ZİHİN KODLARIMIZDA YAPILAN BATILI TAHRİBAT, BASİRETİMİZİ BAĞLIYOR!

Süleyman Uğurlu

Johne Locke, insan zihnini boş bir levhaya (tabula rasa) benzetir. İnsan doğduğunda, bu zihinde hiçbir fikir yoktur. Deneyimler neticesinde fikirler bu levhaya yazılmaya başlar. Yazılan bu fikirler onun hayata bakış açısını şekillendirir. Aslında Locke, burada bir nevi aklın tarifini yapmıştır. Duyu organlarımızla hissettiğimiz bir vakıa hakkında hüküm verebilmemiz için o vakıa hakkında öncül bir bilgimizin olması kaçınılmazdır. O öncül bilgi bizi bir yerlere ulaştırır ve vakıayı yorumlamamızı sağlar. Şayet öncül bilgiler hatalı ise doğal olarak erişilen sonuç da hatalı olacaktır. Ya da öncül bilginin kaynağı, size kasıtlı bir şekilde yanlış bilgi vermiş olabilir. Bu durumda da o kaynağın güdüm alanına girmişsiniz demektir. Her halükârda öncül bilgi önemlidir ve sorgulanmadan alındığında saptırıcı sonuçlara yol açabilir.

100 yıl önce kurulan Laik Cumhuriyet tam bir asırdır öncül bilgilerin birinci kaynağı olmaya devam ediyor. Sosyal medyada biri şöyle yazmıştı: “Atam ne diyorsa o!” Kolay değil, bir asırdan bahsediyoruz. Bilginin tek elde toplandığı günlerden bahsediyoruz. Hainlerin ve kahramanların sistem tarafından belirlendiği tarih kitaplarından bahsediyoruz. 10 yılda 15 milyon gencin zihinlerindeki levhaların “Atatürk” güzellemeleriyle doldurulduğundan bahsediyoruz.

Evet, zihin kodlarımızla oynadılar ve bizi, “düşündüğünü sanan” fikirsel köle haline getirdiler. Kendilerinden çıkan hiçbir bilgiyi tartışmaya açmadılar ve sorgulatmadılar. Onların verdiği bilgiyi kabul etmeyenler toplumdan tecrit edildi. Hastalık saçan bir virüs gibi görüldü ve gösterildi. -Severek ya da sevmeyerek fark etmez- toplum, resmî ideolojinin bilgilerine boyun büktürüldü. Artık herkes Atatürk’ü göklere çıkarmak ve Cumhuriyeti sevmek zorundaydı. Okullara, sokaklara, caddelere, resmî dairelere, iş yerlerine, dağlara, taşlara, göz temasınızın olduğu her alana onun ismi kazındı, heykelleri dikildi.

Okuma-yazmayı onunla öğrendi. Üniversiteden mezun olduğunda son dersi yine İnkılap Tarihi ve Atatürkçülüktü. Beşikten mezara kadar zihin kontrolü yapılmayan hiçbir fert bırakılmadı. Bu -ilk geçiş döneminden sonra şiddeti değişkenlik gösterse de- zihin kontrolü hep devam etti.

Aslında bu durum sadece Türkiye’ye has bir durum değildir. İslam coğrafyasının tamamında benzer bir durum hakimdir. Mısır’da okutulan tarih dersi kitaplarında Türklerin Araplara ihanet ettiği anlatılırken Türkiye’de okutulan kitaplarda Arapların Türklere ihanet ettiği, arkadan vurduğu anlatıldı.

Batı, bu dönemde ulaşılması gereken ulvi bir hedef olarak gösterildi. Onun teknolojisi ve medeniyetine erişmek için çok çalışmak gerektiği aşılandı. Batı hayranlığı her alanda kendini gösteriyordu. Ondan gelen şeyler sorgulanmaya kapatıldı. Demokrasi, laiklik, cumhuriyet, ulus devlet anlayışı, milliyetçilik Batı’dan geldiği için sorgulanmadan alındı. Hatta Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkılmaması için “Misak-ı Milli” diye bir şey uyduruldu.

Kapitalizmin yerleşmesiyle birlikte boş levhalar, popüler kültürün argümanlarıyla doldurulmaya başlandı. Nihayetinde düşünmekten, araştırmaktan aciz, ezberletilmiş cümlelerin dışına çıkamayan, sloganik konuşmalar haricini beceremeyen, tam da ayette belirtilen dünya hayatı tasvirini yaşam şekline dönüştürmüş “oyun ve eğlence düşkünü” bir nesil meydana geldi. Her kuşak bir önceki kuşağı mumla arattı.

Aslında buraya kadar anlattıklarımızın özeti, Batı fikir ve düşüncelerinin İslam ümmetinin fertleri arasında yerleşik hale getirildiğidir. Zihin dünyamızı Batı’nın fikirleri, sembolleri, doğruları ve yanlışları şekillendirdi. Bugün, -bilerek ya da bilmeyerek- Batı menşeili fikirlere rağbet eden, davet eden, onu yücelten Müslümanların varlığını görmek, gerçekten üzücü bir durum.

Batı’nın bilhassa da İngiltere ve ABD’nin kültürel, düşünsel işgalinin ulaştığı boyutların görüntüsü, İzzettin Kassam Tugaylarının 7 Ekim’de Yahudi varlığı “İsrail”e yönelik başlattığı saldırlar ve ardından gelen Gazze katliamlarıyla bir kez daha karşımıza çıktı. Günlerdir bombalanan, ambargoya maruz bırakılan Gazze için dünyanın dört bir yanında gösteriler düzenlendi ve düzenlenmeye de devam ediyor. Gazze bir yandan ümmeti birleştirirken diğer yandan ne denli bir fikrî bunalım yaşadığımızı da bizlere gösteriyor.

Mesela Gazze’ye destek eylemleri düzenleyen kitlelerde, oraya katılan halkın ellerinde gördüğümüz Filistin bayrağının aslında neyi temsil ettiğini biliyor musunuz? İnanıyorum ki bu satıları okuduktan sonra bir daha o bayrağı elinize almayacaksınız.

İngiltere; o, üzerinde güneş batmayan imparatorluğunu kurarken ve sömürgesini devam ettirirken sadece kendisinin askerî gücüyle bunu başarmadı. Osmanlı Hilâfet Devletine zorluk çıkartacak, onu zayıflatacak tüm entrika ve tuzakları da kullandı.

1908 yılında II. Meşrutiyetle birlikte devlet yönetimini eline alan İttihatçılar, Şerif Hüseyin’in “Mekke Emiri” olarak atanmasını sağlamışlardır. Oysa Halife Abdulhamid, onu İstanbul’da tutarak olası bir ayaklanmayı daha başlamadan önlemişti. 16 yıl İstanbul’da kalan Şerif Hüseyin, İttihatçıların baskısıyla Mekke Şerifi olduktan sonra “Haşimi Krallığı” hayalleri kurmaya başlamıştır. Nitekim birkaç yıl sonra İngilizlerle iş birliği içinde oğullarıyla birlikte Arap İsyanını başlatmıştır.

Arap milliyetçiliğine dayalı bu isyan, Osmanlı Hilâfet Devletine karşı başlatılmış bir isyan olup şer’an haram ve ihanettir. Bu isyan neticesinde, İngilizlerin marifeti bazı Arap aşiretlerinin desteğiyle Hilafet ordusunun binlerce askeri şehit edilmiştir. Burada bir parantez açıp bu ihaneti tüm Müslüman Arapların sırtına yıkmaya çalışanlara da bir cevap vermek gerekir. Arap isyanının başarıya ulaşmasının sebebi Müslüman Arapların bu isyana katılımı değil İngilizlerin sinsi planları sayesinde olmuştur. Aynı İngilizler, İttihat ve Terakki’ye darbe yaptırarak Osmanlı Hilafet Devletini zayıf düşürmüş, M.Kemal’in eliyle de son darbeyi vurmuştur. Dolayısıyla ihanet tek boyutlu değildir

Konumuza devam edelim; “Mark Sykes” deyince sanırım ilk aklımıza gelen Sykes-Picot Anlaşması ve Osmanlı Hilafet Devletinin topraklarının paylaşılmasıdır. Bir İngiliz Subayı olan Mark Sykes, aynı zamanda Ortadoğu uzmanıdır ve saha elemanıdır. Şerif Hüseyin’in başını çektiği Arap İsyanının çıkışında önemli bir rol oynamış, isyan bayrağını tasarlamış, İngiltere’de üretmiş ve Arap isyancı güçlere dağıtmıştır. Hem Arap İsyanını hem de Pan-Arabizm ideolojisini temsil eden bayraktaki siyah renk Abbasileri, beyaz renk Emevileri, yeşil Fatimileri ve kırmızı üçgen Şerif Hüseyin’in soyu olan Haşimoğlullarını temsil etmektedir.

Renklerin sıralaması değişse de bugün Ortadoğu’daki birçok ülkenin bayrağı aynı bayraktır. Filistin bu bayrağı, 1964 yılından beri kullanmaktadır. Filistin halkını temsil ettiği söylenen bayrak, 1988’den sonra olmayan Filistin Devletini resmi bayrağıdır.  

Yahudileri Filistin topraklarına getiren, onlara toprak dağıtan, her türlü desteği veren ve nihayetinde “İsrail’i” kuran İngilizlerin tasarladığı, dağıttığı bayrakla “İsrail’e” karşı mücadele verilmesi, can yakıcı bir ironidir. Bir çok STK, Filistin ile alakalı bir eylem düzenlediğinde bu bayrağın alanın her yerinde dalgalandığını görürsünüz. Bilindiği gibi bayraklar semboldür ve bir şeyi temsil eder. Bu bayrak açık bir şekilde Arap milliyetçiliğini temsil etmektedir. Bir taraftan milliyetçiliği kınayıp diğer taraftan milliyetçiliğin sembolü olan bir bayrağı cihad ruhuyla dalgalandırmak batının zihin dünyamızda bıraktığı izlerin ne kadar derin olduğunu göstermesi için önemli bir detaydır. Bu sahneyi gören İngilizler bir kez daha eserleriyle övünmekten kendini alamamıştır sanırım.

Elbette bu durum, onların samimiyetlerini ve mücadelelerini gölgelemez. Abdurrahman Dilipak’ın dediği gibi; bu çelişkiyi “galat-ı meşhur” kabilinden değerlendirmek daha doğrudur.

Tüm bu can yakıcı hakikatlerden bihaber olan bazı kardeşlerimiz, bizim neden Filistin bayrağı taşımadığımızı, neden sadece kelime-i Tevhid bayrağı taşıdığımızı soruyorlardı. İşte tam da bu sebepten dolayı taşımıyoruz! Ulus devlet bayrakları ayrılışı, kopuşu ve parçalanmayı temsil ederken Kelime-i Tevhid bayrakları birliği ve gücü temsil etmektedir. Umarım, eylemlerde neden Filistin bayrağını elimize almadığımız net bir şekilde anlaşılmıştır.

Şimdi sizi bir başka çelişkiyle tanıştırmak istiyorum.

7 Ekim’den sonra Yahudi varlığı “İsrail’in” saldırıları şiddetlendiğinde özellikle Müslümanların başındaki yöneticiler ve bazı sivil toplum kuruluşları, sürecin “iki devletli çözüm” ile nihayete ermesi gerektiğini dile getirmişlerdir. Peki, sizin “iki devletli çözüm” dediğiniz şey nedir? Anlatayım… İki devletli çözüm, “İsrail” kurulmadan önce Peel Planıyla başlayan oyalama sözcüğüdür. ABD II. Dünya Savaşıyla birlikte uluslararası arenaya çıkıp dünya liderliğini ele almaya başladığında karşısında birçok sorun buldu. Bunlardan biri de Filistin-“İsrail” sorunudur. ABD, İngiltere’nin çözümsüzlük politikasını fark ettiğinde, çözümsüzlükle Ortadoğu’da arzuladığı istikrarı yakalayamayacağının farkına vardı. Uzun vadeli bir plan hazırladı -ki bu planın temelini “iki devletli çözüm” oluşturmaktadır-. Bu plana göre; “İsrail” ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün temsil ettiği iki ayrı devlet olacaktı. Ancak sınırları bir türlü çizilemeyen “İsrail”, bu çözüme hep siyaseten “evet” demiştir. Sular durulduğunda işgalini geliştirmeye devam etmiştir.

ABD’nin hazırladığı Büyük Ortadoğu Planı doğrultusunda bütün ABD başkanları, Filistin meselesi ile alakalı iki devletli çözüme atıfta bulunmuştur.

24 Haziran 2002’de yaptığı konuşmada George W. Bush, “barışçıl ve demokratik bir Filistin devletinin İsrail’le yan yana yaşayabileceğini” belirterek, ABD’nin iki devletli çözümden yana olduğunu dile getirdi. Obama, Filistin devletinin kurulabilmesinin önündeki en büyük engelin Yahudi yerleşimleri olduğunu dile getiren ilk ABD başkanı oldu. Mart 2013’ten itibaren Dışişleri Bakanı John Kerry, barış görüşmelerinin yeniden başlayabilmesi için Ramallah ve Kudüs arasında altı ay süren mekik diplomasisi uyguladı. Bu süreçte de barış görüşmelerinin iki devletli çözüm esasına dayanarak gerçekleştirilmesine karar verildi. Trump tarafından “yüzyılın barışı” olarak lanse edilen girişim, Ocak 2020’de “Refah İçin Barış: Filistin ve İsrail Halklarının Yaşamlarını İyileştirmeye Yönelik Görüş” başlığıyla kamuoyuna açıklandı. Belgede, müzakerelerin, BM’nin 242 sayılı kararını esas alan iki devletli çözüm temelinde yürütüleceği belirtilmekteydi. Gazze’ye bombalar yağarken “İsrail’i” ziyaret eden, burada savaş kabinesi üyeleriyle görüşen ABD Başkanı Biden, “İsrail ve Filistin için iki devletli çözüm konusunda uğraşmaya devam etmeliyiz” dedi.

Netice itibariyle Yahudi varlığı “İsrail’e” her alanda tam destek veren, Gazze katliamını meşru gören, “İsrail’e” destek amacıyla en büyük uçak gemisini gönderen ABD, aynı zamanda iki devletli çözümün de mimarı ve mühendisidir. İşler bazen istediği gitmeyebilir ancak ABD, bu çözümden hiçbir zaman vazgeçmedi, vazgeçmeyecektir.

“Filistin meselesi” denildiğinde akla gelen, ABD’nin iki devletli çözüm önerisidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çözümü her fırsatta dile getirmektedir. Sadece Erdoğan değil İslam İşbirliği Teşkilatı da Filistin meselesinin halli için iki devletli çözümden yana olduğunu, tek çözümün bu olduğunu belirtmiştir.

Şimdi düşünelim: ABD, “İsrail’in” en güçlü destekçisi. Aynı ABD, Filistin için iki devletli çözüm önerisi ortaya atıyor ve Türkiye dahil halkı Müslüman olan ülkeler, -bu çözüm önerisinin mantukunda ve mefhumunda “İsrail”in meşru kabul edilmesi yattığı halde- başka bir öneri ortaya koyamamakta, Filistin meselesini Filistinlilerin ve Müslümanların düşmanı konumundaki ABD’nin inisiyatifine terk etmektedir.

Son olarak; Filistin meselesiyle dertlenen, özellikle “İsrail’in” son Gazze saldırılarından sonra ümmetin başsızlığını gören bazı Müslüman kardeşlerimiz, “İttihâd-ı İslâm” ya da tercümesi olarak “İslam Birliği”ni yeniden dillendirmeye başlamışlardır. Kulağa hoş gelen İttihâd-ı İslâm fikri, hakikatte Mason olduğu tescillenen, İngilizlerle birlikte hareket ettiği bilinen Cemaleddin Afgani tarafından ortaya atılmış, fasit bir fikirdir. Afgani bu fikri ortaya attığında, Hilâfet zaten hayattaydı ve yapısı itibariyle Müslümanların birliğini sağlıyordu. Afgani, Batı menşeili ulus devlet anlayışıyla Hilâfet’i sulandırmak ve hakikatinden uzaklaştırmak için kendi içlerinde bağımsız yani ulus devlet olan, savaş zamanlarında birleşen, başında bir halifenin bulunduğu “İttihâd-ı İslâm” fikrini ortaya atmıştır. Ondan sonra gelen takipçileri ve meselenin aslından habersiz olan Müslümanlar, bu fikri arada bir hatırlatmaktadırlar. Ancak dediğimiz gibi; İttihâd-ı İslâm’ın temelinde milliyetçilik ve ulus devlet anlayışı yatmaktadır ki bu fikir, Batı uygarlığının bayraklaştırdığı bir fikirdir.

Toparlayacak olursak…

Batı, kendisini tek doğru olarak lanse ettikten sonra hızlı bir şekilde Müslümanların düşünce dünyasına sızdı. Onları kendi doğrularına ikna etti. Bilinç altına kendi doğrularını yerleştirdi. Bunu yaparken de Müslümanların başındaki yöneticileri, bir takım alim görünümlü şahsiyetleri maşa olarak kullandı. Geldiğimiz noktada, düşünce dünyası bulanıklaşmış bir ümmet ile karşı karşıyayız. Bu bulanıklık, çözümleri görmemizi, hak ile batılın arasını ayırmamızı da zorlaştırmaktadır. Güçlü duygularımız, zayıf fikirler tarafından öğütülmekte ve harekete geçmemizi engellemektedir. Müslümanların başında zorba iktidarların varlığını devam ettirmesinin, sömürgeci kafirlerin tahakkümünden kurtulamamamızın, Mescid-i Aksa’nın esir hayatı yaşamasının, Gazze’nin gözlerimizin önünde öldürülüyor olmasının başlıca sebebi, işte bu bulanıklıktır.

Oysa biz, Müslümanız. İslam, hangi zamanda ve hangi şartlar altında olursak olalım bize çözüm yollarını açık ve net bir şekilde göstermiştir. Bugün sorunların sorunu, İslami düşünce metoduna uygun düşünememek ve sadece ve sadece şer’i hükümlerden istinbat edilmiş bize ait çözümler üretememektir. Filistin meselesinde bu çarpıklık bariz bir şekilde görülmüştür. İslam’ı referans alarak çözüm üretmek yerine Batı’nın çözümlerini çözüm olarak kabul etmemiz, Filistin meselesini çıkmaza sokmaktadır. İşte bu nedenle Filistin meselesini çözüme kavuşturmak istiyorsak önce Batı artığı fasit fikirlerden kendimizi arındırmamız kaçınılmazdır. Bunu başardığımız takdirde ne yapmamız gerektiği açık bir şekilde gözlerimizin önüne serilecektir. İşte o zaman Gazze kurtulacak, Kudüs yeniden bizim olacaktır!


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz