“العلم” (İlim)
lügatte bir şeyin hakikatini idrak etme, bilme, marifet, yakin anlamlarına
gelir. Aynı zamanda cehaletin zıttı da denmiştir. İlmin tarifi ve mahiyeti
hakkında birçok şey söylenmiştir. Cürcani, gerçeğe ve vakıaya uygun düşen,
inanç, bilgi ve kanaat olarak tanımlamıştır. Yine ilim, bilinen şeyden
kapalılığın ve gizliliğin kalkması olarak da tarif edilmiştir. Ragıb el İsfahani
ise ilmi, nazari ve ameli olanlar diyerek tasnif etmiştir. Bu tasnife göre âlemdeki
varlıkların bilinmesi gibi, bilindiğinde kişinin kemale ulaşmış olacağı
bilgiler nazari ilim, ibadetleri bilmek gibi ancak fiile döküldüğünde
tamamlanacak bilgiler ise ameli ilimdir. Her ne kadar değişik tanımlamalar
getirilmişse de herkesin üzerinde ittifak ettiği tanım; bir şeyin hakikatini ve
gerçeğini idrak etmek olarak belirtilmiştir.
İlim kelimesinin
tanımını ortaya koyduktan sonra, makalemizin başlığına konu olan “İlim
Çin’de de olsa gidip alınız.” hadisine gelince; bu rivayet insanlar
arasında meşhur olan ve ilim konusu konuşulduğunda ilk olarak zikredilen
hadislerdendir. Hadisin tam metni şöyledir.
اطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ فَإِنَّ
طَلَبَ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ
“İlim Çin’de de
olsa gidip alınız. Muhakkak ki İlim talebi her Müslüman’a farzdır.”[1] Ancak bu hadis
senet olarak zayıf bir hadistir. Zira hadisin ravilerinden olan kişiler,
hadis âlimlerinin birçoğuna göre zayıf ve hadisleri alınmayacak kişilerdir. Bu
sebeple hadis âlimleri bu hadisi zayıf olarak kabul etmiş hatta İbnu’l Cevzi, Mevzuat
kitabına bu hadisi de almıştır. Bazı fakihler bu hadisin birbirini
kuvvetlendiren farklı tariklerden gelmiş olması hasebiyle kitaplarına almış
olsalar da, bu hadis senet olarak zayıf bir hadistir. Ancak hadisin manası sahihtir. Zira
Kur’an ve sahih hadisler bu hadisin manasını teyit ettiğinden, bizler hadiste
geçen manayı alırız. Çünkü bu hadisin ihtiva ettiği manaları teyit eden birçok
sahih hadisler gelmiştir. Bu hadis genel itibariyle iki manayı ihtiva eder.
Bunlar, her Müslüman için ilim talebinin farz olduğu ve başka ümmetlerde var
olan ilimlere de talip olmaktır. İşte bu makalemizde bu iki konuyu ele
alacağız.
İlim Talebi Her Müslüman
İçin Farzdır:
Nitekim SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
طَلَبُ الْعِلْمِ
فَرِيضَةٌ
"İlmi talep
etmek farzdır."
Ez-Zerkuşî,
et-Tezkira'da şöyle dedi: "el-Hafız Cemaleddin el-Mezî, şöyle dedi: Bu
hadis, hasen derecesine ulaşan kanallarla rivayet edilmiştir ve ilim lafzı,
faydalı her ilim için geneldir." Hayatında gerekli olan şer’î
hükümleri öğrenmesi her Müslüman için farz-ı ayn’dır. Çünkü Müslüman,
amellerini yalnızca şer’î hükümlere göre yerine getirmekle emrolunmuştur. Şari’nin
insanlara ve müminlere hitap etmiş olduğu teklif hitabı, kesin olan bir hitap
olup, ister imanla isterse insanın amelleriyle ilgili olsun bu hususta hiçbir
kimseye tercih hakkı bırakılmamıştır.
وَمَا
كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ
اَمْرِهِمْۜ
"Allah ve Rasulü
bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min
kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur..."[2] İnsanın, yapmış
olduğu her bir ameli nedeniyle hesaba çekileceğini bildiren ayetler de bu
hususa delildir:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً
يَرَهُۜ وَمَنْ
يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ
“Artık kim zerre
ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre
ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”[3]
Teklif, kesin bir
şekilde gelmiştir. Müslüman da hayatında herhangi bir işi yapacağı zaman şer’î
hükümlere bağlı kalmakla kesin olarak mükelleftir. Teklifin konusu ise yani
Allah’ın kendisiyle mükellef kıldığı husus bazen farz, bazen mendub, bazen mubah,
bazen haram, bazen de mekruh olur. Fakat teklifin bizzat kendisi kesindir ve bu
hususta tercih yoktur. Teklif hakkında tek durum vardır ve bu da kesinlikle ona
bağlı kalmanın farz olduğudur.
İşte bu nedenle her
Müslümanın dünya hayatında bağlı kalması gereken şer’î hükümleri bilmesi
üzerine farzdır. Ancak hayatında kendisi için gerekli olandan daha fazla
miktarda şer’î hükmü bilmesi ise farz-ı ayn değil farz-ı kifayedir. Birtakım
kimseler bu farzı yerine getirdiği zaman diğerlerinin üzerinden farziyet düşer.
Gerek farz-ı ayn olsun gerekse de farz-ı kifaye olsun, her Müslüman’ın faydalı
ilmi talep etmesi ve bu ilimleri elde etmek için bir yol tutması elzemdir. Zira
Ebu Davud, Ahmed, İbn-u Hibban ve el-Beyhaki, eş-Şa'b'ta Kesîr İbn-u Kays'tan SallaAllahu
Aleyhi ve Sellem'in şu kavlini tahric etmişlerdir:
مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَطْلُبُ فِيهِ عِلْمًا
سَلَكَ اللَّهُ بِهِ طَرِيقًا مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ
"Her kim ilim
talep etmek üzere bir yol tutunursa Allah ta onun için cennetin yollarından bir
yol tutunur." "İlim" lafzı, faydalı her ilim için
mutlaktır.
Başka Ümmetlere Ait
İlimlere Talip Olmak
İlim kelimesi her
türlü bilgi için kullanılan bir kelimedir. Eski âlimler türü ne olursa olsun,
her bilgi için ilim kelimesini kullanmışlardır. İlimler ve bilgiler arasında
ayırım yapmamışlardır. Daha sonra gelenler ise akli bilgiler ile nakli
bilgileri birbirinden ayırmaya başlamışlardır. Akli bilgileri ve tabiat ile
ilgili bilgileri bütün insanlar için genel olan bilgiler olarak kabul edip,
nakli bilgileri ise onları nakleden ümmetlere has bilgiler saymışlardır. Son
dönemlerde ise ilimlerin elde ediliş metotlarına göre tasnif yapılmaya
başlanmıştır. Bu tasnife göre gözlem, tecrübe ve sonuç yoluyla elde edilen
bilgiler ile haber, telakki ve istinbat yoluyla elde edilen bilgileri
birbirinden ayırmışlardır. Buna göre kimya, fizik, astronomi, matematik ve
benzeri deneysel ve tecrübeye dayalı bilgiler ilim olarak isimlendirilip tüm
insanlara has kabul edilmiştir. Tarih, lügat, fıkıh gibi tecrübeye dayanmayan
haber, telakki ve istinbat yoluyla elde edilen bilgiler ise kültür olarak
isimlendirilip belirli bir ümmete ve topluma has kabul edilmiştir. Bilgiler
arasında olması gereken doğru tasnif ise işte budur.
İlim evrensel olup
özel olarak herhangi bir ümmete ve topluma ait değildir. Kültür ise bir ümmetin
özelliklerinden ve onu diğer ümmetlerden ayıran hususlar olup, ümmetin
ürettiklerinden ve bizzat ümmetin kendisine ait şeylerden meydana gelir. Mesela
İslâm kültürü, araştırılmasında İslâm akidesinin sebep olduğu bilgilerdir. Bu
bilgiler ya tevhit ilmi gibi İslâm akidesini inceleyen bilgiler, yada fıkıh, tefsir
ve hadis gibi İslâm akidesine dayalı bilgiler veya Arap lügati, hadis
ıstılahları ve usul gibi İslâm akidesinden fışkıran bilgilerdir. İşte bu
bilgilerin tamamı İslâm kültürünü meydana getirirler. Nasıl ki İslâm kültürü, İslâm
ümmetine ve Müslümanlara has bir kültür ise aynı şekilde başka ümmetlere has
kültürler de vardır. O kültürler de, o ümmetlerin akidelerinden,
hadaratlarından ve hayata bakışlarından kaynaklanmakta; sadece o ümmete ve
onların akidesine has olmaktadır. Örneğin Batı kültürü, onların akidesi olan
dini hayattan ayırma akidesinden fışkırmış, Batılıların hayata bakışından
kaynaklanan bir kültürdür. Demokrasi, laiklik, çoğulculuk, inanç ve şahsi
hürriyetler, vatancılık ve milliyetçilik vb. fikirlerin hepsi Batı
kültüründendir. İşte ilim ve kültür ayrımının dakik bir şekilde yapılması,
başka ümmetlerden nelerin alınıp nelerin de alınamayacağı hususunda net bir
bakış kazandırır.
Muhakkak ki bir
ümmetin kültürü, varlığının ve bekasının bel kemiğidir. Zira bu kültür üzerine
ümmetin hadaratı kurulur, hedefleri ve gayeleri birleştirilir ve yaşam tarzı
farklılaştırılır. İşte bu kültür ile o ümmetin fertleri tek bir potada
eritilir. Böylece o ümmet diğer ümmetlerden farklılaşır. Zira bu kültür; ümmetin
akidesi ile bu akideden fışkıran hükümler, çözümler ve nizamlardan, bu akide
üzerine kurulu bilgiler ve ilimlerden, ümmetin ve tarihinin dönüm noktalarında
bu akideye bağlı olarak meydana gelen olaylardan oluşmaktadır. Eğer bu kültür
unutulursa, ümmet de başkalaşarak farklı bir ümmet olup sona erer. Zira gayesi
ve yaşam tarzı değişir, dostluk ölçüleri dönüşür ve başka ümmetlerin kültürleri
arkasında yolunu kaybeder. Aynı zamanda bir ümmetin kültürü, fertlerinin
şahsiyetlerini de inşa eder. Zira o kültür, ferdin akliyetini şekillendirir ve
varlıklar, sözler ve fiiller hakkında hüküm verme yöntemini belirler. Keza
meyillerini de şekillendirir. Böylece kültür ferdin akliyetine, nefsiyetine ve
gidişatına etki eder.
Dolayısıyla ilim
edinmekteki öncelikli gaye İslâm şahsiyetine sahip olmak ve bu şahsiyeti
geliştirmektir. Bundan dolayı talip olunması gereken öncelikli olarak İslâmi
ilimler yani İslâm kültürüdür. Bu kültür sadece İslâmi bir zihniyete sahip
olmak ve hayatta tatbik etmek için meyillerini ve davranışlarını yönlendirmek
kastıyla edinilir. Başka ümmetlere ve hadaratlara ait kültürler ise sadece ve
sadece onları çürütmek, batıllığını ve bozukluğunu ortaya koymak için
öğrenilir. Zira ilim öğrenmeyi mubah kılan deliller genel olarak gelmiştir. Bu
deliller, her ilmi kapsar. Dolayısıyla Müslümanın her ilmi öğrenmesi caizdir.
Yine Kur'an-ı Kerim'de başka ümmetlerin bozuk fikirleri ve akidelerine de yer
verilmiştir. Ancak bunlar, çürütülmelerinin beyan edilmesi ve bunlara reddiye
verilmesi bağlamında gelmiştir. Bu durum diğer ümmetlerin kendilerine ait
kültür konularına has bir durumdur.
Evrensel olup
herhangi bir ümmete has olmayan ilimlere gelince, işte “İlim Çin’de de
olsa gidip alınız.” sözüyle kastedilen bu ilimlerdir. Kimya, fizik,
astronomi, matematik ve benzeri deneysel bilimler, yine teknoloji ve savaş
sanatına ait ilimler, insanın kendisiyle sözler, fiiller ve eşyalar hakkında,
vakıaları, özellikleri ve insan fıtratına uygunlukları bakımından hüküm vermesi
için aklı geliştirmek maksadıyla alınırlar. Bu bilgilerin şahsiyet oluşturmakla
doğrudan bir ilişkisi yoktur. Bu ilimler hayatın vesilelerindendir. Müslümanlar
güçlerini harcayabildikleri oranda bu ilimleri elde etmeye çalışmalıdırlar.
Zaten İslâm’ın ilk dönemlerinden beri Müslümanlar bu bilinçle hareket ederek
tüm ilim dallarına yönelik müthiş bir atılım gerçekleştirmişlerdir. Evrensel
ilimlere dönük bilgilere sahip olabilmek için, hem uzun seyahatler yapmışlar
hem de yoğun tercüme faaliyetlerine girişmişlerdir. Kısa süre içerisinde tıp,
astronomi, matematik, fizik, kimya vb. alanlarda etkili ilim adamları
yetişmiştir. Yine İslâm beldelerinin birçoğunda günümüz üniversiteleri
düzeyinde eğitim veren medreseler ve külliyeler oluşturulmuş ve ilim tahsil
etmek gayesiyle insanların akın ettiği eğitim merkezleri hâline gelmişlerdir.
Miladi 785 yılında Endülüs’te kurulan Kurtuba Üniversitesi, dünyanın tüm
bölgelerinden öğrencilerin geldiği Avrupa’nın ilk üniversitesidir. Kurtuba
kentinde ortaya çıkan bu muhteşem ilmi gelişmeler paralelinde kentte geceleri
sokaklarda aydınlatma sistemi kurulmuş ve hastanelerinde tıp ilmindeki son
gelişmeler olan anestezi ile ameliyatların yapıldığı bir ortam hazırlanmıştır.
Böylece Kurtuba kentinin sahip olduğu bu ileri düzeydeki gelişmeler sayesinde
Kurtuba döneminde dünyanın en büyük şehirlerinden biri hâline gelmiştir. Yine
Tunus’ta 726’da Kayruvan ve 732’de Zeytune üniversiteleri kuruldu. 859 yılında
Fas'daki Fes şehrinde kurulan Câmi’ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi)
bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitelerindendir. Bunları 972’de
Kahire’deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Ve tabii ki Müslümanların ilim ve
kültür tarihinde büyük bir yeri olan Nizamiye Medreseleri. İlk olarak Bağdat’ta
1067 senesinde kurulan Nizamiye Medreselerinin, ileriki yıllarda Isfahan,
Rey, Nişabur, Merv, Belh, Herat, Basra,
Musul ve Amul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazali ve el- Firuzabadi
gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmışlardır.
İşte Müslümanların
tarihi, hem İslâm kültürü alanında hem de evrensel olan ilimler alanında büyük
başarılarla dolu, ilim ve terakki tarihidir. Bu, dün böyle olduğu gibi çok
yakın zamanda da Râşidî bir Hilâfet altında yeniden böyle olacaktır Allah’ın
izniyle…


Yorumlar