SURİYE’DE HİLAFET’İN KURULMA VE AYAKTA KALMA POTANSİYELİ

Murat Savaş

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya, Salât ve Selam onun elçisi olan Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve O’nun yoluna tabi olan Allah için Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmaya çalışan Muvahhid ve Mücahid kardeşlerimizin üzerine olsun.

Suriye kıyamı tüm çabalara rağmen dördüncü yılına doğru gitmekte fakat halen ne Esed zalimi ve rejimi devrilebilmiş, ne kâfir ABD ve Batı arzuladığı demokrasiye geçiş sürecini sağlayabilmiş ve ne de İslami talepleri olan halk ve muhalifler muvaffak olabilmişlerdir. Bu durum tabii ki zahirde demokrasicilerin lehine ve İslam Hilafet Devleti kurmak isteyen Müslümanların aleyhine olmaktadır. Zaten ABD ve müttefiklerinin Cenevre 2 toplantısını sürekli erteleyerek süreci uzatmaya çalıştığı bir hakikattır. Lakin bir de bu işin görünmeyen, hissedilemeyen fakat Müslümanların lehine olan yönleri de vardır. Ancak bu sürecin uzamasını arzuladığımız manasına gelmez.

Makalenin esas konusuna geçmeden önce kısaca sürecin uzamasından demokrasicilere ve Müslümanlara hangi hususların lehine, hangi hususların aleyhine olduğunu açıklamak isterim. Yukarıda da değindiğim gibi sürecin uzaması Esed ve O’nun rejimini korumak isteyen ABD’nin muhaliflerin gücünü kırması, Müslüman kıyımını devam ettirmesi ve kaybettiği stratejik yerleri ele geçirmesi gibi herkesin görebildiği durumlar lehine olmaktadır. Bunun yanında kimyasal ve ağır silahların muhaliflerin eline geçmemesi için Suriye dışına çıkarılması ya da yok edilmesi kâfirlerin lehine olmaktadır. Ayrıca belkide en önemlisi Suriye kıyamı ile Müslümanlarda yükselen İslami Devlet beklentisi ve umudunun yavaş yavaş azalması kâfirlerin lehine olurken Müslümanların aleyhine olmaktadır. Zira bir önceki makalemde de söylediğim gibi yüzde yüz olmasa da Suriye’de bir İslam Devleti kurulması ve kurulduktan sonra bekası ve büyümesi Müslümanların desteğine bağlıdır. Kâfir ABD’nin arzuladığı da işte tam da budur. İslami Devlet fikrinin imkânsız olduğunu düşünmemizi ve bu tür teşebbüslere destek olmamızı engellemek istiyor.

Daha önce bazı aktivistlerin Suriye’de bir İslam Devleti olmasının imkânsızığını savunduğunu ve hatta bazı okurlarımızın Suriye ordu gücünün zayıflamasından, uçak, tank ve birçok askeri malzemenin yok olmasından dolayı “artık Suriye’de bir İslam Devleti kurulamaz, kurulsa bile ayakta kalamaz” şeklinde düşündüğünü, bazı okurlarımızın da bundan dolayı umutsuzluğa düştüğünü gördüm. Az önce bahsettiğim görünmeyen fakat Müslümanların lehine olan hususları makalenin son kısmına saklayarak makalemin de konusu olan bu durumu açıklığa kavuşturmak zaruret haline gelmiştir. Bununla birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” kabilinden zulüm ve küfür hükümerinden kurtulmak isteyen Müslümanların haklılık payının olduğunu da biliyorum.

Dolayısıyla bize düşen Müslümanlara Allah’ın yardımını hatırlatmak ve bu haklı sorularına karşılık Suriye’de İslamî Devletin olabilirliliğini ve bekası için ihtiyaç olan hususların varlığını göstermektir. Böylece İslam Devleti’nin mümkün değil farz olduğunu, dünyanın Hilafet Devletine gebe ve muhtaç olduğunu, ekonomik ve siyasi krizlerin onun sancısı olduğunu ve esas güçlü olanın kâfirler değil Müslümanlar olduğunu anlasınlar… Ki umutlar canlansın, destekler artsın, saflar netleşsin ve Allah’ın yardımı celbedilsin… Ki Allah’ın kendisine farz kıldığı yardımını göndermeden önce Müslümanlara farz kıldığı hususların yerine getirilmesi gerektiği bilinsin…

Bu konuyu vuzuha kavuşturabilmek için öncelikli olarak devletin ne olduğu ve hangi dinamikler üzerine kaim olduğu bilinmesi gerekir.

Devlet nedir, ne değildir?

Devletle alakalı çeşitli tanımlar bulunmaktadır ki bazıları şu şekilde; “Belli bir ülkede yaşayan bir topluluğun meydana getirdiği siyasi teşkilat.” “Muayyen sınırlar içinde toprağı olan, bir hükümet yönetiminde muayyen kanunlara göre teşkiletlanmış bulunan müstakil topluluk.” Getiğimiz günlerde ölümünün yıldönümünde rahmetle andığımız Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani Rahmetullahu Aleyh ise; “…Devlet, İslam hükümlerini tatbik etmek için icracı siyasi bir varlıktır” diyerek yine farkını ortaya koymuş ve devleti vakıaya en mutabık şekilde tanımlamıştır. Bu tanımdan hareketle daha iyi anlaşılması için devlet hakkında şunlar da söylenebilir: Devlet; bağımsız ve yeryüzünün bir bölgesinde yerleşmiş olan bir toplumu kendi içine ve diğer toplumlara karşı temsil eden siyasi bir varlıktır. Öyleki kendi toplumu içinde toplumu oluşturan fikirlerin toplumda var olan alakaları düzenlemesi için yaptırıcı ve caydırıcı gücü, yani halktan aldığı gücü elinde bulundurur. Yine diğer toplumlara karşı o toplumu temsil eden ve başka toplumlar ile kendi alakalarını yine aynı fikir esası üzerine oturtan dünya siyasetinde halkın temsilcisidir.

İslami Devlet ise; yukarıdaki hususlarda İslam Akidesine dayanan, İslam Akidesine göre iç ve dış siyasetini belirleyen, İslam ahkâmını tatbik edip akidesini koruduğu gibi İslam risaletini diğer toplumlara davet ve cihat yoluyla taşıyan, Ümmetin ve İslam’ın siyasi varlığıdır.

Bu tanım ve cümlelerden hareketle devletin ancak kendileri var olduğu takdirde var olabileceği bunlardan biri bile olmadığında var olamayacağı şu dört esasi unsuru tesbit etmek zor olmayacaktır. Bu dört esasi unsur halk, toprak, sistem ve kuvvettir.

1.Topluluk/Halk: Devletin bulunabilmesi için öncelikli olarak gerekli olan insanların toplu halde yaşamasını ifade eden halk kitlesi bulunması gerekir. Burada bu halk kitlesinin nüfus yoğunluğu ve ekonomik durumu hiç önemli değildir. Önemli olan insanlardan oluşan bir halk kitlesinin bulunmasıdır. Nüfus yoğunluğu, genç nüfustan oluşması ve benzeri hususlar şart olmayıp bunlar diğer halklara karşı bir avantaj ve efdaliyet olarak kabul edilebilir. Fakat tanımlardanda anlaşılacağı üzere bu halk kitlesinin mücerret olarak var olması devlet olması için yeterli değildir. Bilakis bu halk kitlesinin mücerret değil muayyen bir halk kitlesi olması, yani bu insan kitlesinin muayyen mefhumlar, ölçüler ve kanaatlerle oluşan muayyen hedeflerinin de olması gerekir. Başka bir ifadeyle bu halk kitlesinde hepsinin olmasada bir bölümünün sahip olduğu fikirlerin egemen olması ve bu fikirler ile kendi alakalarını devam ettirmeleri gerekmektedir

2.Toprak/Ülke: Öncelikli olarak bulunması gereken halk kitlesinin üzerinde yaşadığı bir toprak parçasının ve o toprakta üzerinde yaşadığı halka temel ihtiyaçlara yetecek miktar ve ölçüde tarım, ziraat, hayvancılık ve enerji gibi hususları bulundurması ya da bunları sağlayabilecek potansiyele sahip olması gerekmektedir. Bu toprağın olağanüstü stratejik konuma sahip olması, lüks ihtiyaçları karşılayacak derecede yer altı ve yerüstü zenginliklerinin bulunması ve coğrafi büyüklüğünün bulunması yine esasi şartlardan olmayıp dünya siyasetinde, refah konusunda ve diğer halkları kendine ilhak etme konusunda ayrıca bir avantaj olabilir. Fakat sadece halkın üzerinde yaşadığı büyük bir toprağın bulunuyor olması yeterli değildir. Bu toprak öyle olmalı ki diğer bütün toplumlar bu toprakta yaşayan toplumu boykot edecek olsa onun kendi-kendine yeterliliği olması gerekir. Bu ise şüphesiz o toprağın tarım, hayvancılık ve benzeri gıda üretimine, sanayi ve burada enerji olarak kullanılacak ham maddeye ve askeri olarak en az kendisini savunabilecek kadar stratejik konuma sahip olmasını gerektirir.

3.Sistem: Bilindiği gibi toplum; insanlar, fikir, duygu ve nizamlardan oluşur. Buna göre devletin bir sistem ile insanlar arasındaki alakaları dakik bir nizam ile tenfiz etmesi gerekir. Zira mücerret halk kitlesini muayyen bir topluma dönüştüren sistem devletin varlığı için zaruri birşeydir. Elinde bir yönetim sistemi bulundurmayan halk sömürü, işgal ve köleliğe mahkûm olur. Burada sistemden kast edilen esas itibariyle ideolojidir lakin her toplumun ideolojik bir sisteme sahip olması toplum olma hususunda şart değildir. Önemli olan üzerinde yaşadığı toprakları muhafaza edebilmesi ve kendi halkı üzerinde alakaları düzenleyebilmesidir. Fakat idelojisi olmayan toplum kendi kabuğuna çekilip sadece iç konularla ilgilenir. Dünya siyasetine dair belirli bir politikası olmaz ve insanlığa sunabileceği hiçbir şeyi yoktur. Ayrıca bir devletin nizamlarının kendisinden çıktığı bir ideolojisi yoksa parçalanması, otoritesini kaybetmesi ve yıkılması zor değildir.

4.Sulta ve Kuvvet: Sulta/otorite; emretretme, yönetme, cezalandırma ve karar verme hakkı ve yetkisi anlamına gelen iktidarı ifade eder. Bir halkın devleti olabilmesi için ilk üç kıriterden sonra hem içeride nizama boyun eğmeyenlere kuvvet kullanarak boyun eğdirecek hem de dışarıdan gelecek saldırılara karşı o halkı kuvvet kullanarak koruyabilecek bir otoritenin olması gerekmektedir. Burada önemli olan kuvvetin halkı ve halkın üzerinde yaşadığı toprakları koruyabilecek bir güçte olmasıdır. Yoksa son derece üstün silahlara, teknik donanımlara ve devasa bir asker gücüne sahip olması değildir. Gelişmiş silahlara, teknik donanımlara ve kalabalık bir asker gücüne sahip olmak belki caydırıcılık noktasında etken olabilir. Kuvvet, maddi gücü ifade eder ve yukarıdan da anlaşılacağı üzere o polis gücününde içinde bulunduğu ordudur. Fakat kuvvet ve otorite birbirinden başka birşeydir ama devlet olabilmesi için bu iki unsurun bir arada bulunması gerekir. Ne sulta/otorite tek başına devleti oluşturabilir ne ordu tek başına devleti oluşturabilir. Ancak otoritenin kuvvete dönüşmesi devleti diktatör, baskıcı ve polis devleti kılar. Bunun için otoritenin kuvveti nizama boyun eğmeyenleri sindirmek, ülkeye karşı dıştan gelen saldırıları püskürtmek ve ideolojisinin başka toplumlara taşınması için bir vasıta olarak kullanması gerekir.

İşte devlet budur ve işte devletin dinamikleri de bunlardır. Öyleyse devlet bütün dünyaya aynı anda meydan okuyabilecek devasa ve olağanüstü bir askeri güç değildir. Yine devlet, şehirleri gökdelenlerden, toprakları petrolden, sanayisi dev fabrikalardan ve nüfusu milyarlardan oluşan bir olgu değildir. Devlet, büyük büyük ve yüzlerce adalet(!) sarayları olan, yöneticilerinin milyar dolarlık makam arabası, köşkü ve çalışma odaları olan ve binlerce koruma ordusuyla dolaşan, yolları beş şeritli otobanlardan, kaldırımları lalelerle süslenmiş ve halkının ihtiyaçlarını internetten görebildiği sanal bir toplum değildir…

Devletle ilgili bu kapsamlı bilgileri birazadan hatırlamak üzere bir yere koyarak Suriye’de ne olup bittiğine kısaca bir bakalım. Evet, bugün Suriye’de İslami bir direniş gerçekleşmektedir. Mart ayının onbeşinde Dera’da başlayan bu mübarek devrim bugün de halen devam etmektedir. Devrimin ilk başlarında halk barışçıl gösteriler yapmakta idi. Ve Amerika zalim Esed’in bu devrimi bastırabileceğine inandığından dolayı ilk zamanlarda Esed’in silahlı müdahalesine ses çıkarmamıştır. Süreç böyle giderken halkın üzerine ateş et emri gelmesi ile berbaber haliyle ordudan kopmalar başlayıp Özgür Suriye Ordusu adı altında ve başka isimler ile birçok ketibe ve askeri tugaylar kurulup Esed’e karşı mücadeleye başlamıştır. Süreç böyle olunca Amerika olaya müdahale etmek istemiş ve bir takım siyasi girişimlerde bulunmuştur. Suriye ulusal konseyi, Suriye koalisyonu, geçiş hükümeti, Cenevre toplantıları gibi bir takım demokratik çözümler sunmuştur. Fakat Allah’a hamd olsun ki Suriye halkının siyasi ve fikri basiretinden dolayı bunca sıkıntılara rağmen bu akımların tamamen batıdan olduğunu ve neticede mübarek devrimlerinin kirlenmesini istemiyorlardı.

Aynı zamanda Suriye halkı saadece Esed’in gidip yerine başkasını değil tamamen nizamın değişmesini istiyorlar. Ve bu nizamın yerine Hilafet nizamının gelmesini talep eden halk sokaklarda; “Eş-şab Yurid hilafa min cedid” veya “Eş-şab iskat en-nizam” yani “halk hilafeti yeniden istiyor” ve “halk nizamın değişmesini istiyor” gibi İslami söylemlerle ne istediklerini söylemişlerdir. Buna örnek olarak Suriye devriminin başından bu yana söylenegelen bir marşı sizlerle paylaşmak isityorum;

İslami’dir İslami devrimimiz İslami, sana rağmen Obama devrimimiz İslami’dir.  Bu manzarayı görecek Allah’ın yardımcıları neredesiniz?  Bizim devrimimiz İslami ve biz saadece Hilafet istiyoruz. Ümmetimiz korkma! Allah için korkma! Allah bu yolda Müslümanlar ile. Bizim devrimimizi çalmaya çalışma Obama, bizim dinimizdir bizi bağlayan ve güçlerimizi birleştiren. Hilafet Ümmetimizi korumak için geri dönecek, Ümmetin meseleleriyle en has bir biçimde ilgilenecek. İslami’dir İslami devrimimiz İslami, sana rağmen Obama devrimimiz İslami.

Evet, bugün Suriye’de gelinen nokta halk artık Hilafet’ten başka bir yönetim nizamı istememektedir.  Otorite artık Hilafet’i isteyen halkın lehine Esed’den çıkmaktadır. Suriye devrimi öyle bir açık devrim olmuştur ki artık hak ile batıl Allah’a hamd olsun belli olmaktadır. Neticede Suriye’de birçok İslami direniş grupları vardır ve bu İslami direniş gurpları Hilafet’ten başka bir şeye razı olmadıklarını birleşerek göstermektedirler. Zira İslam vahdeti esas alan bir dindir ve ancak onunla Ümmet eski izzet ve şerefine yeniden kavuşabilir.

Gün geçtikçe Esed, Suriye’de otoritesini ve gücünü hızlı bir şekilde kaybetmiştir ve kaybetmeye de devam etmektedir.  Ve Allah’a hamd olsun ki Müslümanların otoritesi ve kuvvetleri, rejim ordusunu bastırır hale gelmeye başlamıştır ki inşaAllah bu gidişhata göre Suriye’de Hilafet’in kurulması mümkündür.

Fakat bu başarı ve kazanımlar uzaktan takip edildiği gibi değildir. Örneğin bir haber okuyoruz  “Nusret Cephesi felanca yeri ele geçirmiş” bir haber görüyoruz “Mücahitler çok sayıda mühimmat ele geçirmiş” vs. vs. hiç düşünüyor muyuz bu kazanımlar nasıl elde ediliyor? Suriye’de insanlar canından, malından ve ailelerinden fedakârlık, feragat ve infak ediyorlar. Geçtiğimiz kurban bayramında kedi, köpek ve eşek eti yemenin helalliğine dair fetva verilmiştir. Açlıktan ölüm ve hastalanmalar başlamıştır. Kış ayları gelmesi münasebetiyle çocukların donarak ölmesi söz konusu olmuştur. İkiyüz binden fazla şehit, milyonlarca mülteci ve yine milyonlarca evsiz, elbisesiz ve korumasız kalmış insan. Annesiz kalmış öksüzler, babasız kalmış yetimler ve evlatsız kalmış anneler, babalar…

Evet, Suriye’de başarı ve kazanımlar bu çerçevede ve kâfirlerin kuşatması altında cereyan ediyor. Durum böyle iken Suriye kıyamına katkı ve destek sunmak yerine biz Müslümanlar; “Artık Suriye askeri gücünü yitirmiş, Hilafet’in kurulması güçleşmiş ve kurulsa bile ayakta kalması imkânsız hale gelmiş…” düşüncelerine nasıl kapılabiliriz? Sıcak evlerimizde çocuklarımızın yanındayken, ordularımızla gidip onlara yardım edemiyorken ve tam aksine güya devletimiz olan T.C. Suriye halkına kazık atıyorken bizler nasıl böyle düşünebiliriz? Ya farklı muhalif gruplar olduğu için ya demokrasiyi reddedip iktidar fırsatını güya kaçırdıkları için ya da zaman zaman birbirlerine karşı savaşıyorlarmış gibi gösterildiği için sanırım zihinlere bunlar geliyor. Fakat unutmayalım ki bu tür fiiller ve sözler kayıp olmadığı gibi bunların Allah’ın hak ile batıl meselesini ayırması ve bir imtihan olarak görülmesi elzemdir. İsra suresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;


De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra 81)

Allah’ın Müslümanları imtihan etmesi de bizler için bir kayıp değil doğruluk ve kararlılığın bir göstergesidir. Önemli olan Allah’ın yardımına iman etmektir, güvenmektir ve inşaAllah inananlar daima muzaffer olmuşlardır. Bununla alakalı Kur’an’ı Kerim’de geçen Talut ve Calut kıssasını sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, Peygamberlerine: ‘Bize bir komutan tayin et de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi. O da: ‘size savaş yazılır da sonra savaşmazsanız, bu sizden beklenir mi?’ demişti. Onlar da: ‘Neden Allah yolunda savaşmayalım ki yurtlarımızdan ve oğullarımızdan çıkarılmışızdır’ dediler. Savaş onlara yazılınca pek azı müstesna ondan yüz çevirdiler. Allah o zalimleri çok iyi bilmektedir. Peygamberleri onlara: ‘Allah size Talut’u komutan gönderdi’ dedi. Onlar da: ‘O üzerimize nasıl komutan olur ki biz buna ondan daha layığız. Hem ona bolca mal da verilmiş değildir’ dediler. Peygamberleri: ‘Şüphesiz Allah onu size seçti ve onu ilim ve vucutta size üstün kıldı. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniş, herşeyi bilendir’ dedi… Talut ordusu ile çıkınca: ‘Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek, kim ondan içerse o benden değildir. Kim de içmezse o bendendir, ancak eliyle bir avuç müstesna’ dedi. Derken pek azı müstesna ırmaktan içtiler. Irmağı kendisi ve onunla birlikte iman edenler geçince, ‘Bugün bizim Calut’a ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını düşünenler ise: ‘Nice az topluluklar Allah’ın izni ile çok toplulukları yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler. Calut ve ordusuyla karşılaşınca: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı kaydırma. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et’ dediler. Derken Allah’ın izni ile onları yendiler. Davut, Calut’u öldürdü. Allah’ta ona krallık ve hikmet verdi. Dilediğinden ona öğretti. Allah kimilerini kimileri ile önlemese idi yeryüzü elbette fesada uğrardı. Fakat Allah âlemlere karşı lutuf sahibidir.” (Bakara 246, 247, 248, 249, 250, 251)

Evet, bu kıssada da gördüğümüz üzere büyük derecede kayıplar verilmiştir devamlı Rabbimiz kimin sabırlı kimin sabırsız olduğunu sınamak için bazı imtihanlar koymuştur ve Allah’ın yardımı/nusretı ile büyük bir zafer elde etmişlerdir. Ve anlaşılan şudur ki mesele askeri gücün fazla olup olmaması meselesi değildir. Mesele, sabırlı olup olmaması, imanın kuvvetli olup olmaması meselesidir. Yani eğer ki Allah’a iman edip yardımın O’ndan olduğuna, iman edenlerin üstün olacağına ve hakkın muhakkkak galip geleceğine inanıyor ve sabrediyor isek zafer muhakkak ki sağlam ipe sarılmış yani Kur’an ve Sünnet’e tabi olmuş iman edenlerindir. Bugün Suriye’de Müslümanların devrimlerinde hiçbir engele, ölümle tehdit edildikleri, işkenceye maruz kaldıkları halde bu Müslümanlar davalarında sabit duruyorlar. Evet, aralarında devrimi terk eden veya Batılı güçlere sığınan kurtuluşun Batıdan olduğuna inanan, yine Ümmet içerisinde liderlerinin birtakım siyasi kişilerin, cemaat liderlerinin, safları hak mı batıl mı olduğu belli olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu tür düşmeler bizim için kayıp olmaması gerekiyor kıssa’da olduğu gibi tam aksine saflarımız netleşip ne ile savaştığımızı görmemiz kolaylaşmaktadır.

Öyleyse nasıl olur da Mücahitler hem Esed hem de küresel güçlere karşı zafer elde edip Hilafeti kuracaklar da bizler ordu gücünün zayıfladığından dolayı “ayakta kalamaz” düşüncelerine kapılacağız. Şunu bilelim ki Suriye’de Hilafet’in kurulması demek Mücahitlerin Esed ordusunu devirdiği anlamına geldiği gibi İran, Hizbullah ve Rusya güçlerini hezimete uğrattığı anlamına da gelir. ABD, İngiltere ve birçok küresel gücün ve onların kuyruğu olan Türkiye, Ürdün ve Mısır gibi birçok ülkenin kalleş ve aşağılık planlarına rağmen zaferi elde ettiği anlamına gelir. Suriye’de Hilafet kurulması bütün bunların gerçekleşmiş olması dolayısıyla güçlü bir Mücahit ordusuyla kurulmuş olur. Öyleyse bu yukarıda bahsettiğim kuvvet unsurunun yeterli olduğu anlamına gelir ki geriye sadece diğer unsurların Suriye’de bulunup bulunmadığına bakmak kalır.

Suriye; yaklaşık 185.180 kilometrekare yüzölçümüne sahip, kesin olmayan verilere göre 22 milyon nüfuslu ve nüfusunun % 80’i Müslüman olan bir ülkedir. Bununla birlikte üzerinde yaşayan halka nebatını bolca verecek verimli arazilere sahip olmakla kalmayıp oldukça zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Yeraltı kaynaklarından en önemli kaynak petrol olup, daha çok kuzeydoğudan çıkarılır. Bundan başka alçıtaşı ve bazalt (volkanik taş, siyah mermer) da elde edilmektedir. Arazisinin % 40’ına yakın bir bölümü tarıma elverişli olup arpa, buğday, yulaf, mısır gibi hububatların yanı sıra çeşitli sebzeler ve meyveler yetiştirilmektedir. Ayrıca şekerkamışı, pamuk ve zeytin de yetiştirilebilmektedir. Hayvancılıkta deve, koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar yetiştirilmektedir.

Yer altı kaynakları açısından petrol, fosfat, krom, manganez, asfalt, demir, kaya tuzu, mermer, alçıtaşı ve hidro enerji gibi kaynaklara sahiptir. Petrol zengini bir ülke olmasa da kuzey kesimden petrol çıkmaktadır. Ayrıca Akdenize sahili olması açısından Ortadoğu ile Avrupa arasında Türkiye’ye alternatif köprü rolü gibi bir stratejik konuma sahiptir. Gasıp “İsrail” varlığına sınırı olması açısından siyasi, Türkiye, Irak, Ürdün ve Lübnan’a sınırı olmasından dolayı İslam Ümmetinin birleşmesi açısından İslami öneme sahiptir.

Hulasa, Suriye yukarıda saydığımız devlet dinamiklerinden halk, toprak ve Hilafet gibi bir sisteme sahip olmakla birlikte ordu gücünüde oluşturmuş durumdadır. Bu açıdan Suriye Hilafet’in kurulmasına uygun olduğu gibi bekası açısından da hem ordu gücüne hem de diğer unsurlara sahiptir. Burada Esed ejiminden devralınmış bir ordudan bahsetmiyorum fakat 80 küsür ülkeden gelerek canını Allah’a satan takvalı ve sabırlı binlerce Mücahitten bahsediyorum. Şüphesiz ki Hilafet mücrim orduların kendisine ordu olmayacağını bilecektir. Onun ordusu subay okullarında kâfirlerin kültürüyle yetişmiş zalim komutanlardan ve komutanın hertürlü emrine Allah’tan korkar gibi korkarak itaat eden askerlerden oluşmayacaktır.

İnşaAllah eğer ki Suriye’de bir Hilafet kurulursa bu Suriye toprakları ile sınırlı kalmayıp, aksine tüm İslami beldelere hızlı bir şekilde yayılacaktır. Suriye’de Hilafet kurulabilmesi için sorumluluğumuz olduğu gibi bu yayılma sürecinde de sorumluluğumuz olacaktır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Hilafet devleti Suriye ile sınırlı kalmayıp bu kıyam Ümmetin kıyamı, devrimi ve devleti olacaktır. Kurulan Hilafet devleti Ümmet destekli olacağından dolayı Hilafetin ayakta kalması yine İslam ümmetinin yardımıyla, kuvvetiyle olacaktır. Ve şüphesiz ki Allah Bedir’de peygamberine yardım ettiği gibi biz Mümin kullarına da sabırlı ve azimli olduğumuz sürece yardım edecektir.

Öyleyse zaman eleştirme zamanı değil destek zamanıdır, seyretme değil müdahil olma zamanıdır, çok laf değil çok iş zamanıdır… Ey din kardeşlerim sizleri Allah için Suriye’deki Müslüman kardeşlerimizin devrimine sımsıkı bağlanmanızı ve bu devrimin bizlerin de devrimi olduğunun farkında olmanızı isterim.

Ya Rabbi sen ki kullarını yalnız bırakmayansın, o halde özellikle Suriyeli ve diğer Müsalüman kardeşlerimize yardım et. Onları yalnız bırakanları Sen de yalnız bırak! Ya Rabbi Mücahid ve Muvahhid kardeşlerimize siyasi basiret ver, onların haktan sapmalarına izin verme. Bizleri dinin yeryüzünde tekrar hâkim oluğuna şahit olanlardan ve senin için savaşanlardan ve yine senin için şehit olanlardan eyle. Âmin.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz