Aradan takriben bir ayı
aşkın süre geçmiş olmasına rağmen namı diğer “17 Aralık operasyonu” halen gündemdeki
aktüelliğini korumaktadır. Gerek görsel gerekse yazılı basında bu operasyon ve
soruşturmalar hakkında çok şeyler söylendi ve yazıldı.
Ama bir gerçek var ki inkâr
edilemez. O da; AKP ile cemaat arasındaki husumetin/çatışmanın bu operasyonla
birlikte ayyuka çıkmış olmasıdır. Yine inkâr edilemez bir gerçek daha vardır ki
oda AKP ile cemaat arasındaki çatışmanın/husumetin üzerine temellendiği esasın “menfaatler çatışması” olduğudur.
Ben de bu makalemde “menfaat” konusu üzerinde durmaya
çalışacağım. Her ne kadar bu konu ekseri cenah tarafından çok önemsenmese de, ben
önemsiyorum. Daha doğrusu operasyonla birlikte açıklık kazanan menfaatler
çatışması konusu üzerinde durulması gerektiği kadar durulmadığını düşünüyorum. Sizce
de önemli bir konu değil mi? Mercek altına yatırılıp etraflıca incelenmesi
gereken bir konu değil mi? Uzun süredir birbirlerinin tamamlayıcıları ve
yardımcıları iken işin düşmanlık boyutuna gelmesinin nedeni merak edilmeli
değil mi sizce de? Bence edilmeli edilmemekle de kalmayıp
bu husumetin nedeni ya da nedenleri üzerinde de durulmalı.
Mezkûr çatışmanın ya da
husumetin temel nedeninin “menfaat”
olduğuna inanıyorum. Buradan hareketle konumu şu başlıklar altında incelemeye
çalışacağım. Birincisi; Müslümanlar arasındaki bağ ne olmalıdır? İkincisi;
amellerin tayininde ölçü nedir? Değişken olan menfaat mi? Yoksa Şer’î Hüküm mü?
Birincisi; Müslümanlar
arasındaki bağ ne olmalıdır?
Menfaat kavramının
içerdiği manadan hareketle, Müslümanı diğer bir Müslümana bağlayan bağ/unsur
menfaat bağı değil, İslâm Akidesi bağıdır. Bilindiği üzere menfaat yarar, fayda
ve çıkar manalarına gelmektedir. Tariften hareketle menfaatçilik bağı sıhhatli
bir bağ kesinlikle değildir. Niçin mi? Çünkü:
Menfaat bağında sabitlik
yoktur.
Menfaat bağı insanlar
arasında sürekli, sağlıklı bir birlik sağlayamaz. Zira kendisinden daha büyük
menfaatler karşısında büyük menfaatin tercih edilmesiyle ona dayalı bağın
varlığı kaybolur. Buna binaen menfaat esasına dayalı oluşacak birlikteliklerin
ömrü çok kısa olur. Öylesi bir birlikteliğin tarafları arasında sadakat ve
sebatlık beklenmez. Menfaatin gerçekleşmediği veya başka bir yerde daha çok
menfaatin olduğunu gördüklerinde, o birliktelikten hemen ayrılabilirler.
Nitekim sadece bu bağ ile başlayıp da uzun süren, devam eden hiçbir birliktelik
mevcut değildir. Devam etmesi de mümkün değildir.
Menfaat değişkendir.
Menfaati belirleyen
insanın kendisidir. İnsan ise bir şeyi belirlerken heva ve hevesleri doğrultusunda
akli bir değerlendirme yaparak belirlediğinden dolayı değerlendirmesi
değişkenlik gösterir. Bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Bugün ona göre
menfaat olan bir şey yarın menfaat olmayabilir. İnsanın bir başka özelliği ise,
heva ve heveslerine terk edildiğinde kanaatsiz bir varlık olmasıdır. Mesela;
belli bir miktar menfaat sağlayan bir birlikteliği o menfaate kanaat ederek
sürdürmez. Ondan daha fazlasını başka
bir yerde görürse hemen oraya gider. İşte buna binaen menfaat bağı; “bağ”
olma özelliğinden yoksundur.
Menfaat düşmanlık ve
husumet sebebidir.
Dostluklar görürsün ve
dersin ki maşaAllah ne kadar kavi bir dostlukları var. Aralarındaki ilişkiye/alâkaya
hayranlık beslersin. Bir de bakarsın dostların arasına kara “menfaat” girmiş. Dostluklar yerini
düşmanlığa husumete terk etmiş. Hem de ne husumet. Birbirlerini yok etme
pahasına bir düşmanlık. Soruyoruz pek tabii ne idi bu ayrılığın ya da husumetin
nedeni? Menfaatler çatışmasından başka bir şey değil!
İşte bu bağ düşmanlık ve
husumet sebebidir. Zira menfaatler çatıştığında, fertler arasında çatışma,
düşmanlık ve husumet doğar. Böylece insanlar arasındaki menfaate dayalı
birliktelikler (bütünleşme veya bağlar) hemen düşmanlığa dönüşür. Şu halde menfaati
birlikteliklerin esası kılmak, insanlar arasında düşmanlık ve husumet sebebini
yerleştirmek demektir. Nitekim başka hiçbir kıymet, değer ve ölçü katmadan,
sırf menfaat esası üzerine oluşan birlikteliklerin hemen hepsinin bir müddet
sonra kavga-gürültü, düşmanlık ve husumetle bittiğine şahit olmuyor muyuz?
Bela! Kesinlikle evet şahit oluyoruz.
Bunun için AKP-cemaat
arasındaki husumet örnek olarak yerinde olacaktır. Yıllardır birbirleri ile iyi
geçinen bu iki cenaha, beraber yollar yürüyen, hatta beraber ıslanan bu
canciğer kankalara/ dostlara ne oldu ki beraber ıslanmayı bırak beraber yürümez
oldular. Ardın sıra birbirlerinin kuyularını kazmaya başladılar. Düşmanlık ve
husumet aldı artık dostlukların yerini. Ama NEDEN? Çünkü bunların arasındaki ilişkinin üzerine kaim olduğu
esas husumet ve düşmanlık sebebi “menfaat” idi de ondan.
Peki, İslâm’da
ilişkiler/alâkalar ne üzere kaim? Müslümanı Müslümana bağlayan bağ hiç kuşkusuz
İslâm Akidesi bağıdır. Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşiyle olan alâkası
menfaatten arındırılmış safi İslâm kardeşliği bağı olmalıdır. Allah Azze ve
Celle’nin “Müminler ancak kardeştir” buyruğu konunun en esasi
delilidir. Lakin ben çok fazla delil detayına girmeden ilişkilerde ölçünün ne
olması gerektiğiyle alâkalı olarak Sahabelerden birkaç örneği paylaşmak istiyorum.
Evs ve Hazreç. Evet, bu
iki kabile Medine’de yıllardır devam eden husumetin/ düşmanlığın failleridir.
Hem de nasıl bir düşmanlık. Evs’li bir adam, olurda Hazreç’li birisine rast
gelirim düşüncesiyle elini kılıcının kınından çekmeden Medine sokaklarında
dolaşıyordu. Ve bu Hazreç’li için bundan hiçte farklı değildi. Ve bu husumetin en
temel nedeni -tarih kitaplarında geçtiğine göre- elde edilmek istenen; menfaati
çok olan, yararlı, sulak bir arazidir. Menfaatçilik düşmanlık ve husumet
sebebidir tezinden hareketle bu iki kabilede birbirlerinin ezeli düşmanı
olmuşlardı. Sırf menfaat için… Peki, ne oldu da bu iki kabile birbirlerine
ölesiye düşmanlık beslerken, kardeşine isabet etmesin diyerek gelen okun
üzerine kendisini siper eder vaziyete gelebiliyor? Nasıl olur da bu iki cenah
düşmanlığı bir kenara atıp aynı safta yer tutabiliyorlar? Nasılları çoğaltmak
mümkün ama ben iktifa ediyorum. Ve şu ayet-i celileyi tayyibeyi paylaşmak istiyorum. Allah Celle
Celaluhu şöyle buyurmaktadır:
“Ve topluca Allah’ın
ipine yapışın, ayrılmayın; Allâh’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz
birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle
kardeşler haline geldiniz.” [Ali-İmran 103]
Allah’ın nimeti başka
bir deyimle İslâm Akidesi. İşte düşmanken onları kardeş yapan, İslam’ın ta kendisidir.
Menfaat ölçü iken var
olan düşmanlık ölçünün İslâm Akidesi olmasıyla yerini kardeşliğe terk etmiştir.
Bugün ne kadar da ihtiyacımız var menfaatten yoksun kurulmuş İslâm kardeşliği
ilişkilerine…
İslâm Akidesinin
potasında erimiş ve İslam nimetiyle menfaati ekarte etmiş asrısaadet yiğitlerinden
bir örnek daha vermek istiyorum. Tebük gazvesinde yaralılardan birisi; “su”
diye imdat isteyip bir kişi ona su götürdüğünde bir başka yaralıdan yine; “su”,
“imdat” sesi gelince, o yaralı suyu içmekten vazgeçip; “kardeşime götür.
Ben zaten gidiciyim.” diyerek ikinci şahsa gönderdi. İkinci şahıs da aynı
şekilde üçüncü şahsın; “su” imdadı karşısında onu, kendisine tercih
etti. Üçüncü şahıs ise, kendisine su yetişmeden ruhunu teslim etti. Diğerleri
de aynı şekilde ruhlarını teslim ettiler. Yani kardeşlerini kendilerine tercih
ederek çok yüce bir şerefle şehit oldular. Allahu Teala onların bu halini şöyle
tasvir etti:
"Daha önceden (Medine’yi) yurt
edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret
edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar.
Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim
nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr 9]
İkincisi; amellerin tayininde
ölçü nedir?
Amellerin tayininde
fayda ve zararı yani menfaati ölçü kabul etmek İslâmî değildir. Bu anlayışa
yani fayda ve zarar anlayışına Pragmatik anlayış demek çok daha isabetli
olsa gerek. Pragmatik yaklaşım ya da pragmatizm anlayışı şu şekilde izah
edilmektedir: “Ameli, neticesinde görülen fayda ve zarara göre değerlendirme
yaklaşımı. Amellerde fayda ve zararı ölçü kabul etme yaklaşımı. Başka bir
ifadeyle“ faydalı olan iyidir, yapılmalıdır, zararlı olan şey kötüdür ve yapılmamalıdır”
anlayışı... Yani menfaati amellerin tayininde hakem kılmaktır bu yaklaşımın
özü... Peki, asıl itibariyle bu böyle midir? Müslümanlar işlerini/amellerini o
işin neticesindeki fayda ve zarara göre mi belirleyecekler?
Kellâ! Bu böyle
değildir. Müslümanların amellerinde asıl belirleyici değişken olan menfaat
değil, Ahkâmı Şeriyyedir. Allahu Teâlâ’nın kullarına o konudaki hitabıdır
belirleyici olan... Allahu Teâlâ’nın Rasûlu vasıtasıyla gönderdiği Risâlet’e
başvurarak hayatımızı O Risâlet’e göre tanzim etmek esas olandır. Şâri’nin ‘hayır’
olarak gördüğü hayır, ‘şer’ olarak gördüğü ise şerdir bizim için.
Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri ve güzeli-çirkini belirleyecek merci
ancak ve ancak Şeriattır. Konumuza ışık tutması bakımından şu ayet-i kerimeye
tevcih etmek isabetli olacaktır.
“Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize
farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih görürsünüz hâlbuki o şey sizin için bir
hayırdır. Bazen de bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için bir şerdir.
Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.” [Bakara 216]
Bu ayet-i kerîme çok
şeyler ifade etmekte aslında ama şunu söylemekle yetiniyoruz; bazen menfaatlerle
Şâri’nin hitabı çatışabilir. Ve Müslümanın burada sergileyeceği tavır malumdur.
Müslüman amellerinde Şer’î Hükümlerle mukayyettir.
Neticesi neye varırsa
varsın vahye kulak vermeli ve O’na icabet etmelidir. Allah Suhânehû ve Teâlâ’yı
razı etmenin yolu budur.
Amellerde Şer’î Hükmün
asıl olması gerektiğine dair deliller ise pek çoktur. Bunlardan bazıları
şöyledir. Allahu Teâlâ nasıl buyuruyor:
“Allah ve Resulü, bir
işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi
isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse,
apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” [Ahzap 36]
Müslüman’a düşen
Şârî’nin emirlerini vakıaya göre yorumlamak değil, hangi zaman ve hangi şartlarda
olursa olsun Allah Celle Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem’in emirleriyle kayıtlı kalmaktır. Mümin’in özelliği kendisine Allah Celle
Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hükmü
hatırlatıldığı vakit “ işittik ve itaat ettik” demesidir. Allahu Teâlâ
şöyle buyuruyor:
“Aralarında hüküm
vermesi için Allah'a ve Resulüne davet edildiklerinde müminlerin sözü ancak
‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
Allah'a ve Peygambere itaat edenler, Allah’tan korkup buyruklarını çiğnemekten
kaçınanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” [Nur 51-52]
Şimdi de hangi şartlarda
ve şekilde olursa olsun amellerde ölçünün Şer’î Hüküm olduğuna ve olması
gerektiğine dair çok can alıcı bir rivayet paylaşmak istiyorum. Örnek o kadar
muhteşem ki adeta bizlere menfaatin nasıl ekarte edileceğini öğretiyor.
Amellerde belirleyici olan unsurun “fayda”
ve “zarar” olmaması tam aksine
zararına olsa bile Şer’î Hüküm olması gerektiğini öğretiyor. Ahmed İbni Hanbel’in
Fedâilus Sahâbe’de Urve’den şöyle dediğine ilişkin rivayetidir: “Bir gün Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem’in ashabı Mekke’de toplandı ve ‘Vallahi Kureyşliler, Kur’an-ı şu ana
kadar kendilerine aşikâr olarak okunduğunu asla işitmemişlerdir. Kur’ân-ı
onlara duyuracak/işittirecek birisi yok mu?’ Abdullah İbn-i Mesud: ‘Onlara
Kur’an-ı ben duyuracağım’ dedi. Onlar: ‘Biz, Kureyşlilerin sana eziyet
etmelerinden korkuyoruz. Ancak akrabası çok olan birisini istiyoruz, eğer ona
bir kötülük yapmak isterlerse, akrabaları onu korur ve onların kötülük
yapmalarına mani olurlar.’ O da şöyle dedi : ‘Beni bırakınız, şüphesiz Allah
beni koruyacaktır.’ Abdullah ertesi gün mescide gidip, kuşluk vakti Makam-ı İbrahim’e
geldi. Kureyşliler, Kâbe’nin etrafında oturmuşlardı. O, makamın yanında durup بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِالرَّحِيم “Rahmân ve Rahîm olan
Allah’ın adıyla.” diye sesini yükselterek; الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآن “Kur’ân-ı o çok
esirgeyici Rahmân öğretti.” (Rahmân: 1-2) ayetini okudu... Kureyşliler farkına
varıp; İbn-i Ummi Abd ne diyor diye? Söyleştiler. Sonra şöyle dediler:
‘Şüphesiz o Muhammed’in getirdiği bazı şeyleri okuyor.’ Ayağa kalktılar,
okumakta olan Abdullah’ın yüzüne gözüne vurmaya başladılar. O da bir miktar
okumuştu. Daha sonra kanlar içinde arkadaşlarının yanına gitti. Onlar : ‘İşte
biz bundan korkuyorduk.’ dediler. O da şöyle dedi: “Vallâhi, şimdi benim nazarımda Allah’ın düşmanlarından daha zayıf ve
hakîr yoktur. Eğer isterseniz, yarın aynı şekilde onların yanına gider ve
aynısını yaparım.” Onlar şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, bu kadarı yeter,
sen onlara sevmediklerini duyurdun.’”
Görüyoruz ki; Sahabeler Rıdvânullâhi
Aleyhim karşılığında bedel olarak canlarını verecek olsalar bile kendilerine
emredileni yerine getirmişlerdir. Şâri’nin emrinden bir karış bile
ayrılmamışlardır. Onların amellerini belirleyen pragmatik anlayış değil, Şârî’nin
hitabı olmuştur.
Asıl menfaat Allah Azze
ve Celle’nin rızasını kazanmaktır. Esas olan Müslümanın Müslümanla alâkasında
menfaati değil İslâm kardeşliğini ölçü almasıdır. Ve yine amellerde asıl olan Şer’î
Hükümle kayıtlı olmaktır.
Alâkalarımızın İslâm
Akidesi üzerine kaim olduğu günlerin tez gelmesi duasıyla…
Selam olsun Müslüman
kardeşini karşılıksız sevenlere…
Selam olsun amellerinde
İslâm Akidesini ölçü kabul edenlere…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış