SÖMÜRÜLEN İSLÂM TOPRAKLARI

İsmail Erdemli

Enerji stratejik öneme sahip vazgeçilemez bir kaynaktır. Enerjinin önemi kalkınma ve refahın gerçekleştirilmesi ve sürdürülebilmesinin esasi unsurlarından olmasından dolayıdır. Hayat için gerekli olan besinler enerji olmadan üretilemez. Günümüz modern hayatının vazgeçilmezlerinden olan aydınlatma, ısıtma ve soğutma gerçekleştirilemez. Enerji olmadan üretilen mallar pazarlara taşınamaz. Otomobiller, uçaklar, gemiler, trenler, motorlar çalışmaz, sanayinin çarkları dönmez. Belki de en önemlisi, enerji olmadan bilginin üretilip, korunup saklanması ve aktarılması mümkün olmaz. Enerji olmadan iletişim gerçekleşmez.

Enerji kaynaklarına sahip olan ülkeler ekonomik kalkınmalarını hızlı bir biçimde gerçekleştirebilme imkânına sahiptirler. İhtiyaç duydukları enerji kaynakları için dışa bağımlı olan ülkeler ise bu enerji kaynaklarını elde edebildikleri ölçüde ekonomik kalkınma hedeflerini gerçekleştirebileceklerdir. Ancak enerji kaynakları için dışa bağımlı olan ülkeler, enerjiyi satın almak zorundadırlar. Bu satın almayı gerçekleştirebilecek parasal kaynakları oluşturabilmek için diğer mal ve hizmetleri üretip piyasaya arz edebilmelidirler. Bu mal ve hizmetlerin üretimi ise doğal olarak enerji kaynaklarının arzını gerektirmektedir.

Ancak enerji kaynakları hem çeşitlilik hem de rezerv açısından sınırlı olduğu gibi yeryüzündeki dağılımı da dengeli değildir. Yeryüzünün bazı bölgeleri, enerji kaynaklarının rezerv ve çeşitliliği yönünden diğer bazı bölgelerine göre daha zengindir.

Yenilenebilir olmayan birincil enerji kaynakları (fosil yakıtlar/hidrokarbonlar) milyonlarca yıl süren doğal süreçlerle oluşmuştur ve dünya enerji ihtiyacının %85’ini karşılamaktadır. Alternatifi henüz bulunamamıştır. Yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerji dünya enerji ihtiyacının sadece %15’ini karşılayabilmektedir. Bu nedenle dünyanın enerji kaynakları açısından petrol ve doğalgaza bağımlılığı uzun yıllar devam edecektir.

Günümüzde Amerika, Avrupa, Çin, Hindistan gibi ülkelerin petrol tüketimi içindeki paylarına baktığımızda petrole ne kadar bağımlı oldukları ortaya çıkacaktır.

Avrupa Birliği’nin petrol rezervleri dünya rezervlerinin %0,5’i iken, petrol tüketiminin dünya tüketimi içerisindeki payı yaklaşık %18’dir. Bu yönü ile bakıldığında, AB’nin Ortadoğu petrollerine bağımlılığı ABD’den çok daha şiddetlidir. Hindistan’ın toplam dünya tüketimindeki payı %5,4, rezervi ise yüzde 0,26’dır. Çin’in toplam dünya petrol tüketimi içerisindeki payı %14,3 olup, %1,2’lik dünya petrol rezerv payı dikkate alındığında Çin ve Hindistan’ın ne denli petrolde dışa bağımlı olduğu görülecektir.

ABD’nin dünya petrol tüketimi içerisindeki payı %20’dir. ABD’nin dünya petrol üretimindeki payının yalnızca yüzde 18 olduğu dikkate alındığında, ABD’nin petrole bağımlılığının oranı ortaya çıkmaktadır. Bu durum dünya ispatlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık %60’ına sahip Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın sömürgeci devletler ve bu devletlerle güç mücadelesi içindeki devletler için ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu durum Avrupa ve ABD’nin hatta Rusya ve Çin’in Ortadoğu’ya yönelik siyasi, askerî ve ekonomik siyasetlerinin gerçek arka planını da yansıtmaktadır.

Kuzey Afrika’yı da içine alan Ortadoğu bölgesi petrol ve doğalgaz enerji kaynakları yönünden dünyanın en zengin bölgelerinin başını çekmektedir. Yer aldığı coğrafyadan ve sahip olduğu enerji kaynaklarından, petrol ve doğalgaz boru hatlarından, petrolün taşındığı tankerlerin kullandığı deniz yolları ve boğaz geçişlerinden ötürü çok önemli jeopolitik bir konuma sahiptir. Aynı zamanda dünya hakimiyeti için mücadele eden sömürgeci devletlerin askerî hareketliliği açısından da vazgeçilemez önemde jeostratejik bir konuma sahiptir. Günümüzde sömürgeci kâfir Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin askerî varlık ve askerî üsler bulundurduğu, çok sayıda savaşların yaşandığı bir bölgedir.

Sömürgeci devletlerin Ortadoğu bölgesine yönelik üç temel siyasetleri vardır. Birincisi bölgede bulunan enerji kaynaklarını kontrol ederek güvenli bir şekilde dünya piyasalarına arzının sağlanması, ikincisi gayri meşru Yahudi varlığı “İsrail”in güvenliğinin sağlanması, üçüncüsü ve en önemlisi ise Râşidî Hilâfet’in İslâm topraklarına geri dönüşünün engellenmesidir.

İşte bu nedenler bize bölgenin sömürgeci devletler açısından ne kadar önemli bir jeopolitik ve jeostratejik konuma sahip olduğunu göstermektedir.

18. yüzyılda İngiltere’de başlayan ve daha sonra Avrupa’da ve Amerika’da gerçekleşen Sanayi Devrimi ile birlikte enerji ihtiyacı artmıştır. Artan bu enerji ihtiyacını kendi topraklarından karşılayamayan Batılı devletler, Sanayi Devrimi sayesinde elde ettikleri gelişmişlik ve güç ile dünyanın geri kalanına, özellikle de zengin enerji kaynaklarına sahip olan Ortadoğu ve Afrika’ya (Kuzey Afrika) yönelmişlerdir. Bu yönelmenin sonuçlarından biri olarak asırlardır Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da egemenlik sahibi olan Osmanlı Hilâfeti, Batılı devletler tarafından parçalanmış, yerine buralarda kendilerine bağlı çok sayıda devlet ve yönetim oluşturulmuştur.

Batılı devletler, kendi halklarına, inançlarına ve ülkelerine ihanet içindeki bu yeni devlet ve yönetimler eliyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika Müslüman halklarına ait İslâm topraklarının enerji kaynaklarını çeşitli yöntemlerle sömürmeye başlamışlardır. Bu acımasız sömürü düzeni ve sömürgecilik günümüzde de devam etmektedir.

II. Dünya Savaşı’na kadar İslâm topraklarında kurulu, enerji kaynakları yönünden zengin Müslüman ülkeler bilfiil sömürgeci kâfirler (çoğunlukla İngilizler) tarafından yönetiliyordu. Kendilerine ait BP, Shell, Mobil gibi petrol şirketleri tarafından çıkarılan petrol dünya piyasalarına satılıyordu.

Hatta petrol üzerindeki hakimiyetleri o kadar ileri idi ki İran’da 1951 yılında seçimle yönetime gelen Başbakan Muhammed Musaddık BP tarafından çıkarılıp satılan İran petrolünü millileştirmek istediği için 1953 yılında İngilizler tarafından yapılan bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılıp sürgüne gönderilmiştir. İngilizler Musaddık’ın yerine İran petrolleri üzerindeki İngiliz şirketi BP’nin hakimiyetini devam ettirecek olan Şah’ı yönetime getirmişlerdir. Günümüzde Nijerya petrolleri üzerinde BP’nin, Gabon ve Angola petrolleri üzerinde Fransız petrol şirketleri Elf ve Total’in hakimiyetleri devam etmektedir. Bugün petrol şirketlerinin petrol üzerindeki hakimiyetlerinin azalmasına ve onların yerini bizzat sömürgeci devletlerin almış olmasına rağmen bu devasa çok uluslu petrol şirketleri hâlen en değerli şirketler olarak ekonomiler üzerindeki etkilerini sürdürmektedir.

II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın güç kaybetmesi, Amerika’nın dünya sahnesine çıkmasıyla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelere sözde bağımsızlıkları verildi. Amerika’nın da teşvikiyle Müslüman ülkeler enerji kaynaklarını millileştirme yoluna gittiler. 1960 yılında petrol ihraç eden ülkeler topluluğu OPEC’i kurdular. Ancak petrole hakim olamadılar. Bugün Ortadoğu petrollerinin ne kadar üretilip, fiyatının ne kadar olacağı dahi sömürgeci kâfir Amerika’nın etkisindedir. Yakın zamanda yaşanan örnekte olduğu gibi, Amerika Rusya’yı ekonomik açıdan sıkıştırmak ve kendi halkına ucuz petrol temin etmek için Suudi Arabistan’dan üretimi artırmasını istemiş ve Suudi Arabistan kendi aleyhine olmasına rağmen üretimi arttırarak petrol fiyatlarının düşmesine yol açmış ve böylece Rusya’nın petrol gelirlerinin azalması ve Amerika ekonomisinin de petrol harcamasının azalması sağlanmıştır. 

Bölgede 1948’de Yahudi varlığı “İsrail”in kurulması, 1956’da Süveyş krizi ve Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, 1967 ve1973 Arap-İsrail savaşları, 1991 I. Körfez Savaşı, 2003 II. Körfez Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgali, 2010’da başlayan Libya, Yemen ve Suriye’de iç savaşla sonuçlanan Arap Baharı gibi önemli olaylar yaşanmıştır.

Bunlar gibi daha fazla örneklerin de olduğunu bilerek, sömürgeci devletlerin esas olarak yüksek teknoloji ve gelişmiş silahlarla donatılmış orduları üzerinden askerî tehdit ya da fiilî kullanım gibi yöntemleriyle bölgedeki devletler üzerinde nüfuz sağladıklarını, enerji kaynaklarını kontrol etiklerini ve diğer sömürgeci devletlerle güç mücadelesi içinde olduklarını görüyoruz. 

Sonuçta İslâm topraklarında bulunan enerji kaynaklarının Amerika ve Avrupa gibi sömürgeci kâfirler tarafından sömürülmesinin nedeni, kendi ülkelerinin enerji ihtiyacını karşılamak, Müslüman ülke ve halkları geri bırakıp kalkınmalarını engellemek, fakirleştirip güçsüz bırakmak, sömürgeci güçlerin ürettiği mallar için bir pazar olarak kalmalarını devam ettirmek, güç mücadelesi içinde oldukları diğer devletlere buradaki enerji kaynaklarını kontrol ederek üstünlük sağlamak ve belki de en önemlisi İslâmi Hilâfet’in yeniden tesisi için gerekli imkânları ortadan kaldırarak İslâmi Hilâfet’e geri dönüşü engelleyerek geciktirmek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu sömürgeciler açısındandır. Sömürülen halkı Müslüman ülkeler açısından bu sömürünün nedeni ise hem sömürgeci kâfirlere karşı hem de sömürgeci kâfirlerle işbirliği içindeki hain yöneticilere karşı çıkıp kendilerine ait olanı korumak için mücadele etme noktasında içinde bulundukları şaşılacak derecedeki derin suskunluktur. 

Bu sömürü, sömürgecilere güç, zenginlik, refah ve gelişmişlik olarak yansırken, sömürülenlere ise ne üzücüdür ki açlık, sefalet, geri kalmışlık, darbeler, işgaller, iç savaşlar, terör saldırıları, istikrarsızlık, kan ve gözyaşı olarak yansımaktadır.

Bu acımasız sömürüyü sonlandıracak tek çözüm ise bölgede yaşayan Müslüman halkların inançları olan İslâm’dan doğan Râşidî Hilâfet’in yeniden tesis edilerek İslâm topraklarına geri dönüşünün sağlanmasıdır. Bu olduğunda sömürgeci kâfirler bütün varlıklarıyla İslâm topraklarından kovulacak, onların bu topraklardaki işbirlikçisi hain iktidar ve yönetimlere son verilecektir. İslâm ümmeti İslâm topraklarında, Râşidî Hilâfet’in gölgesinde yeniden kalkınarak güvenliğe, refaha ve en hayırlı ümmet konumuna ulaşacaktır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz