SORUMLULUĞUN VE SORUMLULUĞU YERİNE GETİREBİLMEK İÇİN KÜLTÜRÜN ÖNEMİ-1

Murat Savaş

El-Hamdulillahi Rabb-il Âlemîn, e's Salatu ve's Selâmu Âlâ Seyyidinâ Muhammed ve Âlâ Âlihi ve Sahbihi ecmain. Ve ba'd;

Allah Subhanehu ve Teâlâ insanı yeryüzünde bir halife olarak yartırken, onu bu halifelik görevini yerine getirebilecek bir kabiliyette yaratmış ve bütün kâinatı da insanın hizmetine vermiştir. Bu hakikate işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:


“Andolsun, incire, zeytine, Sina dağına, bu güvenli beldeye (Mekke), Andolsun, gerçekten insanı en güzel bir şekilde yarattık.” (Tin 1-4)


“Andolsun, Âdemoğullarını şerefli kıldık, onları denizde ve karada taşıdık, onlara temiz şeylerden rızık verdik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra 70)

Bu ayetler insanın en iyi şekilde yaratıldığını ve diğer mahlûkata karşı üstün kılındığını göstermektedir.


“Hayvanları da yarattı. Onlarda ısındıracak şeyler ve faydalar vardır. Onlardan yersiniz de” (Nahl 5)


“Atları, katırları ve merkepleri de binmeniz için (yarattı). Allah şuanda bilmeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yarattı.” (Nahl 8)


“(Allah) O’dur ki, gökten sizin için su indirdi. İçecek ondan ve (hayvanları) otlatacağınız bitki de ondandır.” (Nahl 10)


“Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı size ram etti.” (Nahl 12)


“O ki ondan taze et yemeniz ve ondan giyeceğiniz bir ziynet çıkarmanız için denizi de ram etti. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar, ırmaklar ve yollar koydu.” (Nahl 14/15)


“Allah sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizin için sizi sıcaktan koruyacak gömlekler ve sizi savaşınızdan koruyacak gömlekler kıldı.” (Nahl 81)

Bu ayetler de canlı-cansız idrak ettiğimiz kâinatın her bir parçasının insanın hizmetine verildiğini göstermektedir. Kâinattaki varlıkların insanın hizmetine verildiğini gösteren daha birçok ayetler mevcuttur.

Fakat bütün bu Allah Subhanehu’nun nimetleri insanın zevki-sefa sürmesi için ya da boşu-boşuna yaratılmış değildir.

Şüphesiz ki insanın en iyi şekilde yaratılması ve insanın hizmetine verilen sayamayacağımız nimetler, insanın yeryüzündeki halifelik görevini yerine getirmesi için yaratılmıştır. Bunun manası ise insanın kulluk görevini yerine getirmek olmaktadır. Zira Allah Azze ve Celle insanın kulluk yapması için yaratıldığını bizlere şöylece bildirmektedir;


“Şüphesiz ki ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.” (Zariyat 56)

İnsanın kulluk için yaratılmış olması, insanın hizmetine verilen şeylerinde bu kulluk görevini gerçekleştirebilmesi için yaratıldığını gösterir.

Kulluk ise; insanın sahip olduğu içgüdüsel ve uzvi ihtiyaçlarını Allah Teâlâ’nın katından gönderdiği dine uygun gidermektir. Bu insanın ibadetini kapsadığı gibi yeme-içme, giyinme ve muamelat gibi insanın hem yaratıcısıyla, hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan alakasını kapsamaktadır. Kısaca İslam, insanın bütün hayatını kuşatmakta ve insan bu hayatını İslam ile düzenlediği takdirde yukarıda da ayetlerde belirtildiği üzere üstün ve şerefli olmaktadır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklardan bir üstünlüğü ve şerefi olmayacağı gibi aynı zamanda yaratılmışların en aşağısı (esfele safilin) konumuna inecektir. Zira yukarıda; “İnsanı en iyi şekilde yarattık” mealindeki ayetin devamında şöyle buyrulmaktadır:


“Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” (Tin 5)

Yani, “biz onu en iyi şekilde yarattığımız halde insan kendini yaptıkları ve yapmadıkları dolayısıyla en aşağılara indirmiştir” anlamındadır.

Şimdiye kadar ki anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere insan yaratılmakla birlikte yaratıcısına karşı sorumlu olmaktadır. İnsan ister kabul etsin ister etmesin yaratılmakla birlikte eğer kendisinde akıl varsa büyük bir sorumluluğu da aynı zamanda yüklenmiş olmaktadır. Zira akıl hem yaratıcısını kavrama ve bilmede hakemdir, hem de mükellefiyetin mercii, yani teklifin menatıdır. Şu durumda iman etsin, etmesin aklı olan her bir insan Allah’a karşı sorumludur. Nitekim inkâr etmiş olsa bile hem kendisinde yaratıcısını tanıması için akıl bulunmakta hem de fıtratında (yaratılışında) bir yaratıcıya ihtiyaç hissi yatmaktadır.


“Gerçekten biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onu taşımaktan çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o pek cahil, pek zalimdir.” (Ahzab 72)

Birçok müfessir buradaki emanetin şer-i hükümler olduğunu söylemektedir. Özellikle insan Allah’a iman etmekle birlikte bütün İslam ahkâmından bilfiil sorumludur. İman etmeyenler ise aklına ve fıtratına muhalefet ederek deve kuşu pozisyonunda olduğundan, açık hakikatleri inkâr ettiğinden ve gerçeği örttüğünden dolayı kendileri için hesap gününde tartı (mizan) dahi söz konusu olmadan Cehennemi boylayacaklardır. Şu halde her bir şer-i hükümden Müslümanlar sorumlu olmaktadır ki hesap günü kendilerine bu hükümlere uyup uymadığından sorulur.

Fakat günümüzde birçok Müslüman İslam’ın ictimai bir din olduğunu görmezden gelerek ancak namaz, oruç ve benzeri ferdi sorumluluklarını yerine getirirken cemaat ya da bütün toplumla alakalı yükümlülüklerden kendisini soyutlamaktadır. Özellikle bazı farzları “farz-ı kifaye” olduğundan kendisinin sorumluluğu yokmuş gibi davranmakta ya da bu tür farzlara cılız destek olmaktadır. Hâlbuki İslam uleması farzları, dinimiz iyi anlaşılsın diye “farz-ı ayn” ve “farz-ı kifaye” olarak tanımlamakta ve ikisi arasında hiçbir fark görmemektedir. Sanki “farz-ı kifaye” olanlar bizle ilgili değilmiş gibi davranılmakta ya da buradaki sorumluluk hafife alınmaktadır. Büyük bir gemiyi kürek çekerek ilerletmek üzere toplanmış birçok insanın “nasılsa diğerleri çekiyor” diyerek tüm gücünü harcamadığından dolayı bir karış dahi ilerleyemeyen topluluğa nasılda benzemekteyiz. Hâlbuki hepsi de öyle düşünüyor…

Bu düşüncelerden dolayı değil mi binlerce bacımızın tecavüze uğraması, milyonlarca kadın, yaşlı ve çocukların öldürülmesi, İslam ile şereflenmiş kardeşlerimizin aşağılanması, milyonlarca Müslümanın aç bırakılması? Ya da dinimize, Rasulümüze ve kitabımız Kur’an-ı Kerim’e hakaret edilmesi, ayaklar altına alınması ve üzerine bevledilmesi? Allah’ın mı takdiri bir devletimizin, ardında korunup savaşacağımız bir halifemizin ya da dünyada bir ağırlığımızın olmayışı, yoksa sorumluluklarımızın önemini kavramadığımız ve gereğini yerine getirmediğimizden dolayı mı?

Allah Subahnehu ve Teâlâ; “Hatırlat, şüphesiz hatırlatmak mü-minlere fayda verir” buyuruyor. Irak’ta, Suriye’de ve sair beldelerde tecavüze uğrayan bacılarımızdan sorumlu olduğumuzu hatırlatırım. Hilafet kaldırıldığından buyana milyonlarca Müslümanın kâfirler tarafından katledildiğini, servetleri çalınarak yüzmilyonlarca Müslüman’ın aç, ya da fakir bırakıldığını ve milyonlarcasının mülteci kamplarında sefil bir hayat yaşadığını ve bizlerin bundan sorumlu olduğunu hatırlatırım. 32 bin küsür gündür bir halifeye beyat etmeden yaşadığımızı, sadece Türkiye’de resmi kayıtlı 70 küsür genel ev, binlerce randevu evi, onbinlerce ruhsatlı tekel bayii ve onlarca İslam’a savaş açmış bankaların olduğunu ve bunlardan sorumlu olduğumuzu hatırlatırım. Ve hakeza…

Ey şerefli ve izzetli Müslümanlar! bilinmesi gerekir ki Allah Azze ve Celle’ye karşı sorumluluğumuz O’nun Rasul’ü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihlâsla ittiba etmektir. O ve O’nun getirdiği din incelendiğinde ise kendi nefsimize, ailemize, yakın akrabaya, uzak akrabaya, yakın komşuya, uzak komşuya, bütün Müslümanlar’a, doğaya, hayvanlara, ağaçlara, çevreye ve hatta zımmi olsun olmasın bütün kâfirlere karşı bazı sorumluluklarımız olduğu anlaşılmaktadır. İşte burada bu sorumluluklarımızı kısaca anahatlarıyla ele almak gerekmektedir.

A: Genel mesuliyetler;

İslam; diğer ideolojilerden farklı olarak, hayata dair fikir de dâhil olmak üzere, her bir ferde her hususta başkasını da düşünme mesuliyeti yüklemiştir. Nitekim hayatı algılama biçimi, ferdi, ailevi ve cemai hayatı şekillendirir. Topyekün insanlığın hayatını şekillendiren, onu izzete ve refaha kavuşturan da, zillete ve yoksulluğa duçar kılan da, hayata dair fikirdir. Hayata dair fikir; hayata bakış açısı üzerine kuruludur. Hayata bakış açısı İslam Akidesi olunca; başkalarını düşünme mesuliyetini farz kılan, mülk edinme eyilimlerini olduğu gibi, cömertlik eyilimlerini de aynı seviyede besleyen tek akide İslam Akidesidir.

“Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eden kimse, misafirine ikramda bulunsun.” (Buhari 5673) diyen Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu hususa vurgu yapmaktadır. Başkalarını kendine tercih etme eyilimini beslemek üzere Allah Azze ve Celle;


“Onlar ihtiyaçları olduğu halde onları kendilerine tercih ederler” (Haşr 9) buyurmuştur.

“Komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok sabahlayan kimse bana iman etmemiştir.” (el Bezzar) buyurarak ve başka ayet ve hadislerde kendisi ve aile efradını doyurduktan sonra akraba ve komşusunu da doyurmasından,

“Kim bir Müslüman’ın imdat çağrısını duyduğu halde, onun imdadına koşmazsa iman etmemiştir.” buyurarak, kendi emniyetini sağladığı gibi güvende olmayan bütün Müslümanların imdadına koşmaktan,

“Kim de Müslümanların işlerine önem vermezse, o onlardan değildir.” buyurarak kendiişlerine ehemmiyet verdiği gibi bütün Müslümanların işlerine de önem vermekten sorumlu tutmuştur. İslam; kendisine iman eden akil ve baliğ hiçbir müntesibini genel mesuliyetten muaf tutmamıştır.

“Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz. İmam çobandır, güttüklerinden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve güttüklerinden mesuldür. Kadın aile fertlerinden, kocasından ve çocuklarından mesuldür. Köle efendisinin malından mesuldür.” buyurarak İslam; imamdan çobana kadar herbir ferdi genel mesuliyet ile mükellef kılmaktadır.

Fakat genel mesuliyetin alanı kişinin içerisinde bulunduğu durumlara göre daralır veya genişler. Eğer bütün cemaate ve devlete yüklenen mesuliyetler tam olarak yerine getiriliyorsa, kişi sadece namaz kılmak, oruç tutmak, nafakasını temin etmek ve benzeri ferdi mesuliyetlerini yerine getirmesi farz olarak kalmakla birlikte, cemaat ve devlete yüklenen mesuliyetlere iştirak etmesi mendup (sünnet) olur. Ancak günümüzdeki gibi devletin ya da tüm cemaatin mesuliyetleri yerine getirilemiyorsa, o zaman bütün Müslümanlar bu mesuliyetleri farz olarak yüklenirler. İslam ahkâmının tatbik edilmesi, Allah yolunda cihad edilmesi, yüneticilerin hesaba çekilmesi, Hilafet’in kurulması ve iyiliğin emredilip, münkerden sakındırılması gibi İslam’ın bütün Müslümanlar’a yüklediği mesuliyetler vardır.

B: İslam davetini taşımada Müslümanlar’ın mesuliyeti;

Dünya ve Âhiret sadetine bizi ulaştıran İslam Risaletini kendimizin tattığı gibi yeryüzündeki diğer insanlara onu ulaştırmak onların üzerimizdeki bir hakkıdır ve İslam bunu tüm Müslümanlara farz kılmıştır. Bu mesuliyet beldelerimizde yaşayan zımmileri kapsadığı gibi dar-ul harp beldelerinde yaşayan bütün kafirleride kapsar. Zımmiler üzerine İslam’ı tatbik ederek, diğer kafirlere de davet ve cihad yoluyla İslam ile aralarındaki maddi engelleri kaldırarak bu görevimizi yerine getiririz. Bu konuda Allah Azze ve Celle Rasulü’nün diliyle şöyle buyurmuştur:


“Sizi ve kendisine davetin ulaştığı herkesi inzar etmem için, bu Kur’an bana vahy edildi.” (En’am 19) Bu ve başka ayetlerle birlikte Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatı bütün Müslümanlara daveti taşımanın farz olduğunu göstermektedir. Kaldı ki Allah Celle Celaluhu;

“İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredim münkerden sakındıran bir ümmet bulunsun” buyurmaktadır. Müslümanlar; İslam esası üzerine devletlerini kurup nizamını hayata geçirdikleri takdirde, İslam’ı diğer kâfir ümmetlere ve halklara götürmeleri üzerlerine bir mesuliyet olur. Fakat henüz İslam esası üzerine devletlerini kuramamış ve nizamını hayata geçirememiş bir durumda iseler, o zaman hayra davet İslami hayatı başlatmaya davet haline dönüşür.

C: Hilafet’in kurulmasında Müslümanların mesuliyeti;

Gerçekten İslami Devlet, her asırda İslam ümmetini koruyan bir kalkan olmuştur. İslami hükümlerin tatbik edilmesi ve İslam’a davetin bütün dünya halklarına taşınması, devletin varlığı sayesinde mümkün olmuştur. Devlet olmadan bunların bir kısmını bile gerçekleştirmek asla mümkün değildir. Kaldı ki, “farzın ancak kendisiyle tamam olduğu şeyde farzdır” diye bir şeri kaide vardır. Ayrıca Kur’an, Sünnet ve Sahabe İcmasında bunun delilleri oldukça çoktur. Bu bağlamda Raşid-i Hilafet Devleti’ni kurmak her bir Müslümanın boynunda bir sorumluluktur. Ancak bu farz ferdi olarak gerçekleştirilemeyeceği için sahih siyasi hizblerle çalışmak Müslümanlara farz olmaktadır. Bu da o kitlenin sahih içtihat metodu ile belirlediği şeri hükümleri benimsemek, kitlenin idari disiplinine riyayet etmek ve emirliğinine güvenmek ve itaat etmekle ancak gerçekleşir.

Müslümanların bundan başka, İslam nizamının tatbik edilmesi, Allah yolunda Cihad edilmesi, Müslümanların vahdetinin sağlanması şeklinde ancak devletin bulunmasıyla gerçekleşecek sorumlulukları olduğu gibi, devletin varlığını gerektirmeyen yöneticilerin muhasebe edilmesi, emribil maruf ve nehi anil münker yapılması, bunun için siyasi partiler kurulması ve cenazelerin defnedilmesi gibi cemai olarak sorumlulukları bulunmaktadır. Bu sorumluluklarımıza bakıldığında sadece cenazelerin defnedilmesi gibi birkaç konuda muvaffak olunduğunu, ancak gerek devletin varlığını zorunlu kılan hususlarda olsun gerek olmasın Müslümanların birçok vazifesini yerine getirmede mavaffak olamadıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla bununla ilgili farzlar –her nekadar buları yapmak için mücadele edenler bulunmuş olsa da- üzerimizden düşmemektedir. Bunları gerçekleştirmek üzere bir kitlede bulunuyor olmakta durumu değiştirmez. Ancak bu farzları gerçekleştirmek için sahih bir kitlede elinden geleni yapanlar Allah katında bir mazerete sahip olmaktadırlar.

Şüphesiz bu sorumluluk büyük bir emanet olup dikkat ve sebatla yerine getirilmeye çalışılmasıyla ancak Allah’a hesap verebiliriz. Aksi halde, yani sahih bir kitlede bulunmakla iktifa edip tüm gücünü harcayarak çalışılmadıktan sonra, ya da sahih kitle ile çalışmayıp ferdi çalışmalarla yetinip, ya da hiç birşey yapmayıp bekleyerek ömrümüzü tamamladığımızda Allah katında sorumluluğumuz düşmeyecek ve kıyamet günü büyük bir pişmanlık olarak bize geri dönecektir.

Sorumluluk; bir şeyin yerine getirilmesiyle mükellef olmak, bunu yapıp yapmadığından hesaba çekilmek demektir. Ebu Hureyre’den; “Her çoban (sorumluluk sahibi) kıyamet günü hesaba çekilecektir. Sürüsüne Allah’ın emrini tatbik etti mi, etmedi mi diye”

Bir gün Medine civarında gece vakti bir gürültü duyulması üzerine, bazı sahabeler toplanıp sesin geldiği yere doğru giderlerken, karşılarına sesin geldiği yerden Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem çıkıverdi. Sahabeler RadıyAllahu Anhum bir ses duyduklarını ve ona bakmak için toplandıklarını söyleyince Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Haydi dönün, dönün ben baktım, deniz tarafından gelen bir sesmiş” dedi. Bu hadis sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu gösteren delil değil midir? Ya da Ömer RadıyAllahu Anh’ın; “Fırat’a bir koyun düşse, ‘ne için yolunu düzeltmedin’ diye hesaba çekilmekten korkarım” demesi, geceleri Medine sokaklarında devriye atması, ya da atadığı bir valiye; “Sana bir hırsız getirilirse ne yaparsın?” sorusuna; “Elini keserim” cevabını alınca, “Banada bir aç gelirse bende senin elini keserim” demesi bu sorumluluk bilincine örnek değil midir?

Bu örnekleri yöneticilik sorumluluğu olduğu için yapılmış şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Zira Selehaddin Eyyubi’nin yünetici olmayıp bir memur olduğu halde Kudüs’ü işgalden kurtarıncaya kadar gülmemeye yemin etmesine ne diyeceğiz? Ya da Eyyüp el Ensari’nin ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul’un kuşatmasına katılmasına, ya da sadece Türkiye’de bulunan 300 küsür Sahabe mezarına ne diyeceğiz? Bunlar yöneticiler miydi ve ne için buralara gelmişlerdi? Ya da hiçbir yöneticilik ve memuriyet görevi olmadığı halde ömürlerini İslam’a vakfetmiş ulemaya, İmam Şafi’ye, İmam Azam’a, Ahmet İbni Hanbel’e, İmam Malik’e, İbni Haldun, İbni Teymiye, Seyyid Kutup, Takiyyuddin en Nebhani ve daha birçok fakih, âlim ve mütefekkire Rahmetullahu Aleyh ne diyeceğiz?

Şanlı İslam tarihi bunun gibi daha binlerce örneklerle doludur. Müslümanlar ister yöneticilik mevkiinde bulunsun, ister sıradan bir vatandaş olsun sorumluluklarını biliyor ve bunun için çabalıyorlardı.

Ancak bütün bu sorumluluklarımızı yerine getirebilmemiz için öncelikle bunların farkında olunması, ehemmiyet ve öneminin kavranması ve en önemlisi bunları nasıl uygulayacağına dair tam bir kültüre (bilgiye) sahip olunması gerekmektedir. Bu konuyu da bir sonraki sayımızda ele almak üzere, selam ve dua ile…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz