Başbakan Erdoğan
tarafından günler hatta haftalar öncesinden gündeme taşınan Demokratikleşme Paketi’nin
ne ihtiva ettiği noktasında merak konusuydu. Bu merakın bütün cenahlar için
olduğunu söylemek mümkün; liberalinden tutun muhafazakârına, demokratına ve ulusalcı
laiklere kadar… Aslında bu paketi önemli kılan ve merak konusu yapan hiç
şüphesiz getireceği yeni uygulamalar ve maddelerdi.
Mezkûr paketi bizzat
Başbakan’ın kendisi açıkladı ve her maddenin üzerinde ziyadesiyle durarak
gerekli açıklamaları yaptı. Tabi her maddesi İslami optikten bakıldığında başlı
başına fasittir. Şeriat nazarında hiçbir geçerliliği yoktur; her ne kadar
Müslümanların kahır ekseriyeti, özellikle başörtüsü maddesini bir kazanım
olarak algılasa da... Tam da bu konu esas konumuzu ihtiva ettiği için gerekli
açıklamaları makalenin ilerleyen kısımlarından yapmaya çalışacağım. Ama önce
size, Şehid Seyyid Kutub’un tefekküre şayan şu sözlerini aktarmak istiyorum: “Aşağılık bir yöntem kullanılarak, şerefli
bir hedefe varılmaz.”
Evet, muhafazakâr cenah
açıklanan maddelerin bazıları hakkında yer yer eleştiri yaparken bir madde var
ki bu cenah tarafından zafer havasında ve senelerce verilen mücadelenin bir
kazanımı olarak algılandı/görüldü. Bu hiç kuşkusuz, “başörtüsü” maddesi idi.
Vaziyet gerçekten de öyle mi? Yani başörtüsü yasağının kamu alanlarında kalkmış
olması lakin bunun tam aksine diğer alanlarda yasağın devam ediyor olması
gerçekten bir kazanım mı? Bu ve buna benzer sorulara cevap niteliğinde konumu
iki başlıkla sınırlandırıp incelemeye çalışacağım:
Başörtüsü Ahkâmı
Başörtüsü, mükellef olan
her Müslüman kadına –Şeriat’ın talep ettiği şekilde– takınması/örtünmesi farz
olan şerʾî bir hükümdür. Başörtüsü ahkâmı her yönüyle/tafsilatıyla Şeriat
tarafından belirlenmiş ve keyfiyeti tayin edilmiş bir ahkâmdır. Yoksa başörtüsü
ahkâmı, borç alıp veren kimselerin borç yazışmalarını yaparlarken keyfiyetini
mubah alanda gerçekleştiriyor olmalarından çok farklıdır. Şunu kast ediyorum, Şariʾ,
kullarından borç alıp verdiklerinde yazışmalarını –kesin olmayan bir taleple–
talep etmiştir ve bu, başlı başına kulların fiilleriyle alakalı Şeriat’ın bir
hükmüdür. Lakin Şeriat borç alıp verirken yazışmayı talep etmekle beraber,
kulların bu yazışmayı nasıl gerçekleştireceklerini mubah alanla
sınırlandırmıştır yani yazışmanın meşru bir zeminde olması kaydıyla keyfiyetini
belirlemede serbest bırakmıştır. İster daktilo, ister ipad isterse de klasik
yöntem olan kâğıt kalem kullanılarak borç yazılabilir. Burada maksat, şerʾan
hasıl olmuştur. Şu soruyu tevcih ederek yapılan açıklamayı, başörtüsü
meselesine ilintilemek istiyorum. Başörtüsü meselesi de/ahkâmı da yazışmada
olduğu gibi uygulanış keyfiyeti bakımından serbest bırakılmış bir ahkâm mıdır?
Yani nasıl ve nerde hangi şartlarda takılacağının keyfiyeti noktasında serbest
miyiz? Şöyle ki başörtüsü, Allah Subhanehu ve Teala’nın şu kavliyle mükellef
olan her Müslüman kadına genel hayatta farzdır:
“Mümin kadınlara da de ki gözlerini (harama bakmaktan)
esirgesinler ve ferclerini (iffetlerini) korusunlar. Zinetlerini kesinlikle
göstermesinler! Ancak görünen kısımları (el ve yüzleri) hariç. Başörtülerini,
yakalarının üzerine kadar örtsünler.” (Nur 31)
Aişe Radiyallahu
Anha’nın şöyle dediği rivayet edildi:
“Allah ilk muhacir
kadınlara merhamet etsin. Zira Allah ‘Başörtülerini yakalarının üzerlerine
vursunlar.’ ayetini indirdiğinde peştamallarını yırtarak onunla
örtünmüşlerdir.” (Buhari)
Nasslardan hareketle bir
Müslüman kadının Şeriat’ın her konuda olduğu gibi başörtüsü konusunda da
emirlerine muhalefet etmesi katiyen caiz değildir ki Şeriat’ın başörtüsü
meselesinde talepleri muhkemdir ve hiçbir tevile müsait değildir. Şeriat,
Müslüman kadından genel hayatta ve avret yerlerini örtmenin vacip olduğu
anlarda başörtüsünü çıkartmasını, bu meyanda gevşeklik göstermesini kesinlikle
haram kılmıştır. Bu konudaki hassasiyetin daima canlı tutulması adına ilk muhacir
kadınlar bunun için akıldan çıkartılmaması gereken örnektir hiç şüphesiz…
Evet, Müslüman kadının
Şeriat’ın istisna kıldığı –ki bu özel hayatta mahremleridir– dışında
başörtüsünü çıkartması haramdır. Peki, nasıl olurda bugün AKP yönetimi
Şeriat’ın hadlerini belirlediği amelî bir ahkâm hakkında bazı yerlerde
başörtüsünün takılabileceği bazı yerlerde ise takılamayacağı hükmüne
varabiliyor? Daha doğrusu AKP kim oluyor da başörtüsü meselesinde Şeriat’a
muhalif olmasına rağmen böyle bir uygulamayı kendisine kerih görmüyor? Yoksa
onlar Kitab’ın belirli bir kısmını alıp belirli bir kısmını red mi ediyorlar?
Bu konuda şöyle buyuruyor Allah Subhanehu ve Teala:
“Kitabın bir kısmına
inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? Kim bunu yaparsa dünyada zillete
uğratılır ve kıyamet günü en şiddetli azaba uğratılır.” (Bakara 85)
Kardeşlerim! Gelin bu
gelişen olaylara basiretle bakıp sorgulamaktan kaçınmayalım. Hep birlikte
sorgulayalım demokrasiyi, iğrenç uygulamalarını ve getirdiği kokuşmuş
yenilikleri…
- 1400 senedir Allah’ın
hükmü olduğundan dolayı taktığımız başımızın tacı başörtüsünü bu vakitten sonra
“Demokratik hakkımızdır.” diyerek mi takacağız?
- Onlar başörtüsünün
alanını takyit ettiler/sınırlandırdılar diye başörtüsünü sadece kamu
alanlarında mı takacağız?
- Şimdiye kadar en
baskıcı yönetimler tarafından dahi kâğıt üzerinde/yasal olarak yasaklanamayan
başörtüsünü, bazı alanlarda serbest kılınmakla beraber bazı alanlarda resmen/yasal
olarak yasaklandığını ve bunun şimdiki hükûmet tarafından gerçekleştirildiğini
görmemezlikten mi geleceğiz?
- Allah’ın herhangi bir
hükmünün uygulanmasında gösterilecek olan zafiyetin kazanım değil hüsran
olduğunu görmeyecek miyiz?
- Kitabın bazı
hükümlerini alıp bazı hükümlerini inkâr edilmesini daha ne kadar sineye
çekeceğiz?
- Bunları görmenin,
bunlara karşı çıkmanın, demokrasiyi elimizin tersiyle itmenin vakti gelmedi mi?
Belki şu sorulabilir: Tamam
da kardeşim bu hükûmet 11 sene sonra bile olsa hatta kısmen dahi olsa kamu
alanında başörtüsünü serbest kıldı. Bu hiç olamamasından daha iyi değil midir?
Cevaben derim ki:
öncelikle bilinmesi zaruri olan bir konu vardır. O da, şerʾî meselelerde
uygunluğun, olup olmayacağının, sahih, butlan ya da fasit olup olmadığının
aklen belirlenemeyeceği gerçeğidir. Herhangi şeri bir amel, Şeriat’ın istediği
gibi gerçekleştiyse bu şeriata muvafık bir ameldir. Ama yok gerçekleşmediyse bu
şeriata muhalif bir ameldir. Örneğin, ben bütün samimiyetimle, halis bir
niyetle öğlen namazını kılmaya niyetlensem ve de namazın farzını eda ederken 4
rekât yerine 3 rekât kılsam bu durumda benim namazım emredilene muvafakat
göstermediği için geçersiz bir namaz olacaktır; her ne kadar niyetim ihlasla
namaz kılmak olsa da. Ha şunu da hemen ifade edeyim, ben şimdi kamu alanlarında
başörtü takan bacılarımızın taktıkları başörtüsünün geçersiz olduğunu söylemek
istemiyorum. Kastım, genel olarak başörtüsü uygulamasına ve ahkâmına
yöneliktir. Ben açık ve net bir şekilde hükûmetin uygulamaya koyduğu kısmi
başörtü uygulamasının dinen kabul edilebilir olmadığını söylemek istiyorum çünkü
bu uygulama (yani bazı alanlarda serbest bazı alanlarda yasak) başörtü emrine
ve hükmüne muvafakat göstermemektedir. İslam’ın başörtüsü konusuna muhlisane
bakan her bir kimse bu gerçeği mutlaka görecektir. Şimdi gelelim en çok
karşılaştığımız diğer bir argümana. Genel de şöyle seslendirilir: “Görüldüğü üzere AKP hükûmeti dinî uygulama
konusunda işi zamana yaymıştır. Bugün (11 sene sonra güya) başörtüsü meselesine
çözüm getirenin; sabredilmesi, kendilerine zaman verilmesi hâlinde İslâm adına
daha çoklarca uygulamayı da hayata geçireceği inkâr edilmez bir gerçektir.”
Tedricen İslam’ın uygulanması yöntemi başka bir değişle…
Bu ve buna benzer
argümanlara ilişkin cevabı ikinci başlıkta incelemeye çalıştım.
Tedricilik
Öncelikle şunu ifade
etmeliyim ki tedricilik konusu İslam’ı uygulamada müracaat edilen arızi
düşüncelerdendir. Evet, arızi diyorum çünkü İslam’ın böyle bir uygulama
keyfiyeti yoktur. Maalesef günümüzde bu yöntemin İslam’da varlığından hareketle
hükümlerin uygulanmasında gevşeklik baş göstermiştir. Bununla da yetinmeyip
gayriİslami yönetime iştirak etmenin önü açılmıştır ve bu açıdan tehlike arz
eden konuların başında gelmektedir. Mezkûr paketin açıklanmasının ardından yine
bu arızi düşünce temcit pilavı hesabı karşımızda arz-ı endam etmektedir. AKP
hükûmetini destekleyenlerin vazgeçilmez argümanı olmuştur “tedrîcilik” konusu…
Önemine binaen bu konunun izahı zaruret iktiza etmektedir. Bu konun muhtasar
bir şekilde izahı şöyledir:
Tedrîcilik, istenen
şerʾî hükme bir defada değil aşama aşama varmak demektir. Bunu savunanlar ona
“merhalecilik” adını verirler. Böylece derece derece Şeriat’a ve hükümlere
yaklaşır fakat her sefer öncekinden daha fazla şerʾî hükme yaklaşır. Böylelikle
kendi görüşlerine göre şerʾî hükme ulaşıncaya kadar bu durum devam eder.
Tedriciliğin başka
manası ise; zamanla şerʾî hükümlerin tamamen uygulanacağı düşüncesi ile Şeriat’ın
bazı hükümlerini uygulamak, bazı hükümlerin uygulanmamasına karşı da susmaktır.
Yukarıda da kısmen ifade
ettiğim gibi “Yönetim işlerinde İslami hayatı başlatmak (!) için kullanılagelen
bir yöntemdir.” diyenlerin varlığı inkâr edilemez. İslami hayatı başlatmanın
yönteminin bu şekilde olmayacağını söylediğimizde karşılaştığımız vazgeçilmez
argümandır.
Dediğim gibi tedricilik
düşüncesi, yönetime ulaşma yolunda da kullanılmaktadır. Bu yaklaşıma göre, önce
küfür iktidarına veya koalisyonuna katılmak için uğraşılır, sonra merhale
merhale iktidar tamamen ele geçirilir. Bu düşünceyi savunanlar, küfür ile
yönetmenin haram olduğunu ağızları ile itiraf da ederler. Ancak, onlar
yaptıkları hareketten kastın yönetmek olmayıp yapılması farz olan nihai aşama
İslam ile hükmetme sonucuna varmak olduğunu iddia ederler. Veya zamanla
toplumda İslam hükümlerinin çoğalacağı ve eksiksiz uygulanacağı ümidi ile İslam’ın
bazı hükümlerini uygulatmaya çalışıp diğer hükümlerin uygulanmamasına karşı ses
çıkartmazlar.
Gerçekten İslam’da böyle
yani tedrici bir uygulama var mıdır? Şimdi de kısaca şerʿî delillerin ışığında
bunu izah etmeye çalışalım.
Kur’an ve Sünnet’e
objektif bakan kimse hiçbir şekilde tedricilik ile alakalı bir delil
bulamayacaktır. Hatta tam aksine hükümlerin eksiksiz ve ihmal edilmeksizin
uygulanması gerektiğini görecektir. Ne Kurʾan’dan bir ayet ne de Sünnet ’ten
bir uygulama bu konuda delil olarak getirilemez.
Müslümanlar; ister
akaidle ilgili, ister ibadetle, isterse ahlakla isterse de muamelatla,
iktisatla ilgili, sosyal ilişkilerle ve dış siyasetle, barışla veya harple
ilgili olsun İslam’ın tümünün uygulanmasından mesuldür. Ve Allah Celle Celaluhu
ancak ve ancak hükümlerin kamil bir şekilde tatbik edilmesinden razı olacaktır.
Allah Celle Celaluhu şöyle buyuruyor:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi
tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Maide 3)
Bu ayet-i kerime
sarahaten dinin ikmal olduğunu beyan etmektedir. Bunun manası şudur: Hiç kimse
dinin taleplerinde keyfî -yani delil olmaksızın- bir uygulama yapamaz, dini eksiltemez,
dinin taleplerinin ifasını geciktiremez ve onu ihmal edemez. Başka bir deyimle,
eğer ki Şariʾ bizden bir hükmü ifa etmemizi istiyorsa ve de bunun nasıllığını
beyan ettiyse Müslüman olarak bizim o konuda esneklik göstermemiz ya da keyfî
bir tercih yapmamız (farz ve haram kapsamlı hükümleri kast ediyorum, yoksa
mubah değil) söz konusu değildir. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle
buyurmuştur:
“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman Mümin olan bir
erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı
yoktur.” (Ahzab
36)
Bir sonraki paylaşacağım
ayet Rasulullah’ın getirdikleriyle ve nehyettikleriyle amel etmenin
farzlılığına delalet etmektedir. İlaveten ayetin içerisinde geçen “neyi”
manasındaki “ma” “مَا” edatı, genelleyen bir edattır. Rasulullah’ın gösterdiği bütün
vecibeleri yerine getirmeyi ve bütün yasaklardan vazgeçmeyi kapsamına alır.
Aksi taktirde ayetin siyakından yapmayanların cezalandırılacağı
anlaşılmaktadır. Şöyle buyrulur:
“Rasul size ne verirse artık onu alın, sizi neden
sakındırırsa artık ondan sakının.” (Haşr 7)
Kendisine tabi olmakla
emrolunduğumuz Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem tedriciliğin mahallesinden dahi geçmemiştir. Gerek
Mekke’de gerekse Medine’de tedriciliğe çok ihtiyacı olduğu hâlde bu yönteme
müracaat etmemiştir. Bu yönteme sığınmamıştır.
Şimdi benim anlamadığım,
madem tedriciliğin güya İslam’da yeri var, öyleyse bu uygulamayı bizden daha
çok ihtiyacı olmasına rağmen Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem niçin yapmadı?
- Mekke müşrikleri
potansiyel tehlike arz etmelerine rağmen niçin onlarla bir uzlaşıya gitmedi?
- Eziyetlerin biri
binken, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem ve beraberindeki Sahabeler açısından durum çokta vahimken Rasulullah
gelen tekliflere neden “Evet!” demedi?
- Gerçekten ihtiyacı
olduğu bir dönemde, kendisine gelen teklife neden
“Sağ elime güneşi, sol
elime de ayı verseniz ben bu davamdan vazgeçmem. Ya Allah beni bu şekilde muzaffer
kılar ya da başım gövdemden ayrılır.” diyerek cevap verdi?
- Sümeyye annemiz bir
yandan şehid edilirken, öbür yandan Bilal (r.a) kayanın altında “Ahad Ahad” diye haykırırken niçin “Sabredin
sizin için Cenneti görüyorum.” diye telkinde bulundu da, yönetime
iştirak etme teklifine hayır dedi?
Bütün samimiyetimle bu
soruları tedriciliği savunanlara soruyorum. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu uygulamayı niçin yapmadı? Neden
benimsemedi?
Cevabı gayet açık: Çünkü
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem
böyle bir uygulamayla emrolunmamıştı da ondan. Öyleyse bugün bizler kim
oluyoruz da hangi hakla böyle bir yöntemi İslama mâl etmeye çalışıyoruz. İslam’dan
olmayan bir işi İslamileştirmeye çabalıyoruz. Allah’ın Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyuruyor:
“Kim bizim işimize
(dinimize) uygun olmayan bir şeyle gelirse o reddolunmuştur.” (Müttefekun Aleyh)
Ezcümle, gerek
başörtüsünde gerekse sair hükümlerde Şeriat’a muvafakat göstermek
zorunluluğumuz vardır. Kim, hangi niyetle yaparsa yapsın Şeriat’ın arzuladığına
muvafakat gösterilmeyen amel kabul görmez.
Artık uykudan uyanmanın,
İslami optikten bakmanın zamanıdır. Batı’nın zehirlerinden sadece birisi olan
“tedricilik” yöntemini çöpe atma zamanıdır. Artık zaman, İslam’ı Allah’ın razı
olacağı bir şekilde yani kâmil bir şekilde tatbik edecek II. Raşidî Hilafet
Devleti’nin ikamesi için çalışma zamanıdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış