Her toplumda devlet o toplumun
dinamiklerinden bir parça olup, toplumdan ayrı bir yapılanma değildir. Devlet,
toplumun temel dinamiği olan fikir ve duyguların bir neticesi/yansıması olarak
toplumu tamamlayan son kolon konumundadır. Zira toplum, insanlar, fikirler,
duygular ve nizamlardan oluşan bir kompozisyondur.
Dolayısıyla her toplum
fikirleriyle var olur ve alakalarını o fikirler çerçevesinde düzenler. Fakat
hiçbir toplumda bütün insanlar icmai olarak aynı fikirler etrafında
toplanmadığından, ya da cemai olarak birleşilen fikirlere tabi olmakla birlikte
bazı kimseler alakalarını o fikirler çerçevesinin dışına çıkarak kuracağından,
tek başına fikirler toplumu oluşturmaya yeterli olmayıp, yine cemai olarak
ortak duyguların varlığı da bir kaçınılmazdır. Bu şekilde bir toplumda
alakalardan doğan sorunlar toplumun temel dinamiği olan ortak fikirler
çerçevesinde çözümlenir ve bu çözümler ya kişilerce ortak fikirlere olan
bağlılıktan, ya da bu olmazsa ortak duyguların oluşturduğu –her ne kadar öcü
gibi gösterilse de- baskıdan dolayı hayata geçirilir.
Eğer bahsi geçen fikir ve
duygular İslam toplumunu oluşturuyorsa bunun Türkçe karşılığı; insanlar ya
Allah Subhanehu ve Teâlâ’tan korkarak
ya da kuldan utanarak alakalarda fikirden kaynaklanan çözümlerin dışına çıkmaz.
Bütün bunlara rağmen hem her toplumda “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz”, fikir
ve duyguların dizginleyemeyeceği fertlerinde bulunmasından dolayı, hem de
fikirlerden kaynaklanan ihtilafların olması muhtemel olduğundan dolayı, hem bu
ihtilafları ortadan kaldıracak hem de fikir ve duygulara boyun eğmeyen fertleri
kanun gücüyle boyun eğdirecek nizamın (devletin) varlığı da kaçınılmazdır.
Dolayısıyla insanlarla birlikte bu üç (fikir, duygu ve nizam) dinamiğin olması
toplumu tamamlamakta ve bu dört olgu olmadan bir toplumun varlığı mülahaza
edilememektedir.
Bu kısa açıklamalar çerçevesinde
bakıldığında devlet; fikirleriyle insanların dâhili ve harici alakalarını
güden, asileri fikirlere boyun büktüren ve o toplumu dünya siyasetinde temsil
eden yaptırıcı ve caydırıcı gücü olan siyasi bir varlıktır. Cemai olarak
insanların sahip olduğu fikirler üzerine kurulmuş olmasından dolayı, o
fikirlerden taviz vermesi mümkün olmadığı gibi, dünya siyasetinde fikirler
çerçevesinde kendi halkının maslahatını temin etmesi dışında başka bir toplumun
ya da kişinin çıkarlarını amaçlaması da düşünülemez. Dolayısıyla devlet ve o
devlette yönetici veya memur olarak görev alan herkesin toplumun hizmetkârı
olması dışında bir fonksiyonu bulunamaz.
Aksi takdirde, yani devletin
cemai olarak kabul edilen fikirlerin dışında başka fikirlerle insanların
işlerini güttüğünde, ya da kendi halkı dışında başka bir mercie hizmetkâr
olduğunda, kurulan bu dörtlü mekanizma (insan, fikir, duygu ve nizam) çürük
olacak ve yıkılmaya mahkûm olacaktır. Bir toplumun sağlıklı bir şekilde
varlığını devam ettirmesi ve dünya siyasetinde etkin bir güç oluşturması ancak
toplumun dinamikleri olan fikir, duygu ve nizamların çoğunluk insanların iman
ettiği akidenin cinsinden olduğu zaman mümkündür. Bu durumun neticesi şu
Hadis-i Şerif ile ifade edilmiştir:
"Size emîrlerinizin en
hayırlıları kimlerdir, en şerirleri kimlerdir haber vereyim mi? Onların en
hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir; lehlerinde
hayırla dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Ümerânızın şerirleri de
sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler, siz onlara lânet
edersiniz, onlar da size lânet ederler." (Tirmizî, 2265)
Bugün “Arap Baharı” diye
isimlendirilen Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de gerçekleşen kıyamlar bu
iddiamızın açık göstergesi olup, Türkiye, Pakistan, Özbekistan ve diğer İslam
coğrafyasında Osmanlı Hilafet Devleti enkazı üzerine kurulmuş bütün devletler
bundan nasibini alacaktır. Zira bu devletlerin hepsi İslam toprakları üzerinde
kurulmuş küfür fikirlerini Müslümanlar üzerine tatbik eden ve halkının
çıkarları dışında ABD, İngiltere ve Fransa gibi Batı devletlerinin çıkarlarını
gözeten karton devletlerdir.
Bu devletler yukarıda da
açıklamaya çalıştığım fikir, duygu ve nizamları gayet tabii olarak
Müslümanlar’ın iman ettiği akidenin cinsinden olması için çalışanları baskı
altına almakta ve onları sindirmek için her türlü üslubu denemektedirler. Başka
bir ifadeyle inandığımız gibi yaşamamız için mücadele eden, dörtlü mekanizmayı
sağlıklı bir şekilde kurarak İslam Ümmeti’nin kalkınmasını hedefleyen ve
Müslümanlar’ın maslahatı için çalışan kişileri ve hareketleri terörist ilan
edip onlara karşı acımasız bir savaş açmaktadırlar.
Burada belki “Devletin kendi
bekası için tehdit olarak gördüğü unsurlara bunu yapmasından daha tabii ne
olabilir?” denilebilir. Fakat bu denklem ancak insanlar, fikirler, duygular ve
nizamların aynı cinsten olduğu toplumlarda geçerlidir. Burada doğal ve tabii
olan Müslüman halka rağmen kurulmuş laik (dinsiz) devletlerin yerine İslam’dan
kaynaklanan yönetim sistemi olan Hilafet Devleti’ni kurmaya çalışmaktır.
Bu genel ve üzerinde herkesin
düşünmesi gereken bilgiler çerçevesinde başlıktan da anlaşılacağı üzere bu
makaleyi TC Devleti’nin İslam Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışan Hizb-ut
Tahrir ve onun gençlerine yönelik yaptığı zulümleri ve bu konudaki
ikiyüzlülüğünü ifşa etmek kastıyla kaleme alıyoruz. Ayrıca bu konuya girmeden
önce bu kadar mukaddime yazmamızın sebebi bazı hakikatlerin anlaşılması ve
Müslümanlar’ın neticeyi şimdiden görebilmesi için geleceğe bir ışık tutmaktan
başka bir şey değildir. Nitekim er ya da geç Müslümanlar iman ettikleri
İslam’ın yönetim sistemi olan Hilafet ve arkasında korunup savaşacakları bir
kalkan olan Halifelerine kavuşacaklardır.
9 Nisan Salı günü sabahın erken
saatlerinde Erzurum’da TEM şube ekipleri Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu iddia
edilen Hacı KAYA, Ferhat İNCEKAN, Rıfat ESEN, İsmail KAYA, Erdem AYDIN, Cengiz
KARAKUŞ, Mehmet Hanifi ERGİN, Murat GENÇ ve Âdem ve Ferhat isimli iki kişinin de
aralarında bulunduğu toplamda on kişiyi gözaltına aldı. Dört gün süren
gözaltılar sonrasında şahıslar savcılıkça tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk
edildiler. Sanıkların nasıl ifade verdiklerini bilmiyorum ancak Hizb-ut Tahrir
üyesi oldukları ispatlı olmuş olsa bile mahkeme elinde bulunan örgütün cebir ve
şiddet eylemine başvurmadığını gösteren Emniyet bilgi notuna rağmen Cengiz
KARAKUŞ, Mehmet Hanifi ERGİN ve Murat GENÇ’in tutuklanmasına, diğer şahısların
tutuksuz olarak yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar verdi. Fakat daha
sonra savcının 2 kişinin serbest bırakılmasına yaptığı itirazı değerlendiren
mahkeme heyetinin Rıfat ESEN ve Ferhat İNCEKAN hakkında tutuklama kararı
çıkarmasının ardından Esen ve İncekan tutuklanarak cezaevine götürüldü. Böylece
Erzurum’da tutuklanan Müslümanların sayısı 5’e yükselmiş oldu.
Aynı hafta içerisinde hakkında
Hizb-ut Tarir’e üye olmaktan mahkûmiyet kararı bulunan dosyayı Yargıtay’ın
onaması sonucu Ankara’da ikamet eden Yakup TOSUN TEM şube ekiplerince gözaltına
alınıp cezaevine gönderildi. Daha öncede Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu
gerekçesiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 19 sanık hakkında toplam 119 yıl,
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi 5 kişi hakkında 42,5 yıl ve yine Ankara 11. Ağır
Ceza Mahkemesi dört kişi hakkında toplam 30 yıl mahkûmiyet kararı vermişti.
Şüphesiz ki Hizb-ut Tahrir
Türkiye’de 60’lı yılların başından beri faaliyet göstermekte olup TC’den
gördüğü zulümler yeni değildir. Faaliyetinin başladığı günlerle beraber üye ve
sempatizanlarına yapılan zulümlerde başlamış ve halen de devam etmektedir.
Fakat harekete karşı zulüm ve hukuksuzlukta 2003 yılı itibariyle büyük bir
artış yaşanmıştır. 2003 yılından itibaren nerdeyse her yıl bu muhlis
Müslümanlar şafak baskınları, gözaltılar ve tutuklama yoluyla sindirilmeye
çalışılıyor.
Daha önce defaten yazdığımız bir
konu ve ilgilenenlerin bildiği bir mesele olduğundan kısaca bu hareketi
anlatmakla iktifa edeceğim. Ellili yılların başında mütefekkir şeyh ve
özellikle son asırlarda ulema arasında ender rastlanan mutlak müçtehit
Takıyyuddin en Nebhani Rahmetullahi Aleyh tarafından Filistin’de kurulan bu
parti, İslami hayatı başlatmak için İslam Hilafet Devleti kurmaya çalışmakta ve
50 küsür ülkede faaliyeti bulunmaktadır. Hilafet Devleti’ni kurmak için maddi
çalışmaların ve dolayısıyla cebir ve şiddet kullanmanın İslam’ın metodundan
olmadığını savunmakla birlikte, Rasul Muhammed SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’in Mekke’de başlayıp Medine’de ilk
İslam Devleti’ni kuruncaya kadar izlediği 13 yıl süren ve 3 aşamalı fikri ve
siyasi mücadelesini kendisine metod olarak almakta ve faaliyetlerini bu
çalışmalarla sınırlandırmaktadır. Nitekim faaliyet yürüttüğü 50 küsür ülkede,
60 küsür yıldır hiçbir şiddet eylemine karışmamıştır. Bununla birlikte birçok
ülkede tanınan siyasi bir parti olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Bütün bu söylediklerimiz Hizb-ut
Tahrir’in neşriyatlarında yazılı olduğu gibi Türkiye’de dâhil hiçbir ülkede ona
şiddet nispet edilmemiştir. Özellikle mahkemeler örgüt hakkında bilgi
istediğinde Emniyet Genel Müdürlüğü “örgütün hiçbir şiddet eylemine karıştığı
görülmemiştir” şeklinde bilgi notunu mahkemelere göndermiştir. Fakat 2007
yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi; “terör örgütü olmaktan cezalandırılan örgüt
üyelerinin dosyasını Cumhuriyet Savcısı yasalara aykırı bulduğundan” temyiz
başvurusunu değerlendirdikten sonra; örgütün “Raşid-i Hilafet Devleti’ni
kurduktan sonra Hristiyan devletlere karşı cihad başlatacağı” amaç edinildiğini
tespit ederek dosyayı onamış ve Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü kapsamına
almıştır. O günden sonra mahkemeler kararlarını Yargıtay’ın bu niyet okuyucu,
işlenmemiş bir faaliyet hakkındaki içtihadi kararına dayandırmışlardır.
Başbakan Erdoğan geçen ay katıldığı
Kanal D’de yayınlanan “Başbakanla Özel” programında, PKK militanlarının çıkışı
sırasında güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmemesinin suç olup olmayacağı
konusunda “Silahsız bir şekilde sınırdan geçen insanların herhalde terörist
olarak değerlendirilemeyeceğini” söyledi. Yani yıllardır silahlı mücadele eden,
bu çerçevede kadın, çoluk-çocuk ve yaşlı demeden insanları öldüren militanlar
silahı bıraktığı anda terörist olmaktan çıkıyor. O zaman nasıl oluyor da eline
hiç silah almamış bu Müslümanlar terörist olarak yargılanıp binlerce yıl ceza
alabiliyorlar. Nitekim son on yılda bu muhlis Müslümanlar’a toplamda 1621 yıl
ceza verilmiş ve devam eden yargılamalarda 994 yıl ceza istemi bulunmaktadır.
Bu ikiyüzlülük değil de nedir? Daha önce birçok yazarımız sormuştu, yine
soruyoruz; Hizb-ut Tahrir neyi bırakırsa terör örgütü olmaktan çıkar? Herhalde
“fikirlerini” diyemezsiniz ancak lisan-ı haliniz bunu söylüyor.
Zira Hizb-ut Tahrir’de fikirden
başka hiçbir silah yoktur. O halde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sık sık
söylediği; “Artık ülkemizde her türlü fikir şiddeti içermediği takdirde
rahatlıkla söylenebiliyor” sözü ne olacak? Bu sözün komünist esaslı kurulan
hareketleri, misyonerlik faaliyeti yürütenleri ve maymundan geldiklerini
söyleyenleri kapsayıp, İslami söylemleri kapsamaması ikiyüzlülük değil de
nedir? Dün çocuk katili dediğiniz Öcalan ile kardeşlik türküleri söylerken ve
bir yandan “af söz konusu değil” diyerek dolaylı özel af getirirken diğer
yandan Erzurum’da bu kardeşlerimize yaptığınız operasyon ve tutuklamalar hangi
hukuka, hangi akla, hangi mizana sığar?
Malumunuzdur daha önce Erdoğan
birçok Avrupa ülkesini suçluları kendilerine teslim etmediğinden dolayı
eleştiriyordu. Şimdi PKK militanlarını İskandinav ülkelerine ya da Irak, Suriye
gibi komşu ülkelere elleriyle teslim etmek ikiyüzlülük değilde nedir? Buna
karşılık Hizb-ut Tahrir gençlerine yapılan bu hukuksuzluk ve zulüm karşısında
derin bir sessizliğe gömülmek nedir?
Bütün bu soruların cevapları
göstermektedir ki bu zulüm yargının tek başına işlediği bir cürüm değildir.
Bilakis, bu konuda yasal düzenlemelerin kaynağı olmasından dolayı TBMM’nin ve
Mecliste çoğunluğa sahip olan Ak Parti iktidarının, her bir vatandaşından
sorumlu olmasından dolayı yasama, yürütme ve yargısıyla halk adına halkı düşman
gören bütün devletin ortak zulmüdür. Buradan bu muhlis Müslümanlar için yasal
bir merhamet dilendiğimiz gibi bir şey anlaşılmasın, bilakis size söylenecek
söz şöyle olmalıdır:
“Deki:
‘Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve
elinizden gelirse göz açtırmayın.” (Araf 195)
“Sakın,
Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! Ancak Allah, onları
(cezalandırmayı) korkudan gözlerin dışına fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)
Fakat bu zulüm ve hukuksuzluklar
karşısında medya ve STK’ların sessizliği bizlere dokunmaktadır. Özellikle
İslami medya ve STK olarak bilinen kuruluşların bu hukuksuzluklara sessiz
kalması ne İslami değerlere ne de kuruluş amaçlarına uymadığı gibi, her türlü
zulüm ve hukuksuzlukları, özellikle 28 Şubat zulümlerini her gün işlemeleri en
hafif şekliyle bir çifte standardın olduğunu gösteriyor. Nitekim bu son
operasyon ve daha önce Hizb-ut Tahrir üyelerinin aldığı cezaları Akit, Milli Gazete
ve Doğru Haber gibi gazetelerin, bazı dergi ve haber portallarının dışında
zulüm ve haksızlıkların takipçisi olduğunu iddia eden medya kuruluşları ve
STK’lar 3. sayfadan dahi dile getirmediler.
Yine bu durum da göstermektedir
ki Hizb-ut Tahrir ve üyelerine yapılan hukuksuzluklar sadece yargıdan
kaynaklanan bir zulüm değildir. Ak Parti iktidarına angaje olmuş medyanın
sessizliği bunun bir devlet politikası olduğunu göstermektedir. 28 Şubat
sürecinde ve öncesinde Müslümanlar düşman olarak görülürken, 28 Şubat’ın
doğurduğu Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle devletin düşman algısı değişmiş ve
Müslümanlar’dan sadece devletin temel dinamiklerinin değişmesi gerektiğini
savunanlar düşman görülmüştür. Zira İslami kılıfa bürünmüş Ak Parti iktidarı
devletin tehdit algısından irticayı çıkarıp bunu sadece belirli Müslümanlar’a
has kılmış, Ağır Ceza Mahkemelerini kaldırıp Hilafet Devleti kurmak
isteyenlerinde yargılanacağı terör mahkemeleri kurmuştur.
Devletin Müslümanlar’a getirdiği
bu kısmi rahatlatma operasyonu sadece ibadet, yeme-içme ve giyinme gibi
laikliğe de aykırı olmayan bir takım konuları kapsamına alıp Müslümanlar’ın
ağzına bir parmak bal sürmekten başka bir şey değildir. Bu fotoğrafı okuyamayıp
devletin tedricen İslamileştiğini düşünen akımların Suriye konusunda da bu
yüzden devletin ihanetvari politikalarına sessiz kaldığı görülmektedir. Yapılan
bu haksız tutuklamalara ses çıkartmanın kendilerince bu hassas sürece çomak
sokmak olacağını düşünmekteler. Zira onlara göre akıllı olmak lazım.
Bir gün psikiyatri uzmanına iki
kişi zorla bir hasta getirirler. Hasta “ben hasta değilim” diye direnmektedir.
Doktor adamı sakinleştirdikten sonra hemen birinci seansa alır ve ne olduğunu
sorar. Adam yatağında bir timsah olduğunu fakat akrabalarının kendisine
inanmayıp kendisini doktora getirdiklerini söyler. Doktor yarım saatlik ilk
seansın ardından adamı yatağında bir timsah olmadığına ikna ederek ikinci seans
için bir hafta sonraya randevu verir. Fakat bir hafta geçtiği halde hastası
gelmeyince telefon açtığında karşısına adamın akrabaları çıkar. Doktor
hastasını sorunca akrabaları bir hafta önce timsah saldırısı sonucu adamın
öldüğünü söylerler.
Bu hukuksuzluğa göz yuman
çevrelerin halini hikâyedeki akrabaların durumuna benzeterek birazda TC’nin
uyguladığı bu hukuksuzluk ve çifte standardın arkasındaki sebepleri incelemeye
geçmek istiyorum.
Muhakkak ki bunun birtakım genel
ve özel sebepleri bulunmaktadır. Genel sebepler çerçevesinde Türkiye’nin de
ekseninde döndüğü bazı Batılı devletlerin Müslümanlar’ın tekrar Hilafet çatısı
altında birleşerek dünya üzerinde siyasi bir etkinlik oluşturmalarını, hakiki
kalkınmayı gerçekleştirmelerini, Ortadoğu, Afrika ve birçok yerde
Müslümanlar’ın Batı sömürüsünden kurtulmalarını sağlayacak olmasından dolayı
Hizb-ut Tahrir’in projelerinin hayata geçmesinden korktuklarını söyleyebiliriz.
Bu korku onları yerli müttefiklerine bu hareketi sindirmeleri için baskı
yapmaya sevk etmektedir. Halkının çıkarlarından daha çok Batı’nın çıkarlarını
benimseyen yöneticilerde isteyerek ya da istemeyerek kâfirlerin direktiflerine
boyun bükmeleri sonucu bu hukuksuzluğu uygulayabiliyorlar. Bunun en iyi kanıtı
çözüm sürecinde neredeyse PKK militanlarının terörist olmadıklarını söyleyecek
kadar ileri gitmeleri, yasal olmasa da onlara fiili af vermeleri ve buna
mukabil hiçbir şiddet eylemine karışmadığı halde sadece fikirlerinden dolayı
muhlis Müslümanlar’ı tutuklamalarıdır.
Hem Batı’ya boyun eğmenin bir
sonucu olarak hem de kendi makam ve koltuklarını korumanın bir refleksi olarak
Hizb-ut Tahrir’e hukuki, siyasi ve sosyal çerçevede negatif ayrımcılık
yapılmaktadır. Özellikle Hizb-ut Tahrir’in metot olarak benimsediği siyasi
mücadele çerçevesinde yöneticilerin ihanetlerini, halkı üzerine yaptığı
pazarlıkları ve başka komplolarını keşfedip insanlara ifşa etmesi, yöneticileri
kendi hukuklarını dahi çiğneyerek Hizb-ut Tahrir üyelerine kindarca zulüm
yapmaya mecbur bırakmaktadır. Bununla birlikte Hizb-ut Tahrir’in ortaya koyduğu
Hilafet projesi giderek hayata geçme aşamasına geldiğinden ellerinden gelen her
türlü engellemeyi yapmaktadırlar. Bu da sanırım Hilafet projesinin hayalî
olduğunu söyleyenlere cevap olmaktadır ki devlet hayalcileri sever ve onları
rahatsız etmez. Çünkü Hilafet görünen bir gerçek, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hak bir vaadi ve kapitalizmin bataklığa
sürüklediği insanlığın yegâne ihtiyacıdır.
Bütün bu genel sebeplerin yanında
Hizb-ut Tahrir’e yapılan her operasyonun zamanlaması ve ölçüsü birtakım özel
sebepler çerçevesinde olmaktadır. Buradan hareketle Erzurum’da yapılan son
operasyonun özel sebebinin Suriye konusu olduğunu görebiliyorum. Zira Suriye’de
başlayan İslami devrimi çalmak isteyen küresel güçlerin kirli planlarını hayata
geçirmede en çok Türkiye’yi kullanmaktalar ve Türkiye’nin bu kirli oyunlara
alet olduğunu en çok Hizb-ut Tahrir ifşa etmektedir. Nitekim bununla ilgili
tutuklanan bu Müslümanlar Erzurum’da geçen yıl büyük bir konferans
gerçekleştirdiler. Halen bu konuda Hizb-ut Tahrir’in Türkiye çapında korkmadan,
yılmadan faaliyetler yürüttüğü bilinmektedir.
Ayrıca belki başka bir makalede
kapsamlıca ele alınması gereken bir konu ancak TC’nin Hizb-ut Tahrir dışında
Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde ve Konya’da yaptığı operasyonlarında birebir Suriye
ile alakalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Geçtiğimiz günlerde 11 Nisan’da
Reyhanlı’da 11 Müslüman Nusret Cephesi’ne bağlı olduğu iddiasıyla gözaltına
alınmış ve 5 kişi tutuklanmıştır. Yine Konya’da 10 Müslüman aynı iddialara
benzer iddialarla 16 Nisan’da gözaltına alınmıştır. Bütün bu gözaltına alınan
ve tutuklanan Müslümanlar’ın ortak noktasına baktığımız zaman, fikirlerinde
farklı olmakla birlikte Suriye halkına yardım edilmesi konusunda aynı
düşündükleri ve bu kapsamda faaliyet yürüttükleri göze çarpmaktadır. Şimdi
Suriye halkının yanında olduğunu söyleyen Ak Parti iktidarının, Suriye halkına
maddi-manevi yardım eden bu Müslümanları tutuklaması ikiyüzlülük olmuyor mu?
Özellikle Suriye konusunda son
seçenek olarak düşünülen askeri bir müdahalede Türkiye büyük bir rol üstlenecek
ve bu rolü gerçekleştirmesinde en çok onu Hizb-ut Tahrir zorlayacaktır. Bu
nedenle Türkiye genelinde operasyonların olması oldukça muhtemel olmakla
birlikte daha önce Hizb-ut Tahrir üyelerinin almış olduğu hukuksuz cezalar Akit
Gazetesi ve benzeri medya kuruluşlarınca dile getirilmesinden dolayı devlet
rahat hareket edemeyip kontrollü ve temkinli davranmaktadır. Devlet bu kapsamda
Müslümanlar’ın tepkisini ölçme babından Erzurum’da Hizb-ut Tahrir’e operasyon
düzenleyip muhlis Müslümanlar’ın tutuklanmasını sağlamıştır. Bu da sanırım bu
hukuksuzluklara “elimizden bir şey gelmez” diyerek susan kuruluşlara cevap
olmaktadır. Zira birkaç gazetenin dahi gündem yapmasıyla devlet rahat hareket
edememektedir. Buna mukabil devletin yine Suriye politikasına karşı olan DHKP-C
örgütüne peş peşe ve rahatça operasyonlar yaptığını görmekteyiz.
Müslümanlar’ı gücünün farkında
olmaya ve bu hukuksuzluklar karşısında duyarlı olmaya davet ediyoruz. Siz
istemezseniz devlet ne Müslümanlar’ı cezaevlerine atabilir, ne Suriye devrimini
çalması için ABD’ye yardımcı olabilir ne de İslam Hilafet Devleti’nin kurulmasını
engelleyebilir. Köklüdeğişim olarak fikirlerini tasvip ettiğimiz, etmediğimiz
zulme uğrayan bütün Müslümanlar’ın yanında yer aldık ve almaya da devam
ediyoruz. Hatta şimdiki zulümlere sessiz kalan kardeşlerimiz dâhi yarın bir
zulme uğrayacak olsalar öncelikle yanlarında bizi bulacaklardır. Bu konudaki
ölçümüz zulme uğrayanların fikir ve düşünceleri değil, zulme uğramış
olmalarıdır. Zira Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmaktadır:
“Öyle
bir fitneden sakının ki içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz.” (Enfal 25)
Ve şöyle buyurmaktadır:
“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra
size de ateş dokunur.”
(Hud 113)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış