Türk
İslâm’ı veya Anadolu İslâm’ı diye tabir edilen terkibi her ne kadar sosyolojik,
antropolojik, politik ve psikolojik olarak ele alınabilse de biz terkibin daha
çok İslâm’a zıtlığı ve tarihî-pratik seyri üzerinde durmaya çalışacağız. Türk
ve İslâm kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu terkibin
anlaşılması için milliyetçiliğin anlaşılması gerekir. Çünkü İslâm’ın yanına
iliştirilmeye çalışılan Türk ya da Türklük doğrudan milliyetçiliğin
anlaşılmasını zorunlu kılıyor. Bununla beraber bu iddia ve söylemin batıl ve
yanlış olduğunun anlaşılması için de İslâm’ın karakteristik özelliği ve
milliyetçiliğe bakışı bilinmelidir. Binaenaleyh makalemi ikiye bölerek meseleyi
ele almaya çalışacağım.
1-) Türkiye’de Milliyetçiğin Bir Bütün
Olarak Tarihî-Pratik Seyri
Batı’da
uzun süre devam eden fikrî-dinî-siyasi çatışma ve krizlerden sonra ortaya çıkan
seküler esasa dayalı ulus devletlerle beraber zuhur eden en önemli
düşüncelerden birisi de hiç kuşkusuz milliyetçiliktir. Batı’nın beşerî düzlemde
elde ettiği birtakım başarılar ve gerçekleştirdiği Sanayi Devrimi ile beraber, İslâm
âlemi ile arasındaki maddi terakki farkı epeyce açılmış oldu. Öteden beri İslâm
âlemine ideolojik düşmanlığı ile meşhur olan Batı, Sanayi Devrimi ile beraber
ihtiyaç duyduğu hammaddenin büyük oranda İslâm beldelerinde olmasından dolayı
bakışını eskisinden daha güçlü bir şekilde İslâm beldeleri ve âlemine
çevirmiştir. Hiç şüphe yok ki birçok milleti bünyesinde barındırdığı hâlde
birbirlerine İslâmi bağ ile bağlı olan güçlü bir ümmetin varlığı Batı’nın
hoşuna gidecek ve kendisiyle rahatça baş edebileceği bir varlık değildir. Bu
yüzden Batı, İslâm ümmetinin gücünü yok etmek, devletlerini yıkmak ve
birliklerini bozmak için vatancılık ve milliyetçilik gibi fikirlerin
propagandasını İslâm beldelerinde çeşitli üslup ve vasıtalarla yapmaya başladı.
Maalesef bu çalışmaların makes bulacağı bir ortam da vardı İslâm beldelerinde.
Çünkü İslâm ümmetinde İslâm’ı anlamada ciddi zaaflar meydana gelmiş,
kalkınmanın hakikatini anlamaktan uzak, Batı dünyasının ilerlemesi karşısında
alınacak tavrın tespitinde acze düştüğü bir durum söz konusu idi. Dolayısıyla
şartlar tam Batı’nın istediği gibiydi. Kısa süre içerisinde milliyetçilik fikri
İslâm ümmetinin evlatlarının arasını ayırmaya, birbirlerine düşman olmaya sebep
oldu. Oysa bir zamanlar millet denilince akla herhangi bir ulus değil aynı
akideye iman eden ümmet gelirdi. Müslümanlar dünyayı akide temeline göre taksim
ederdi. Burada milliyetçiliğin türleri ve çok fazla detayları üzerinde durmadan
bu topraklardaki tarihî seyrine projektör tutmaya çalışalım. Bu seyri geçirdiği
önemli dönemeçlere göre 7 aşamaya ayıran Hasan Büyükcengiz’e ek olarak 8. Bir
aşama daha ekleyerek aşağıdaki şekilde ele alabiliriz:
1. Aşama:
Türkoloji çalışmaları ile başlayan dönemdir. Bu dönemde Macaristan'da yapılan
çalışmalarla Turan düşüncesi ortaya atılmış ve Türk milliyetçiliği fikri
üretilip, bu duyguyla bir Türk ulusunun ve Türk dünyasının oluşturulmasına
yönelik bir ilgi uyandırılmıştır.
2. Aşama:
Modernizm ile başlayan ve İslâmi olmayan unsurları da kapsayan, saltanata karşı
mücadele dönemi. Bu dönemde Türk milliyetçileri aynı zamanda İttihat ve Terakki
Partisi'nin üyesiydiler.
3. Aşama:
1908 yılında Sultan 2. Abdülhamid'in hal edilmesi ile başlayan Türkiye'nin
siyasi anlayışının temelinin atıldığı, halifenin ikinci planda kaldığı
dönemdir. Bu dönemde Osmanlı, Balkanlar'dan çekilmiş, Anadolu'da Ermeni
olayları yaşanmış ve Rumlarda kıpırdanmalar başlamıştır.
4. Aşama:
1922'de saltanatın kaldırılması, 1923'te cumhuriyetin kurulması ve 1924'te Hilâfet’in
kaldırılması ile başlayan süreç. 1930'lu yıllarda en yüksek seviyeye çıkmıştır.
Bu dönem Türk milliyetçiliğinin bir özelliği de cumhuriyet rejiminin seküler
politikaları ile uyumluluk göstermesidir.
5. Aşama:
1940'lı yıllardan itibaren sosyalist akımların güçlenmesi ile birlikte Türk
milliyetçiliğinde meydana gelen kırılma ve mistik özellikli Türk
milliyetçiliğinin ortaya çıkışıdır. Nurettin Topçu "Hareket"
dergisini bu dönemde yayınlamaya başlamıştır. Nihal Atsız'ın dillendirdiği seküler
Türk milliyetçiliği ile Topçu'nun dillendirdiği mistik Anadolucu Türk
milliyetçiliği bu dönemde iki ayrı akım olarak belirginleşmeye başlamıştır.
Özellikle 1960'lı yıllarda sol hareketin gelişmesi sonucu bu milliyetçi
hareketler devlete destek vermiş ve sistemin ayakta kalmasını sağlayan
dayanaklardan birini oluşturmuştur.
6. Aşama:
12 Eylül 1980 darbesi ile başlayan dönemdir. Bu dönemde 1970'li yıllarda
devletin sol ile olan mücadelesinde devlete destek vermiş ve tetikçilik
görevinde bulunmuş olan Türk milliyetçileri bu darbeden etkilenmiş olmalarına
karşın devlet bürokrasi kademelerinde onlara önemli görevler verilmiştir. Türk
milliyetçileri darbeden sonra uygulamaya koyulan Türk-İslâm sentezi bağlamında
yerlerini almışlardır.
7. Aşama:
BBP'nin Alparslan Türkeş liderliğindeki seküler Türk milliyetçiliği
hareketinden kopması ile başlayan ve 28 Şubat darbesi ile daha belirgin hâle
gelen süreçtir.
8.
Aşama: Kısmen “FETÖ” ile mücadeleyle beraber başlayıp 15 Temmuz darbe girişimi
sonrası, iktidarın tasfiye ettiği yerlere birtakım eski milliyetçi ve ulusalcı
kimselerin getirilmesi ile beraber ‘’millilik-yerlilik’’ söylemiyle hızlanan
süreçtir.
Unutulmaması
gerekir ki ortaya çıkışından günümüze Türk milliyetçiliği ya da Türk İslâm’ı
diye tabir edilen şey, Müslümanları zehirlemekten, sistemin yaptığı zulümlere
meşruiyet zemini hazırlamaktan, bizi birbirimize düşürmekten başka bir işe
yaramamıştır. Bununla beraber Türk İslâm’ı ya da Anadolu İslâm’ı, İslâm’ı
dönüştürmek ve aslından uzaklaştırmak için bir araç olarak kullanılmıştır. İslâm
sistemin hiç umurunda olmamasına karşın zamanla Türklük ile bir araya gelmesine
müsaade edilmiş ve gerçekler bu terkip ile manipüle edilebilmiştir. O kadar ki
bu manipülasyonlarla Müslümanların İslâm ile olan bağları zayıflamış, gayri İslâmi
düşüncelerle zehirlenip doğruyu yanlışı İslâm’a göre değil batıl düşüncelere
göre takdir eder olmuşlardır. 8. aşamayı şu an hep beraber yaşadığımızdan bunun
pratiğine hep beraber şahit oluyoruz. Bu topraklarda yaşayan Müslümanların
düşmanlarıyla her türlü siyasi, ticari, askerî ve diplomatik ilişkileri
geliştiren kimseler, dünden bugüne farklı taktik ve yöntemlerle bu çirkin
yüzlerini hep gizleye gelmişlerdir. Bu hususta kullandıkları en büyük
argümanlardan bir tanesi de hiç şüphesiz milliyetçiliktir. Oysa halklarından
daha fazla tono-conoların istekleriyle hareket etmektedirler. Bir de utanmadan
millete “millilik-yerlilik” edebiyatı yapmaktadırlar. Kısacası seküler zeminde
yükselen vatan ya da ırk esasına dayalı milliyetçilik ile muhafazakâr zeminde
yükselen ırk, vatan ve dinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmaya çalışılan
milliyetçiliğin her iki türü de merduttur, kabul edilemez. Yani “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar
Müslüman!” deyince mesele hallolmuyor. Kişinin zerre kadar da olsa seçme
hakkı olmadığı salt ırkıyla övünmesi, gericiliktir, İslâm’dan önceki cahiliye
devrine geri dönmektir. Tam da buradan hareketle bizi yücelten şeyin ancak ve
ancak İslâm olduğu gerçeğini ve milliyetçiliğin İslâm nazarında merdut olduğu
ve insanı ancak alçalttığı hakikatini ortaya koymak için makalemizin ikinci
bölümüne geçelim. Makalemizin ikinci bölümünün kahir ekseriyetini, kısa ama öz
bir çalışma olan, basımı Köklü Değişim Yayıncılık tarafından yapılan “İslâmi
Kimlik” isimli kitaptan yaptığımız alıntılar oluşturuyor. Dileyen oradan
daha geniş istifade edebilirler.
2-) İslâm’a Göre Belirginlik-
Ayrıcalık-Üstünlük
Şüphesiz
insan heva ve hevesinden uzaklaşıp objektif olarak düşündüğü zaman onun sahip
olduğu ayrıcalığı kendi renginden, ırkından, cinsiyetinden, vatanından ve
dilinden kaynaklanmadığını idrak edecektir. Çünkü gerçek üstünlük ve övünme
kaynağı olan belirginlik/ayrıcalık insanın kendisinin elde edip, kazanarak
yaptığı şeylerdir.
İnsanlar
belirginlik ve ayrıcalıklarını, yaratılışları ve fıtratlarından almaya
çalışmaktadırlar. İşte bundan dolayı beyazın siyaha, erkeğin dişiye, Arap’ın
Arap olmayana ve ariye üstünlük tasladığı görülmektedir. Nitekim Fransız
filozof Ernest Renan bu teoriyi itiraf ederek şöyle diyor:
“Efendileri
ve kahramanları doğuran tek ırk Avrupa ırkıdır. Eğer bu üstün ırkı zencilerin
ve Çinlilerin çalıştıkları ahır seviyesine düşürürsen ayaklanırlar. Bu nedenle
ülkemizde her ayaklanan kahramandır. Zira o kahramanlık için yaratılmıştır.”
Bunun
öncesinde “Kanunların Ruhu” isimli kitabın yazarı Montesquieu da siyahiler
hakkında şöyle demişti:
“Akıllı
uslu bir varlık olan Tanrı’nın, böyle kapkara bir bedene, bir ruh, hele iyi bir
ruh koymuş olmasını aklımızın kenarından bile geçiremeyiz.”[1]
Bunların
her ikisinden de önce iblis Adem Aleyhi’s Selam hakkında
şöyle demişti:
أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ
خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
"Ben
ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."[2]
Zira
o fıtrattan aldığı ayrıcalığı ve yaratılış özelliğinin kendindeki hayır kaynağı
olduğunu zannetmektedir.
Ne
var ki İslâm geldikten sonra insanlığı hem fikrî hem de hadaratsal/yaşam tarzı
olarak apayrı bir seviyeye taşıyarak, yaratılış temeline dayalı veya insanın
müdahil olmadığı ayrıcalık fikrini geçersiz kılmıştır. Sonradan kazanılan
ayrıcalıkları ikrar etmiş, cinsiyet, renk ve ırk gibi insanların seçemedikleri
hususlarla üstünlüğü de reddetmiştir. İnsanlar arasında üstünlük meselesi,
sadece onların seçim dairesi dâhilinde olan hususlar arasından belirlemiştir.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
لَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
“Andolsun,
Biz Ademoğlunu yücelttik.”[3]
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا
خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ
لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ
عَلِيمٌ خَبِيرٌ
“Ey
insanlar! Gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah
katında sizin en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil)
takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.”[4]
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي
الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا
الْأَلْبَابِ
“De
ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, yalnız akıl sahipleri
öğüt alıp-düşünürler.”[5]
وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى
وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ
قَلِيلًا مَّا تَتَذَكَّرُونَ
“Kör
olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla
kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.”[6]
أًمْ حَسِبَ الَّذِينَ
اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أّن نَّجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ سَوَاء مَّحْيَاهُم وَمَمَاتُهُمْ سَاء مَا يَحْكُمُونَ
“Yoksa
kötülüklere batıp, yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde
bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)?
Ne kötü hüküm veriyorlar.”[7]
İnsanın
kendi inisiyatifi dâhilinde elde ettiği hususlar onun belli bir düşünme ve
eğilim keyfiyetiyledir. Dolayısıyla onun eşyaları ve olayları akletmesi, onları
idrak etmesi, onlar hakkında hüküm vermesi gibi hususların belli bir keyfiyete
göre hasıl olması, işte onu diğerinden belirgin kılan husustur. Yine onun
birtakım eşyalara ve olaylara eğilim göstermesi, ona meyletmesi veya ondan yüz
çevirmesi gibi hususların belli bir keyfiyete göre hasıl olması onu diğer
insandan ayıran özelliktir. Diğer bir ifadeyle belirginlik insanın
zihniyetinden ve nefsiyetinden kaynaklanır. İşte bu nedenle Müslüman’ın
zihniyeti ve nefsiyeti hem kapitalist, hem komünist, hem de milliyetçi birinin
zihniyetinden ve nefsiyetinden başkadır. Bunun için Müslüman ile diğer düşünce
sahiplerinin birçok hususlarda ihtilaf ettiklerini görürüz. Zira içki örneğinde
olduğu gibi onunla ilgili hüküm verme ve ona meyletme hususunda ihtilaf edip,
kimi haram kılıp ondan uzak durur, kimi de yasal görüp ondan yararlanır. Yine
bazı Batılı ülkeler beyaz insanın beyazlığını üstünlük kabul ederken
Müslümanlar beyaz bir insanın beyazlığını üstünlük olarak görmemektedirler.
İnsan,
fıtrat ve yaratılıştan kaynaklanan belirgin özelliklerinden, iradesiyle ve
kendi inisiyatifiyle cereyan etmeyen fiillerden soyutlanıp da dünya hayatı ile
ilgili sırları öğrenerek, onu da hayat öncesi ve sonrasına bağlarsa, varlığını
ve yaratılış gayesini idrak ederek hayvan seviyesinden kendi davranışıyla
yükselmek için sahip olduğu fikir ile yola çıktığı zaman, şüphesiz o kendi
aklına kanaat veren, fıtratına da uygunluk arz eden, sükûnet ve güven veren tek bir hakikate
varacaktır. O da, kendisinin beyaz, siyah, sarı ve kırmızı veya Türk, Arap, ari
veyahut Mısır’da, Almanya’da, Rusya’da ve Brezilya’da ikamet eden biri ile aynı
olup bir yaratıcı tarafından yaratıldığını idrak edecektir. Bu yaratıcı ise Allahu
Teâlâ’dır. Onu yaratmış, yeryüzünde onu halife kılmış ve onu birtakım emir ve
yasaklar ile görevlendirmiştir. Onu da dış görünümü ile değil, imanı ve
amelinden dolayı hesaba çekecektir. Ebu Hureyre’den rivayetle Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah
sizin şeklinize ve malınıza bakmaz, O ancak kalbinize ve amellerinize bakar.”[8]
Bir
başka rivayette:
“Allah sizin vücudunuza ve şeklinize
bakmaz, O ancak kalbinize bakar, diyerek parmaklarıyla göğsünü gösterdi.”[9]
Yine Ukba Bin Amir El-Cuheyni’den rivayetle
Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar eksik olup dolduramadıkları
ölçek gibi Adem ve Havva’ya aittirler. Zira Allah sizi soyunuzdan ve dünyada
kazandığınız itibardan sorumlu tutmaz. Allah katında sizin en üstününüz takvalı
olanınızdır.”[10]
Ve şöyle buyurmuştur:
“Sizin
bu soylarınızın hiç birinin üzerinde ayıbı yoktur. Fakat siz eksik olup dolu
olmayan ölçek gibi Adem’in çocuklarısınız. Hiç kimsenin başkasının üzerinde
üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak din ve takva ile olur.”[11]
Başka
bir rivayette ise şöyle buyurmuştur:
“Ey
insanlar! Şüphesiz Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Bir Arap’ın Arap
olmayanın üzerinde, Arap olmayanın da Arap birinin üzerinde, kırmızının
(beyazın) siyah üzerinde ve siyahın kırmızı (beyaz) üzerinde üstünlüğü yoktur.
Üstünlük ancak takvayladır.”[12]
İşte burada iki insan arasındaki belirginlik
açık bir şekilde tecelli etmiştir. Birisi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
ve ahiret gününe iman eder. Yani akide ve hayat nizamı olan İslâm’a iman eder
ve bundan dolayı da karanlıklardan aydınlığa kavuşur. Diğeri ise bunların
hepsini veya bazılarını inkâr eder ve bu yüzden zifiri karanlıklarda boğulur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ
كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَاء
“Onlar,
kendilerinin kâfirliğe saplandıkları gibi sizin de kâfirliğe saplanmanızı
istediler. Böylelikle bir olacaktınız.”[13]
أَفَمَن كَانَ مُؤْمِنًا
كَمَن كَانَ فَاسِقًا لَّا يَسْتَوُونَ
“Öyleyse,
iman eden kimse fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar.”[14]
لْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ
يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ
أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ
“De
ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah'tır. De ki: Öyleyse, O'nu
bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım
veliler mi edindiniz? De ki: Hiç görmeyen ile gören eşit olabilir mi veya
karanlıklarla nur eşit olabilir mi?"[15]
Buna binaen Müslümanlar için belirginlik
hususunda tek faktör İslâm’dır. Belirginleşmede İslâm’dan beslenirler ve
belirginliği İslâm’la gerçekleştirirler ve izzet ancak Allah’ın yanındadır.
مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ
فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا
“Kim
izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır.”[16]
وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ
وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ
“Oysa
izzet -güç, onur ve üstünlük- Allah'ın, O'nun Rasulü’nün ve müminlerindir.
Ancak münafıklar bilmiyorlar.”[17]
Cahiliye
âdeti olan soy-sopla övünmekten Allah’a sığınırız. Bize şeref olarak İslâm
yeter. Rabbimiz ayaklarımızı sabit kılsın ve canlarımızı Müslümanlar olarak
alsın. Asıl övünç, sevinç ve zafer ancak budur. Makalemi Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bizleri
kendisinden sakındırdığı milliyetçilik ile ilgili bir hadis ile bitirmek
istiyorum. Ebedî liderimiz, efendimiz Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“...Kim
de cahiliyye daveti olan milliyetçiliğe davet ederse o cehennem odunudur. Orada
bulunan bir adam dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Oruç da tutsa ve namaz da kılsa
da mı? Evet, oruç da tutsa ve namaz da kılsa. Ancak siz, sizi Allah’ın kulları,
Müslümanlar ve müminler diye isimlendiren Allah’ın adlandırmasıyla isimlenin.”[18]
[1]
Kanunların Ruhu Üzerine, Montesquieu sayfa 231
[2]
Araf Suresi 12
[3]
İsra Suresi 70
[4]
Hucurat Suresi 13
[5]
Zümer Suresi 9
[6]
Mü’min Suresi 58
[7]
Casiye Suresi 21
[8]
Muslim
[9]
Muslim
[10]
Ravyani Müsnedinde, İbn-i Cerir’in camisinde ve İbn-i S’ad Tabakatında rivayet
edildi.
[11]
Müsned, Ahmed Bin Hanbel
[12]
Müsned, Ahmed Bin Hanbel
[13]
Nisa Suresi 89
[14]
Secde Suresi 18
[15]
Ra’d Suresi 16
[16]
Fatır Suresi 10
[17]
Münafikun Suresi 8
[18]
Müsned, Ahmed Bin Hanbel


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış