Yaklaşık iki
asırlık bir tarihsel süreç içinde Batı’dan hareketle ve Batı’ya doğru evrilen
hatta savrulan İslâm dünyası maalesef “izm”lere hayatında yer vermeye
başlamıştır. Zaman zaman bu “izm”ler Batı’dan etkilenen Müslüman bireylerin
düşünce dünyasını, fikrî seviyenin düşmüş olması hasebiyle de Müslüman
toplumların siyasal ve sosyal hayatını yoğun bir şekilde etkilemiş ve
etkilemeye de devam etmektedir.
“Batı’dan gelen
hiçbir ‘izm’ masum değildir.” Cemil Meriç’e ait bu söze ben, kâfir Batı’nın
amentüleri gereği sadır olan her fikir ve düşüncenin reddedilmesi gerektiğini
ve bir Müslüman için onu almanın, tanıtmanın ve taşımanın haram olduğunu ilave
etmek istiyorum. Günümüz Müslümanlarının zihinlerinde ifsatlar meydana getiren
“izm”lerin konu olarak ayrı ayrı ele alındığı dergimizin bu sayısında ben de
ifsat “izm”lerinden mistisizmi ele almaya çalışacağım inşallah.
Tarih boyunca
insanların kahir ekseriyeti vahye sırtlarını dönmüş ve kendilerini şeytanın
esiri yapacak maddeye eğilim göstermiş, dünya hayatını asıl hayat olarak kabul
etmişler ya da en azından öyle zannetmişlerdir. Bu durum; toplumların
yozlaşmasına, mal biriktirenlerin mazlumları ezmesine, ahlak esaslı olmaktan
öte menfaat esaslı ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Toplumlardaki
bu yozlaşma, bazı insanları rahatsız etmiş ve arayış içerisine sokmuştur. Her
ne kadar toplumlarda azınlığı temsil etseler de her dönemde toplumun genel
gidişatından rahatsız olmuş, maneviyata önem veren ve kendini dinlemek
isteyenler olagelmiştir. Şeriat asıldır ve mihenktir. İnsan, Allah’tan gelen
şeriatı ve rehberliği hesaba katmaksızın mevcut düzenden kurtulma ya da
değiştirme gayreti içerisine girecek olursa pusuda bekleyen şeytanın rotasına
girmesi an meselesidir. Mistisizm ve onun bir uzantısı olarak mistik yaşam ve
yine tasavvuf ekolü içerisinde bazı akımların zuhur etmesinin temelinde yatan
saik, şüphesiz vahyi göz ardı ederek madde ve ruha olan bakıştır.
Allah Azze ve
Celle, insanı yaratırken iki eğilimle yaratmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle “fücur
ve takva” eğilimi, insanın tabiatına yerleştirilmiş ve onun ayrılmaz parçası
kılınmıştır.
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا
“Ona fücuru ve
takvayı ilham etmiştir.”[1]
İnsanın bu iki
yönünü, dünyevileşme ve Allah korkusu olarak isimlendirebileceğimiz gibi buna,
maddi ve manevi temayül de diyebiliriz. İnsanlar bu eğilimlerine göre bir
yaşantı sürmüş ve bu da beraberinde üç farklı anlayışın başka bir ifadeyle
yaşam modelinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
1- İnsanda bu
eğilimleri yaratan Allah’ın, peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği şeriata göre
meyillerini dengeleyen insanlar. Başka bir ifadeyle maddeyle ruhu mezcedenler.
Maddeyle olan alakasını Allah’ın razı olduğu şekilde tanzim edenler.
2- Maddenin ruha
galip gelmesi gerektiğine inanan, dünyaperest, ahiret hayatını önemsemeyen
maddeci insanlar.
3- Ruhun maddeye
galip gelmesi gerektiğine inanan dünyadan el etek çekmiş münzevi insanlar.
İşte tam da gerek
mistisizm gerekse uzantısı niteliğinde olan mistik yaşam ve tasavvufi bazı
prensipler yukarıda zikrettiklerimizin bir tezahürüdür.
Mistisizm
Düşüncesinin Tarihî Geçmişi
Mistisizm kelimesi
eski Yunancadan alınmadır. Kelime anlamı itibariyle “dilsiz olmak,
konuşmamak, dudakları ve gözleri yummak” gibi anlamlara gelir. Her felsefi
akıma göre tarifte nüans olsa da temelde terim olarak, insanı ahlaken yüceltme,
ruhi saadete erdirme, özündeki hakikati kavratma, görünen dünyanın üstünde ve
ötesinde görünmeyenin şuuruna erdirme çabası şeklinde tarif edilmiştir. Bu
bakımdan din fikri nasıl insanlık kadar eski ise mistisizm ve ruhani hayat da o
kadar eskidir. Mistisizm için bir inanç, bir iman, bir ilke veya bir dogma
diyemeyiz. Kolay bir tanımı yani düz bir anlamı olmaması sebebi ile anlamca çok
karıştırılır. Mistisizmde dış dünyadan tecrit olarak, akıl ve mantık ile ulaşılamayan
kavramlara, bilinmeyene, sonsuzluğa, yaratıcıya metafiziksel bir sezgi ile
ulaşmak vardır. Burada temel nokta dış dünya etkilerinden sıyrılarak
trans/bağlantı hâlinde olmaktır. Mistik, dış dünya başka bir ifadeyle maddi
dünya ile ilişkilerini kopararak girdiği trans hâli ile yüksek bir şuura
erişmeyi yani aydınlanmayı hedefler.
Hint ve Yunan
Felsefesinde Mistisizm
Hint bölgesindeki
insanların inandıkları bir tanrıları vardı. İnandıkları bu tanrının adı da
Brahmam idi. Hindular, Brahma’yı düşünmek için insanlardan uzaklaşmak, münzevi
bir hayat sürmek ve hep onu zikretmek gerektiğine inanırlardı. Bu dünya, bir
rüyadan ibaretti. Her şey fena bulacaktı. Onun için, dünyaya bağlanmak
yanlıştı. Dünyaya bağlılık; hırs, rekabet, üzülmek gibi duyguları beraberinde
getirirdi. Asıl saadet, Brahma’nın mutlak vücudunda yok olmak ve kendini
kaybetmekti. Tasavvuf akımının “Fena fillah” diye adlandırdıkları şeyin farklı
versiyonu da denilebilir. M.Ö. 600’lerde ortaya çıkan Budizm de insanı
maddecilikten kurtarmayı hedeflemiştir. Şerrin kaynağı, şehvet ve ihtirastı.
Hayattan gaye; ruhu, nefsin arzu ve isteklerinden kurtarmaktı. Bu da tefekkür
ve uzletle mümkündü. Dünyayla alakayı kesmek ve benlik kayıtlarından kurtulmak,
insanı esaretten kurtarırdı.
Hintlilerde mistisizm
anlayışı, Hint dinleri ve mistisizm anlayışının İslâm tasavvufuyla
benzerlikleri gibi konularla alakalı daha spesifik bilgilere ve materyallere
ulaşmak isteyen bu alanda kaleme alınmış en kapsamlı ve eski eserlerden birisi
olan Biruni’nin bizzat yerinde inceleyip kaleme aldığı “Tahkik ma lil’Hint”
adlı eserini inceleyebilir.
Eski Yunan’da
mistisizmin dini bir kaynağı vardı. Fakat sonra filozoflar bunu daha çok
geliştirmişlerdir. Eflatun’daki mistik fikirlerin -özellikle Phaedon
diyalogunda görüldüğü şekliyle- Pitagoras’tan geldiği ve Pitagoras’ın da Orfeus
dininin tesiri altında bu fikirlere vardığı kabul edilir. Batı dünyasında
mevcut kaynaklardan takip edebildiğimiz ilk mistik düşünce Pitagoras’da (Milattan
önce altıncı yüzyıl) görülmektedir. Pitagoras bir tarikat kurmuştu ve orada
müritlerine bu dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu, ruhun burada hapishane
hayatı yaşadığını, ancak -görünmeyen- bir tanrı ile mistik birlik kurulması
sayesinde ruhun kurtulacağını öğretiyordu.[2]
Günümüz Batısında
Mistisizm
Dünyada büyüyen
mistik düşünceler doğrultusunda Hristiyanlık da kendi ilkelerini ruhani bir
bakış açısıyla harmanlayarak inananlara sunmaya çalışmaktadır. Bu açıdan
Hristiyan mistisizmi Hristiyanları kendi özüne döndüren ve onları dünya
nimetlerinden feragat ederek “İsa” (Aleyhi’s Selam) gibi
sade yaşamaya yönlendiren bir anlayış olarak karşımıza çıkmaktadır. Kilisenin
kendini sadeleştirme çabaları, aziz ve azizelerin hatıralarının canlı
tutulması, mistik liderlerin hayatlarının Batı’daki akademik çalışmalarda
kendilerine daha fazla yer bulması bu mistik canlanmanın tezahürleridir.
Hristiyan mistisizmi, dünyanın acı ve ıstıraplarından ancak “İsa” (Aleyhi’s
Selam) vasıtasıyla uzaklaşarak tanrıya yeniden kavuşup onunla bir olmayı
umut etmekte ve İsa Aleyhi’s Selam’ı mistik bir lider olarak
kabul etmektedir. Bu düşünceden hareketle ıstıraplı bir hayat sürerek mutlu
olunabileceği düşüncesinden hareketle keşmekeş hayat yaşan binlerce Avrupalı
vardır. Avrupa’da evi, hâli vakti yerinde olmasına rağmen ruhsal tatminin
sağlanması için dışarıda sokak ortasında yatan ve çekilen eziyetle huzurun
yakalanabileceğine inanan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Mistisizmin
Tasavvufa Etkisi ve İslâmi Züht Anlayışından Mistisizme Kayış
Mistisizmi tecrübe
ve doktrin olarak mukayeseli biçimde inceleyen birçok Batılı müellif
çalışmalarında “Islamic mysticism, muslim mysticism, sufism” gibi
terimlerle ifade ettikleri İslâm tasavvufunu da bu genel çerçeve içinde
değerlendirmiştir. Bunun yanı sıra Batı dillerinde mistisizm terimi
kullanılarak doğrudan doğruya İslâm tasavvufu hakkında çok sayıda çalışma
yapılmıştır. Bunlardan Reynold Alleyne Nicholson’un “Studies in Islamic
Mysticism” (Cambridge 1921) ve “The Mystics of Islam” (London 1963),
Arthur John Arberry’nin “Sufism: An Account of the Mystics of Islam”
(London 1950) adlı eserleri belli başlı örnekler olarak sayılabilir. Mistisizm
hakkında yapılan objektif bir araştırma ile tasavvufun bu akımdan etkilendiği
yerlerin fazlaca olduğu görülmektedir. Tasavvufun kendi geleneksel temsilcileri
açısından ise İslâm tasavvufu tamamen nebevî kaynağa bağlanmaktadır. Mistisizm
ile tasavvufun benzer yönünü ifade etmek adına aşağıda paylaşacaklarımın
yeterli olduğunu düşünüyorum.
Mistik inanç
sahipleri, dünyevi maddelerden, alakalardan ve engellerden kurtulmak suretiyle onunla,
yani yaratıcıyla “ittihad” edebileceklerine inanırlar. Bu inanç İslâm
tasavvufunda da yer etmiştir.
Mistisizme benzer
yönü olan Hint Patanjali tarikatına göre bahtiyarlık, dinî ibadet ve vazifeleri
yapmak suretiyle değil, Allah’ı daima anmak ve düşünmek, bir nevi muhasebe ve
murakabe yolu ile olur ve burada “halvet” önemlidir. Zikir ile fikir, insanı
Allah ve kâinat ile ittihada eriştirir. İşte tam da bu çizginin tasavvuf
ehlince de aynı şekilde benimsendiğini kolaylıkla görmekteyiz. Yani yukarıda
mistisizm ve Hint mistik anlayışının ortaya koyduğu düşünce yapısının
mutasavvıflara da egemen olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Bâyezîd-i Bistâmî “Bu
makama nasıl ulaştın?” sorusuna “Yılan, derisini nasıl atarsa ben de
nefsimi öyle attım, sonra nefsime baktım ki ben o olmuşum.” diye cevap
vermiştir. Budistlerin “nirvana”sı ile tasavvuftaki “fenâ” doktrininin benzer
yanlarının olduğu vurgulanmıştır.
Birtakım
karışıklıkları önlemek adına İslâm’daki züht anlayışı bugün mutasavvufların
iddia ettiği gibi nefis terbiyesi ile aynı konular değildirler. İslâm’ın ön
gördüğü züht anlayışından o denli evirilmişiz ki züht denildiğinde mistik,
uzlete çekilmiş, tabir yerinde ise etliye sütlüye karışmayan bir anlayış akla
gelmektedir. Rasulullah efendimiz züht kavramına şu mübarek sözleriyle anlam kazandırmıştır:
الزَّهَادَةُ فِي الدُّنْيَا لَيْسَتْ بِتَحْرِيمِ الْحَلاَلِ
وَلاَ إِضَاعَةِ الْمَالِ وَلَكِنَّ الزَّهَادَةَ فِي الدُّنْيَا أَنْ لاَ تَكُونَ
بِمَا فِي يَدَيْكَ أَوْثَقَ مِمَّا فِي يَدَىِ اللَّهِ وَأَنْ تَكُونَ فِي
ثَوَابِ الْمُصِيبَةِ إِذَا أَنْتَ أُصِبْتَ بِهَا أَرْغَبَ فِيهَا لَوْ أَنَّهَا
أُبْقِيَتْ لَكَ
“Dünyada zahitlik
ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyada zahitlik,
ancak Allah’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla itimat etmen (yani
rızka değil, Rezzak’a güvenmen); başına bir musibet geldiği ve yakanı
bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfatından son derece ümit var olmandır.”[3]
Eğer ki bugün züht
hayatı denince akla miskin miskin dolaşmak geliyorsa bu İslâm’ın ön gördüğü
züht anlayışı değildir. Yine züht bugün kahir ekseriyette anlaşılageldiği gibi
nefsine eziyet etmekse bu İslâm’a göre züht değildir. Züht denince akla
toplumsal işlerden ve ümmetin meselelerinden el ayak çekip bir kenarda oturmak
akla geliyorsa kesinlikle bu İslâm’ın olmasını istediği züht anlayışı da
değildir. Züht konusuyla alakalı müstakil bir çalışması olan muttaki âlim Ahmed
ibn Hanbel züht anlayışının uzlete çekilmek olmadığını bize bizatihi yaşayarak
gösterdi. Bir zahit âlim kişi olarak sahip olduğu nimetlerle yetinmesini bildi
ama aynı zamanda zalim karşısında hakkı söylemekten de geri durmadı. Züht ile
ilgili müstakil bir çalışması olan Ahmed ibn Hanbel’in ömrü zalim sultana karşı
hakkı söylemiş olmaktan cezaevlerinde ve işkence altında geçti. Peki öyleyse
kim diyebilir ki züht uzlettir ya da züht hayatı ümmetin derdiyle dertlenmeden
bir kenarda oturmaktır ya da zalimlerin zulmüne sessiz kalıp kendi nefsimizle
meşgul olmaktır? İslâm’da züht şer’î
hükümlerin ta kendisidir.
İslâm, Mistik Bir
Din Değildir
İslâm mistik bir
din midir ya da başka bir şekilde soracak olursak, İslâm dünya nimetlerinden el
ayak çekmeyi öngören bir din midir yoksa madde ile bir denge esası üzerine mi
kuruludur? Öncelikle bilinmesi icap eder ki İslâm hayatın her alanına dair bir
düzenlemesi ve de söyleyecek sözü olan şümullü bir hayat nizamıdır. İslâm
dininin kişinin ibadetlerine dair düzenlemesi olduğu gibi, kişinin dünya
nimetleriyle nasıl hemhâl olması gerektiğine dair de dakik bir düzenlemesi
vardır. Yukarıda sorduğumuz sorulara cevap niteliğinde şu ayet-i kerimeyi
paylaşmak yerinde olacaktır.
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ
وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ
اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ
الْمُفْسِد۪ينَ
“Allah’ın sana
verdikleri ile ahiret yurduna yönel. Dünyadan da payını unutma. Allah sana
nasıl iyilikte bulunduysa sen de başkalarına, o şekilde iyilikte bulun.
Buralarda bozgunculuk yapmaya çalışma, Allah bozguncuları sevmez.”[4]
İslâm insanın
maddeyle alakasını bir denge esası üzerine oturtmuştur. Maddeye olan meylini
şer’î hükümlerin bizatihi kendisi tayin eder. Bu konuda dengeli olmayı öğreten
Rasulullah’ın hadisi şöyledir:
جَاءَ ثَلَاثَةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ
صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِيِّ صَلَّى
اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا أُخْبِرُوا كَأَنَّهُمْ تَقَالُّوهَا أي
رأوها قليلةً بالنسبة لما ينبغي لهم - فَقَالُوا وَأَيْنَ نَحْنُ مِنْ النَّبِيِّ
صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ
وَمَا تَأَخَّرَ قَالَ أَحَدُهُمْ أَمَّا أَنَا فَإِنِّي أُصَلِّي اللَّيْلَ
أَبَدًا وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَصُومُ الدَّهْرَ وَلَا أُفْطِرُ وَقَالَ آخَرُ
أَنَا أَعْتَزِلُ النِّسَاءَ فَلَا أَتَزَوَّجُ أَبَدًا فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ
صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ أَنْتُمْ الَّذِينَ
قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللَّهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلَّهِ
وَأَتْقَاكُمْ لَهُ لَكِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ
وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي
“Nebi
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in nafile ibadetlerini öğrenmek üzere Sahabe’den üç
kişilik bir grup, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımlarının evlerine
geldiler. Kendilerine Rasulullah’ın ibadetleri bildirilince, onlar bunu
azımsadılar ve Allah’ın Rasulü nerede biz neredeyiz? O’nun geçmişteki ve
gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri: Ben ömrümün
sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri: Ben de
hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi.
Üçüncü Sahabe de: Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla
evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve
Sellem onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi: Şöyle şöyle diyen
sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan
en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor,
bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da
evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.”[5]
Diğer taraftan
iyiliği emretme kötülükten nehyetme farziyeti mistik bir anlayışla dini yaşama
gayretine engeldir. Mistik anlayış gereği uzlete çekilip, etliye sütlüye
karışmadan Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlarken İslâm şeriatı Allah’ın
rızasını kazanmanın yollarından bir tanesinin de iyiliği emretme kötülükten
yasaklama yükümlülüğünde olduğunu kati nasslarla beyan etmiştir. Uzlete çekilip
Müslümanların derdiyle dertlenmemek, en hafif tabirle Müslümanların
sıkıntılarını umursamamaktır. Mistik bir şekilde dini yaşama gayretleri hiçbir
İslâmi esasa dayanmamaktadır. Hiçbir İslâmi nass mistik anlayışı desteklememektedir.
Bilakis ümmetin dertleriyle dertlenmek gerektiğini, ümmetin işleriyle alakadar
olmak gerektiğini beyan eden birçok rivayet vardır. Yazı hacminin uzamaması
için aşağıda paylaştığım Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’ın naklettiği hadisle
iktifa ediyorum.
مَرَّ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه
وسلم بِشِعْبٍ فِيهِ عُيَيْنَةٌ مِنْ مَاءٍ عَذْبَةٌ فَأَعْجَبَتْهُ لِطِيبِهَا
فَقَالَ لَوِ اعْتَزَلْتُ النَّاسَ فَأَقَمْتُ فِي هَذَا الشِّعْبِ وَلَنْ
أَفْعَلَ حَتَّى أَسْتَأْذِنَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم . فَذَكَرَ
ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ لاَ تَفْعَلْ فَإِنَّ
مَقَامَ أَحَدِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَفْضَلُ مِنْ صَلاَتِهِ فِي بَيْتِهِ
سَبْعِينَ عَامًا أَلاَ تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ
“Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabından bir kişi, içinde
tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Orası çok hoşuna gitti ve:
Keşke insanlardan ayrılıp şu vadide otursam ama Rasulullah’tan izin almadan
bunu da asla yapamam, dedi. Sonra Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e
gitti ve bu arzusundan bahsetti. Efendimiz cevaben şöyle buyurdu: Hayır, öyle
yapma! Çünkü sizden birinin Allah yolundaki faaliyeti evinde (cemaatten uzak
şekilde kendi kendine) yetmiş sene kılacağı namazdan daha faziletlidir. Allah’ın
sizi bağışlamasını ve sizleri cennete almasını istemez misiniz? O hâlde Allah
yolunda gazâ ediniz.”[6]
Sonuç olarak
mistisizmin temelinde yatan esasın yaratıcıyla bir bağ kurmak olduğu
anlaşılmaktadır ki zaten tasavvuf ekollerinin mistisizmden etkilenmeleri de bu
sebepten ötürüdür. Ancak inandığımız Allah Azze ve Celle kendisiyle
nasıl bağ kurulması gerektiğini yine kendisinin nasıl razı edileceğini de
Rasulü vasıtasıyla beyan etmiştir. Başka bir ifadeyle Allah’ı razı etmek
isteyen, hoşnutluğunu kazanma arzusu içerisinde olan bunu dilediği şekilde
yaparak gerçekleştiremez. Dolaysıyla Allah’la bir bağ kurup O’nu razı etmenin
derdinde olan bunu ancak Allah’ın onay verdiği ve gösterdiği şekliyle
yapabilir. Allah’la kurulacak en güçlü bağ O’nun gönderdiği şeriata göre hayat
sürmek, emir ve yasakları çerçevesinde yaşamı şekillendirmektir.
[1]
Şems Suresi 8
[2]
Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, s. 26
[3]
Tirmizî, Zühd,
[4]
Kasas Suresi 77
[5]
Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4
[6]
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 17


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış