Enerji stratejik
öneme sahip vazgeçilemez bir kaynaktır. Enerjinin önemi kalkınma ve refahın
gerçekleştirilmesi ve sürdürülebilmesinin esasi unsurlarından olmasından
dolayıdır. Hayat için gerekli olan besinler enerji olmadan üretilemez. Günümüz
modern hayatının vazgeçilmezlerinden olan aydınlatma, ısıtma ve soğutma
gerçekleştirilemez. Enerji olmadan üretilen mallar pazarlara taşınamaz.
Otomobiller, uçaklar, gemiler, trenler, motorlar çalışmaz, sanayinin çarkları
dönmez. Belki de en önemlisi, enerji olmadan bilginin üretilip, korunup
saklanması ve aktarılması mümkün olmaz. Enerji olmadan iletişim gerçekleşmez.
Enerji kaynaklarına
sahip olan ülkeler ekonomik kalkınmalarını hızlı bir biçimde gerçekleştirebilme
imkânına sahiptirler. İhtiyaç duydukları enerji kaynakları için dışa bağımlı
olan ülkeler ise bu enerji kaynaklarını elde edebildikleri ölçüde ekonomik
kalkınma hedeflerini gerçekleştirebileceklerdir. Ancak enerji kaynakları için
dışa bağımlı olan ülkeler, enerjiyi satın almak zorundadırlar. Bu satın almayı
gerçekleştirebilecek parasal kaynakları oluşturabilmek için diğer mal ve
hizmetleri üretip piyasaya arz edebilmelidirler. Bu mal ve hizmetlerin üretimi
ise doğal olarak enerji kaynaklarının arzını gerektirmektedir.
Ancak enerji
kaynakları hem çeşitlilik hem de rezerv açısından sınırlı olduğu gibi
yeryüzündeki dağılımı da dengeli değildir. Yeryüzünün bazı bölgeleri, enerji
kaynaklarının rezerv ve çeşitliliği yönünden diğer bazı bölgelerine göre daha
zengindir.
Yenilenebilir
olmayan birincil enerji kaynakları (fosil yakıtlar/hidrokarbonlar) milyonlarca
yıl süren doğal süreçlerle oluşmuştur ve dünya enerji ihtiyacının %85’ini
karşılamaktadır. Alternatifi henüz bulunamamıştır. Yenilenebilir enerji
kaynakları ve nükleer enerji dünya enerji ihtiyacının sadece %15’ini
karşılayabilmektedir. Bu nedenle dünyanın enerji kaynakları açısından petrol ve
doğalgaza bağımlılığı uzun yıllar devam edecektir.
Günümüzde Amerika,
Avrupa, Çin, Hindistan gibi ülkelerin petrol tüketimi içindeki paylarına
baktığımızda petrole ne kadar bağımlı oldukları ortaya çıkacaktır.
Avrupa Birliği’nin
petrol rezervleri dünya rezervlerinin %0,5’i iken, petrol tüketiminin dünya
tüketimi içerisindeki payı yaklaşık %18’dir. Bu yönü ile bakıldığında, AB’nin
Ortadoğu petrollerine bağımlılığı ABD’den çok daha şiddetlidir. Hindistan’ın
toplam dünya tüketimindeki payı %5,4, rezervi ise yüzde 0,26’dır. Çin’in toplam
dünya petrol tüketimi içerisindeki payı %14,3 olup, %1,2’lik dünya petrol
rezerv payı dikkate alındığında Çin ve Hindistan’ın ne denli petrolde dışa
bağımlı olduğu görülecektir.
ABD’nin dünya
petrol tüketimi içerisindeki payı %20’dir. ABD’nin dünya petrol üretimindeki
payının yalnızca yüzde 18 olduğu dikkate alındığında, ABD’nin petrole
bağımlılığının oranı ortaya çıkmaktadır. Bu durum dünya ispatlanmış petrol
rezervlerinin yaklaşık %60’ına sahip Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın sömürgeci
devletler ve bu devletlerle güç mücadelesi içindeki devletler için ne denli
önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu durum Avrupa ve
ABD’nin hatta Rusya ve Çin’in Ortadoğu’ya yönelik siyasi, askerî ve ekonomik
siyasetlerinin gerçek arka planını da yansıtmaktadır.
Kuzey Afrika’yı da
içine alan Ortadoğu bölgesi petrol ve doğalgaz enerji kaynakları yönünden
dünyanın en zengin bölgelerinin başını çekmektedir. Yer aldığı coğrafyadan ve
sahip olduğu enerji kaynaklarından, petrol ve doğalgaz boru hatlarından,
petrolün taşındığı tankerlerin kullandığı deniz yolları ve boğaz geçişlerinden
ötürü çok önemli jeopolitik bir konuma sahiptir. Aynı zamanda dünya hakimiyeti için
mücadele eden sömürgeci devletlerin askerî hareketliliği açısından da
vazgeçilemez önemde jeostratejik bir konuma sahiptir. Günümüzde sömürgeci kâfir
Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin askerî varlık ve askerî
üsler bulundurduğu, çok sayıda savaşların yaşandığı bir bölgedir.
Sömürgeci
devletlerin Ortadoğu bölgesine yönelik üç temel siyasetleri vardır. Birincisi
bölgede bulunan enerji kaynaklarını kontrol ederek güvenli bir şekilde dünya
piyasalarına arzının sağlanması, ikincisi gayri meşru Yahudi varlığı “İsrail”in
güvenliğinin sağlanması, üçüncüsü ve en önemlisi ise Râşidî Hilâfet’in İslâm
topraklarına geri dönüşünün engellenmesidir.
İşte bu nedenler
bize bölgenin sömürgeci devletler açısından ne kadar önemli bir jeopolitik ve
jeostratejik konuma sahip olduğunu göstermektedir.
18. yüzyılda
İngiltere’de başlayan ve daha sonra Avrupa’da ve Amerika’da gerçekleşen Sanayi Devrimi
ile birlikte enerji ihtiyacı artmıştır. Artan bu enerji ihtiyacını kendi
topraklarından karşılayamayan Batılı devletler, Sanayi Devrimi sayesinde elde
ettikleri gelişmişlik ve güç ile dünyanın geri kalanına, özellikle de zengin
enerji kaynaklarına sahip olan Ortadoğu ve Afrika’ya (Kuzey Afrika)
yönelmişlerdir. Bu yönelmenin sonuçlarından biri olarak asırlardır Ortadoğu ve
Kuzey Afrika’da egemenlik sahibi olan Osmanlı Hilâfeti, Batılı devletler
tarafından parçalanmış, yerine buralarda kendilerine bağlı çok sayıda devlet ve
yönetim oluşturulmuştur.
Batılı devletler,
kendi halklarına, inançlarına ve ülkelerine ihanet içindeki bu yeni devlet ve
yönetimler eliyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika Müslüman halklarına ait İslâm
topraklarının enerji kaynaklarını çeşitli yöntemlerle sömürmeye başlamışlardır.
Bu acımasız sömürü düzeni ve sömürgecilik günümüzde de devam etmektedir.
II. Dünya Savaşı’na
kadar İslâm topraklarında kurulu, enerji kaynakları yönünden zengin Müslüman
ülkeler bilfiil sömürgeci kâfirler (çoğunlukla İngilizler) tarafından
yönetiliyordu. Kendilerine ait BP, Shell, Mobil gibi petrol şirketleri
tarafından çıkarılan petrol dünya piyasalarına satılıyordu.
Hatta petrol
üzerindeki hakimiyetleri o kadar ileri idi ki İran’da 1951 yılında seçimle
yönetime gelen Başbakan Muhammed Musaddık BP tarafından çıkarılıp satılan İran
petrolünü millileştirmek istediği için 1953 yılında İngilizler tarafından
yapılan bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılıp sürgüne gönderilmiştir.
İngilizler Musaddık’ın yerine İran petrolleri üzerindeki İngiliz şirketi BP’nin
hakimiyetini devam ettirecek olan Şah’ı yönetime getirmişlerdir. Günümüzde
Nijerya petrolleri üzerinde BP’nin, Gabon ve Angola petrolleri üzerinde Fransız
petrol şirketleri Elf ve Total’in hakimiyetleri devam etmektedir. Bugün petrol
şirketlerinin petrol üzerindeki hakimiyetlerinin azalmasına ve onların yerini bizzat
sömürgeci devletlerin almış olmasına rağmen bu devasa çok uluslu petrol
şirketleri hâlen en değerli şirketler olarak ekonomiler üzerindeki etkilerini
sürdürmektedir.
II. Dünya Savaşı’nda
Avrupa’nın güç kaybetmesi, Amerika’nın dünya sahnesine çıkmasıyla Ortadoğu ve
Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelere sözde bağımsızlıkları verildi. Amerika’nın
da teşvikiyle Müslüman ülkeler enerji kaynaklarını millileştirme yoluna
gittiler. 1960 yılında petrol ihraç eden ülkeler topluluğu OPEC’i kurdular.
Ancak petrole hakim olamadılar. Bugün Ortadoğu petrollerinin ne kadar üretilip,
fiyatının ne kadar olacağı dahi sömürgeci kâfir Amerika’nın etkisindedir. Yakın
zamanda yaşanan örnekte olduğu gibi, Amerika Rusya’yı ekonomik açıdan
sıkıştırmak ve kendi halkına ucuz petrol temin etmek için Suudi Arabistan’dan
üretimi artırmasını istemiş ve Suudi Arabistan kendi aleyhine olmasına rağmen
üretimi arttırarak petrol fiyatlarının düşmesine yol açmış ve böylece Rusya’nın
petrol gelirlerinin azalması ve Amerika ekonomisinin de petrol harcamasının
azalması sağlanmıştır.
Bölgede 1948’de
Yahudi varlığı “İsrail”in kurulması, 1956’da Süveyş krizi ve Süveyş Kanalı’nın
millileştirilmesi, 1967 ve1973 Arap-İsrail savaşları, 1991 I. Körfez Savaşı,
2003 II. Körfez Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgali, 2010’da başlayan Libya, Yemen ve
Suriye’de iç savaşla sonuçlanan Arap Baharı gibi önemli olaylar yaşanmıştır.
Bunlar gibi daha
fazla örneklerin de olduğunu bilerek, sömürgeci devletlerin esas olarak yüksek
teknoloji ve gelişmiş silahlarla donatılmış orduları üzerinden askerî tehdit ya
da fiilî kullanım gibi yöntemleriyle bölgedeki devletler üzerinde nüfuz
sağladıklarını, enerji kaynaklarını kontrol etiklerini ve diğer sömürgeci
devletlerle güç mücadelesi içinde olduklarını görüyoruz.
Sonuçta İslâm topraklarında
bulunan enerji kaynaklarının Amerika ve Avrupa gibi sömürgeci kâfirler
tarafından sömürülmesinin nedeni, kendi ülkelerinin enerji ihtiyacını
karşılamak, Müslüman ülke ve halkları geri bırakıp kalkınmalarını engellemek,
fakirleştirip güçsüz bırakmak, sömürgeci güçlerin ürettiği mallar için bir
pazar olarak kalmalarını devam ettirmek, güç mücadelesi içinde oldukları diğer
devletlere buradaki enerji kaynaklarını kontrol ederek üstünlük sağlamak ve
belki de en önemlisi İslâmi Hilâfet’in yeniden tesisi için gerekli imkânları
ortadan kaldırarak İslâmi Hilâfet’e geri dönüşü engelleyerek geciktirmek olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Bu sömürgeciler
açısındandır. Sömürülen halkı Müslüman ülkeler açısından bu sömürünün nedeni
ise hem sömürgeci kâfirlere karşı hem de sömürgeci kâfirlerle işbirliği
içindeki hain yöneticilere karşı çıkıp kendilerine ait olanı korumak için
mücadele etme noktasında içinde bulundukları şaşılacak derecedeki derin
suskunluktur.
Bu sömürü,
sömürgecilere güç, zenginlik, refah ve gelişmişlik olarak yansırken,
sömürülenlere ise ne üzücüdür ki açlık, sefalet, geri kalmışlık, darbeler,
işgaller, iç savaşlar, terör saldırıları, istikrarsızlık, kan ve gözyaşı olarak
yansımaktadır.
Bu acımasız
sömürüyü sonlandıracak tek çözüm ise bölgede yaşayan Müslüman halkların
inançları olan İslâm’dan doğan Râşidî Hilâfet’in yeniden tesis edilerek İslâm topraklarına
geri dönüşünün sağlanmasıdır. Bu olduğunda sömürgeci kâfirler bütün
varlıklarıyla İslâm topraklarından kovulacak, onların bu topraklardaki işbirlikçisi
hain iktidar ve yönetimlere son verilecektir. İslâm ümmeti İslâm topraklarında,
Râşidî Hilâfet’in gölgesinde yeniden kalkınarak güvenliğe, refaha ve en hayırlı
ümmet konumuna ulaşacaktır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış