Medya tarih boyunca
şekil değiştirse de kavram ve pratik olarak hep mevcut olagelmiştir. Kimi dönem
fısıltı gazetesi, radyo ve televizyon gibi sözlü ve görsel formda, kimi zaman
ise taştan tablet, gazete, dergi, dijital yayın ve sosyal medya gibi yazılı formda
karşımıza çıkar ama üstlendiği misyon ve kullanılma amacı hep aynıdır:
“Kitlelere bilgi ve fikir taşımak.” Bu araçlar bilinç/duyarlılık oluşturma ve
kültür zenginleştirmek gibi her zaman doğru amaçlarla kullanılmamış;
yönlendirme ve ifsat amaçlı olarak da kullanılagelmiştir. Dezenformasyon, algı
oluşturma veya daha masum(!) sayılabilecek maddi kâr elde etme bu fasit
kullanımların sadece birkaç yönü olarak sayılabilir.
Rabbimizin
kullarına mesajını/risaletini ulaştırması da kitle iletişim araçları ile gerçekleşir.
Her peygamber/rasul döneminin araçlarını kullanarak aldığı vahyi kitlelere
ulaştırmış ve doğru anlaşılması için getirdiği vahyin rengine boyanarak genelde
insanlık için, özelde davetçiler için birer usvetun hasene/örnek insan
olmuşlardır. Efendimiz SallAllahu Aleyhi
ve Sellem zamanının medyası sayılabilecek kitle iletişim araçlarının şiir,
toplu hitap, nadilerin nidası gibi yöntemler olduğunu siyerden biliyoruz.
Medyanın kendisi hayır veya şerdir demek yanlış olur, o bıçak gibi bir araçtır.
Katilin elinde silah, aşçının elinde zanaat, üstadının elinde sanat olur.
Batılı kâfir
toplumların ve sistemlerinin hayır-şer gözetmeyen seküler akidelerine dayalı
medya yayınları onları rahatsız etmeyebilir ama özgürleşme ve demokratikleşme
adı altında ifsat projelerini Müslüman toplumlarda sahnelemeleri hiç de doğal
ve masumane değildir. “Batılı kâfirlerin hayat görüşü budur, bunu ifsat
projesi olarak değerlendirmek komploculuktur.” diyenler maalesef üzerimizde
yapılan ameliyatları/operasyonları, kurulan komploları görmekten gafil veya
dikkat dağıtmakla vazifeli kişilerdir. Nitekim biliyoruz ki en meşhuru Soros’a
ait olan Açık Toplum Vakıfları (Open Society Foundations) olmak üzere Amerika,
İngiltere ve diğer sömürgeci kapitalist devletler STK ve vakıflar üzerinden
demokratikleştirme adı altında LGBT gibi sapkınlıklara açıktan finans
sağlamaktadır.[1]
Zamanın ABD büyükelçisi John Bass HT Pazar için yazdığı bir makalede
şunları ifade etmişti:
“Dünya çapında LGBT
bireylerin insan haklarına katkıda bulunan programları desteklemek için diğer
projelerin yanında Küresel Eşitlik Fonu yoluyla devletler, sivil toplum ve özel
sektör ile çalışmaktayız.”[2]
Kapitalist
devletler “Soft Power” dedikleri “Yumuşak Güç”[3]
tekniği sayesinde silah gücüyle yaptıramadıklarını medya, STK’lar, uluslararası
örgütler ve sözleşmeler vasıtasıyla yaptırabilmektedir. Cinsiyet tercihi ve
eşcinsellik gibi bu toplumun yapısına taban tabana zıt şartlar içeren İstanbul Sözleşmesi
bu dayatmaların örneklerinden sadece biridir. Türkiye’nin imzaladığı ve uygulamayı
taahhüt ettiği bu sözleşmeyi Bulgaristan halkı bile kabullenememiş ve Bulgar
Anayasa Mahkemesi sözleşmeyi anayasaya aykırı bulmuştu.[4]
Açık Toplum
Vakıfları’nın kendi beyanlarında sözde insan hakları için 2019 yılında sağlanan
fon 1 milyar doların üstündedir.[5]
Bu kurumların devlet bütçesi gibi fonları demokratikleştirme ve ayrımcılığı
engellemeye(!) harcamaları boşuna değildir. LGBT gibi sapkınlıkları desteklemek
kitlelerin bakış açısını etkiler ve toplumu manipülatif hâle getirir. Toplumun
kodlarına aykırı unsurların normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması bunların
açıktan yapılmasına ortam hazırlar. Böylece kamuoyu algılarının yönlendirilmesi
toplumsal refleksleri zayıflatır veya yok eder. Bir süre sonra dostunu
düşmanını ayırt edemeyen ve her yere yönlendirilmeye açık bir toplum meydana gelir.
Bu toplumun başına getirilen veya desteklenen yöneticilerin işbirlikçi
tutumları görmezden gelinir. İstanbul Sözleşmesi gibi cinsiyet ayrımcılığını
giderme başlığı altında aile kavramını ifsat eden, cinsiyet değiştirme ve
cinsel tercihlere özgürlük tanımayı sindirmemizi sağlamaya yönelik atılan
adımlara sessiz kalınır.
Fazla değil bundan
30-40 sene önce kim derdi ki Hilâfet’in son merkezi Payitaht meydanlarında
birileri “Velev ki …bneyiz” diye, “Sevişirim Evlenmem, Hamile Kalırım Doğurmam!”
diye serbestçe pankart kaldırıp bağırabilecek?
Müslüman
toplumlarda her tür sapkınlık özgürlükler bahanesiyle serbestçe ifade
edilebiliyorken İslâm davetçileri ile toplum arasına duvarlar örülmektedir. Bu
satırların yazarı 2005’te aynı Payitaht’ın Fatih Camiinde “Bu ülke yüzyıllarca
Hilâfet ile yönetildi, tekrar Hilâfet ile yönetilmeli” dediği için onlarca
kişiyle birlikte terörist olmakla suçlanarak cezaya mahkûm edildi. Örneğin
2009’da İstanbul’da valilikten izin alınarak planlanan bir konferans iptal
edilmiş ve heyette adı geçenlere 7,5 yıl hapis kararı verilmişti.[6]
Davetçileri baskıyla engelleyemeyenler karalama ve karartma yöntemleriyle
engellemeye çalışmaktadır. 2015’te İstanbul Fatih Camii’nden Saraçhane’ye Hilâfet
talepleriyle yürüyüş yapan 15.000 kişilik kalabalığın yaptığı basın açıklaması
ana akım medyanın hiçbirinde manşet yapılmadı.[7]
Ana haberlerde de yer almadı. 3 kişinin hayvan haklarıyla ilgili basın
açıklaması yapmasını manşete taşıyan, ana haberlerde ilk sıradan veren
yönlendirilmiş medyanın böyle bir yürüyüşü haber yapmamasına karartma denmez de
ne denir?
Türk sinemasında ve
dizilerinde İslâm akidesinin ve İslâmi hükümlerin alay konusu yapılması git
gide artan bir durum. Bunda geçmişteki normalleştirme çalışmalarının payı
küçümsenemez. İslâm hukukunda Allah’ın hürmet edilmesini istediği şeyleri
yermek, onlarla alay etmek, Allah’ın çirkin dediği şeyleri övmek kişiyi dinden
çıkarır. Her şey şaka için malzeme yapılamaz.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا
الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ
كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
“Ey iman edenler!
Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay
ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız,
Allah'tan gereğince korkun.”[8]
Ebu Hureyre’den
rivayetle:
ثَلاَثٌ جِدُّهُنَّ جِدٌّ وَهَزْلُهُنَّ جِدٌّ
النِّكَاحُ وَالطَّلاَقُ وَالرَّجْعَةُ
“Üç şeyin ciddisi
ciddi, şakası da ciddidir, nikah, talak ve ric’a. (boşanmaktan vaz geçme.)”[9]
Türk sineması
tarihi boyunca hep dinî semboller ve karakterlerle ya alay etmiştir ya da
onları cahil, kaba ve kötü karakterler olarak resmetmiştir. Dindar karakteri
hacı veya hoca; dini dünya çıkarları için kullanan, mevcut yağma ve ağalık veya
kapitalist düzeninin bekası için elinden geleni yapan, üçkâğıtçı, hırsız, kul
hakkı yiyen, şehevi arzularının peşinde elalemin karısına kızına sarkabilen ve
zina etmekten korkmayan, çıkarı için içki içmekten çekinmeyen her bakımdan
"pis" bir tiptir. Hemen hemen tüm filmlerde Şaban, Ramazan, Apti,
Hüsnü, Rıfkı, Kâmil gibi hürmet edilen isimler, alay edilen karakterler için
kullanılır.
Bu senenin başında
vizyona giren “Baba Parası” isimli yerli yapımım sadece tanıtım fragmanında
bile İslâmi birçok terim alay konusu edinilmiş, filmin içeriğinde kim bilir
daha neler var. 10 milyondan fazla izlenmişliği olan bu fragmanda helal ve
haram işleme küçümseniyor, haram lokma baldan tatlı denilerek alay ediliyor,
tövbe kapısı ve terazi hakkında ileri geri konuşuluyor. Komedi adı altında
işlenen bu cürümler özellikle körpe zihinlerin din algısını ve dine yönelik
olan hassasiyetlerini ifsat etmekten başka işe yaramıyor.
Son dönemlerde
yerli yapımlarda cinli, büyülü korku türünde filmler çok popüler. Hurafeler
üzerinden dini itibarsızlaştırmak için bu tür, çok kullanışlı ve bol malzeme
veren bir yapıya sahiptir. Nitekim her sene bir veya iki tane çekilen Siccîn
tarzı filmlerde Kur’an-ı Kerim bir büyü aracı veya ezoterik bir metin gibi
sunuluyor. Fragmanlarında ise Kur’an-ı Kerim'den ayetler okunurken bir kadının
karnı parçalanıyor, bir kişi Kur’an-ı Kerim okurken ağzından kanlar fışkırmaya
başlıyor, yine Kur’an-ı Kerim okunurken bir kadın çocukların kafasını
parçalıyor. Satanizm ve ateizm propagandası için bu filmler birer kuluçka
misyonu üstleniyor.
Denetimsiz olan
sosyal medya ağları da toplum mühendislerinin ve istihbarat ağları için en
kolay erişilip manipüle edilebilecek sahalar hâline geldi. Facebook, Twitter,
Youtube’dan sonra özel hayatı ifşa eden Tiktok isimli bir video paylaşım
platformu viral oldu. Kısa video paylaşımlarıyla her türlü rezilliğin akım hâline
getirilerek toplumun ilgi odakları saptırılıyor, rezilliğin bini bir para.
Artık 8-9 yaşında çocukların bile sahip olduğu akıllı(!) telefonlar üzerinden
henüz mahremiyet ve özel hayat hassasiyetleri gelişmemiş çocuklar hem
kontrolsüz paylaşımlar yapabiliyor hem de Mavi Balina benzeri oyunlarla
intihara sürüklenebiliyor.
Televizyonlarda
bağımlılık hâline gelmiş Batı patentli yarışma formatlarının ve kadın
programlarının vazgeçilmezi reyting uğruna birbirini kötüleme, kavga, hakaret,
aşağılama. Saygı ve hürmet mefhumlarının geliştirilmesi gereken yaşlı insanlar,
evlendirme programlarında evlilik peşinde koşan, istediğini elde etmek için her
türlü taklayı atan kişiliksiz insanlar konumuna düşürülüyor. Gelin ve damat
adayları tezgâhtan patates seçer gibi şekle ve menfaate dayalı tercih
kriterleri ile pazarlanıyor. Ailece yarışma kılıfında her türlü aile içi sırrın
ifşa edilmesi, büyük ödül olan arabayı elde etmek için ailece rezil olmak
kimseyi rahatsız etmeyen bir durum hâline geldi. Tercihlerimiz ve algılarımız
bu tür yarışma ve şovlarla seviyesizleştiriliyor, battıkça batıyoruz.
Magazin ve Televole
kültürü bütün gündemimizi işgal etmiş durumda. Hangi şöhretin kiminle nerede ne
yaptığı ile ilgilenmekten Suriye’de, Libya’da neler oluyor, Doğu Türkistan’da
Müslümanlar hangi işkence ve asimilasyonlarla mağdur ediliyor haberimiz
olmuyor. Öyle bir bilgi bombardımanı ve dezenformasyon batağına itiliyoruz ki
doğruyu yanlıştan ayırt edemez hâle geliyoruz.
Yerli dizilerde
entrika, aldatma, evlilik dışı ilişkiler, ihanet sıradan olayların birer
parçası. Aileye bakışımız dizilerle kodlanıyor. Boşanmaların, aile içi şiddetin
artması, çocuk sahibi olmanın gereksiz, hatta yük olarak görülmesi bize çizilen
tablolarda beyinlerimize nakşediliyor.
Filmlerde esas
oğlanın ve esas kızın gayri İslâmi yaşam tarzı rol model olarak gençliğe empoze
ediliyor. Lüks içinde yaşam hayatın tek amacı, menfaate dayalı arkadaşlık
ilişkileri, fedakârlıkların bir karşılık için yapılması sahneleniyor.
Karşılıksız iyilik yapmak saflıkla özdeş. Başa bir iş gelince tevekkül yerine
isyan ve intikam tek çıkar yol olarak gösterilir. İbadet, huşu, Allah’a kulluk,
ulvi gayeler asla karakterize edilmez.
Eski Türk
filmlerinde de durum farklı değil. Zina, aldatma, dolandırma gibi haramlar
çekinilmeden işlenir. Rakı geleneksel sofra içeceğimiz gibi gösterilir. İslâm’da
haram bir şeye helal olsun demek kişiyi küfre götürür. Rakı içerken “helal
olsun” demek eski filmlerde bir gelenektir. Teco’lar üzerinden tecavüz
sahneleri, Nuri Alço’lar üzerinden kadınların ayartılması Küçük Emrah’lar
üzerinden kadere isyan işlenir.
Sinema filmlerinde,
dizilerde, haberlerde, sosyal medyada, magazin ve yarışma programlarında LGBT
bireylerin sıkça sahnelenmesi tesadüf veya hayatın gerçeği değildir. LGBT
konusunun Batı medyasında bu kadar yoğun işlenmesinin temelinde belki reyting
ve metroseksüel hayat tarzına daha fazla kozmetik ve estetik ürün pazarlamak
yatıyor olabilir. Doğulu/Müslüman toplumlarda işlenmesine gelince amaç
farklılaşmaktadır. Geri kafalı/gerici Doğu insanını modernleştirebilmek ve Batı
ile uyumlu/entegre hâle getirmek amaçlardan sadece birisidir. Diğer amaçlar ise
dikkatleri dağıtılmış bireylerin yüksek idealler peşinde koşmaktan çok hedonist
haz ve menfaatlerin kölesi olmuş, tüketim öznesine indirgenmesi olarak
sayılabilir.
Türk sinemasının
LGBT macerası 1923 senesine dayanır. “Leblebici Horhor” ile travestilik
konusunu işleyen Muhsin Ertuğrul’un filmi cumhuriyetin getirdiği özgürlükler(!)
sayesinde 1934 yılında iki sinemada gösterime girebilmiştir. 50’li yıllarda
Zeki Müren’lerle, 70’li yıllardan sonra ise Bülent Ersoy’larla kamuya mal edilen
LGBT bireyler o dönemden sonra TV ve sinemalarda normalleştirme çalışmalarının
birer parçası oldular. 80’li yıllardan sonra LGBT bireylerin ayrımcılık temalı
veya kimliklerini açıktan ifade eden filmler hemen her sene sinemalarda
gösterime giriyordu.[10]
2009’da Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filmi bir yandan Güneydoğu
Anadolu’nun dindar halkından çıkan trans birey üzerinden transseksüellik doğal
gösterilmeye çalışılır, diğer yandan bu durumu kabullenemeyen ailesinin onu
öldürmesi bağnaz dindarlık formunda işlenir.
Türk dizilerinde de
cinsi sapkınlıklar sıklıkla işlenir ve tepkilere rağmen ısrarla bu tavır
sürdürülür.[11]
Çünkü manipüle edilmesi ve uyutulması gereken bir toplum var ve saldırı
araçları ne kadar çeşitli olursa dikkatler o kadar kolay dağıtılır ve
yönlendirilir. Üzücü olansa 2010 yılında yayınlanan ve iki erkeğin yatak
sahnesini[12]
prime time kuşağında gösteren “Kılıç Günü” isimli dizinin Çalık’ın ATV’sinde
yayınlanabiliyor olması. Çalık’ın Turkuvaz Medya Grubu’nun o dönem genel müdürü
Serhat Albayrak’tı.
TV’de Trans, Ensest ve Pedofili
Ülkemizde de CNBC-e
ve E2 kanallarında yayınlanmış olan Nip/Tuck dizisinde Ava Moore[13]
isimli transseksüel adam cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdikten sonra
evlenir. Çocuğu olamayacağı için kocası başkasından çocuk peydahlar ve bunu
evlatlık olarak Ava’ya teslim eder. Çocuk büyüdükten sonra üvey annesine(!)
karşı cinsel eğilim göstermeye başlar. Annesi(!) de benzer duygular besler ve
aile içi ensest bir yaşam sürmeye başlarlar. İnsanlığın kodlarına uymayan bu
sapkın ilişkileri dünya bile sindiremezken Müslüman ülkesinde böyle bir dizinin
yayınlanması kasıtlı değil de nedir? Doğuş Grubu’na ait olduğu dönemde
yayınlanan dizinin çıplaklık içeren kısımları RTÜK tarafından makaslanmasına
rağmen kanalda ısrarla benzer temalı diziler yayınlanmaya devam etmişti. RTÜK
çıplak sahnelere sansür uygularken maalesef sapkın ilişkilerin
normalleştirilmesi veya özendirilmesine karşı aynı hassasiyeti
göstermemektedir. Zihinlerin çıplak ve savunmasız kalması beden çıplaklığından daha
tehlikelidir.
Son yıllarda
Hollywood’da ve yerli dizilerde aile ve çocuk vurgusunun arttığı
gözlemlenebilir. Bu tamamen samimiyetsiz ve ticari talep yönlü yaklaşımdır.
Aile kavramı sinema sektörü için kitleleri ekranlara çekip bundan rant elde
etmek amaçlı kullanılan bir araçtan öte bir şey değil. Aileden anladıkları ise
bizim anladığımızdan tamamen farklı olup aile kavramını deforme etmek ve kendi
sapık aile anlayışlarını dayatmak şeklinde yansıyor. Aile olarak resmedilen
tablolarda evlilik dışı birliktelikleri, babasız veya annesiz aileleri, şantaj
ve menfaat için entrikalar çeviren aile bireylerini, birbirlerine karşı ihanet,
aldatma, intikam çevresinde dönen ilişki yumağını seyrederiz.
Bir de absürt
komedi rezilliği var ki Amerikan espri anlayışıyla formatlanan zihinleri
seviyesiz şeylere güldürmek ve güldürürken birçok pisliği yutturmak mantığı
üzerine kuruludur. Türkiye’de hâlâ komedi türünün en yaygın tipidir.[14]
Dizilerde ısrarla
işlenen diğer bir konu da mafya kültürüdür. Temiz bir Kur’an terbiyesinden
geçmeyen yeni nesil bu görüntülerle terbiye edildikten sonra özendiği
karakterlere öykünerek cinayetin, aile içi şiddetin başkahramanı olarak
haberlerde manşet oluyor.
Karasal
yayıncılığın bittiği günümüzde uyduya alternatif olarak dijital televizyonculuk
önümüzdeki yılların yeni TV formatı olma yolunda hızla ilerliyor. Dijital TV
platformları, İPTV ve Online TV platformları yavaş yavaş geleneksel yayınların
yerini almaya başlıyor. Denetimin yüksek olduğu karasal ve uydu yayınlarına
göre daha özgür(!) olan internetten yayın yapan Netflix gibi platformlar bu
özgürlüğü sonuna kadar kirli emelleri uğrunda kullanmakta kararlılar.
Eşcinselliği normal gösterme sapkınlıklarını Big Mouth gibi çizgi filmlere
kadar yaygınlaştırdılar. “3 Altında: Arcadia Hikâyeleri” gibi çizgi filmlerde
9-10 yaşlarındaki kız çocukları arasında öpüşme sahnesi yerleştirdiler.
“Ejderhalar Prensi” adlı çizgi dizide ise lezbiyen kraliçe ikilisinin öpüşme
sahnesi yer aldı.
Netflix’in patronu
Reed Hastings bir röportajında açıkça ifade ediyor:
“Bizim belli
çizgilerimiz vardır. Bir hükümet LGBT içerikli bir filmimizin kaldırılmasını
isterse bunu kabul etmeyiz ve yayına devam ederiz...”[15]
Başka bir
açıklamada ise Netflix LGBT haklarını savunmak için 60 milyon dolar
harcayacağını beyan etti.[16]
Türkiye’nin yayın
denetleme kurumu RTÜK’e gelirsek Netflix’e +18 yayınları için Pin kodu
uygulaması koydurabilmesini bir başarı sayarak teşekkür etme düşüklüğünü
gösteriyor.[17]
Çizgi filmlerde
cinsi sapkınlık teşhir etme işi sadece Netflix’in marifeti değil. Amerika’da
1990’lardan beri devam etmekte olan ve birçok bölümü Yumurcak TV ve Minika GO
kanalında da yayınlanan “Arthur” adlı çizgi filmin 22. Sezonu çocukların
öğretmeninin eşcinsel evlilik yapmasıyla başladı. Körpe beyinleri hedef alan
diğer bir hamle de Hollywood yapımı “Leylekler” çizgi filminden geliyor. Filmin
sonuna doğru leyleklerin eşcinsel çiftlere de bebek teslim etme sahnesinin
beyinlere “Eşcinsellerden de aile olur.” mesajını nakşettiğini görüyoruz.
Müslüman aileler olarak
üzerimize düşen görev bu çarkın içinde yer almamak ve ulaşabildiğimiz herkesi
konu hakkında duyarlılık ve bilinç oluşturmaya çalışmak olmalı. Müslüman
mahallesinde salyangoz pazarı kurulmuş ve yöneticiler onlara engel olmak bir
yana destek oluyorlar. Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker görevimizi
yerine getirerek bu gidişe dur diyelim ki dilsiz şeytan olmaktan
kurtulabilelim. Yoksa dua ederiz de icabet olunmaz, sonra da öncekiler gibi
günahkârlarla beraber helak oluruz da hesap günü mazeretimiz olmaz!
والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ
بالْمَعْرُوفِ ولَتَنْهَوُنَّ عَنِ المُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّه أَنْ
يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجابُ لَكُمْ
“Nefsim elinde
olana yemin ederim ki, mutlaka marufu (iyiliği) emreder ve münkerden
nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de
sonra O'na dua edersiniz ama size icabet edilmez.”[18]
Enes b. Malik,
Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’den bir rivayetinde: Allahu Teâlâ Cebrail’e:
“Ey Cebrail, yere
in ve falan beldenin altını üstüne getir, diye emreder. Yeryüzüne inen Cebrail
bu beldede dört bin kişinin ibadet ettiğini görünce: Ya Rab! Bu beldede sana
ibadet eden dört bin abid kulun var, burayı nasıl altını üstüne getireyim?
Burada sana gece gündüz kulluk yapan abid kulların vardır, der. Allah-u Teâlâ: Sen
onların namazlarına bakma! Çünkü onlar aralarında iyiliği emredip kötülükten
sakındırmazlar, birbirlerine göz yumarlar. Bunun için amellerini yüzlerine
çarpıp, onlarla birlikte hepsini helak et, diye buyurur.”
[8]
Maide Suresi 57
[9]
Ebu Davud Talak, Tirmizi Talak, İbni Mace Mukaddime, Talak
[16]
https://www.ahaber.com.tr/gundem/2019/08/02/lgbt-lobisi-harekete-gecti-bu-mansetleri-attiriyorlar-iste-netflixteki-sapkinlik-gercegi
[18]
Tirmizi


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış