Uluslararası sistemin Suriye devrimini
çalmaya yönelik tüm diplomatik girişimleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra
Amerika Suriye muhalefetini Şam kasabı ile görüşme masasına oturtmaya çalışarak
şimdiden helak olmuş başarısız bir hamleye daha kalkıştı. Bu hamleler ABD’nin
sahneye sürmek için dokunduğu her piyonu Suriye halkı gözünde sakata çıkartan,
çaresizce sonunu hızlandıran hamleler serisine dönüşüyor. Bunun en son örneğini
SGMK Başkanı Muaz Hatib’in Esed rejimi ile görüşebileceğine dair demeçleri oldu.
Hatip, Suriye devriminin gizli açık bütün düşmanları ile görüştükten sonra
şimdi de Şam kasabı ve en önemli destekçisi Rusya ile görüşme girişimi ile
cephede Müslümanların kazanmak üzere olduğu savaşı masada teslim etmeye yönelik
hamlenin basit figürü olarak tarihe geçmeye pek hevesli görülüyor.
ABD’nin direnişçi saflarında çatlak
oluşturmak amacıyla kimi muhalif gruplara “İslami Devlet talep eden gruplarla
savaşmaları karşılığında” silah ve para desteği vaat ettiğine dair haberler
ayyuka çıkmışken Suriye devriminin gerçek liderliğini yürüten içerideki
muhalifler artık Şam kasabının başkanlık sarayının duvarlarını havan topları
ile dövmekteler.
Ayrıca Suriyeli Müslümanlar yukarıda
örneği verildiği gibi durmadan devrimlerini çalma aparatları üreten ABD
diplomasisinin kirli oyunlarını da deşifre ederek müthiş bir siyasi uyanıklık
göstermişlerdir. Bu durumu BM Suriye Özel Temsilcisi Brahimi bir televizyon
programında şöyle ifade etmişti: “Suriye’deki durum Tunus, Libya ve Mısır’da
olduğu gibi kolay (?) olmayacağa benziyor”
Bu durumun ABD ve müttefiklerini ne
ölçüde çıldırttığı Lahtar Brahimi’nin BM’nin sunduğu "siyasi çözüm"e
yanaşmamaları halinde Suriye halkına "cehennem" yaşatacaklarına dair
tehdit siyaseti gütmesinden anlaşılmaktadır. Esasında Suriyeli Müslümanlar
aylar önce bir Cuma gününü “Ey Amerika! Kinin kanımızı emmeye yetmedi mi?”
şeklinde isimlendirerek karşı karşıya kaldıkları cehennemin arkasında siyasi
çözümlerine razı olmadıkları ABD’nin olduğunu deşifre etmişlerdi.
Suriye devriminin gerçek sahipleri;
içerideki muhalif direnişçi guruplar her geçen gün Kelime-i Tevhid sancağı
altında güçlerini birleştirmekte ve devrimlerini ancak ve ancak İslami bir
devletle sonuçlandıracaklarına dair güçlü bir irade beyanında bulunmaktadırlar.
Suriye’nin BM temsilcisi Beşşar Caferi 30
Kasım 2012 tarihinde BM Genel Kuruluna hitaben yaptığı konuşmada “Suriye’de
İslam Devleti kurmayı arzulayanlar var ve bunlar bedeli ne olursa olsun rejimi
değiştirmek istiyorlar” şeklinde uluslararası toplumu bilgilendirmişti.
Batı Suriye’deki devrimin kapitalist
uygarlığı ebediyen bu topraklardan kazıyacak ölçüde devasa sonuçlarının
olacağını idrak etmiş ve parmak ısırmıştır. Bunu en iyi şekilde açık eden
Beşşar Esad olmuştur. Esad Russia Today televizyonuna verdiği röportajda
program sunucusunun Batının Suriye krizini yönetememesi durumunda olası
gelişmelerin ne olacağına ilişkin sorusuna şu şekilde cevap veriyor:
“Şayet Batı bu savaşı kaybederse bunun
kendisi için çok pahalıya mal olacağını düşünüyorum. Batının bu krizi yönetememesinin
dünyanın hayal edemediği kadar sarsıcı etkileri olacak. Biz Suriye olarak
laikliğin, bölgede istikrarın ve birlikte yaşamanın en son kalesiyiz. Suriye’de
oluşacak kriz Atlas okyanusundan Hint okyanusuna bütün dünyayı etkisi altına
alan gerçekten domino etkisi meydana getirecek hakiki bir krizdir. Artık
dünyanın geri kalanı üzerindeki etkisini siz düşünün!”
Atlas okyanusundan Hint okyanusuna, bu
geniş coğrafyada yaşayan insanları birleştirecek İslam’dan başka ortak bir
payda var mı?
Daha önce demeçlerinden birisinde Beşşar
“Suriye bir fay hattı üzerinde bulunuyor. Şayet burada bir kırılma olursa bütün
bölgede deprem meydana gelir” derken de benzer bir tehlikeye; kuvvetle
muhtemeldir ki; çevresindeki ülkeleri de içine alacak bağımsız güçlü bir devletin,
dünyanın en kritik bölgesinde bir anda ortaya çıkabileceğine işaret etmişti.
Amerikan aklının Suriye meselesinde
geldiği nokta tıpkı Rasulüllah (s.a.v.)’in tam da hicret edeceği günün
gecesinde onu öldürerek ondan kurtulacakları noktasındaki Mekke müşriklerinin
geldiği nokta ile aynıdır. Zira Mekke müşrikleri Akabe’de Medine’nin ileri
gelenlerinin Rasulüllah (s.a.v.)’e biat ettiklerini, onu devlet başkanı olarak
seçtikleri istihbaratını almışlardı. Hicretin İslami bir devletle
sonuçlanacağını biliyorlardı. Yarım adada kurulacak böyle bir devletin kendi
jeopolitik eksenini zayıflatacağını belki de dönüp Mekke’yi de içine alarak
hinterlandını genişleteceğini düşünen Mekke elitlerinin elindeki tek seçenek,
ambargo, işkence ve tecrit politikalarından sonra Rasulüllah (s.a.v.)’i
öldürmekti.
Benzer şekilde ABD ve müttefikleri Atlas
okyanusundan Hint okyanusuna yeni bir jeopolitik dünyanın kurulma imkan ve
kabiliyetine sahip Suriye devrimini çok iyi okudukları için bu ülkeyi demir
ağlarla kuşatıyor. Ortadoğu’nun merkezinde stratejik öneme sahip Suriye’yi
yerel unsurların eline geçmeden kendi jeopolik ekseninde tutmak için bir yandan
kendi siyasi çözümlerini kabule zorlarken öte yandan “kontrolsüz” gelişmelere
karşın bu ülkeyi çevreliyor.
Sekiz bombardıman uçağı ve 8 bin asker
barındıran Amerikan uçak gemisi (USS Eisenhower) Mısır’ın Süveyş kanalından
geçerek Laskiye açıklarına demirledi bile. Fransız ve Rus savaş gemileri de
Akdeniz’e geldi. Uluslararası güçler adeta Akdeniz’i bahriye üssü haline
getirdiler.
Amerika Suriye devrimini kuşatmak için
çok uluslu bir koalisyon oluşturuyor. Aylar öncesinde Amerikan özel operasyonel
birliklerinin Suriye Ürdün sınırında bir üsse konuşlandığı haberleri gelmişti.
Yine Irak Suriye sınırına ABD’nin Kuveyt’teki üssünden getirilen 3000 Amerikan
askerinin konuşlandırıldığı ifade edilmektedir. İsrail zaten burnunun dibinde
İslami bir devletin kurulmasını hiç istemeyecek doğallığında düşman bir
devlettir. Türkiye’ye yerleştirilecek olan patriotlar ve beraberinde gelen
100’lerce Nato askeri… Son tahlilde bu ülkelerdeki askeri hareketlilik
Suriye’yi çevreleme operasyonunun öteden beri koordineli bir şekilde
yürütüldüğü izlenimini vermektedir.
Böylesine kapsamlı bir operasyon bölgenin
tansiyonu dikkate alındığında doğuracağı riskler açısından ABD’nin hiç hesap
etmediği bir durumdu. Ancak sömürge imparatorluğunu jeopolitik ve jeoekonomik
imkanları ile bugüne kadar besleyen Ortadoğu’nun kontrolünü elinden kaybetmesi
ve hatta 21. Yüzyılda çökmüş bir uygarlık olarak Kapitalizmin tarihin çöp
sepetine atılmasına neden olacak bir İslami devletin tarih sahnesine çıkması
karşısında oynayacağı son oyunudur.
Diplomatik sahada bütün kartlarını
tükettikten sonra böyle bir askeri operasyona girişmesi sadece Suriye halkını
değil bütün ümmeti içine alacak büyük bir hesaplaşma olacaktır. Tıpkı hak ile
batılın, dost ile düşmanın ayrıldığı o Furkan gününde Büyük Bedir harbinde
olduğu gibi. Ta ki
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا
Helak
olan (Rabbimizin) açık müdahalesiyle (düşmanlığı ve ihaneti deşifre olmuş bir
şekilde) helak olsun, hayatta kalan da (yine Rabbimizin) açık müdahalesiyle (yardımı
ile) hayatta kalsın diye.
(Enfal 42)
Bu öyle bir hesaplaşmadır ki, ümmetin
hiçbir ferdi buna kayıtsız kalamaz. O gün bütün Müslümanların Rasulüllah
(s.a.v.)’in hadisi şeriflerinde buyurduğu gibi Şam’ı, İslam diyarının merkezi
yapmak için çabalayan Suriyeli kardeşlerinin yanında olmaları kaçınılmazdır.
Ebu Derda (r.a.)’ın rivayet ettiği bir
hadisi şeriflerinde Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Büyük savaş gününde Müslümanların
karargâhı el-Guta denilen yer olacaktır. Orada Dimeşk denilen bir şehir
bulunur. Orası Müslümanların konaklarının en hayırlısıdır!” (Hâkim 4/486, 8496)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış