Son zamanlarda sarsıcı
olaylarla yüzleşiyoruz. Önce Allah’ın lanetlediği Lut kavminin izinden giden
eşcinsellerin Allah’a, Rasulüne ve Müslümanlara meydan okurcasına arzı endam
etmelerini ve İslâmî değerlerimize hakarette bulunmalarını kaygıyla izledik. Sonra,
Suruç’taki bombalı saldırı ve ardından yaşanan masum Müslümanlara yönelik
infazlar. Bu iki durum bize bir gerçeği gösterdi: Ahlaksal bir çöküntünün tam
ortasındayız ve can güvenliğimiz yok.
Eğer yaşadığımız toplumda
adalet yok olmuşsa, güçlülere suç işleme imtiyazı tanınmış ise, ahlaksızlık
cadde cadde sokak sokak etrafımızı kuşatmışsa, devlet Müslümanların can
güvenliğini sağlayamaz bir hale geldi ise çöküntü değil yıkıntı yaşanıyor
demektir. İşte burada İslâmî duyarlılığa sahip kesimlerin devreye girmesi ve
ümmetin sorunlarını çözecek projeler ortaya koyması kaçınılmazdır. Eğer bir
proje ortaya koyamıyorsa hem kendi varlığını sorgulamalı hem de kendisine tâbi
olanların vebalini nasıl sırtlanacağını iyice düşünmelidir.
Böylesine gergin ve boğucu bir ortamda İslâmî kesimlerin çözüm olarak öne sürdükleri her proje ve fikir iyice etüt edilmelidir ki en doğrusu tespit edilip peşinden gidilsin. Peki, nelerdir bu fikir ve projeler, gelin hep birlikte inceleyelim. Proje: Bir parti kuralım Müslümanlar bu partiyi desteklesin, seçimlere girip iktidara ulaşalım sonra da Anayasa ve kanunları değiştirip Müslümanlara rahat bir nefes aldıralım. Nihayetinde de İslâm şeriatıyla hükmedecek bir devlet inşa edelim.
İnceleme: Bu fikir İslâmî bir fikir değildir. Ayrıca denenmiş ve
başarısız olduğu tüm gerçekliğiyle görülmüştür. 1970 yılında kurulan Milli
Nizam Partisi ile Müslümanlar bu serüvene başladı. Defalarca seçimlere girildi
defalarca kapatıldı. İlk defa 1974 yılında CHP ile koalisyon yapıldı. Daha
sonra da koalisyonlara iştirak edildi. 1995 yılında seçimlerde % 21.38 oy
oranıyla ilk sırada yer aldı. 1997 yılında Refah-Yol hükümeti kuruldu. Erbakan
Başbakan oldu. 28 Şubat olarak bilinen bir dizi siyasi operasyonlar neticesinde
Erbakan kendi isteğiyle başbakanlığı bıraktı ve koalisyon dağıldı. Fazilet
Partisi’nin de kapatılmasıyla parti içinde çatlaklıklar baş gösterdi ve
ayrılmalar oldu. Fazilet Partisinden ayrılanlar Adalet ve Kalkınma Partisini
kurdu. AK Parti 2002 seçimlerinde tek başına iktidar oldu ve o tarihten bugüne
kadar 13 yıl boyunca tek başına iktidar olmaya devam etti. Evet iktidar olduğu
bu dönemde başörtüsünü okullarda, kamuda ve mecliste serbest olmasını sağladı.
Bunu yaparken başörtüsü Allah’ın emridir, Müslüman kadınlar için farzdır
diyerek değil de demokratik bir hak olarak lanse etti. Zina da demokratik bir
haktı serbest bırakıldı. Eşcinsel olmak da saygı duyulması gereken demokratik
bir haktı serbest bırakıldı. Eşcinsel evlilikler medyada geniş bir şekilde yer
aldı, desteklendi. Bu serbestlik eşcinsel yürüyüşüne kadar genişledi. Allah’ın
haram kıldığı Allah Rasulü’nün ağır sözlerle yerin dibine geçirdiği faiz her
eve girdi. Öylesine normalleşti ki Davutoğlu faize Allah bereket versin diyecek
kadar sapkınlık gösterdi. Allah’ın hükümleri uygulanmadı. Müslümanlar
korunmadı. Gerçek maslahatları hiç gözetilmedi. Aksine dinine düşkün Müslüman
profil evrim geçirdi ve mülküne düşkün haline geldi. İhale almak için yahut
vekil olmak için sözde Müslümanlar türedi. Münafıklık arttı. Müslüman gençlik yok olup gitti. Başörtüsü
serbest bırakıldı belki ama şer’î ölçülere göre giyinen, iffetli Müslüman kadın
yerine modaya düşkün, açık mı kapalı mı belli olmayan, bir bakanın bir daha
bakmak zorunda kaldığı ucube bir Müslüman kadın tiplemesi sahnedeki yerini
aldı. Dindar nesil slogandan öteye geçmedi. Oruç tutmayan namaz kılmayan, iyiyi
kötüyü ayırt edemeyen, ahlak yoksunu, hedefi olmayan vizyonsuz bir genç nesil
oluşturuldu. Dindar nesli bırakın dinsiz bir nesil kapımızda.
Şu anket sonuçları iyi
okunmalı: Mak Danışmanlık 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle 03-10 Temmuz 2015
tarihleri arasında Toplumun Din Algısı Ve Dine Bakış başlıklı kamuoyu
araştırması yaptı. İlk soru namaz kılıyor musunuz? Verilen cevaplar korkutucu:
Hiç namaz kılmıyorum: % 18
Bayramdan bayrama kılarım: %15
Cumadan Cumaya kılarım: %31
Her gün 5 vakit kılarım: %23
Görüş belirtmek istemiyorum: %12
Hiç namaz kılmıyorum
diyenlerin yarıdan fazlası 18-25 yaş arası gençler. Düzenli namaz kılanların
çoğu da 50 yaş ve üzeri.
1970 yılından bugüne kadar tam 45 yıllık bilanço bu şekilde. Hiçbir kazanım olmadığı gibi tam bir çöküş ve yozlaşma yaşandı. İslâm adına haramlar helal kılındı. İslâm adına küfür olan demokrasi Müslümanlara benimsetildi. Demokrasi araçken amaç oldu. Kâfir Batı’nın gayri İslâmî sistemi başköşeye oturdu. Ne Müslüman ne kâfir ikisinin arası bir toplum inşa edildi. Dolayısıyla bu proje çökmüştür. Müslümanların bu proje üzerinde inat etmeleri daha büyük facialara yol açacak ve en önemlisi asla Allah Subhanehû ve Teâlâ’yı razı etmeyecektir. Zira bu yol Allah’ın haram kıldığı bir yoldur.
Proje: Silahlı bir örgüt kuralım bizimle savaşanlar ile savaşalım iktidardakileri savaş meydanlarında yok edelim ve iktidara gelip İslâm şeriatıyla hükmedelim.
İnceleme: Bu düşünce sahipleri yanlış bir delil üzerinde ama samimi duygularla hareket etmektedir. Kendilerinin olabilir dediği şeyin asla gerçekleşmeyeceğini de muhtemelen biliyorlardır. Zira toplumsal değişim silahı mücadele ile iktidarı ele geçirmek demek değildir. Bilakis toplumun hazırlanması ve İslâm’ı talep eder hale gelmesi kaçınılmazdır. Dünya tarihi böyle bir devrime şahit olmamıştır. Silahı mücadele komünist ideolojinin iktidara gelmek için zıtlıkları barizleştirmek için kullandığı bir metottan öte bir şey değildir. Bu yolun köklerinde fikir değil öfke vardır. Topluma karşı duyulan öfke bazı gençleri bu yola itmiştir. Böyle bir yolun başarıya ulaşması imkânsızdır dedik. Nitekim PKK örneği açık bir şekilde karşımızda durmaktadır. PKK kavmiyetçi duyguları kullanarak 30 yıldan fazla bir zamandır Türkiye Cumhuriyeti ile savaştı. Gelinen noktada Demokratik hakların iade edilmesini zafer olarak görmekte. Bu haliyle tam bir başarısızlık öyküsüdür. Aynı şekilde Filipinlerde Moro, İrlanda’da İRA, İspanya’da ETA büyük mücadelelerin ardından silahları bırakmak zorunda kalmıştır. Bununla birlikte Allah Rasulü’nün toplumsal değişim metodunda silahlı mücadelenin izine dahi rastlayamazsınız. Mina’da “Ya Rasulullah istersen hemen şimdi kılıçlarımızı çekelim ve Mekkeli müşriklerle savaşlım” teklifinde bulunan Ensar’a Rasulullah’ın “Henüz bununla emrolunmadık” şeklinde cevap vermesi silahlı mücadelenin Rasulullah’ın toplumu değiştirmek için uyguladığı bir yöntem olmadığını göstermektedir.
Proje: Toplum fertlerden oluşur biz şayet fertleri değiştirir isek toplum da değişir. Bu nedenle öncelikli işimiz tek tek fertlerin eksikliklerini giderip onları ıslah edelim. Bunun için de okullar açalım, medreseler kuralım, Kur’an halkaları oluşturalım… Herkes evinin önünü temizlerse tüm mahalle ve tüm ülke temizlenmiş olmaz mı?
İnceleme: Olmaz! Bu zihniyet kapitalistlerin köle icat etmek için uydurduğu ve topluma kapitalist zaviyeden bakılmasını sağlayan bir fikirdir. Herkes evinin önünü temizlerse tüm mahalle ve tüm ülke temizlenmez. Zira toplumu tarif ederken salt fertlerden oluştuğunu söylemek inceleme dikkatsizliğidir. Toplum dediğimiz olgu fert, fikir, duygu ve nizamın bileşenidir. Bu bileşenden bir cüzü almak toplumu tarif etmek için kâfi değildir. Bileşen bozulur ve toplum toplum olmaktan çıkar. Okul açmakla, medreseler kurmakla belki bazı fertleri değiştirebilirsiniz ama toplumu bu yolla değiştiremezsiniz. Bununla birlikte fertler toplumu değiştirmek için doğru bir çalışma yürütmediği müddetçe toplumdan etkilenmeleri ve toplumla benzeşmeleri kaçınılmazdır. Zira ifsat edici faktörler hayatın her alanını kuşatmışken ıslah etmek için çalışmak akıntıya kürek çekmekten başka bir şey değildir. Sonra toplumun ıslaha değil bilakis inkılaba ihtiyacı vardır. Toplum köklü bir değişimle değişmelidir ki yeni bir hayata bakış açısı ortaya konulabilsin. Hayata bakış açısı bozuk bir toplumu fertleri ıslah ederek değiştirmek söz konusu değildir. Evet Allah’ın Rasulü fertlerle işe başladı ama o fertleri kitleleştirip fikir duygu ve nizam bütünlüğünü oluşturdu. Yoksa tek tek fertleri değiştirme yoluna gitmedi. Proje: Toplumdaki ahlaki çöküntü, can güvenliğinin olmaması bizi ilgilendirmez. Bu hayat zaten müminin zindanı değil mi? İnzivaya çekilip Allah ile başbaşa kalalım. Namazımızı kılıp zikrimizi yapalım. Tek kurtuluş bu!
İnceleme: İnsan toplumun bir
parçasıdır. Toplumun parçası olması hasebiyle toplumdaki gelişmelerden birebir
etkilenir. İnzivaya çekilmek, toplumdan uzak yaşam alanları oluşturmak
karşılaştığımız sorunları asla çözemez. Böyle düşünenler İslâm’ı algılamakta
zorluk yaşıyor demektir. İnzivaya çekilmek ne demek? Hiçbir şeye karışmamak?
Bizim peygamberimiz bizim için en güzel örnek değil mi? Peki Peygamber
efendimiz kendisine risalet tebliği olunduktan sonra inzivaya mı çekildi, yoksa
inzivadayken topluma inip toplumu değiştirmek için mi uğraştı? Siyer
kitaplarına azıcık göz attığımızda bu sorunun cevabını bulabiliriz. Rasulullah’ın
içinde yaşadığı toplumun durumu kendisini o kadar rahatsız etmeye başlamıştı ki
insanlardan uzaklaşıp Hira Dağı’nda inzivaya çekilmişti. İnsanlardan uzak
duruyor onları kendi hallerine bırakıyordu. Daha sonra kendisine Cebrail Aleyhi’s
Selam vasıtasıyla İslâm risaleti tebliğ edildi. Kalk ve uyar! emrine icabet
eden Rasulullah içinde yaşadığı toplumu İslâm ile değiştirmek için kolları
sıvadı ve hiç durmadı, geri adım atmadı. Toplumun bozuklukları ve eşi
görülmemiş ahlaksızlıkları karşısında insanlardan ümidini kesmedi. Allah’ın
kendisine göndermiş olduğu İslâm nimetiyle insanları tanıştırdı ve İslâm
ümmetini inşa etti. Rasulullah’a verilen görev esasında ümmetine de verilmiş
bir görevdir. İslâm bizden inzivaya çekilmemizi değil bilakis toplumun içinde
olmamızı ve onları İslâm’a davet etmemizi istiyor. Nitekim Allah’ın Rasulü
şöyle buyurdu:
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9) Öyleyse biz hiçbir şeye karışmayalım namazımızı kılıp zikrimizi yapalım anlayışı gayri İslâmî bir anlayıştır. Bu anlayış terk edilmeli ve uzak durulmalıdır.
Proje: Toplumda fitne hâkim. Fitne olduğu zamanda oturan ayakta durandan hayırlıdır. Allah Rasulü bu tür durumlarda oturmamızı emretti. Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Biz bir zamanlar Rasûlullah'ın yanında bulunuyorduk. Fitneden bahsetti ve şöyle dedi: "İnsanları verdikleri sözleri karıştırdıklarını, emanetlerini hafife aldıklarını ve şöyle oldukları vakit buyurup parmaklarını birbirlerine kenetledi. Abdullah dedi ki: Ben Rasûlullah'ın huzurunda ayağa kalktım ve "Allah beni sana feda kılsın, o zamana yetişirsem ben ne yapayım?" dedim. "Evinde otur, diline sahip ol, maruf olanı al, münker olanı bırak, kendi özel işine bak ve genelin işini bırak."
Zaten toplumları
değiştirmek bizim gibi aciz kulların işi değil Mehdi’nin işidir. Mehdi gelecek
ve tüm sorunlar çözülecek. O zamana kadar hiçbir şey yapmadan durmak lazım.
İnceleme: Bu hadis delil
getirilerek insanları oturmaya davet etmek hatalı bir yaklaşımdır ve hadisin
gerçek mesajına muhalif bir harekettir. Kendisine sorulan benzer bir soruya
Hizb-ut Tahrir Emîri Celil âlim Ata Ebu Raşta bakın nasıl cevap verdi:
“Bu ve benzeri diğer farklı hadisler, hak ile bâtılın
birbirine karıştığı ve dolayısıyla hakkın bilinmediği durumlarda söz konusudur.
Hak ile bâtılı birbirine karıştıranlar için şer’î hüküm, hak ile bâtıl
birbirinden ayırt edilene ve hakkın peşinde gidene dek evinde oturup kalmaktır.
Hadiste geçen mana ve sıygayı dikkatlice düşünen biri bunu açıkça görür.
وكانوا هكذا "Şöyle
oldukları vakit" sözüne bir bakın. Ravi bunu وَشَبَّكَ بَيْنَ أَصَابِعِهِ "Parmaklarını birbirlerine kenetledi." sözüyle
açıklıyor. Yani parmaklarını birbirlerine kenetlemesi, Müslümanların dalga
dalga birbirlerine akın etmelerine ve meseleyi karıştırdıklarına bir işarettir.
Bütün bunlar, hakkın bâtıla karıştığına ve ikisini birbirinden ayırt etmenin
zor olduğuna delalet ederler. Bu durumda yukarıda söylediğim gibi onun için
şer’î hüküm hak ile bâtıl birbirinden ayrılana kadar fitneden uzak durmak,
ayrıldığında ise hak ile birlikte yürümektir. İster iyiliği emretmek, ister
kötülükten men etmek, ister mazluma yardım etmek isterse de İslâm Devleti’ni
kurmak için güç ve kuvvetli ehlinden nusret talep etmek uğrunda ciddi çalışmak
olsun hakkın yanında yer almak şer’î delillere göre farzdır…
Fitne olması durumunda kişi hak ile bâtılı ayırt edemediğinde
sadece bu farz düşer. Eğer doğru olanı bilirse, o zaman hakkı söylemek farzdır.
İyiliği emredip kötülükten men etmek, mazluma yardım etmek, Hilâfet yoksa şer’î
metodu takip ederek Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için güç ve kuvvet
ehlinden nusret talep etmek farzdır. Farzı yerine getirmemek, büyük günahtır.
Eğer Müslümanlar, özellikle Salih insanlar, bilinen ve belirgin olan hakka yardım
etmekten geri dururlar ve evlerinde oturup kalırlarsa, ortalığı fesat götürür.
Bağy ve bâtıl insanlar, ortalıkta cirit atarlar, insanlara tahakküm ederler.”
Artık iletişim çağında yaşıyoruz, dünya küçük bir köye dönüştü hak nedir bâtıl nedir? Kolayca öğrenilebilir. Kimin haklı kimin haksız olduğu da ortaya çıkar. Dolayısıyla fitne var oturalım düşüncesi bâtılın tahakkümünü arttırmaktan ve pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Ayrıca Müslümanlara farz kılınmış bir işi Mehdi’ye havale etmek en hafif tabirle kolaycılıktır.
Proje: Tağutu reddetmek imanın gereğidir. Bırak tağutu reddetmeyi bu toplum tağuta destek olmaktadır, akidesi bozuktur ve hepsi kâfirdir. Zaten Hilâfet de ilan edildi biat edip hicret edelim!
İnceleme: Buna “harici hastalığı”
denilmektedir. Toplumu küfür ile itham etmek kimsenin haddine değildir. Fertler
İslâm’ın belirlediği akidevi sınırların dışına açık bir şekilde çıkarsa kadı
onu tekfir edip cezasını tayin eder. Bunun haricinde tağutu reddetmek gibi
muğlak bir ifade ile toplumu tekfir etmek ehlisünnet çizgisinin dışına
çıkmaktır, ruhsal bir hastalık belirtisidir.
İlan edilen Hilâfet devlet
özelliği olmayan, ümmetten kopuk, Hilâfet’i kötülemek ve gerçek Hilâfet’in
önüne geçmek için kurulmuş bir Hilâfet’tir ve kabul edilemez! Ona tâbi olanlar
yakın bir zamanda nasıl bir hataya düştüklerin anlayacaklardır. Zira bu sözde Hilâfet’in
var oluş faktörleri ile ümmetin dinamikleri birbiriyle tenakuz halindedir. Kan
uyuşmazlığı vardır ve illaki biri diğerini reddedecektir.
1- Bizler Müslümanız ve hayattaki tüm davranışlarımız İslâmî hükümler ile kayıt altına alınmıştır. Nasıl abdest alacağımızı, nasıl namaz kılacağımızı, hac ibadetini nasıl yerine getireceğimizi vb. Allah’ın Rasulü’nden alırız. Aynı şekilde toplumsal değişim ve Hilâfet Devleti’nin kurulmasında nasıl bir yol izleyeceğimizi de Allah’ın Rasulü’nden almamız gerekmektedir.
2- Menfaat ya da akıl bizim için belirleyici değildir. Zira her ikisi de şeriatın çizmiş olduğu yolu tespit etmede yanlış araçlardır. Bilakis yolumuzu şer’î hükümler belirlemelidir.
3- Vakıa bizi yönlendirmemeli. Bu zikzaklara ve savrulmalara kapı aralayacak tehlikeli bir unsurdur. Nitekim birçok İslâmî hareket vakıaların hareketlerini yönlendirmelerine izin vermiş ve bu izin zaman içinde hedeflerinden sapmalarına yol açmıştır.
Buraya kadar yaptığımız
açıklamalardan sonra şunu net bir şekilde söyleyebiliriz: Hizb-ut Tahrir’in
ortaya koymuş olduğu Râşidî Hilâfet projesinden başka ayakları yere basan,
ümmetin kurtuluşuna vesile olacak, kapsamlı ve ciddi bir proje yoktur.
Hizb-ut Tahrir Alllah
Rasulü’nün metodunu takip ederek fikrî ve siyasi çalışmalar yürütür. Her ne
kadar ve bağlacı kullanılmış olsa da fikir ve siyasi çalışma bir bütündür. Râşidî
Hilâfet Devleti’nin hangi yolla kurulacağını ve bu aşamalarda nasıl hareket edileceği
Hizb-ut Tahrir neşriyatlarında tafsilatlı bir şekilde yer almaktadır. Öğrenmek
isteyen Köklü Değişimin yayınladığı Hizb-ut Tahrir’in Toplumsal Değişim Metodu
adlı kitaba müracaat edebilir.
Son olarak derim ki: Artık
diriliş zamanı… Artık İslâmî hareketlerin hedeflerini ve metotlarını ciddi bir
şekilde gözden geçirme zamanı… İslâm ümmetinin ayağa kalkma zamanı… Sömürgeci
kâfirlerin ümmet üzerindeki oyunlarını bozma ve onları ülkelerine geri gönderme
zamanı… Artık Râşidî Hilâfet zamanı…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış