KANAL-İZASYON ÇUKURU

Bekir Kurtuluş

Medya tarih boyunca şekil değiştirse de kavram ve pratik olarak hep mevcut olagelmiştir. Kimi dönem fısıltı gazetesi, radyo ve televizyon gibi sözlü ve görsel formda, kimi zaman ise taştan tablet, gazete, dergi, dijital yayın ve sosyal medya gibi yazılı formda karşımıza çıkar ama üstlendiği misyon ve kullanılma amacı hep aynıdır: “Kitlelere bilgi ve fikir taşımak.” Bu araçlar bilinç/duyarlılık oluşturma ve kültür zenginleştirmek gibi her zaman doğru amaçlarla kullanılmamış; yönlendirme ve ifsat amaçlı olarak da kullanılagelmiştir. Dezenformasyon, algı oluşturma veya daha masum(!) sayılabilecek maddi kâr elde etme bu fasit kullanımların sadece birkaç yönü olarak sayılabilir.

Rabbimizin kullarına mesajını/risaletini ulaştırması da kitle iletişim araçları ile gerçekleşir. Her peygamber/rasul döneminin araçlarını kullanarak aldığı vahyi kitlelere ulaştırmış ve doğru anlaşılması için getirdiği vahyin rengine boyanarak genelde insanlık için, özelde davetçiler için birer usvetun hasene/örnek insan olmuşlardır. Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanının medyası sayılabilecek kitle iletişim araçlarının şiir, toplu hitap, nadilerin nidası gibi yöntemler olduğunu siyerden biliyoruz. Medyanın kendisi hayır veya şerdir demek yanlış olur, o bıçak gibi bir araçtır. Katilin elinde silah, aşçının elinde zanaat, üstadının elinde sanat olur.

Batılı kâfir toplumların ve sistemlerinin hayır-şer gözetmeyen seküler akidelerine dayalı medya yayınları onları rahatsız etmeyebilir ama özgürleşme ve demokratikleşme adı altında ifsat projelerini Müslüman toplumlarda sahnelemeleri hiç de doğal ve masumane değildir. “Batılı kâfirlerin hayat görüşü budur, bunu ifsat projesi olarak değerlendirmek komploculuktur.” diyenler maalesef üzerimizde yapılan ameliyatları/operasyonları, kurulan komploları görmekten gafil veya dikkat dağıtmakla vazifeli kişilerdir. Nitekim biliyoruz ki en meşhuru Soros’a ait olan Açık Toplum Vakıfları (Open Society Foundations) olmak üzere Amerika, İngiltere ve diğer sömürgeci kapitalist devletler STK ve vakıflar üzerinden demokratikleştirme adı altında LGBT gibi sapkınlıklara açıktan finans sağlamaktadır.[1] Zamanın ABD büyükelçisi John Bass HT Pazar için yazdığı bir makalede şunları ifade etmişti:

“Dünya çapında LGBT bireylerin insan haklarına katkıda bulunan programları desteklemek için diğer projelerin yanında Küresel Eşitlik Fonu yoluyla devletler, sivil toplum ve özel sektör ile çalışmaktayız.”[2]

Kapitalist devletler “Soft Power” dedikleri “Yumuşak Güç”[3] tekniği sayesinde silah gücüyle yaptıramadıklarını medya, STK’lar, uluslararası örgütler ve sözleşmeler vasıtasıyla yaptırabilmektedir. Cinsiyet tercihi ve eşcinsellik gibi bu toplumun yapısına taban tabana zıt şartlar içeren İstanbul Sözleşmesi bu dayatmaların örneklerinden sadece biridir. Türkiye’nin imzaladığı ve uygulamayı taahhüt ettiği bu sözleşmeyi Bulgaristan halkı bile kabullenememiş ve Bulgar Anayasa Mahkemesi sözleşmeyi anayasaya aykırı bulmuştu.[4]

Açık Toplum Vakıfları’nın kendi beyanlarında sözde insan hakları için 2019 yılında sağlanan fon 1 milyar doların üstündedir.[5] Bu kurumların devlet bütçesi gibi fonları demokratikleştirme ve ayrımcılığı engellemeye(!) harcamaları boşuna değildir. LGBT gibi sapkınlıkları desteklemek kitlelerin bakış açısını etkiler ve toplumu manipülatif hâle getirir. Toplumun kodlarına aykırı unsurların normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması bunların açıktan yapılmasına ortam hazırlar. Böylece kamuoyu algılarının yönlendirilmesi toplumsal refleksleri zayıflatır veya yok eder. Bir süre sonra dostunu düşmanını ayırt edemeyen ve her yere yönlendirilmeye açık bir toplum meydana gelir. Bu toplumun başına getirilen veya desteklenen yöneticilerin işbirlikçi tutumları görmezden gelinir. İstanbul Sözleşmesi gibi cinsiyet ayrımcılığını giderme başlığı altında aile kavramını ifsat eden, cinsiyet değiştirme ve cinsel tercihlere özgürlük tanımayı sindirmemizi sağlamaya yönelik atılan adımlara sessiz kalınır.

Fazla değil bundan 30-40 sene önce kim derdi ki Hilâfet’in son merkezi Payitaht meydanlarında birileri “Velev ki …bneyiz” diye, “Sevişirim Evlenmem, Hamile Kalırım Doğurmam!” diye serbestçe pankart kaldırıp bağırabilecek?

Müslüman toplumlarda her tür sapkınlık özgürlükler bahanesiyle serbestçe ifade edilebiliyorken İslâm davetçileri ile toplum arasına duvarlar örülmektedir. Bu satırların yazarı 2005’te aynı Payitaht’ın Fatih Camiinde “Bu ülke yüzyıllarca Hilâfet ile yönetildi, tekrar Hilâfet ile yönetilmeli” dediği için onlarca kişiyle birlikte terörist olmakla suçlanarak cezaya mahkûm edildi. Örneğin 2009’da İstanbul’da valilikten izin alınarak planlanan bir konferans iptal edilmiş ve heyette adı geçenlere 7,5 yıl hapis kararı verilmişti.[6] Davetçileri baskıyla engelleyemeyenler karalama ve karartma yöntemleriyle engellemeye çalışmaktadır. 2015’te İstanbul Fatih Camii’nden Saraçhane’ye Hilâfet talepleriyle yürüyüş yapan 15.000 kişilik kalabalığın yaptığı basın açıklaması ana akım medyanın hiçbirinde manşet yapılmadı.[7] Ana haberlerde de yer almadı. 3 kişinin hayvan haklarıyla ilgili basın açıklaması yapmasını manşete taşıyan, ana haberlerde ilk sıradan veren yönlendirilmiş medyanın böyle bir yürüyüşü haber yapmamasına karartma denmez de ne denir?

Türk sinemasında ve dizilerinde İslâm akidesinin ve İslâmi hükümlerin alay konusu yapılması git gide artan bir durum. Bunda geçmişteki normalleştirme çalışmalarının payı küçümsenemez. İslâm hukukunda Allah’ın hürmet edilmesini istediği şeyleri yermek, onlarla alay etmek, Allah’ın çirkin dediği şeyleri övmek kişiyi dinden çıkarır. Her şey şaka için malzeme yapılamaz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, Allah'tan gereğince korkun.”[8]

Ebu Hureyre’den rivayetle:

ثَلاَثٌ جِدُّهُنَّ جِدٌّ وَهَزْلُهُنَّ جِدٌّ النِّكَاحُ وَالطَّلاَقُ وَالرَّجْعَةُ

“Üç şeyin ciddisi ciddi, şakası da ciddidir, nikah, talak ve ric’a. (boşanmaktan vaz geçme.)”[9]

Türk sineması tarihi boyunca hep dinî semboller ve karakterlerle ya alay etmiştir ya da onları cahil, kaba ve kötü karakterler olarak resmetmiştir. Dindar karakteri hacı veya hoca; dini dünya çıkarları için kullanan, mevcut yağma ve ağalık veya kapitalist düzeninin bekası için elinden geleni yapan, üçkâğıtçı, hırsız, kul hakkı yiyen, şehevi arzularının peşinde elalemin karısına kızına sarkabilen ve zina etmekten korkmayan, çıkarı için içki içmekten çekinmeyen her bakımdan "pis" bir tiptir. Hemen hemen tüm filmlerde Şaban, Ramazan, Apti, Hüsnü, Rıfkı, Kâmil gibi hürmet edilen isimler, alay edilen karakterler için kullanılır.

Bu senenin başında vizyona giren “Baba Parası” isimli yerli yapımım sadece tanıtım fragmanında bile İslâmi birçok terim alay konusu edinilmiş, filmin içeriğinde kim bilir daha neler var. 10 milyondan fazla izlenmişliği olan bu fragmanda helal ve haram işleme küçümseniyor, haram lokma baldan tatlı denilerek alay ediliyor, tövbe kapısı ve terazi hakkında ileri geri konuşuluyor. Komedi adı altında işlenen bu cürümler özellikle körpe zihinlerin din algısını ve dine yönelik olan hassasiyetlerini ifsat etmekten başka işe yaramıyor.

Son dönemlerde yerli yapımlarda cinli, büyülü korku türünde filmler çok popüler. Hurafeler üzerinden dini itibarsızlaştırmak için bu tür, çok kullanışlı ve bol malzeme veren bir yapıya sahiptir. Nitekim her sene bir veya iki tane çekilen Siccîn tarzı filmlerde Kur’an-ı Kerim bir büyü aracı veya ezoterik bir metin gibi sunuluyor. Fragmanlarında ise Kur’an-ı Kerim'den ayetler okunurken bir kadının karnı parçalanıyor, bir kişi Kur’an-ı Kerim okurken ağzından kanlar fışkırmaya başlıyor, yine Kur’an-ı Kerim okunurken bir kadın çocukların kafasını parçalıyor. Satanizm ve ateizm propagandası için bu filmler birer kuluçka misyonu üstleniyor.

Denetimsiz olan sosyal medya ağları da toplum mühendislerinin ve istihbarat ağları için en kolay erişilip manipüle edilebilecek sahalar hâline geldi. Facebook, Twitter, Youtube’dan sonra özel hayatı ifşa eden Tiktok isimli bir video paylaşım platformu viral oldu. Kısa video paylaşımlarıyla her türlü rezilliğin akım hâline getirilerek toplumun ilgi odakları saptırılıyor, rezilliğin bini bir para. Artık 8-9 yaşında çocukların bile sahip olduğu akıllı(!) telefonlar üzerinden henüz mahremiyet ve özel hayat hassasiyetleri gelişmemiş çocuklar hem kontrolsüz paylaşımlar yapabiliyor hem de Mavi Balina benzeri oyunlarla intihara sürüklenebiliyor.

Televizyonlarda bağımlılık hâline gelmiş Batı patentli yarışma formatlarının ve kadın programlarının vazgeçilmezi reyting uğruna birbirini kötüleme, kavga, hakaret, aşağılama. Saygı ve hürmet mefhumlarının geliştirilmesi gereken yaşlı insanlar, evlendirme programlarında evlilik peşinde koşan, istediğini elde etmek için her türlü taklayı atan kişiliksiz insanlar konumuna düşürülüyor. Gelin ve damat adayları tezgâhtan patates seçer gibi şekle ve menfaate dayalı tercih kriterleri ile pazarlanıyor. Ailece yarışma kılıfında her türlü aile içi sırrın ifşa edilmesi, büyük ödül olan arabayı elde etmek için ailece rezil olmak kimseyi rahatsız etmeyen bir durum hâline geldi. Tercihlerimiz ve algılarımız bu tür yarışma ve şovlarla seviyesizleştiriliyor, battıkça batıyoruz.

Magazin ve Televole kültürü bütün gündemimizi işgal etmiş durumda. Hangi şöhretin kiminle nerede ne yaptığı ile ilgilenmekten Suriye’de, Libya’da neler oluyor, Doğu Türkistan’da Müslümanlar hangi işkence ve asimilasyonlarla mağdur ediliyor haberimiz olmuyor. Öyle bir bilgi bombardımanı ve dezenformasyon batağına itiliyoruz ki doğruyu yanlıştan ayırt edemez hâle geliyoruz.

Yerli dizilerde entrika, aldatma, evlilik dışı ilişkiler, ihanet sıradan olayların birer parçası. Aileye bakışımız dizilerle kodlanıyor. Boşanmaların, aile içi şiddetin artması, çocuk sahibi olmanın gereksiz, hatta yük olarak görülmesi bize çizilen tablolarda beyinlerimize nakşediliyor.

Filmlerde esas oğlanın ve esas kızın gayri İslâmi yaşam tarzı rol model olarak gençliğe empoze ediliyor. Lüks içinde yaşam hayatın tek amacı, menfaate dayalı arkadaşlık ilişkileri, fedakârlıkların bir karşılık için yapılması sahneleniyor. Karşılıksız iyilik yapmak saflıkla özdeş. Başa bir iş gelince tevekkül yerine isyan ve intikam tek çıkar yol olarak gösterilir. İbadet, huşu, Allah’a kulluk, ulvi gayeler asla karakterize edilmez.

Eski Türk filmlerinde de durum farklı değil. Zina, aldatma, dolandırma gibi haramlar çekinilmeden işlenir. Rakı geleneksel sofra içeceğimiz gibi gösterilir. İslâm’da haram bir şeye helal olsun demek kişiyi küfre götürür. Rakı içerken “helal olsun” demek eski filmlerde bir gelenektir. Teco’lar üzerinden tecavüz sahneleri, Nuri Alço’lar üzerinden kadınların ayartılması Küçük Emrah’lar üzerinden kadere isyan işlenir.

Sinema filmlerinde, dizilerde, haberlerde, sosyal medyada, magazin ve yarışma programlarında LGBT bireylerin sıkça sahnelenmesi tesadüf veya hayatın gerçeği değildir. LGBT konusunun Batı medyasında bu kadar yoğun işlenmesinin temelinde belki reyting ve metroseksüel hayat tarzına daha fazla kozmetik ve estetik ürün pazarlamak yatıyor olabilir. Doğulu/Müslüman toplumlarda işlenmesine gelince amaç farklılaşmaktadır. Geri kafalı/gerici Doğu insanını modernleştirebilmek ve Batı ile uyumlu/entegre hâle getirmek amaçlardan sadece birisidir. Diğer amaçlar ise dikkatleri dağıtılmış bireylerin yüksek idealler peşinde koşmaktan çok hedonist haz ve menfaatlerin kölesi olmuş, tüketim öznesine indirgenmesi olarak sayılabilir.

Türk sinemasının LGBT macerası 1923 senesine dayanır. “Leblebici Horhor” ile travestilik konusunu işleyen Muhsin Ertuğrul’un filmi cumhuriyetin getirdiği özgürlükler(!) sayesinde 1934 yılında iki sinemada gösterime girebilmiştir. 50’li yıllarda Zeki Müren’lerle, 70’li yıllardan sonra ise Bülent Ersoy’larla kamuya mal edilen LGBT bireyler o dönemden sonra TV ve sinemalarda normalleştirme çalışmalarının birer parçası oldular. 80’li yıllardan sonra LGBT bireylerin ayrımcılık temalı veya kimliklerini açıktan ifade eden filmler hemen her sene sinemalarda gösterime giriyordu.[10] 2009’da Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filmi bir yandan Güneydoğu Anadolu’nun dindar halkından çıkan trans birey üzerinden transseksüellik doğal gösterilmeye çalışılır, diğer yandan bu durumu kabullenemeyen ailesinin onu öldürmesi bağnaz dindarlık formunda işlenir.

Türk dizilerinde de cinsi sapkınlıklar sıklıkla işlenir ve tepkilere rağmen ısrarla bu tavır sürdürülür.[11] Çünkü manipüle edilmesi ve uyutulması gereken bir toplum var ve saldırı araçları ne kadar çeşitli olursa dikkatler o kadar kolay dağıtılır ve yönlendirilir. Üzücü olansa 2010 yılında yayınlanan ve iki erkeğin yatak sahnesini[12] prime time kuşağında gösteren “Kılıç Günü” isimli dizinin Çalık’ın ATV’sinde yayınlanabiliyor olması. Çalık’ın Turkuvaz Medya Grubu’nun o dönem genel müdürü Serhat Albayrak’tı.

TV’de Trans, Ensest ve Pedofili

Ülkemizde de CNBC-e ve E2 kanallarında yayınlanmış olan Nip/Tuck dizisinde Ava Moore[13] isimli transseksüel adam cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdikten sonra evlenir. Çocuğu olamayacağı için kocası başkasından çocuk peydahlar ve bunu evlatlık olarak Ava’ya teslim eder. Çocuk büyüdükten sonra üvey annesine(!) karşı cinsel eğilim göstermeye başlar. Annesi(!) de benzer duygular besler ve aile içi ensest bir yaşam sürmeye başlarlar. İnsanlığın kodlarına uymayan bu sapkın ilişkileri dünya bile sindiremezken Müslüman ülkesinde böyle bir dizinin yayınlanması kasıtlı değil de nedir? Doğuş Grubu’na ait olduğu dönemde yayınlanan dizinin çıplaklık içeren kısımları RTÜK tarafından makaslanmasına rağmen kanalda ısrarla benzer temalı diziler yayınlanmaya devam etmişti. RTÜK çıplak sahnelere sansür uygularken maalesef sapkın ilişkilerin normalleştirilmesi veya özendirilmesine karşı aynı hassasiyeti göstermemektedir. Zihinlerin çıplak ve savunmasız kalması beden çıplaklığından daha tehlikelidir.

Son yıllarda Hollywood’da ve yerli dizilerde aile ve çocuk vurgusunun arttığı gözlemlenebilir. Bu tamamen samimiyetsiz ve ticari talep yönlü yaklaşımdır. Aile kavramı sinema sektörü için kitleleri ekranlara çekip bundan rant elde etmek amaçlı kullanılan bir araçtan öte bir şey değil. Aileden anladıkları ise bizim anladığımızdan tamamen farklı olup aile kavramını deforme etmek ve kendi sapık aile anlayışlarını dayatmak şeklinde yansıyor. Aile olarak resmedilen tablolarda evlilik dışı birliktelikleri, babasız veya annesiz aileleri, şantaj ve menfaat için entrikalar çeviren aile bireylerini, birbirlerine karşı ihanet, aldatma, intikam çevresinde dönen ilişki yumağını seyrederiz.

Bir de absürt komedi rezilliği var ki Amerikan espri anlayışıyla formatlanan zihinleri seviyesiz şeylere güldürmek ve güldürürken birçok pisliği yutturmak mantığı üzerine kuruludur. Türkiye’de hâlâ komedi türünün en yaygın tipidir.[14]

Dizilerde ısrarla işlenen diğer bir konu da mafya kültürüdür. Temiz bir Kur’an terbiyesinden geçmeyen yeni nesil bu görüntülerle terbiye edildikten sonra özendiği karakterlere öykünerek cinayetin, aile içi şiddetin başkahramanı olarak haberlerde manşet oluyor.

Karasal yayıncılığın bittiği günümüzde uyduya alternatif olarak dijital televizyonculuk önümüzdeki yılların yeni TV formatı olma yolunda hızla ilerliyor. Dijital TV platformları, İPTV ve Online TV platformları yavaş yavaş geleneksel yayınların yerini almaya başlıyor. Denetimin yüksek olduğu karasal ve uydu yayınlarına göre daha özgür(!) olan internetten yayın yapan Netflix gibi platformlar bu özgürlüğü sonuna kadar kirli emelleri uğrunda kullanmakta kararlılar. Eşcinselliği normal gösterme sapkınlıklarını Big Mouth gibi çizgi filmlere kadar yaygınlaştırdılar. “3 Altında: Arcadia Hikâyeleri” gibi çizgi filmlerde 9-10 yaşlarındaki kız çocukları arasında öpüşme sahnesi yerleştirdiler. “Ejderhalar Prensi” adlı çizgi dizide ise lezbiyen kraliçe ikilisinin öpüşme sahnesi yer aldı.

Netflix’in patronu Reed Hastings bir röportajında açıkça ifade ediyor:

“Bizim belli çizgilerimiz vardır. Bir hükümet LGBT içerikli bir filmimizin kaldırılmasını isterse bunu kabul etmeyiz ve yayına devam ederiz...”[15]

Başka bir açıklamada ise Netflix LGBT haklarını savunmak için 60 milyon dolar harcayacağını beyan etti.[16]

Türkiye’nin yayın denetleme kurumu RTÜK’e gelirsek Netflix’e +18 yayınları için Pin kodu uygulaması koydurabilmesini bir başarı sayarak teşekkür etme düşüklüğünü gösteriyor.[17]

Çizgi filmlerde cinsi sapkınlık teşhir etme işi sadece Netflix’in marifeti değil. Amerika’da 1990’lardan beri devam etmekte olan ve birçok bölümü Yumurcak TV ve Minika GO kanalında da yayınlanan “Arthur” adlı çizgi filmin 22. Sezonu çocukların öğretmeninin eşcinsel evlilik yapmasıyla başladı. Körpe beyinleri hedef alan diğer bir hamle de Hollywood yapımı “Leylekler” çizgi filminden geliyor. Filmin sonuna doğru leyleklerin eşcinsel çiftlere de bebek teslim etme sahnesinin beyinlere “Eşcinsellerden de aile olur.” mesajını nakşettiğini görüyoruz.

Müslüman aileler olarak üzerimize düşen görev bu çarkın içinde yer almamak ve ulaşabildiğimiz herkesi konu hakkında duyarlılık ve bilinç oluşturmaya çalışmak olmalı. Müslüman mahallesinde salyangoz pazarı kurulmuş ve yöneticiler onlara engel olmak bir yana destek oluyorlar. Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker görevimizi yerine getirerek bu gidişe dur diyelim ki dilsiz şeytan olmaktan kurtulabilelim. Yoksa dua ederiz de icabet olunmaz, sonra da öncekiler gibi günahkârlarla beraber helak oluruz da hesap günü mazeretimiz olmaz!

والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بالْمَعْرُوفِ ولَتَنْهَوُنَّ عَنِ المُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّه أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجابُ لَكُمْ

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, mutlaka marufu (iyiliği) emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de sonra O'na dua edersiniz ama size icabet edilmez.”[18]

Enes b. Malik, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den bir rivayetinde: Allahu Teâlâ Cebrail’e:

“Ey Cebrail, yere in ve falan beldenin altını üstüne getir, diye emreder. Yeryüzüne inen Cebrail bu beldede dört bin kişinin ibadet ettiğini görünce: Ya Rab! Bu beldede sana ibadet eden dört bin abid kulun var, burayı nasıl altını üstüne getireyim? Burada sana gece gündüz kulluk yapan abid kulların vardır, der. Allah-u Teâlâ: Sen onların namazlarına bakma! Çünkü onlar aralarında iyiliği emredip kötülükten sakındırmazlar, birbirlerine göz yumarlar. Bunun için amellerini yüzlerine çarpıp, onlarla birlikte hepsini helak et, diye buyurur.”

  

[8] Maide Suresi 57

[9] Ebu Davud Talak, Tirmizi Talak, İbni Mace Mukaddime, Talak

[18] Tirmizi


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz