Ocak ayının ikinci haftasında Mısırlı gazeteci-yazar Fehmi Hüveydi’nin de “Arap uyanışı: Mısır ve Ortadoğu” başlıklı bir konferans verdiği “Medeniyetler İttifakı” konferansı Konya’da gerçekleştirildi. Medeniyetler İttifakı Türkiye Kordinatörlüğü ile Konya Büyükşehir Belediyesi, Selçuk Üniversitesi, Necmettin Erbakan Üniversitesi, KTO Karatay Üniversitesi ve Mevlana Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği konferans öncesi Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Muzaffer Şeker, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek ve Başbakan Başdanışmanı ve Medeniyetler İttifakı Türkiye Kordinatörü Prof Dr. Bekir Karlığa birer konuşma yaptılar. Bu konuşmaların ardından Mısırlı gazeteci-yazar Fehmi Hüveydi “Arap uyanışı: Mısır ve Ortadoğu” konulu konferansına başladı.
Arap Baharı’nın Arap âleminde büyük bir devrim ve değişim fırtınası olduğunu, baştanbaşa tüm Arap âlemini kapsadığını kaydeden Hüveydi, Körfez’de, Fas’ta ve Cezayir’de gizli baharlar yaşandığını söyledi. Hüveydi; Mısır’da değişim olmazsa Arap âleminde değişim yapmak istemeyenler olur. Arap âleminde olup bitenler bu noktada gelişiyor. Ortadoğu'nun üç önemli sütunu vardır. Mısır, Türkiye ve İran. Bu üçünün tarihi geçmişi var. Hayır istemeyen güçler bu üç ülkenin bir araya gelmesine de izin vermiyorlar. Şu anda çok büyük bir tarih değişiminin önündeyiz. Bunun da mutlaka tehlikesi olacak, karşısında bir güç bulacak" dedi. Türkiye'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geniş bir şemsiye altında siyaset oluşturduğunu, ülke için projeler geliştirdiğini vurgulayan Hüveydi, şöyle devam etti: "Devlet başkanı bir çatı olacak ve toplumu o çatının altına alacak. Bu birikim bizde yoktu. Burada, önümüzde Türkiye örneği var. Arap âleminde bundan sonra da önemli adımlar atılacak. Doğruyu-yanlışı öğrenmemiz gerekiyor ki ayağa kalkabilelim. Mısır'ın Türkiye ile paralel gitmesini istiyoruz. Umarız ki gelecek, bu umutları birleştirir. Ummadığımız şeyler vardı ama dünkü rüyalarımız gerçek oldu. Halkımız birbiriyle yardımlaşarak bunu gerçekleştirdi. Bu birliğin devam etmesi en büyük dileğimizdir.”
Bu konferansın billboardlarda ilanını gördüğümde oldukça şaşırdım. Zira bu konferans; Arap Baharı, halkın zalim yönetici ve rejimlere karşı direnişi anlamına gelirken, hatta Suriye’de bununla sınırlı kalmayıp küfre karşı yapılan bir direnişi ifade ederken “Medeniyetler İttifakı” kapsamında “Arap Uyanışı: Mısır ve Ortadoğu” alt başlığında yapılıyordu. Evet, “Arap Uyanışı: Mısır ve Ortadoğu” ismi dahi Medeniyetler çatışmasını gösteren bir başlık olduğu halde bu konferans “Medeniyetler İttifakı Konferansları” kapsamında yapılıyordu.
Arap Baharı gelişmelerinin bir Medeniyetler çatışması olduğunu açıklamaya geçmeden önce kısaca “Medeniyetler İttifakı” konferanslarının tarihi sürecine, vizyonu, misyonu ve amacına değinmekte fayda görüyorum.
11 Mart 2004'de El-Kaide'nin İspanya'nın başkenti Madrid'de gerçekleştirdiği saldırı ve bu saldırıda 191 kişinin ölmesi, saldırıdan üç gün sonra yapılan seçimleri Luis Rodriguez Zapatero'nun kazanmasına ve Zapatero'nun terörle savaşta şiddet yerine diyaloğu bir politika olarak benimsemesine giden süreci başlattı. Zapatero önce Irak'taki İspanyol askerlerini çekeceğini açıkladı ve ardından 21 Ekim 2004'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada Batı ile Müslüman dünya arasında bir Medeniyetler İttifakı kurulmasını önerdi. Bu öneri üzerine Aralık 2004'de BM ve İspanya temsilcilerinden oluşan ve inisiyatifin ilk taslağını oluşturmakla görevlendirilen küçük bir grup kuruldu.
Temmuz 2005'te BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bir Müslüman ülkeyle birlikte hareket etmesi tavsiyesi üzerine Zapatero, kültürel olarak İslami, politik olarak Batılı bir ülke olan Türkiye başbakanı Erdoğan'a ortak başkanlık önerisinde bulundu. Önerinin kabul edilmesiyle Türkiye girişime dâhil oldu ve bu tarihten sonra girişimi tabiri caizse İspanya'dan daha fazla sahiplenmeye başladı. Türkiye'nin girişimin eşbaşkanlığını üstlenmesinin ardından BM, 14 Temmuz 2005'te Medeniyetler İttifakı girişiminin resmen başladığını açıkladı. Medeniyetler İttifakı, ilk toplantısını 27-29 Kasım 2005 tarihlerinde İspanya'nın Palma de Mallorca kentinde gerçekleştirdi. Toplantıda odaklanılan temel konu terörizm ve bu sorunun nasıl önüne geçilebileceğiydi. Türk tarafının üzerinde durduğu nokta terörizm ve İslam'ın özdeşleştirilmesi tehlikesini taşıyan "İslami terörizm" nitelemesinin yanlışlığıydı ve Erdoğan yaptığı konuşmada terörizmin dini olmadığını temel sorunun diyalog eksikliğinden kaynaklandığını vurguladı. 25-28 Şubat 2006 tarihleri arasında Katar'ın Doha kentinde yapılan ikinci toplantıya ise Fransa'daki göçmenlerle Fransız polisi arasında yaşanan çatışmalar damgasını vurdu. Bu toplantının ardından Türk tarafı girişimin dünya çapında kabul görmesi için yoğun bir çaba sarf etti ve hükümet yetkilileri katıldıkları hemen her uluslararası toplantıda Medeniyetler İttifakı'nın öneminden bahsetmeye başladı. Gül 11 Mart 2006'daki AB Dışişleri Bakanları toplantısında, Erdoğan 28 Mart 2006'da Sudan'ın başkenti Hartum'daki Arap Ligi Zirvesi'nde ve 20-21 Mayıs'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda Medeniyetler İttifakı'nı gündeme getirdi ve bu ittifakın desteklenmesi gerektiğinin altını çizdi.
Mayıs 2006'da Dakar'da yapılan Medeniyetler İttifakı'nın üçüncü toplantısının ardından da özellikle Erdoğan ve Gül katıldıkları uluslararası toplantılarda girişime yönelik destek aramaya devam ettiler. Girişime dair eşgüdümü sağlamak ve İttifakın idari işlerini yürütmek amacıyla BM kapsamında New York’ta bir yazmanlık kurulmuştur. Bu kuruluş İttifakın tanıtımını yapmakta ve medya, gençlik ve eğitim gibi alanlarda projeler üretmektedir. Türkiye’nin önerisi üzerine eski Portekiz Cumhurbaşkanı Jorge Sampaio, 26 Nisan 2007 de BM Genel Sekreteri tarafından Yüksek Temsilci görevine atanmıştır. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon 28 Eylül 2012 de yaptığı açıklamada 1 Ocak 2013 itibariyle bu göreve Nassir Abdulaziz Al-Nasser’ı atadığını bildirmiştir. Medeniyetler İttifakına ilişkin 96 ülkenin eş-sunucu olduğu karar tasarısı BM Genel kurulunda 10 Kasım 2009 tarihinde oylama ile kabul edilmiştir. Girişim bağlamında BM çatısı altında kurulmuş olan Dostlar Grubu’nun üye sayısı 130’u aşmıştır.
Medeniyetler İttifakı Birinci Yıllık Forumu 15-16 Ocak 2008 de Madrid’de, ikinci forumu 6-7 Nisan 2009 da İstanbul’da, üçüncü forumu 28-29 Mayıs 2010 da Rio de Janeiro’da, dördüncü forumu 11-13 Aralık 2011 de Doha’da düzenlenmiştir. BM Medeniyetler İttifakı İştirakçiler Forumu Başbakan Erdoğan’ın ev sahipliğinde Dostlar Grubu üyesi ülkelerin devlet başkanları ve üst düzey yetkililerin katılımıyla 31 Mayıs-1 Haziran 2012 de İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Medeniyetler İttifakı Beşinci Forumu 27-28 Şubat 2013 de Viyana’da düzenlenecektir.
Medeniyetler İttifakı’nın amacı şu şekilde açıklanmaktadır; “Son yıllarda Müslüman ülkeler ile Batılı toplumlar arasında görülen karşılıklı şüphe, korku ve kutuplaşma ortamı, çeşitli aşırı unsurlarca istismar edilmektedir. İttifak, uluslar arası istikrarı tehdit edebilecek dereceye yaklaşan bu durumun daha da kötüleşmesini ancak kapsamlı bir koalisyonun önleyebileceği anlayışından hareketle, kültürler arasında karşılıklı saygı yoluyla bu eğilime karşı koymayı amaçlamaktadır. Girişim; tüm toplumların kalkınma, güvenlik, çevre ve refah konularında birbirlerine bağımlı oldukları hususunu esas almakta ve öncelikle önyargı, yanlış algılama ve kutuplaşmayla başa çıkmak amacıyla ortak siyasi bir irade oluşturmayı amaçlamaktadır.
Makalemin uzamaması adına bu “Medeniyetler İttifakı” kavramını çürütmek için fazla bir şey söylemeyeceğim, fakat kısada olsa birkaç ayet-i kerime ile iktifa edeceğim. Zaten azda olsa tefekkür eden kimseye aşağıdaki ayet bunun batıllığını ortaya koymaktadır.
وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Her kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki) kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o Âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (Âl-i İmran 85) Allah Subhanehu ve Teâlâ kendi katında tek din olarak yalnızca İslam’ın geçerli olduğunu da şöyle beyan etmiştir:
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ
Muhakkak ki Allah katında tek din İslam’dır. (Âl-i İmran 19) Yine bizim için din olarak yalnızca İslam’dan razı olduğunu da şöyle bildirmiştir:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينً
İşte bugün, size dininizi kemâle erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’a razı oldum. (el-Mâ’ide 3) Mademki Allah katında tek din yalnızca İslam’dır, öyleyse İslam’ın dışındaki tüm dinler bâtıldır, merduddur, muharreftir.
Muhakkak ki medeniyetlerin ittifakı diye bir şey söz konusu olamaz, bilakis farklı-farklı hayata bakış açısından kaynaklanmasından dolayı medeniyetler çatışması yaşanır. Aynen 14 asırlık İslam tarihinde yaşandığı gibi… Arap baharı diye isimlendirilen ve haçlı seferleriyle bastırılmaya çalışılan isyanlarda medeniyetler çatışmasının güncel örneğidir. Bu isyanlar halkı Müslüman olan ülkelerde çıkmış olmasına rağmen esasında farklı medeniyetlerin çatışmasını ifade etmekten başka bir anlam taşımaz. Zira Müslümanların kendilerine has bir yaşam tarzı olduğu halde kendilerinin başına dinsiz devletler kaim olmuş ve kendi evlerinde misafir gibi dinlerini yaşayamamışlardır. Nitekim Tunus halkının ekseriyeti Müslüman olduğu halde sabah namazı için camiye gitmek dahi küfrün bekçilerinin iznine tâbi idi…
Ayrıca burada şu hatırlatmayı da yapmak gerekmektedir ki: gerek bu projenin esas sahiplerinin kullandığı, gerekse onların sadık ajanlarının kullandığı “medeniyet” kavramı “hadarat” (hayat hakkındaki mefhumların toplamı/yaşam tarzı) anlamında kullanılmaktadır. Zira medeniyet; hayat işlerinde kullanılan somut şekillere verilen bir addır. Koltuk, kanepe gibi günümüz ev eşyalarını kapsadığı gibi yeme-içmede kullanılan çatal, bıçak, kaşık ve insanların ihtiyaçlarını kolaylaştıran tüm eşyalara şamildir. Bu nedenle genelde medeniyet evrensel olup bir ümmete has olmaz. Bundan dolayı da zaten medeniyetler çatışması diye bir şey söz konusu olmaz. Fakat belirli bir bakış açısından (akideden) kaynaklanan ‘hadaratlar çatışması’ kaçınılmazdır.
Bu çerçevede Arap Baharı olaylarına bakıldığında;
1. Müslümanların hayata bakış açılarından kaynaklanan hayat hakkında belirli mefhumları vardır.
2. Müslümanlar bu mefhumlara göre hayatlarını devam ettirmek istemektedirler.
3. Müslümanların başındaki hain yöneticiler Müslümanların kendi mefhumlarına göre yaşamalarına müsaade etmemektedirler.
4. Bunun yerine Batı hadaratını Müslümanlara dayatmaktadırlar.
5. Bu da doğal olarak Müslümanların ayaklanmalarına sebep olmaktadır.
Vaziyet bu iken “Arap Baharı”nı “Medeniyetler İttifakı” kapsamında inceleyip hâlâ diyalokçuluğu Müslümanlara benimsetme çabaları ne anlama gelmektedir? Madem hoşgörü iklimi olmalı o halde ne için Fransa Mali’ye saldırmaktadır? Diyelim ki Mali Fransa’nın sömürgesi altında, peki neden her defasında nüfuz çatışmasına giren ABD, Almanya ve çeşitli sömürgeci devletler bu müdahaleye destek vermektedirler? Gözlerimizin önünde kâfirler Müslümanlara saldırmakta iken hangi ittifaktan, hangi diyalogdan ve hangi hoşgörüden söz edilmektedir? Buna benzer sorular muhataplarımız tarafından hep cevapsız kalacaktır, lakin bu soruları Müslümanlar düşünmek zorundalar. İslam Ümmeti paramparça iken küfür tek millet olmaktadır.
Hülasa “Arap Baharı” özellikle Suriye’de iki yıldır devam eden kıyam medeniyetler çatışmasının en açık göstergesidir. Fakat bu çatışma İslam’ı temsil eden bir devlet olmadığı için şimdilik parçalanmış İslam Ümmeti ile kâfirler arasında adil olmayan bir şekilde yaşanmaktadır. Ama Allah’ın izniyle yakında İslam Hilafet Devleti kurulduğunda bu çatışma esas mecrasına dönecek ve doğru olan medeniyet (hadarat) üstün gelinceye kadar sürüp gidecektir. Selam ve dua ile…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış