El-Hamdulillahi Rabb-il Âlemîn,
e's Salatu ve's Selâmu Âlâ Seyyidinâ Muhammed ve Âlâ Âlihi ve Sahbihi ecmain.
Ve ba'd;
Allah Subhanehu ve Teâlâ insanı
yeryüzünde bir halife olarak yartırken, onu bu halifelik görevini yerine
getirebilecek bir kabiliyette yaratmış ve bütün kâinatı da insanın hizmetine
vermiştir. Bu hakikate işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:
“Andolsun, incire, zeytine, Sina
dağına, bu güvenli beldeye (Mekke), Andolsun, gerçekten insanı en güzel bir
şekilde yarattık.” (Tin 1-4)
“Andolsun, Âdemoğullarını şerefli
kıldık, onları denizde ve karada taşıdık, onlara temiz şeylerden rızık verdik
ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra 70)
Bu ayetler insanın en iyi şekilde
yaratıldığını ve diğer mahlûkata karşı üstün kılındığını göstermektedir.
“Hayvanları da yarattı. Onlarda
ısındıracak şeyler ve faydalar vardır. Onlardan yersiniz de” (Nahl 5)
“Atları, katırları ve merkepleri
de binmeniz için (yarattı). Allah şuanda bilmeyeceğiniz daha nice (nakil
vasıtaları) yarattı.” (Nahl 8)
“(Allah) O’dur ki, gökten sizin
için su indirdi. İçecek ondan ve (hayvanları) otlatacağınız bitki de ondandır.”
(Nahl 10)
“Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı
size ram etti.” (Nahl 12)
“O ki ondan taze et yemeniz ve
ondan giyeceğiniz bir ziynet çıkarmanız için denizi de ram etti. Sizi sarsmasın
diye yere sabit dağlar, ırmaklar ve yollar koydu.” (Nahl 14/15)
“Allah sizin için yarattığı
şeylerden gölgeler kıldı. Sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizin için
sizi sıcaktan koruyacak gömlekler ve sizi savaşınızdan koruyacak gömlekler
kıldı.” (Nahl 81)
Bu ayetler de canlı-cansız idrak
ettiğimiz kâinatın her bir parçasının insanın hizmetine verildiğini
göstermektedir. Kâinattaki varlıkların insanın hizmetine verildiğini gösteren
daha birçok ayetler mevcuttur.
Fakat bütün bu Allah
Subhanehu’nun nimetleri insanın zevki-sefa sürmesi için ya da boşu-boşuna
yaratılmış değildir.
Şüphesiz ki insanın en iyi
şekilde yaratılması ve insanın hizmetine verilen sayamayacağımız nimetler,
insanın yeryüzündeki halifelik görevini yerine getirmesi için yaratılmıştır.
Bunun manası ise insanın kulluk görevini yerine getirmek olmaktadır. Zira Allah
Azze ve Celle insanın kulluk yapması için yaratıldığını bizlere şöylece
bildirmektedir;
“Şüphesiz ki ben insanları ve
cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.” (Zariyat 56)
İnsanın kulluk için yaratılmış
olması, insanın hizmetine verilen şeylerinde bu kulluk görevini
gerçekleştirebilmesi için yaratıldığını gösterir.
Kulluk ise; insanın sahip olduğu
içgüdüsel ve uzvi ihtiyaçlarını Allah Teâlâ’nın katından gönderdiği dine uygun
gidermektir. Bu insanın ibadetini kapsadığı gibi yeme-içme, giyinme ve muamelat
gibi insanın hem yaratıcısıyla, hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan
alakasını kapsamaktadır. Kısaca İslam, insanın bütün hayatını kuşatmakta ve
insan bu hayatını İslam ile düzenlediği takdirde yukarıda da ayetlerde
belirtildiği üzere üstün ve şerefli olmaktadır. Aksi takdirde insanın diğer
varlıklardan bir üstünlüğü ve şerefi olmayacağı gibi aynı zamanda
yaratılmışların en aşağısı (esfele safilin) konumuna inecektir. Zira yukarıda; “İnsanı
en iyi şekilde yarattık” mealindeki ayetin devamında şöyle buyrulmaktadır:
“Sonra onu aşağıların aşağısına
gönderdik.” (Tin 5)
Yani, “biz onu en iyi şekilde
yarattığımız halde insan kendini yaptıkları ve yapmadıkları dolayısıyla en
aşağılara indirmiştir” anlamındadır.
Şimdiye kadar ki anlatılanlardan
da anlaşılacağı üzere insan yaratılmakla birlikte yaratıcısına karşı sorumlu
olmaktadır. İnsan ister kabul etsin ister etmesin yaratılmakla birlikte eğer
kendisinde akıl varsa büyük bir sorumluluğu da aynı zamanda yüklenmiş
olmaktadır. Zira akıl hem yaratıcısını kavrama ve bilmede hakemdir, hem de
mükellefiyetin mercii, yani teklifin menatıdır. Şu durumda iman etsin, etmesin
aklı olan her bir insan Allah’a karşı sorumludur. Nitekim inkâr etmiş olsa bile
hem kendisinde yaratıcısını tanıması için akıl bulunmakta hem de fıtratında
(yaratılışında) bir yaratıcıya ihtiyaç hissi yatmaktadır.
“Gerçekten biz emaneti göklere,
yere ve dağlara teklif ettik de onu taşımaktan çekindiler ve ondan korktular.
Onu insan yüklendi. Şüphesiz o pek cahil, pek zalimdir.” (Ahzab 72)
Birçok müfessir buradaki emanetin
şer-i hükümler olduğunu söylemektedir. Özellikle insan Allah’a iman etmekle birlikte
bütün İslam ahkâmından bilfiil sorumludur. İman etmeyenler ise aklına ve
fıtratına muhalefet ederek deve kuşu pozisyonunda olduğundan, açık hakikatleri
inkâr ettiğinden ve gerçeği örttüğünden dolayı kendileri için hesap gününde
tartı (mizan) dahi söz konusu olmadan Cehennemi boylayacaklardır. Şu halde her
bir şer-i hükümden Müslümanlar sorumlu olmaktadır ki hesap günü kendilerine bu
hükümlere uyup uymadığından sorulur.
Fakat günümüzde birçok Müslüman
İslam’ın ictimai bir din olduğunu görmezden gelerek ancak namaz, oruç ve
benzeri ferdi sorumluluklarını yerine getirirken cemaat ya da bütün toplumla
alakalı yükümlülüklerden kendisini soyutlamaktadır. Özellikle bazı farzları
“farz-ı kifaye” olduğundan kendisinin sorumluluğu yokmuş gibi davranmakta ya da
bu tür farzlara cılız destek olmaktadır. Hâlbuki İslam uleması farzları,
dinimiz iyi anlaşılsın diye “farz-ı ayn” ve “farz-ı kifaye” olarak tanımlamakta
ve ikisi arasında hiçbir fark görmemektedir. Sanki “farz-ı kifaye” olanlar
bizle ilgili değilmiş gibi davranılmakta ya da buradaki sorumluluk hafife
alınmaktadır. Büyük bir gemiyi kürek çekerek ilerletmek üzere toplanmış birçok
insanın “nasılsa diğerleri çekiyor” diyerek tüm gücünü harcamadığından dolayı
bir karış dahi ilerleyemeyen topluluğa nasılda benzemekteyiz. Hâlbuki hepsi de
öyle düşünüyor…
Bu düşüncelerden dolayı değil mi
binlerce bacımızın tecavüze uğraması, milyonlarca kadın, yaşlı ve çocukların
öldürülmesi, İslam ile şereflenmiş kardeşlerimizin aşağılanması, milyonlarca
Müslümanın aç bırakılması? Ya da dinimize, Rasulümüze ve kitabımız Kur’an-ı
Kerim’e hakaret edilmesi, ayaklar altına alınması ve üzerine bevledilmesi?
Allah’ın mı takdiri bir devletimizin, ardında korunup savaşacağımız bir
halifemizin ya da dünyada bir ağırlığımızın olmayışı, yoksa sorumluluklarımızın
önemini kavramadığımız ve gereğini yerine getirmediğimizden dolayı mı?
Allah Subahnehu ve Teâlâ; “Hatırlat,
şüphesiz hatırlatmak mü-minlere fayda verir” buyuruyor. Irak’ta, Suriye’de
ve sair beldelerde tecavüze uğrayan bacılarımızdan sorumlu olduğumuzu
hatırlatırım. Hilafet kaldırıldığından buyana milyonlarca Müslümanın kâfirler
tarafından katledildiğini, servetleri çalınarak yüzmilyonlarca Müslüman’ın aç,
ya da fakir bırakıldığını ve milyonlarcasının mülteci kamplarında sefil bir hayat
yaşadığını ve bizlerin bundan sorumlu olduğunu hatırlatırım. 32 bin küsür
gündür bir halifeye beyat etmeden yaşadığımızı, sadece Türkiye’de resmi kayıtlı
70 küsür genel ev, binlerce randevu evi, onbinlerce ruhsatlı tekel bayii ve
onlarca İslam’a savaş açmış bankaların olduğunu ve bunlardan sorumlu olduğumuzu
hatırlatırım. Ve hakeza…
Ey şerefli ve izzetli
Müslümanlar! bilinmesi gerekir ki Allah Azze ve Celle’ye karşı sorumluluğumuz
O’nun Rasul’ü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihlâsla ittiba etmektir. O ve O’nun
getirdiği din incelendiğinde ise kendi nefsimize, ailemize, yakın akrabaya,
uzak akrabaya, yakın komşuya, uzak komşuya, bütün Müslümanlar’a, doğaya,
hayvanlara, ağaçlara, çevreye ve hatta zımmi olsun olmasın bütün kâfirlere
karşı bazı sorumluluklarımız olduğu anlaşılmaktadır. İşte burada bu
sorumluluklarımızı kısaca anahatlarıyla ele almak gerekmektedir.
A: Genel mesuliyetler;
İslam; diğer ideolojilerden
farklı olarak, hayata dair fikir de dâhil olmak üzere, her bir ferde her
hususta başkasını da düşünme mesuliyeti yüklemiştir. Nitekim hayatı algılama
biçimi, ferdi, ailevi ve cemai hayatı şekillendirir. Topyekün insanlığın
hayatını şekillendiren, onu izzete ve refaha kavuşturan da, zillete ve
yoksulluğa duçar kılan da, hayata dair fikirdir. Hayata dair fikir; hayata
bakış açısı üzerine kuruludur. Hayata bakış açısı İslam Akidesi olunca;
başkalarını düşünme mesuliyetini farz kılan, mülk edinme eyilimlerini olduğu
gibi, cömertlik eyilimlerini de aynı seviyede besleyen tek akide İslam
Akidesidir.
“Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman
eden kimse, misafirine ikramda bulunsun.” (Buhari 5673)
diyen Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu hususa vurgu yapmaktadır.
Başkalarını kendine tercih etme eyilimini beslemek üzere Allah Azze ve Celle;
“Onlar ihtiyaçları olduğu halde
onları kendilerine tercih ederler” (Haşr 9)
buyurmuştur.
“Komşusunun aç olduğunu bildiği
halde tok sabahlayan kimse bana iman etmemiştir.” (el Bezzar) buyurarak ve başka ayet ve hadislerde kendisi
ve aile efradını doyurduktan sonra akraba ve komşusunu da doyurmasından,
“Kim bir Müslüman’ın imdat
çağrısını duyduğu halde, onun imdadına koşmazsa iman etmemiştir.” buyurarak, kendi emniyetini
sağladığı gibi güvende olmayan bütün Müslümanların imdadına koşmaktan,
“Kim de Müslümanların işlerine
önem vermezse, o onlardan değildir.” buyurarak kendiişlerine ehemmiyet verdiği gibi bütün
Müslümanların işlerine de önem vermekten sorumlu tutmuştur. İslam; kendisine
iman eden akil ve baliğ hiçbir müntesibini genel mesuliyetten muaf tutmamıştır.
“Dikkat edin! Hepiniz çobansınız
ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz. İmam çobandır, güttüklerinden mesuldür.
Erkek ailesinin çobanıdır ve güttüklerinden mesuldür. Kadın aile fertlerinden,
kocasından ve çocuklarından mesuldür. Köle efendisinin malından mesuldür.” buyurarak İslam; imamdan çobana
kadar herbir ferdi genel mesuliyet ile mükellef kılmaktadır.
Fakat genel mesuliyetin alanı
kişinin içerisinde bulunduğu durumlara göre daralır veya genişler. Eğer bütün
cemaate ve devlete yüklenen mesuliyetler tam olarak yerine getiriliyorsa, kişi
sadece namaz kılmak, oruç tutmak, nafakasını temin etmek ve benzeri ferdi
mesuliyetlerini yerine getirmesi farz olarak kalmakla birlikte, cemaat ve
devlete yüklenen mesuliyetlere iştirak etmesi mendup (sünnet) olur. Ancak
günümüzdeki gibi devletin ya da tüm cemaatin mesuliyetleri yerine
getirilemiyorsa, o zaman bütün Müslümanlar bu mesuliyetleri farz olarak
yüklenirler. İslam ahkâmının tatbik edilmesi, Allah yolunda cihad edilmesi,
yüneticilerin hesaba çekilmesi, Hilafet’in kurulması ve iyiliğin emredilip,
münkerden sakındırılması gibi İslam’ın bütün Müslümanlar’a yüklediği
mesuliyetler vardır.
B: İslam davetini taşımada
Müslümanlar’ın mesuliyeti;
Dünya ve Âhiret sadetine bizi
ulaştıran İslam Risaletini kendimizin tattığı gibi yeryüzündeki diğer insanlara
onu ulaştırmak onların üzerimizdeki bir hakkıdır ve İslam bunu tüm Müslümanlara
farz kılmıştır. Bu mesuliyet beldelerimizde yaşayan zımmileri kapsadığı gibi
dar-ul harp beldelerinde yaşayan bütün kafirleride kapsar. Zımmiler üzerine
İslam’ı tatbik ederek, diğer kafirlere de davet ve cihad yoluyla İslam ile
aralarındaki maddi engelleri kaldırarak bu görevimizi yerine getiririz. Bu
konuda Allah Azze ve Celle Rasulü’nün diliyle şöyle buyurmuştur:
“Sizi ve kendisine davetin
ulaştığı herkesi inzar etmem için, bu Kur’an bana vahy edildi.” (En’am 19) Bu ve başka ayetlerle birlikte Muhammed SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in hayatı bütün Müslümanlara daveti taşımanın farz olduğunu
göstermektedir. Kaldı ki Allah Celle Celaluhu;
“İçinizden hayra davet eden,
iyiliği emredim münkerden sakındıran bir ümmet bulunsun” buyurmaktadır. Müslümanlar;
İslam esası üzerine devletlerini kurup nizamını hayata geçirdikleri takdirde,
İslam’ı diğer kâfir ümmetlere ve halklara götürmeleri üzerlerine bir mesuliyet
olur. Fakat henüz İslam esası üzerine devletlerini kuramamış ve nizamını hayata
geçirememiş bir durumda iseler, o zaman hayra davet İslami hayatı başlatmaya
davet haline dönüşür.
C: Hilafet’in kurulmasında
Müslümanların mesuliyeti;
Gerçekten İslami Devlet, her
asırda İslam ümmetini koruyan bir kalkan olmuştur. İslami hükümlerin tatbik
edilmesi ve İslam’a davetin bütün dünya halklarına taşınması, devletin varlığı
sayesinde mümkün olmuştur. Devlet olmadan bunların bir kısmını bile
gerçekleştirmek asla mümkün değildir. Kaldı ki, “farzın ancak kendisiyle
tamam olduğu şeyde farzdır” diye bir şeri kaide vardır. Ayrıca Kur’an,
Sünnet ve Sahabe İcmasında bunun delilleri oldukça çoktur. Bu bağlamda Raşid-i
Hilafet Devleti’ni kurmak her bir Müslümanın boynunda bir sorumluluktur. Ancak
bu farz ferdi olarak gerçekleştirilemeyeceği için sahih siyasi hizblerle
çalışmak Müslümanlara farz olmaktadır. Bu da o kitlenin sahih içtihat metodu
ile belirlediği şeri hükümleri benimsemek, kitlenin idari disiplinine riyayet
etmek ve emirliğinine güvenmek ve itaat etmekle ancak gerçekleşir.
Müslümanların bundan başka, İslam
nizamının tatbik edilmesi, Allah yolunda Cihad edilmesi, Müslümanların vahdetinin
sağlanması şeklinde ancak devletin bulunmasıyla gerçekleşecek sorumlulukları
olduğu gibi, devletin varlığını gerektirmeyen yöneticilerin muhasebe edilmesi,
emribil maruf ve nehi anil münker yapılması, bunun için siyasi partiler
kurulması ve cenazelerin defnedilmesi gibi cemai olarak sorumlulukları
bulunmaktadır. Bu sorumluluklarımıza bakıldığında sadece cenazelerin
defnedilmesi gibi birkaç konuda muvaffak olunduğunu, ancak gerek devletin
varlığını zorunlu kılan hususlarda olsun gerek olmasın Müslümanların birçok
vazifesini yerine getirmede mavaffak olamadıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla
bununla ilgili farzlar –her nekadar buları yapmak için mücadele edenler
bulunmuş olsa da- üzerimizden düşmemektedir. Bunları gerçekleştirmek üzere bir
kitlede bulunuyor olmakta durumu değiştirmez. Ancak bu farzları gerçekleştirmek
için sahih bir kitlede elinden geleni yapanlar Allah katında bir mazerete sahip
olmaktadırlar.
Şüphesiz bu sorumluluk büyük bir
emanet olup dikkat ve sebatla yerine getirilmeye çalışılmasıyla ancak Allah’a
hesap verebiliriz. Aksi halde, yani sahih bir kitlede bulunmakla iktifa edip
tüm gücünü harcayarak çalışılmadıktan sonra, ya da sahih kitle ile çalışmayıp
ferdi çalışmalarla yetinip, ya da hiç birşey yapmayıp bekleyerek ömrümüzü
tamamladığımızda Allah katında sorumluluğumuz düşmeyecek ve kıyamet günü büyük
bir pişmanlık olarak bize geri dönecektir.
Sorumluluk; bir şeyin yerine
getirilmesiyle mükellef olmak, bunu yapıp yapmadığından hesaba çekilmek
demektir. Ebu Hureyre’den; “Her çoban (sorumluluk sahibi) kıyamet günü
hesaba çekilecektir. Sürüsüne Allah’ın emrini tatbik etti mi, etmedi mi diye”
Bir gün Medine civarında gece
vakti bir gürültü duyulması üzerine, bazı sahabeler toplanıp sesin geldiği yere
doğru giderlerken, karşılarına sesin geldiği yerden Muhammed SallAllahu Aleyhi
ve Sellem çıkıverdi. Sahabeler RadıyAllahu Anhum bir ses duyduklarını ve ona
bakmak için toplandıklarını söyleyince Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Haydi
dönün, dönün ben baktım, deniz tarafından gelen bir sesmiş” dedi. Bu
hadis sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu gösteren delil değil midir? Ya da
Ömer RadıyAllahu Anh’ın; “Fırat’a bir koyun düşse, ‘ne için yolunu
düzeltmedin’ diye hesaba çekilmekten korkarım” demesi, geceleri Medine
sokaklarında devriye atması, ya da atadığı bir valiye; “Sana bir hırsız
getirilirse ne yaparsın?” sorusuna; “Elini keserim”
cevabını alınca, “Banada bir aç gelirse bende senin elini keserim”
demesi bu sorumluluk bilincine örnek değil midir?
Bu örnekleri yöneticilik
sorumluluğu olduğu için yapılmış şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Zira
Selehaddin Eyyubi’nin yünetici olmayıp bir memur olduğu halde Kudüs’ü işgalden
kurtarıncaya kadar gülmemeye yemin etmesine ne diyeceğiz? Ya da Eyyüp el
Ensari’nin ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul’un kuşatmasına katılmasına, ya da
sadece Türkiye’de bulunan 300 küsür Sahabe mezarına ne diyeceğiz? Bunlar yöneticiler
miydi ve ne için buralara gelmişlerdi? Ya da hiçbir yöneticilik ve memuriyet
görevi olmadığı halde ömürlerini İslam’a vakfetmiş ulemaya, İmam Şafi’ye, İmam
Azam’a, Ahmet İbni Hanbel’e, İmam Malik’e, İbni Haldun, İbni Teymiye, Seyyid
Kutup, Takiyyuddin en Nebhani ve daha birçok fakih, âlim ve mütefekkire
Rahmetullahu Aleyh ne diyeceğiz?
Şanlı İslam tarihi bunun gibi
daha binlerce örneklerle doludur. Müslümanlar ister yöneticilik mevkiinde
bulunsun, ister sıradan bir vatandaş olsun sorumluluklarını biliyor ve bunun
için çabalıyorlardı.
Ancak bütün bu sorumluluklarımızı
yerine getirebilmemiz için öncelikle bunların farkında olunması, ehemmiyet ve
öneminin kavranması ve en önemlisi bunları nasıl uygulayacağına dair tam bir
kültüre (bilgiye) sahip olunması gerekmektedir. Bu konuyu da bir sonraki
sayımızda ele almak üzere, selam ve dua ile…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış