin görüşüne uyduğunu ve bazı konularda da hiç kimsenin görüşüne uymadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Şimdi bize düşen İslam akidesi çerçevesinden bakarak bu üç olayın tasnifini yapmaktır.
İçtihat konusunda ehliyetim yok ama ulemadan anlaşıldığına göre şu tesbitleri yapmak mümkündür. Birincisi; hırsızın elinin kesilmesi veya Hudeybiye’de olduğu gibi teşri ile alakalı konularda hiç kimseye değil sadece şer-i hükme uyulur. Teşri konularda yöneticinin istişare etmesi gerekmediği gibi ettiğinde de çoğunluğun görüşüne uyma mecburiyeti yoktur. Bu konularda delil ve delilin kuvvetli olanına uyulur, çoğunluğun görüşüne değil… İkincisi; Bedir’de Habbap bin Munzir’in ya da Hendek Gazvesi’nde Selman-ı Farisi’nin RadiyAllahu Anhuma görüşüne uyulan konular da ileri görüş ve uzmanlık gerektiren konulardır. Dolayısıyla bu durumda çoğunluğun değil, bilirkişinin görüşüne uyulur. Üçüncüsü; teşri ile alakalı olmayan ve ileri görüş ve uzmanlık gerektirmeyen konularda ise çoğunluğun görüşüne uymak vaciptir. Uhud Gazvesi’nde ‘Medine içeride mi yoksa dışarıda mı müdafaa edilsin?’ konusunun teşri ya da ileri görüş ve uzmanlıkla hiç alakalı olmadığı, savaşın yapılıp yapılmayacağı ile ilgili değil savaş nerede yapılsınla ilgili olduğu aşikârdır. Nitekim Muhammed Aleyhi-s Selam böyle konularda her zaman ashabı ile istişare etmiş ve çoğunluğun görüşüne uymuştur. Ancak teşri konularda istişare ettiği hiçbir zaman vaki olmamıştır. Ayrıca uzmanlık gerektiren konularda doğruluk arayıp çoğunluk aramadığı bilinen bir gerçektir.
Şimdi vaziyet böyle olduğu halde hiçbir ayırım olmaksızın her hususta çoğunluğun görüşünün geçerli ve bağlayıcı olduğu Demokrasi ile İslami yönetim nasıl kıyaslanabilir? Egemenliğin insana ait olduğu ve dinin hayattan kovulduğu Demokrasi ile egemenliğin Şeriat’a ait (Yusuf S. 40. ayet) olduğu ve hayatımızın her alanında bağlı olmakla memur olduğumuz İslam nasıl benzeştirilir? Ayrıca Demokrasinin prensipleri ile İslami prensiplerin örtüştüğü bir safsatadan ibarettir. Zira kastedilen bu prensiplerden bir tanesi yöneticiyi halkın seçmesi meselesidir. Fakat bu İslam’da bir prensip (esas) değil bir üsluptur. İslam’da yöneticiyi yönetime getirme gücünün halka ait olmasının pratik metodu beyattır, seçim değil. Nitekim ilk dört Halife halktan alınan beyatla Halife olduğu halde hiçbir zaman bütün Müslümanları kapsayan bir seçim yapılmamıştır. Seçim çerçevesinin en geniş tutulduğu Usman RadiyAllahu Anh’ın seçilmesi dahi sadece Medine ile sınırlı kalmıştır. Daha sonraki bütün Halifeler de hep beyatla yönetici olmuşlardır, seçimle değil. Dolayısıyla seçim bir üsluptur ve her zaman bütün Müslümanları kapsaması düşünülemez. Bunun delili ilk dört Halifenin farklı-farklı üslupla seçildiği halde her defasında beyatla Halife olmalarıdır.
Bu konuya günümüzden bir vakıayı örnek göstermek istiyorum. Şu anda Suriye’de halk Hilafet istemekte ve 50 bin civarında şehit vererek bedel ödemektedir. Suriye’de Esed devrilip Hilafet ilan edilse Suriye dışındaki Müslümanların Halife seçimi konusunda hiçbir hakkı yoktur. Zira Müslümanlardan yeterli destek görmeyen ve tırnaklarıyla devrim kazanan onlardır. Dolayısıyla onlar kime beyat ederlerse Halife o olacaktır. Diğer Müslümanların beyatı ancak itaat beyatı olur. Çevredeki Müslümanlar onları belalarıyla baş başa bırakmışken onlar “Halife kim olsun?” diye sorma gereği duymazlar ve zaten buna gerek de yoktur. Hele ki Esed’in yanında yer alan Müslümanlara sormayacağı gibi yöneticileri Esed’e destek olduğu halde yöneticilerini muhasebe etmeyen Müslümanlara da sormaz. İnsan hakları, özgürlükler, çoğulculuk ve azınlık hakları gibi demokratik değerlerin ise İslam’ın temel prensipleriyle hiçbir alakası yoktur. İslam’ın yönetim nizamı dört prensip (esas) üzere kurulmuştur ki bunlar;
Egemenlik Şeriat’a aittir, Sulta Ümmet’e aittir, bir Halife naspetmek bütün Müslümanlara farzdır ve Kanunlar benimseme hakkı (çoğunluğa değil) yalnızca Halifeye aittir. Ayrıca İslam insan canını, ferdi mülkiyeti, aklı, emniyeti, nesli, insan haysiyetini, dini ve devleti yüksek değer olarak görüp bunları muhafaza etmeyi prensip edinmiştir. Günümüzün demokratik dünyasında bu değerlerin fikir özgürlüğü, şahsi özgürlük, inanç özgürlüğü ve mülk edinme özgürlüğü gibi Demokrasinin prensipleriyle yerle bir edildiğini pratik hayatta herkes görmektedir.
Görüldüğü gibi bu iki kıyas İslam Ümmetine can, mal ve ırzlarının heder edilmesi, hem dünyalarının harap olması hem de ahiret hayatlarının önemsenmemesi şeklinde geri dönmektedir. Günümüz Müslümanları özellikle bu makalede ele aldığım ikinci kıyastan bilfiil sorumludur. Kurtuluşumuz için adım atmadan önce bu iki kıyasın hatasını iyi etüt etmeli ve ilk adım olarak gereğini yapmalıyız.
Ayrıca makalemi sonlandırmadan önce daha önce dediğim gibi bu iki kıyasın birbiriyle çelişkisini de ortaya koymak istiyorum. Öncelikle bu iki kıyası özetlemek gerekirse; Birincisi dinin geri kalmamıza sebep olduğu ve dolayısıyla hayattan ayırmamız gerektiği, ikincisi ise bu dinin hayattan ayrı olması anlamına gelen Demokrasi ile İslami yönetimin aynı olduğu.
Mademki dinin hayattan ayrı olması gerekmektedir o zaman nasıl olurda dinin bu hayattan ayrılışı İslam’dan olur. Dinin hayattan ayrı olması bütün dinlere şamil olduğuna göre buna İslam’da dâhildir. İslam hayatımızdan uzaklaştırılacaksa ve bu uzaklaştırmaya İslam diyeceksek din hayatımızdan uzaklaşmış mı olmaktadır yoksa hayatımızın içinde mi? Böyle saçmalık olabilir mi ey Müslümanlar, hem dine dayalı bir devlet olmaz diyeceğiz hem de dinsiz devleti İslam’ın prensibi olarak göreceğiz? İslam dini sadece bir kültür olarak öğrensinler diye mi miras hukuku, alışveriş hukuku ve ceza hukuku belirlemiştir, yoksa hayatlarında tatbik etsinler diye mi? Çocuklarımıza okullarda Kur’an öğretip “ama bu kitaptan öğrendiklerinizi hayatınıza geçirmeyin” mi diyeceğiz? Hem de buna İslam diyeceğiz öyle mi? Fakat durum öyle değil, zira ilk kıyası destekleyen kanaat önderleriyle ikinci kıyası yapan kanaat önderlerinin aynı kaynaktan beslendiğini görürsünüz. Diyar diyar dolaşıp Tanzimat Fermanı’nı savunan, ittihat ve terakkiye üye olan ve Şeyh Said gibi Hilafet’in yıkılışına karşı koyan kimseleri yardımsız bırakan zavallıların bugünkü halefleri Cumhuriyeti Hilafet ile benzeştirmekte ve kâfirlerin projelerini hayata geçirmektedir.
Bir yandan siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınanlar bir yandan da aktif siyasetin içindedirler. Bir yandan Halifeliği sahabeler icat etti diyerek onu İslam’dan saymayıp tarihi bir değer olarak görenler bir yandan da kâfirlerin icat ettiği Demokrasiyi İslam’dan görmektedirler. Gerçi ehli kitapla akidede bir olduğumuzu savunan bir zihniyetin kâfirlerin değerleri ile İslami değerleri harmanlaması şaşılacak bir şey değildir. Kral çıplaktır amma kim anlayacak…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış