Allah
Azze ve Celle’nin Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
elçi olarak gönderdiği asırda özelde Araplar genelde ise insanlık hayırdan,
adaletten uzak karanlığın girdabında boğulmaya terk edilmiş cehalet içerisinde
bir hayat sürüyorlardı. Namı diğer “Arap cahiliyesi”. İslâm’ın gelmesiyle
birlikte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
Veda Hutbesi’nde de ifade ettiği gibi cahiliye âdetlerinden olan her şey
ayaklar altına alınmıştı. İslâm cahiliyeye ait âdetleri bir bir kaldırmış,
cahiliyenin beraberinde oluşturduğu kirli, zulüm atmosferi yerini İslâm’ın
aydınlığına bırakmıştı.
Yaşanabilir
İslâm’ın teminatı olan Hilâfet’in yıkılmasıyla birlikte bir nevi Müslümanlar
cahiliyenin “çağdaş” olanına mahkûm edildiler. Bugün hayatımızı çepeçevre
kuşatan cahiliye âdetlerinin dünün cahiliyesinden farklı olmadığı hakikati
insaf sahibi kimselerce inkâr edilemez. Dünün ve bugünün ortak cahiliye âdetlerinden
birisi de milliyetçiliktir. Ümmet vahdetinin önünde dün engeldi, bugün engel ve
bertaraf edilmediği müddetçe engel olmaya da devam edecektir.
Üstünlüğün
Ölçüsü Etnik Kimlik Değildir
Bugün
milletlerin birbirlerine üstünlüklerinin sahip oldukları etnik kökenlerinden
kaynaklı olduğu vehmi büyük bir hata ve talihsizliktir. Etnik kimliğin üstünlük
sağladığı fikri ve iddiası İslâm’a aykırıdır. Dünün cahiliyesinde de
milliyetçilik üstünlük ölçüsüydü; sahip olduğu etnik kimliğiyle övünür ve
onunla da diğerlerinden üstün olduğunu zannederdi. İslâm üstünlüğü ne bir
millete ne de her hangi bir ırka hasretmiştir. İslâm üstünlük ölçüsünün ancak
takva olacağını beyan etmiş, takvanın dışında kimsenin kimseye üstün
olmayacağını sarih naslarla ortaya koymuştur. Bu hakikat Allah Azze ve Celle’nin
şu kavliyle sabittir:
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ
“Allah
katında sizin en üstününüz en takvalı (Allah’a karşı en saygılı) olanınızdır.”[1]
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadislerinde ise şöyle
buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَلَا إِنَّ رَبَّكُمْ
وَاحِدٌ وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى
أَعْجَمِيٍّ وَلَا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ وَلَا لِأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ
وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى
“Ey
insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Arabın Arap olmayan (acem)
üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü
yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah
derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece
takva iledir.”[2]
Sahip
olduğumuz etnik kimliğimizin üstünlük ölçüsü olarak görmenin ne kadar cahilane
bir anlayış olduğunu bir örneğin üzerinden resmetmek istiyorum. Bu resimde
milliyetçiliğin/ırkçılığın cahiliye âdetlerinden, tortularından birisi olduğu
açıkça görülmektedir. Kardeşi kardeşten ayıran, ayırmakla da kalmayıp düşmanlığın
önünü açan cahiliye fikridir milliyetçilik…
Bir
gün Ebu Zer RadiyAllahu Anh, Bilal-i
Habeşî RadiyAllahu Anh’a kızmış ve
haddi aşarak ona “siyah kadının oğlu” diyerek hakaret etmişti. Ebu Zer RadiyAllahu Anh’ın sonraki hâlini
Ma’rur şöyle rivayet ediyor:
عَنِ الْمَعْرُورِ قَالَ لَقِيتُ أبا ذَرٍّ
بِالرَّبَذَة ِ وَعَلَيْهِ حُلَّةٌ وَعَلَى غُلاَمِهِ حُلَّةٌ، فَسَأَلْتُهُ عَنْ
ذَلِكَ، فَقَالَ إِنِّي سَابَبْتُ رَجُلاً فَعَيَّرْتُهُ بِأُمِّهِ فَقَالَ لِيَ
النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَا أبا
ذَرٍّ أَعَيَّرْتَهُ بِأُمِّهِ إنك امْرُؤٌ فِيكَ جَاهِلِيَّةٌ
“Bir
Gün Ebu Zer ile karşılaştım, üzerinde değerli bir elbise vardı. Aynısından
kölesinde de olduğunu görünce kendisine bunun sebebini sordum ve dedi ki; ben
bir kişiyi onu annesinin siyahi oluşundan ötürü ayıpladım ve hakaret ettim.
Bunun üzerine Rasulullah bana dedi ki: Onu anasının zenci oluşundan ötürü
ayıpladın mı? Sen öyle bir adamsın ki sende hâlâ cahiliyet kokusu var.”[3]
Dünün
cahiliyesini mercek altına aldığımızda cahiliye tortularından olan milliyetçiliğin
hakikatleri perdeleyen büyük bir engel olduğunu kolaylıkla görebiliriz.
Günümüzün de bundan farklı olmadığını görebilmek, akledenler için zor bir
mesele değildir. Milliyetçilik çoğu zaman; dün olduğu gibi bugün de taassup
üretmiş, kavgalar doğurmuş ve kardeşliğin/vahdetin önüne koca koca bariyerler
örmüştür. Bu bariyerler yüzünden Müslümanlar bir araya gelme kabiliyetini
kaybetmiş, Allah’ın kardeş olarak tayin ettiği diğer bir Müslüman’ı adeta
düşman olarak görür hâle gelmiştir. Hâlbuki Arap ve çağdaş cahiliyedeki fitne
ve tefrikanın kaynağı olan milliyetçilik hastalığını İslâm tedavi etmiş, takva
merkezinde ilişkileri düzenlemiş ve inanları kardeş ilan etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimiz
risaletin ilk günü itibariyle; düşmanlık üreten milliyetçiliği cahiliye âdetlerinden
saymış ve ısrarla uzak durulması gerektiği telkininde bulunmuştur. Konuya dair
nasslar buna açıkça delalet etmektedir. Milliyetçiliğin ne denli cahiliye
tortusu olduğuna dair şu hadis çok şeyler anlatır:
دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ
“Onu
(milliyetçiliği) terk edin, çünkü o kokuşmuştur.”[4]
Başka bir örneğin üzerinden görelim milliyetçilik fikrinin ne denli bir cehalet
âdeti olduğunu. İmam Malik meşhur eserinde şunlara yer verir:
جَاءَ قَيْسُ بْنُ مُطَاطِيَّةَ إِلَى
حَلْقَةٍ فِيهَا سُلَيْمَانُ وَصُهَيْبٌ الرُّومِيُّ وَبِلالٌ الْحَبَشِيُّ
فَقَالَ هَذَا الأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ قَدْ قَامُوا بِنُصْرَةِ هَذَا الرَّجُلِ
فَمَا بَالُ هَذَا فَقَامَ إِلَيْهِ
مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ فَأَخَذَ بِتَلْبِيبِهِ ثُمَّ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى
اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبَرَهُ بِمَقَالَتِهِ فَقَامَ النَّبِيُّ صَلَّى
اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَائِمًا يَجُرُّ رِدَاءَهُ حَتَّى دَخَلَ الْمَسْجِدَ
ثُمَّ نُودِيَ أَنَّ الصَّلاةَ جَامِعَةٌ فَقَالَ أَيُّهَا النَّاسُ
إِنَّ الرَّبَّ رَبٌّ وَاحِدٌ وَالأَبَ أَبٌ وَاحِدٌ وَلَيْسَتِ
الْعَرَبِيَّةُ بِأَحَدِكُمْ مِنْ أَبٍ وَلا أُمٍّ وَإِنَّمَا هِيَ لِسَانٌ فَمَنْ
تَكَلَّمَ بِالْعَرَبِيَّةِ فَهُوَ عَرَبِيٌّ
فَقَامَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ وَهُوَ آخِذٌ بِتَلْبِيبِهِ قَالَ فَمَا تَأْمُرُنَا بِهَذَا الْمُنَافِقِ يا
رَسُولَ اللَّهِ قَالَ دَعْهُ إِلَى النَّارِ فَكَانَ قَيْسٌ مِمَّنِ ارْتَدَّ
فَقُتِلَ فِي الرِّدَّةِ
“Kays
Bin Mutata adında bir Arap, Medine'de Sahabe’nin oturduğu bir meclise gelmiş,
Evs ile Hazreç kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup
kardeşçe sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını da şu
sözleriyle oradaki Araplara aksettirmişti: ‘Evs ile Hazreç Peygamber'e hizmet
eden Araplardır ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyp, şu da
Farslı Selman! Bunlar Arap değiller ki. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu
yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar? Bunlar
bu eşitliğe ne zaman ulaştılar.’ Bu ırkçı ve ayrılıkçı sözler orada bulunan
büyük sahabe Muaz bin Cebel'in hiddetlenmesine sebep olmuş, hemen oturduğu
yerden kalkan Muaz, ırk ayrımcılığı yapan adamın yakasına yapışarak; adamı alıp
doğruca Rasulullah’ın mescidine götürmüş ve olan biteni anlatmıştır. Bunun
üzerine Rasulullah şunları söylemiştir: Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir.
Babanız, ananız da birdir! Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece
sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Muaz dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü,
öyle ise aramıza ırk ayrımcılığı fitnesi sokmak isteyen bu adama ne yapayım?
Dedi ki: Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var! Rivayet edildiğine göre
Kays Bin Mutata irtidat etmiş ve Ridde Savaşı’nda öldürülmüştür.”[5]
Milliyetçilik
o denli bir ifsat kaynağıdır ki yukarıda belirttiğimiz gibi doğrularla
buluşmaya engeldir. Kalpleri mühürler, gözleri kör ve de kulakları sağır eder.
Müseyleme’ye hitaben Talha en-Nemîrî’nin söylediği şu söz, bunu açıkça ortaya
koymaktadır:
“Ben
şahitlik ederim ki sen yalancısın Muhammed ise doğrudur; fakat bizim için
Rabîa’nın yalancısı Mudar’ın doğru sözlüsünden daha sevimlidir.”[6]
Bugün
de milliyetçiliğin açtığı taassup yarası bir hayli derin ve dünkünden farklı
değildir. Doğruları görmeye, hakikatleri konuşmaya ve hakka teslim olmaya
engel, engel ve yine engel…
Vahdetin
Önündeki Engel Milliyetçilik
Cahiliye
asrında kavimler, sırf milliyetçilik fikrinden ötürü yıllar süren savaşlar
gerçekleştirmişler ve sırf etnik kimliklerinden kaynaklı olarak birbirlerine
kin beslemişlerdir. O denli bir nefret vardı ki, ayetin de tabiriyle İslâm’ın
dışında yeryüzünde hiçbir şey onları bir araya getirme gücüne ve imkânına sahip
değildi.
لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً
مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ
“Sen
yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini
birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.”[7]
Ayet-i
kerime onların birbirlerine duydukları kini ve düşmanlığı ifade etmek adına
hakikaten de calib-i dikkattir. Düşünün; milliyetçilikten/ırkçılıktan kaynaklı
bir düşmanlık var ve Allah bunun giderilmesi için yeryüzünde ne varsa uğrunda
sarf edilse gerçekleşmeyeceğini/başarısız olacağını açıkça beyan ediyor. Bu
milliyetçilikten kaynaklı husumetin geldiği noktayı ifade etmek adına
yeterlidir.
Tarih
kitapları Evs ve Hazreç’in düşmanlıklarını anlatan rivayetlerle doludur. Evs
ile Hazreç arasındaki bu düşmanlığın 120 yıl devam ettiği ve Arap tarihinde iki
kabile arasında bu kadar uzun süren ve birçok çarpışmaya yol açan başka bir
husumetin bilinmediği söylenir. İslâm gelmiş, müntesiplerini hiçbir etnik ayrım
gözetmeden kardeş ilan etmiştir. Yıllar boyu süregelen kavgalar İslâm nimetiyle
kardeşliğe dönüşmüştür. Düşmanlığı gidermek hatta Evs ve Hazeç’in bir araya
gelmesini hayal etmek bile mümkün değilken İslâm akidesi vahdeti tesis
etmiştir.
Milliyetçilik
fikri vahdeti zedeleyen zehirli ve tehlikeli bir düşünce türüdür. Can
bulduğunda sağlanmaya çalışılan vahdetin önünde her zaman için bir engel ya da
vahdet sağlanmışsa mevcut vahdetin bozulmasına yol açan bir etkendir. Allah Azze
ve Celle ayrışmayı vahdeti bozacak her türlü unsuru haram kılmıştır. Bunu
şu kavliyle beyan etmiştir:
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا
وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ
أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا
وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا
“Hep
birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah’ın size
olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O,
gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler
olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O
kurtarmıştı.”[8]
Bu
ayet-i kerimenin İslâm’la birlikte düşmanlıklarına son veren Evs ve Hazreç ile
alakalı indiğine dair tarih kitaplarında kayıtlar mevcuttur. Öncesinde birbirbirine
düşman olup İslâm’ın nimetiyle kardeş olan kabilelerin, milliyetçilik fitnesine
alet olup ayrılığa düşmüş olmalarına ihtar mahiyetinde inen bu ayet-i kerimenin
nüzul sebebinin detayı şu şekildedir;
Medine’nin
iki büyük kabilesi olan Evs ve Hazreç kabilelerinin arasında İslâm ile oluşmuş
kardeşliği hazmedemeyen İslâm düşmanı Şes
Bin Kays, yanında bulunan birisini o topluluğa gönderip onlara Buas Günü’nü
hatırlatmasını ister. -ki Buas Savaşı Evs ve Hazreç arasında cereyan eden son
ve büyük bir savaştır-. Bu adam da kendisine söylenenleri yapar. Derken Evs ve
Hazreçliler arasında eski cahiliye husumeti, milliyetçilik ruhu canlanır.
Herkes kendi kavmine silahlarına sarılmayı emreder ve “Harre” bölgesinde
çarpışmak üzere anlaşırlar… Bunu duyan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hemen
yanlarına gider ve şunları hatırlatır:
“Ey
Müslümanlar cemaati! Allah sizi İslâm ile hidayete erdirip onunla
şereflendirdikten, cahiliye işleri ile bağları kesip attıktan ve sizi küfürden
kurtararak kalplerinizi birbirinize ısındırıp birleştirdikten sonra, üstelik
ben de aranızda bulunduğum hâlde cahiliye davası güderek ayaklandınız ha? Sahabe
RadiyAllahu Anhum bu sözler üzerine bunun Yahudilerin kurdukları tuzaklardan
biri olduğunu anladı ve ağlayarak birbirlerinin boyunlarına sarıldılar. Ağlaya
ağlaya Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte oradan ayrıldılar.
Bu olay üzerine Âl-i İmran Suresi 99-105. ayetleri nazil oldu.”[9]
Bu
örnek bize milliyetçiliğin tıpkı tahta kurdunun misalinde olduğu gibi vahdetin
önündeki en büyük cahiliye âdeti olduğunu göstermektedir. Nasıl ki tahta kurdu
içten içe tahtanın içini oyar ve tahtanın kendisini yer bitirir ise
milliyetçilik de vahdeti ve kardeşliği yer bitirir. Bunu çok iyi bilen İslâm
düşmanları açısından milliyetçilik, kabuk bağlamasına fırsat vermeyip
kaşıdıkları yara olagelmiştir. Çünkü dünün cahiliyesinde olduğu gibi çağdaş
cahiliyede de vahdetin önündeki en büyük engel milliyetçiliktir. Pek tabii ki
ümmetin yeniden kalkınmasını ve bir vücut olmasını asla istemeyen kâfirler
“temcit pilavı” misali milliyetçilik fitnesini ısıtıp ısıtıp Müslümanların
önüne koymaktan geri kalmamaktadırlar.
Milliyetçi
taassup ve naraların hepsi cahiliye fikirleridir ki İslâm’da reddedilirler.
Bunlara ancak münafıklar, cahiller, Müslümanların birliğini ve dirliğini
istemeyenler davet eder. Nasıl ki dün Osmanlı Hilâfet Devleti döneminde
sömürgeci kâfirlerce milliyetçilik fitnesiyle Müslümanların yüreğinde fitne
ateşi yakıldıysa ve bunun acı neticesi olarak devletimizi/Hilâfetimizi
kaybettiysek, bugün aynı sömürgeci kâfirler Hilâfet’in hayat sahasına geri
dönmesini engellemek adına bu ateşin altına odun atmaya devam etmektedirler. Bu
ateşi söndürebilmenin yegâne yolu cehalet tortusu olan milliyetçilik fikrine
itibar etmemek ve bundan uzak durmaktır. Birlik olabilmenin, cahiliye âdetinden
kurtulabilmenin yolu, etnik kimlik ve statü merkezinde değil İslâm merkezinde
buluşmaktır.
Sonuç
Milliyetçiliğin
hiçbir çeşidi İslâm düşüncesi ve inancı ile bağdaşamaz. Milliyetçilik fikri
cahiliyenin yıkıcı âdetlerinden ve İslâm’ın yasakladığı fikir türlerindendir.
Zira Müslümanlar arasındaki yegâne bağ ve onları diğer insanlardan ayıran en
önemli faktör ancak ve ancak İslâm inancı ve kardeşliğidir. İşte, milliyetçilik
bu hayati bağı koparıp, insanlar arasında büyük fitnelere sebep olduğundan İslâm
tarafından kesinlikle yasaklanmıştır.
İslâm
tek ümmet olmayı hedeflerken cahiliye tortusu milliyetçilik fikrinin
savunuculuğunu yapanlar ve bu fikre prim verenler elbette kâfirlerin bölücülük
ve fitne ağına takılacak, cehaletten ya da ihanetten bu planın içerisinde yer
almış olacaktır. Kâfirlerin temel gayesi Müslümanların birliğinin önüne geçmek
iken, bunu sağlayan temel faktörlerden milliyetçilik fikirlerini savunmak ve
mücadelesini vermek sömürgeci kâfirlerin değirmenine su taşımaktır. İslâm
ümmeti bu gibi bölünmüşlüklere mahal verecek girişimlere fırsat vermemeli aynı
zamanda kâfirler tarafından çizilmiş sınırları kaldırmak için büyük bir
mücadele vermelidirler. Kâfirler tarafından çizilmiş suni sınırlar
kaldırıldığında ve Müslümanları tek bir sancak etrafında toplayacak bir
halifemiz olduğunda vahdet şuuruna ermiş olacağız.
İşte
ümmetin tekrar eskisi gibi başarılarına kavuşması, kâfirlerin bu ümmetin
karşısında boyun eğmesi ancak Hilâfet çatısı altında tek bir ümmet olmakla
gerçekleşecektir.
[1]
Hucurat Suresi 13
[2]
Ahmed Bin Hanbel
[3]
Buhari, Muslim
[4]
Buhari
[5]
Muvatta
[6]
Taberi
[7]
Enfal Suresi 63
[8]
Âl-i İmran Suresi 103
[9]
İbn Hişâm, Sîre


Yorumlar