İLİM ÇİN’DE DE OLSA GİDİP ALINIZ

Serdar Yılmaz

العلم” (İlim) lügatte bir şeyin hakikatini idrak etme, bilme, marifet, yakin anlamlarına gelir. Aynı zamanda cehaletin zıttı da denmiştir. İlmin tarifi ve mahiyeti hakkında birçok şey söylenmiştir. Cürcani, gerçeğe ve vakıaya uygun düşen, inanç, bilgi ve kanaat olarak tanımlamıştır. Yine ilim, bilinen şeyden kapalılığın ve gizliliğin kalkması olarak da tarif edilmiştir. Ragıb el İsfahani ise ilmi, nazari ve ameli olanlar diyerek tasnif etmiştir. Bu tasnife göre âlemdeki varlıkların bilinmesi gibi, bilindiğinde kişinin kemale ulaşmış olacağı bilgiler nazari ilim, ibadetleri bilmek gibi ancak fiile döküldüğünde tamamlanacak bilgiler ise ameli ilimdir. Her ne kadar değişik tanımlamalar getirilmişse de herkesin üzerinde ittifak ettiği tanım; bir şeyin hakikatini ve gerçeğini idrak etmek olarak belirtilmiştir.

İlim kelimesinin tanımını ortaya koyduktan sonra, makalemizin başlığına konu olan “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” hadisine gelince; bu rivayet insanlar arasında meşhur olan ve ilim konusu konuşulduğunda ilk olarak zikredilen hadislerdendir. Hadisin tam metni şöyledir.

اطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ فَإِنَّ طَلَبَ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ

“İlim Çin’de de olsa gidip alınız. Muhakkak ki İlim talebi her Müslüman’a farzdır.”[1] Ancak bu hadis senet olarak zayıf bir hadistir. Zira hadisin ravilerinden olan kişiler, hadis âlimlerinin birçoğuna göre zayıf ve hadisleri alınmayacak kişilerdir. Bu sebeple hadis âlimleri bu hadisi zayıf olarak kabul etmiş hatta İbnu’l Cevzi, Mevzuat kitabına bu hadisi de almıştır. Bazı fakihler bu hadisin birbirini kuvvetlendiren farklı tariklerden gelmiş olması hasebiyle kitaplarına almış olsalar da, bu hadis senet olarak zayıf bir hadistir.  Ancak hadisin manası sahihtir. Zira Kur’an ve sahih hadisler bu hadisin manasını teyit ettiğinden, bizler hadiste geçen manayı alırız. Çünkü bu hadisin ihtiva ettiği manaları teyit eden birçok sahih hadisler gelmiştir. Bu hadis genel itibariyle iki manayı ihtiva eder. Bunlar, her Müslüman için ilim talebinin farz olduğu ve başka ümmetlerde var olan ilimlere de talip olmaktır. İşte bu makalemizde bu iki konuyu ele alacağız.

İlim Talebi Her Müslüman İçin Farzdır:

Nitekim SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

 طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ

"İlmi talep etmek farzdır."

Ez-Zerkuşî, et-Tezkira'da şöyle dedi: "el-Hafız Cemaleddin el-Mezî, şöyle dedi: Bu hadis, hasen derecesine ulaşan kanallarla rivayet edilmiştir ve ilim lafzı, faydalı her ilim için geneldir." Hayatında gerekli olan şer’î hükümleri öğrenmesi her Müslüman için farz-ı ayn’dır. Çünkü Müslüman, amellerini yalnızca şer’î hükümlere göre yerine getirmekle emrolunmuştur. Şari’nin insanlara ve müminlere hitap etmiş olduğu teklif hitabı, kesin olan bir hitap olup, ister imanla isterse insanın amelleriyle ilgili olsun bu hususta hiçbir kimseye tercih hakkı bırakılmamıştır.

 وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ  اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ

"Allah ve Rasulü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur..."[2] İnsanın, yapmış olduğu her bir ameli nedeniyle hesaba çekileceğini bildiren ayetler de bu hususa delildir:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُۜ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”[3]

Teklif, kesin bir şekilde gelmiştir. Müslüman da hayatında herhangi bir işi yapacağı zaman şer’î hükümlere bağlı kalmakla kesin olarak mükelleftir. Teklifin konusu ise yani Allah’ın kendisiyle mükellef kıldığı husus bazen farz, bazen mendub, bazen mubah, bazen haram, bazen de mekruh olur. Fakat teklifin bizzat kendisi kesindir ve bu hususta tercih yoktur. Teklif hakkında tek durum vardır ve bu da kesinlikle ona bağlı kalmanın farz olduğudur.

İşte bu nedenle her Müslümanın dünya hayatında bağlı kalması gereken şer’î hükümleri bilmesi üzerine farzdır. Ancak hayatında kendisi için gerekli olandan daha fazla miktarda şer’î hükmü bilmesi ise farz-ı ayn değil farz-ı kifayedir. Birtakım kimseler bu farzı yerine getirdiği zaman diğerlerinin üzerinden farziyet düşer. Gerek farz-ı ayn olsun gerekse de farz-ı kifaye olsun, her Müslüman’ın faydalı ilmi talep etmesi ve bu ilimleri elde etmek için bir yol tutması elzemdir. Zira Ebu Davud, Ahmed, İbn-u Hibban ve el-Beyhaki, eş-Şa'b'ta Kesîr İbn-u Kays'tan SallaAllahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlini tahric etmişlerdir:

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَطْلُبُ فِيهِ عِلْمًا سَلَكَ اللَّهُ بِهِ طَرِيقًا مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ

"Her kim ilim talep etmek üzere bir yol tutunursa Allah ta onun için cennetin yollarından bir yol tutunur." "İlim" lafzı, faydalı her ilim için mutlaktır.

Başka Ümmetlere Ait İlimlere Talip Olmak

İlim kelimesi her türlü bilgi için kullanılan bir kelimedir. Eski âlimler türü ne olursa olsun, her bilgi için ilim kelimesini kullanmışlardır. İlimler ve bilgiler arasında ayırım yapmamışlardır. Daha sonra gelenler ise akli bilgiler ile nakli bilgileri birbirinden ayırmaya başlamışlardır. Akli bilgileri ve tabiat ile ilgili bilgileri bütün insanlar için genel olan bilgiler olarak kabul edip, nakli bilgileri ise onları nakleden ümmetlere has bilgiler saymışlardır. Son dönemlerde ise ilimlerin elde ediliş metotlarına göre tasnif yapılmaya başlanmıştır. Bu tasnife göre gözlem, tecrübe ve sonuç yoluyla elde edilen bilgiler ile haber, telakki ve istinbat yoluyla elde edilen bilgileri birbirinden ayırmışlardır. Buna göre kimya, fizik, astronomi, matematik ve benzeri deneysel ve tecrübeye dayalı bilgiler ilim olarak isimlendirilip tüm insanlara has kabul edilmiştir. Tarih, lügat, fıkıh gibi tecrübeye dayanmayan haber, telakki ve istinbat yoluyla elde edilen bilgiler ise kültür olarak isimlendirilip belirli bir ümmete ve topluma has kabul edilmiştir. Bilgiler arasında olması gereken doğru tasnif ise işte budur.

İlim evrensel olup özel olarak herhangi bir ümmete ve topluma ait değildir. Kültür ise bir ümmetin özelliklerinden ve onu diğer ümmetlerden ayıran hususlar olup, ümmetin ürettiklerinden ve bizzat ümmetin kendisine ait şeylerden meydana gelir. Mesela İslâm kültürü, araştırılmasında İslâm akidesinin sebep olduğu bilgilerdir. Bu bilgiler ya tevhit ilmi gibi İslâm akidesini inceleyen bilgiler, yada fıkıh, tefsir ve hadis gibi İslâm akidesine dayalı bilgiler veya Arap lügati, hadis ıstılahları ve usul gibi İslâm akidesinden fışkıran bilgilerdir. İşte bu bilgilerin tamamı İslâm kültürünü meydana getirirler. Nasıl ki İslâm kültürü, İslâm ümmetine ve Müslümanlara has bir kültür ise aynı şekilde başka ümmetlere has kültürler de vardır. O kültürler de, o ümmetlerin akidelerinden, hadaratlarından ve hayata bakışlarından kaynaklanmakta; sadece o ümmete ve onların akidesine has olmaktadır. Örneğin Batı kültürü, onların akidesi olan dini hayattan ayırma akidesinden fışkırmış, Batılıların hayata bakışından kaynaklanan bir kültürdür. Demokrasi, laiklik, çoğulculuk, inanç ve şahsi hürriyetler, vatancılık ve milliyetçilik vb. fikirlerin hepsi Batı kültüründendir. İşte ilim ve kültür ayrımının dakik bir şekilde yapılması, başka ümmetlerden nelerin alınıp nelerin de alınamayacağı hususunda net bir bakış kazandırır.

Muhakkak ki bir ümmetin kültürü, varlığının ve bekasının bel kemiğidir. Zira bu kültür üzerine ümmetin hadaratı kurulur, hedefleri ve gayeleri birleştirilir ve yaşam tarzı farklılaştırılır. İşte bu kültür ile o ümmetin fertleri tek bir potada eritilir. Böylece o ümmet diğer ümmetlerden farklılaşır. Zira bu kültür; ümmetin akidesi ile bu akideden fışkıran hükümler, çözümler ve nizamlardan, bu akide üzerine kurulu bilgiler ve ilimlerden, ümmetin ve tarihinin dönüm noktalarında bu akideye bağlı olarak meydana gelen olaylardan oluşmaktadır. Eğer bu kültür unutulursa, ümmet de başkalaşarak farklı bir ümmet olup sona erer. Zira gayesi ve yaşam tarzı değişir, dostluk ölçüleri dönüşür ve başka ümmetlerin kültürleri arkasında yolunu kaybeder. Aynı zamanda bir ümmetin kültürü, fertlerinin şahsiyetlerini de inşa eder. Zira o kültür, ferdin akliyetini şekillendirir ve varlıklar, sözler ve fiiller hakkında hüküm verme yöntemini belirler. Keza meyillerini de şekillendirir. Böylece kültür ferdin akliyetine, nefsiyetine ve gidişatına etki eder.

Dolayısıyla ilim edinmekteki öncelikli gaye İslâm şahsiyetine sahip olmak ve bu şahsiyeti geliştirmektir. Bundan dolayı talip olunması gereken öncelikli olarak İslâmi ilimler yani İslâm kültürüdür. Bu kültür sadece İslâmi bir zihniyete sahip olmak ve hayatta tatbik etmek için meyillerini ve davranışlarını yönlendirmek kastıyla edinilir. Başka ümmetlere ve hadaratlara ait kültürler ise sadece ve sadece onları çürütmek, batıllığını ve bozukluğunu ortaya koymak için öğrenilir. Zira ilim öğrenmeyi mubah kılan deliller genel olarak gelmiştir. Bu deliller, her ilmi kapsar. Dolayısıyla Müslümanın her ilmi öğrenmesi caizdir. Yine Kur'an-ı Kerim'de başka ümmetlerin bozuk fikirleri ve akidelerine de yer verilmiştir. Ancak bunlar, çürütülmelerinin beyan edilmesi ve bunlara reddiye verilmesi bağlamında gelmiştir. Bu durum diğer ümmetlerin kendilerine ait kültür konularına has bir durumdur.

Evrensel olup herhangi bir ümmete has olmayan ilimlere gelince, işte “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” sözüyle kastedilen bu ilimlerdir. Kimya, fizik, astronomi, matematik ve benzeri deneysel bilimler, yine teknoloji ve savaş sanatına ait ilimler, insanın kendisiyle sözler, fiiller ve eşyalar hakkında, vakıaları, özellikleri ve insan fıtratına uygunlukları bakımından hüküm vermesi için aklı geliştirmek maksadıyla alınırlar. Bu bilgilerin şahsiyet oluşturmakla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Bu ilimler hayatın vesilelerindendir. Müslümanlar güçlerini harcayabildikleri oranda bu ilimleri elde etmeye çalışmalıdırlar. Zaten İslâm’ın ilk dönemlerinden beri Müslümanlar bu bilinçle hareket ederek tüm ilim dallarına yönelik müthiş bir atılım gerçekleştirmişlerdir. Evrensel ilimlere dönük bilgilere sahip olabilmek için, hem uzun seyahatler yapmışlar hem de yoğun tercüme faaliyetlerine girişmişlerdir. Kısa süre içerisinde tıp, astronomi, matematik, fizik, kimya vb. alanlarda etkili ilim adamları yetişmiştir. Yine İslâm beldelerinin birçoğunda günümüz üniversiteleri düzeyinde eğitim veren medreseler ve külliyeler oluşturulmuş ve ilim tahsil etmek gayesiyle insanların akın ettiği eğitim merkezleri hâline gelmişlerdir. Miladi 785 yılında Endülüs’te kurulan Kurtuba Üniversitesi, dünyanın tüm bölgelerinden öğrencilerin geldiği Avrupa’nın ilk üniversitesidir. Kurtuba kentinde ortaya çıkan bu muhteşem ilmi gelişmeler paralelinde kentte geceleri sokaklarda aydınlatma sistemi kurulmuş ve hastanelerinde tıp ilmindeki son gelişmeler olan anestezi ile ameliyatların yapıldığı bir ortam hazırlanmıştır. Böylece Kurtuba kentinin sahip olduğu bu ileri düzeydeki gelişmeler sayesinde Kurtuba döneminde dünyanın en büyük şehirlerinden biri hâline gelmiştir. Yine Tunus’ta 726’da Kayruvan ve 732’de Zeytune üniversiteleri kuruldu. 859 yılında Fas'daki Fes şehrinde kurulan Câmi’ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi) bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitelerindendir. Bunları 972’de Kahire’deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Ve tabii ki Müslümanların ilim ve kültür tarihinde büyük bir yeri olan Nizamiye Medreseleri. İlk olarak Bağdat’ta 1067 senesinde kurulan Nizamiye Medreselerinin, ileriki yıllarda Isfahan, Rey,  Nişabur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazali ve el- Firuzabadi gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmışlardır.

İşte Müslümanların tarihi, hem İslâm kültürü alanında hem de evrensel olan ilimler alanında büyük başarılarla dolu, ilim ve terakki tarihidir. Bu, dün böyle olduğu gibi çok yakın zamanda da Râşidî bir Hilâfet altında yeniden böyle olacaktır Allah’ın izniyle… 



[1] Beyhaki, Deylemi, Abdil Ber

[2] Ahzab Suresi 36

[3] Zilzâl Suresi 7-8


Yorumlar

  1. Muteber Bozacı.

    Yazınızı ilgiyle okudum. İslamın tarihsel sürecini anlatmışsınız. Bunlar çoğu kişi tarafından bilinen gerçekler. Ve hepsi doğru.Son 500 yılda İslam coğrafyası neden alim yetiştiremedi, neden batı dünyası İslam alimlerini örnek alıp ilerlerken İslam coğrafyası geride kaldı ve asırlardır batının sömürgesi haline geldiği konusuna bir açıklama yapmanızı isterdim. Yazınızı bu geri kalmışlığımızdan ancak başımıza bir halife seçerek kurtulacağımızı belirterek bitirmeniz beni yorum yazmaya itti. Şayet batının gelişmesinin sebebini Papa'lıkta görüyorsanız bu büyük yanılgı olur. Papa'lık sadece simgesel olarak duruyor. Bilime ve teknolojiye, çağa ayak uydurmaya ve gelişmeye bir katkısı yok. Bilişim çağına geçtik ve artık bireyselliğin önüne geçip tek bir gücün tüm İslam coğrafyasını herkesin rızasıyla yönetebileceği fikri bir ütopyadır. Ama herkesin fikrinin bir önemi yok Halife otokrasi ile yönetecek güce sahip olacak diyorsanız bu da içinde bulunduğumuz ve hızla gelişen çağda ancak zorbalıkla olur. Siz buna da sıcak bakabilirsiniz ama 43 yıllık emekli bir bayan öğretmen olarak ben size hadim olmayarak başka bir pencere aralamayı borç bilirim. Arabistan'da 1400 yıl sonra daha yeni Çarşafın kuranda geçmediği ve zorunlu olmadığı için serbest bırakıldı. Bunun gibi pek çok kadın özgürlükleriyle ilgili davranışlar sayabilirim. Diyeceğim İslam toplumu İNSANI yetiştiren kadını ikinci sınıf görmekten, eğitimden, sosyal yaşamdan, mirastan, kendi hakkını savunmasını engellemekten, eşit birey olarak görmemekten, yanında değil de arkasında yürütmekten vaz geçmediği süre asla ilerleyemeyecek. Amacım polemik yapmak değil. Tek arzum huzurlu bir toplum olabilmenin yollarını doğru yerde aramak. Saygılarımla.

Yorum Yaz