TC DEVLETİ’NİN HİZB-UT TAHRİR’E UYGULADIĞI İKİYÜZLÜ POLİTİKALAR

Murat Savaş

Her toplumda devlet o toplumun dinamiklerinden bir parça olup, toplumdan ayrı bir yapılanma değildir. Devlet, toplumun temel dinamiği olan fikir ve duyguların bir neticesi/yansıması olarak toplumu tamamlayan son kolon konumundadır. Zira toplum, insanlar, fikirler, duygular ve nizamlardan oluşan bir kompozisyondur.

Dolayısıyla her toplum fikirleriyle var olur ve alakalarını o fikirler çerçevesinde düzenler. Fakat hiçbir toplumda bütün insanlar icmai olarak aynı fikirler etrafında toplanmadığından, ya da cemai olarak birleşilen fikirlere tabi olmakla birlikte bazı kimseler alakalarını o fikirler çerçevesinin dışına çıkarak kuracağından, tek başına fikirler toplumu oluşturmaya yeterli olmayıp, yine cemai olarak ortak duyguların varlığı da bir kaçınılmazdır. Bu şekilde bir toplumda alakalardan doğan sorunlar toplumun temel dinamiği olan ortak fikirler çerçevesinde çözümlenir ve bu çözümler ya kişilerce ortak fikirlere olan bağlılıktan, ya da bu olmazsa ortak duyguların oluşturduğu –her ne kadar öcü gibi gösterilse de- baskıdan dolayı hayata geçirilir.

Eğer bahsi geçen fikir ve duygular İslam toplumunu oluşturuyorsa bunun Türkçe karşılığı; insanlar ya Allah Subhanehu ve Teâlâ’tan korkarak ya da kuldan utanarak alakalarda fikirden kaynaklanan çözümlerin dışına çıkmaz. Bütün bunlara rağmen hem her toplumda “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz”, fikir ve duyguların dizginleyemeyeceği fertlerinde bulunmasından dolayı, hem de fikirlerden kaynaklanan ihtilafların olması muhtemel olduğundan dolayı, hem bu ihtilafları ortadan kaldıracak hem de fikir ve duygulara boyun eğmeyen fertleri kanun gücüyle boyun eğdirecek nizamın (devletin) varlığı da kaçınılmazdır. Dolayısıyla insanlarla birlikte bu üç (fikir, duygu ve nizam) dinamiğin olması toplumu tamamlamakta ve bu dört olgu olmadan bir toplumun varlığı mülahaza edilememektedir.

Bu kısa açıklamalar çerçevesinde bakıldığında devlet; fikirleriyle insanların dâhili ve harici alakalarını güden, asileri fikirlere boyun büktüren ve o toplumu dünya siyasetinde temsil eden yaptırıcı ve caydırıcı gücü olan siyasi bir varlıktır. Cemai olarak insanların sahip olduğu fikirler üzerine kurulmuş olmasından dolayı, o fikirlerden taviz vermesi mümkün olmadığı gibi, dünya siyasetinde fikirler çerçevesinde kendi halkının maslahatını temin etmesi dışında başka bir toplumun ya da kişinin çıkarlarını amaçlaması da düşünülemez. Dolayısıyla devlet ve o devlette yönetici veya memur olarak görev alan herkesin toplumun hizmetkârı olması dışında bir fonksiyonu bulunamaz.

Aksi takdirde, yani devletin cemai olarak kabul edilen fikirlerin dışında başka fikirlerle insanların işlerini güttüğünde, ya da kendi halkı dışında başka bir mercie hizmetkâr olduğunda, kurulan bu dörtlü mekanizma (insan, fikir, duygu ve nizam) çürük olacak ve yıkılmaya mahkûm olacaktır. Bir toplumun sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirmesi ve dünya siyasetinde etkin bir güç oluşturması ancak toplumun dinamikleri olan fikir, duygu ve nizamların çoğunluk insanların iman ettiği akidenin cinsinden olduğu zaman mümkündür. Bu durumun neticesi şu Hadis-i Şerif ile ifade edilmiştir:

"Size emîrlerinizin en hayırlıları kimlerdir, en şerirleri kimlerdir haber vereyim mi? Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir; lehlerinde hayırla dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Ümerânızın şerirleri de sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler, siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler." (Tirmizî, 2265)

Bugün “Arap Baharı” diye isimlendirilen Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de gerçekleşen kıyamlar bu iddiamızın açık göstergesi olup, Türkiye, Pakistan, Özbekistan ve diğer İslam coğrafyasında Osmanlı Hilafet Devleti enkazı üzerine kurulmuş bütün devletler bundan nasibini alacaktır. Zira bu devletlerin hepsi İslam toprakları üzerinde kurulmuş küfür fikirlerini Müslümanlar üzerine tatbik eden ve halkının çıkarları dışında ABD, İngiltere ve Fransa gibi Batı devletlerinin çıkarlarını gözeten karton devletlerdir.

Bu devletler yukarıda da açıklamaya çalıştığım fikir, duygu ve nizamları gayet tabii olarak Müslümanlar’ın iman ettiği akidenin cinsinden olması için çalışanları baskı altına almakta ve onları sindirmek için her türlü üslubu denemektedirler. Başka bir ifadeyle inandığımız gibi yaşamamız için mücadele eden, dörtlü mekanizmayı sağlıklı bir şekilde kurarak İslam Ümmeti’nin kalkınmasını hedefleyen ve Müslümanlar’ın maslahatı için çalışan kişileri ve hareketleri terörist ilan edip onlara karşı acımasız bir savaş açmaktadırlar.

Burada belki “Devletin kendi bekası için tehdit olarak gördüğü unsurlara bunu yapmasından daha tabii ne olabilir?” denilebilir. Fakat bu denklem ancak insanlar, fikirler, duygular ve nizamların aynı cinsten olduğu toplumlarda geçerlidir. Burada doğal ve tabii olan Müslüman halka rağmen kurulmuş laik (dinsiz) devletlerin yerine İslam’dan kaynaklanan yönetim sistemi olan Hilafet Devleti’ni kurmaya çalışmaktır.

Bu genel ve üzerinde herkesin düşünmesi gereken bilgiler çerçevesinde başlıktan da anlaşılacağı üzere bu makaleyi TC Devleti’nin İslam Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir ve onun gençlerine yönelik yaptığı zulümleri ve bu konudaki ikiyüzlülüğünü ifşa etmek kastıyla kaleme alıyoruz. Ayrıca bu konuya girmeden önce bu kadar mukaddime yazmamızın sebebi bazı hakikatlerin anlaşılması ve Müslümanlar’ın neticeyi şimdiden görebilmesi için geleceğe bir ışık tutmaktan başka bir şey değildir. Nitekim er ya da geç Müslümanlar iman ettikleri İslam’ın yönetim sistemi olan Hilafet ve arkasında korunup savaşacakları bir kalkan olan Halifelerine kavuşacaklardır.

9 Nisan Salı günü sabahın erken saatlerinde Erzurum’da TEM şube ekipleri Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu iddia edilen Hacı KAYA, Ferhat İNCEKAN, Rıfat ESEN, İsmail KAYA, Erdem AYDIN, Cengiz KARAKUŞ, Mehmet Hanifi ERGİN, Murat GENÇ ve Âdem ve Ferhat isimli iki kişinin de aralarında bulunduğu toplamda on kişiyi gözaltına aldı. Dört gün süren gözaltılar sonrasında şahıslar savcılıkça tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiler. Sanıkların nasıl ifade verdiklerini bilmiyorum ancak Hizb-ut Tahrir üyesi oldukları ispatlı olmuş olsa bile mahkeme elinde bulunan örgütün cebir ve şiddet eylemine başvurmadığını gösteren Emniyet bilgi notuna rağmen Cengiz KARAKUŞ, Mehmet Hanifi ERGİN ve Murat GENÇ’in tutuklanmasına, diğer şahısların tutuksuz olarak yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar verdi. Fakat daha sonra savcının 2 kişinin serbest bırakılmasına yaptığı itirazı değerlendiren mahkeme heyetinin Rıfat ESEN ve Ferhat İNCEKAN hakkında tutuklama kararı çıkarmasının ardından Esen ve İncekan tutuklanarak cezaevine götürüldü. Böylece Erzurum’da tutuklanan Müslümanların sayısı 5’e yükselmiş oldu.

Aynı hafta içerisinde hakkında Hizb-ut Tarir’e üye olmaktan mahkûmiyet kararı bulunan dosyayı Yargıtay’ın onaması sonucu Ankara’da ikamet eden Yakup TOSUN TEM şube ekiplerince gözaltına alınıp cezaevine gönderildi. Daha öncede Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu gerekçesiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 19 sanık hakkında toplam 119 yıl, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi 5 kişi hakkında 42,5 yıl ve yine Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi dört kişi hakkında toplam 30 yıl mahkûmiyet kararı vermişti.

Şüphesiz ki Hizb-ut Tahrir Türkiye’de 60’lı yılların başından beri faaliyet göstermekte olup TC’den gördüğü zulümler yeni değildir. Faaliyetinin başladığı günlerle beraber üye ve sempatizanlarına yapılan zulümlerde başlamış ve halen de devam etmektedir. Fakat harekete karşı zulüm ve hukuksuzlukta 2003 yılı itibariyle büyük bir artış yaşanmıştır. 2003 yılından itibaren nerdeyse her yıl bu muhlis Müslümanlar şafak baskınları, gözaltılar ve tutuklama yoluyla sindirilmeye çalışılıyor.

Daha önce defaten yazdığımız bir konu ve ilgilenenlerin bildiği bir mesele olduğundan kısaca bu hareketi anlatmakla iktifa edeceğim. Ellili yılların başında mütefekkir şeyh ve özellikle son asırlarda ulema arasında ender rastlanan mutlak müçtehit Takıyyuddin en Nebhani Rahmetullahi Aleyh tarafından Filistin’de kurulan bu parti, İslami hayatı başlatmak için İslam Hilafet Devleti kurmaya çalışmakta ve 50 küsür ülkede faaliyeti bulunmaktadır. Hilafet Devleti’ni kurmak için maddi çalışmaların ve dolayısıyla cebir ve şiddet kullanmanın İslam’ın metodundan olmadığını savunmakla birlikte, Rasul Muhammed SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’in Mekke’de başlayıp Medine’de ilk İslam Devleti’ni kuruncaya kadar izlediği 13 yıl süren ve 3 aşamalı fikri ve siyasi mücadelesini kendisine metod olarak almakta ve faaliyetlerini bu çalışmalarla sınırlandırmaktadır. Nitekim faaliyet yürüttüğü 50 küsür ülkede, 60 küsür yıldır hiçbir şiddet eylemine karışmamıştır. Bununla birlikte birçok ülkede tanınan siyasi bir parti olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Bütün bu söylediklerimiz Hizb-ut Tahrir’in neşriyatlarında yazılı olduğu gibi Türkiye’de dâhil hiçbir ülkede ona şiddet nispet edilmemiştir. Özellikle mahkemeler örgüt hakkında bilgi istediğinde Emniyet Genel Müdürlüğü “örgütün hiçbir şiddet eylemine karıştığı görülmemiştir” şeklinde bilgi notunu mahkemelere göndermiştir. Fakat 2007 yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi; “terör örgütü olmaktan cezalandırılan örgüt üyelerinin dosyasını Cumhuriyet Savcısı yasalara aykırı bulduğundan” temyiz başvurusunu değerlendirdikten sonra; örgütün “Raşid-i Hilafet Devleti’ni kurduktan sonra Hristiyan devletlere karşı cihad başlatacağı” amaç edinildiğini tespit ederek dosyayı onamış ve Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü kapsamına almıştır. O günden sonra mahkemeler kararlarını Yargıtay’ın bu niyet okuyucu, işlenmemiş bir faaliyet hakkındaki içtihadi kararına dayandırmışlardır.

Başbakan Erdoğan geçen ay katıldığı Kanal D’de yayınlanan “Başbakanla Özel” programında, PKK militanlarının çıkışı sırasında güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmemesinin suç olup olmayacağı konusunda “Silahsız bir şekilde sınırdan geçen insanların herhalde terörist olarak değerlendirilemeyeceğini” söyledi. Yani yıllardır silahlı mücadele eden, bu çerçevede kadın, çoluk-çocuk ve yaşlı demeden insanları öldüren militanlar silahı bıraktığı anda terörist olmaktan çıkıyor. O zaman nasıl oluyor da eline hiç silah almamış bu Müslümanlar terörist olarak yargılanıp binlerce yıl ceza alabiliyorlar. Nitekim son on yılda bu muhlis Müslümanlar’a toplamda 1621 yıl ceza verilmiş ve devam eden yargılamalarda 994 yıl ceza istemi bulunmaktadır. Bu ikiyüzlülük değil de nedir? Daha önce birçok yazarımız sormuştu, yine soruyoruz; Hizb-ut Tahrir neyi bırakırsa terör örgütü olmaktan çıkar? Herhalde “fikirlerini” diyemezsiniz ancak lisan-ı haliniz bunu söylüyor.

Zira Hizb-ut Tahrir’de fikirden başka hiçbir silah yoktur. O halde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sık sık söylediği; “Artık ülkemizde her türlü fikir şiddeti içermediği takdirde rahatlıkla söylenebiliyor” sözü ne olacak? Bu sözün komünist esaslı kurulan hareketleri, misyonerlik faaliyeti yürütenleri ve maymundan geldiklerini söyleyenleri kapsayıp, İslami söylemleri kapsamaması ikiyüzlülük değil de nedir? Dün çocuk katili dediğiniz Öcalan ile kardeşlik türküleri söylerken ve bir yandan “af söz konusu değil” diyerek dolaylı özel af getirirken diğer yandan Erzurum’da bu kardeşlerimize yaptığınız operasyon ve tutuklamalar hangi hukuka, hangi akla, hangi mizana sığar?

Malumunuzdur daha önce Erdoğan birçok Avrupa ülkesini suçluları kendilerine teslim etmediğinden dolayı eleştiriyordu. Şimdi PKK militanlarını İskandinav ülkelerine ya da Irak, Suriye gibi komşu ülkelere elleriyle teslim etmek ikiyüzlülük değilde nedir? Buna karşılık Hizb-ut Tahrir gençlerine yapılan bu hukuksuzluk ve zulüm karşısında derin bir sessizliğe gömülmek nedir?

Bütün bu soruların cevapları göstermektedir ki bu zulüm yargının tek başına işlediği bir cürüm değildir. Bilakis, bu konuda yasal düzenlemelerin kaynağı olmasından dolayı TBMM’nin ve Mecliste çoğunluğa sahip olan Ak Parti iktidarının, her bir vatandaşından sorumlu olmasından dolayı yasama, yürütme ve yargısıyla halk adına halkı düşman gören bütün devletin ortak zulmüdür. Buradan bu muhlis Müslümanlar için yasal bir merhamet dilendiğimiz gibi bir şey anlaşılmasın, bilakis size söylenecek söz şöyle olmalıdır:


 “Deki: ‘Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve elinizden gelirse göz açtırmayın.” (Araf 195)


 “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! Ancak Allah, onları (cezalandırmayı) korkudan gözlerin dışına fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)

Fakat bu zulüm ve hukuksuzluklar karşısında medya ve STK’ların sessizliği bizlere dokunmaktadır. Özellikle İslami medya ve STK olarak bilinen kuruluşların bu hukuksuzluklara sessiz kalması ne İslami değerlere ne de kuruluş amaçlarına uymadığı gibi, her türlü zulüm ve hukuksuzlukları, özellikle 28 Şubat zulümlerini her gün işlemeleri en hafif şekliyle bir çifte standardın olduğunu gösteriyor. Nitekim bu son operasyon ve daha önce Hizb-ut Tahrir üyelerinin aldığı cezaları Akit, Milli Gazete ve Doğru Haber gibi gazetelerin, bazı dergi ve haber portallarının dışında zulüm ve haksızlıkların takipçisi olduğunu iddia eden medya kuruluşları ve STK’lar 3. sayfadan dahi dile getirmediler.

Yine bu durum da göstermektedir ki Hizb-ut Tahrir ve üyelerine yapılan hukuksuzluklar sadece yargıdan kaynaklanan bir zulüm değildir. Ak Parti iktidarına angaje olmuş medyanın sessizliği bunun bir devlet politikası olduğunu göstermektedir. 28 Şubat sürecinde ve öncesinde Müslümanlar düşman olarak görülürken, 28 Şubat’ın doğurduğu Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle devletin düşman algısı değişmiş ve Müslümanlar’dan sadece devletin temel dinamiklerinin değişmesi gerektiğini savunanlar düşman görülmüştür. Zira İslami kılıfa bürünmüş Ak Parti iktidarı devletin tehdit algısından irticayı çıkarıp bunu sadece belirli Müslümanlar’a has kılmış, Ağır Ceza Mahkemelerini kaldırıp Hilafet Devleti kurmak isteyenlerinde yargılanacağı terör mahkemeleri kurmuştur.

Devletin Müslümanlar’a getirdiği bu kısmi rahatlatma operasyonu sadece ibadet, yeme-içme ve giyinme gibi laikliğe de aykırı olmayan bir takım konuları kapsamına alıp Müslümanlar’ın ağzına bir parmak bal sürmekten başka bir şey değildir. Bu fotoğrafı okuyamayıp devletin tedricen İslamileştiğini düşünen akımların Suriye konusunda da bu yüzden devletin ihanetvari politikalarına sessiz kaldığı görülmektedir. Yapılan bu haksız tutuklamalara ses çıkartmanın kendilerince bu hassas sürece çomak sokmak olacağını düşünmekteler. Zira onlara göre akıllı olmak lazım.

Bir gün psikiyatri uzmanına iki kişi zorla bir hasta getirirler. Hasta “ben hasta değilim” diye direnmektedir. Doktor adamı sakinleştirdikten sonra hemen birinci seansa alır ve ne olduğunu sorar. Adam yatağında bir timsah olduğunu fakat akrabalarının kendisine inanmayıp kendisini doktora getirdiklerini söyler. Doktor yarım saatlik ilk seansın ardından adamı yatağında bir timsah olmadığına ikna ederek ikinci seans için bir hafta sonraya randevu verir. Fakat bir hafta geçtiği halde hastası gelmeyince telefon açtığında karşısına adamın akrabaları çıkar. Doktor hastasını sorunca akrabaları bir hafta önce timsah saldırısı sonucu adamın öldüğünü söylerler.

Bu hukuksuzluğa göz yuman çevrelerin halini hikâyedeki akrabaların durumuna benzeterek birazda TC’nin uyguladığı bu hukuksuzluk ve çifte standardın arkasındaki sebepleri incelemeye geçmek istiyorum.

Muhakkak ki bunun birtakım genel ve özel sebepleri bulunmaktadır. Genel sebepler çerçevesinde Türkiye’nin de ekseninde döndüğü bazı Batılı devletlerin Müslümanlar’ın tekrar Hilafet çatısı altında birleşerek dünya üzerinde siyasi bir etkinlik oluşturmalarını, hakiki kalkınmayı gerçekleştirmelerini, Ortadoğu, Afrika ve birçok yerde Müslümanlar’ın Batı sömürüsünden kurtulmalarını sağlayacak olmasından dolayı Hizb-ut Tahrir’in projelerinin hayata geçmesinden korktuklarını söyleyebiliriz. Bu korku onları yerli müttefiklerine bu hareketi sindirmeleri için baskı yapmaya sevk etmektedir. Halkının çıkarlarından daha çok Batı’nın çıkarlarını benimseyen yöneticilerde isteyerek ya da istemeyerek kâfirlerin direktiflerine boyun bükmeleri sonucu bu hukuksuzluğu uygulayabiliyorlar. Bunun en iyi kanıtı çözüm sürecinde neredeyse PKK militanlarının terörist olmadıklarını söyleyecek kadar ileri gitmeleri, yasal olmasa da onlara fiili af vermeleri ve buna mukabil hiçbir şiddet eylemine karışmadığı halde sadece fikirlerinden dolayı muhlis Müslümanlar’ı tutuklamalarıdır.

Hem Batı’ya boyun eğmenin bir sonucu olarak hem de kendi makam ve koltuklarını korumanın bir refleksi olarak Hizb-ut Tahrir’e hukuki, siyasi ve sosyal çerçevede negatif ayrımcılık yapılmaktadır. Özellikle Hizb-ut Tahrir’in metot olarak benimsediği siyasi mücadele çerçevesinde yöneticilerin ihanetlerini, halkı üzerine yaptığı pazarlıkları ve başka komplolarını keşfedip insanlara ifşa etmesi, yöneticileri kendi hukuklarını dahi çiğneyerek Hizb-ut Tahrir üyelerine kindarca zulüm yapmaya mecbur bırakmaktadır. Bununla birlikte Hizb-ut Tahrir’in ortaya koyduğu Hilafet projesi giderek hayata geçme aşamasına geldiğinden ellerinden gelen her türlü engellemeyi yapmaktadırlar. Bu da sanırım Hilafet projesinin hayalî olduğunu söyleyenlere cevap olmaktadır ki devlet hayalcileri sever ve onları rahatsız etmez. Çünkü Hilafet görünen bir gerçek, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hak bir vaadi ve kapitalizmin bataklığa sürüklediği insanlığın yegâne ihtiyacıdır.

Bütün bu genel sebeplerin yanında Hizb-ut Tahrir’e yapılan her operasyonun zamanlaması ve ölçüsü birtakım özel sebepler çerçevesinde olmaktadır. Buradan hareketle Erzurum’da yapılan son operasyonun özel sebebinin Suriye konusu olduğunu görebiliyorum. Zira Suriye’de başlayan İslami devrimi çalmak isteyen küresel güçlerin kirli planlarını hayata geçirmede en çok Türkiye’yi kullanmaktalar ve Türkiye’nin bu kirli oyunlara alet olduğunu en çok Hizb-ut Tahrir ifşa etmektedir. Nitekim bununla ilgili tutuklanan bu Müslümanlar Erzurum’da geçen yıl büyük bir konferans gerçekleştirdiler. Halen bu konuda Hizb-ut Tahrir’in Türkiye çapında korkmadan, yılmadan faaliyetler yürüttüğü bilinmektedir.

Ayrıca belki başka bir makalede kapsamlıca ele alınması gereken bir konu ancak TC’nin Hizb-ut Tahrir dışında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde ve Konya’da yaptığı operasyonlarında birebir Suriye ile alakalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Geçtiğimiz günlerde 11 Nisan’da Reyhanlı’da 11 Müslüman Nusret Cephesi’ne bağlı olduğu iddiasıyla gözaltına alınmış ve 5 kişi tutuklanmıştır. Yine Konya’da 10 Müslüman aynı iddialara benzer iddialarla 16 Nisan’da gözaltına alınmıştır. Bütün bu gözaltına alınan ve tutuklanan Müslümanlar’ın ortak noktasına baktığımız zaman, fikirlerinde farklı olmakla birlikte Suriye halkına yardım edilmesi konusunda aynı düşündükleri ve bu kapsamda faaliyet yürüttükleri göze çarpmaktadır. Şimdi Suriye halkının yanında olduğunu söyleyen Ak Parti iktidarının, Suriye halkına maddi-manevi yardım eden bu Müslümanları tutuklaması ikiyüzlülük olmuyor mu?

Özellikle Suriye konusunda son seçenek olarak düşünülen askeri bir müdahalede Türkiye büyük bir rol üstlenecek ve bu rolü gerçekleştirmesinde en çok onu Hizb-ut Tahrir zorlayacaktır. Bu nedenle Türkiye genelinde operasyonların olması oldukça muhtemel olmakla birlikte daha önce Hizb-ut Tahrir üyelerinin almış olduğu hukuksuz cezalar Akit Gazetesi ve benzeri medya kuruluşlarınca dile getirilmesinden dolayı devlet rahat hareket edemeyip kontrollü ve temkinli davranmaktadır. Devlet bu kapsamda Müslümanlar’ın tepkisini ölçme babından Erzurum’da Hizb-ut Tahrir’e operasyon düzenleyip muhlis Müslümanlar’ın tutuklanmasını sağlamıştır. Bu da sanırım bu hukuksuzluklara “elimizden bir şey gelmez” diyerek susan kuruluşlara cevap olmaktadır. Zira birkaç gazetenin dahi gündem yapmasıyla devlet rahat hareket edememektedir. Buna mukabil devletin yine Suriye politikasına karşı olan DHKP-C örgütüne peş peşe ve rahatça operasyonlar yaptığını görmekteyiz.

Müslümanlar’ı gücünün farkında olmaya ve bu hukuksuzluklar karşısında duyarlı olmaya davet ediyoruz. Siz istemezseniz devlet ne Müslümanlar’ı cezaevlerine atabilir, ne Suriye devrimini çalması için ABD’ye yardımcı olabilir ne de İslam Hilafet Devleti’nin kurulmasını engelleyebilir. Köklüdeğişim olarak fikirlerini tasvip ettiğimiz, etmediğimiz zulme uğrayan bütün Müslümanlar’ın yanında yer aldık ve almaya da devam ediyoruz. Hatta şimdiki zulümlere sessiz kalan kardeşlerimiz dâhi yarın bir zulme uğrayacak olsalar öncelikle yanlarında bizi bulacaklardır. Bu konudaki ölçümüz zulme uğrayanların fikir ve düşünceleri değil, zulme uğramış olmalarıdır. Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:


 “Öyle bir fitneden sakının ki içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz.” (Enfal 25)

Ve şöyle buyurmaktadır:


 “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size de ateş dokunur.” (Hud 113)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz